DÖRDÜNCÜ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
İnsan bedeninde yetki sahibi olan dört nefisten sonuncusunu, yani insânî
nefsi, yardımcıları ile birlikte hikmetli bir üslupla bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki hikmet ehli şöyle demişlerdir: İnsanın ruhu olan
nefs-i nâtıka ki -Rabbânî bir iştir- öyle bir cevherdir ki kendi zâtında her
maddeden âzâd iken, içine girdiği bedenine âşık olmakla, onun işlerini
görmek için, hayvanî nefsin yerleşim yeri olan yüreğin ortasında bulunan en
karanlık noktada (nokta-i sevdâ-i süveydâ) hayvanî nefis ile yakın olmuş ve
onunla boyun boyuna sarılmıştır. Onun vasıtasıyla bütün bedende yetki
sahibi olarak yerleşme imkânı bulmuştur. Çünkü toprak cisim gayet yoğun,
temiz ruh ise pek latîf olup hayvanî nefis ise değerli ile değersiz arasında bir
yerde bulunduğundan, ikisinin arasında orta yer olmuştur. Bunun sâyesinde
kesîf bedene meyilli olan latîf ruh bir ilgi, alâka ve münasebet kurmuştur.
Hayvanî nefis ile bir arada, yakın bulunduğundan, bu yüce rûhun ismi,
gönül olmuştur. Şerefli ruhun bir yanını hayvanî nefsin maddîliği (kesâfeti)
karartmıştır. [140/b] Onun için Hakk’ın Cemâl’inin aynası ve Celâl’inin
nazargâhı olmuştur. Bu derece itibar, izzet ve şeref bulmuştur. Fakat bu
ayna, hayvanî sıfatlarla birlikte anılmış, enâniyyet (bencillik, egoizm)
kılıfında örtülü kalmıştır. Onun için bu ruh kendini bilmez ve Mevlâ’yı
bulmaz olmuştur. Kendi âleminden yüz çevirmiştir. Hayvânî nefsin hükmü
altına girmiştir. Ondan fark edilemez olmuştur. Kendi hizmetçilerinin
hizmetinde esir olup kalmıştır. Hâlbuki anlatılan üç nefis, hizmetçileri ile
beraber bu insânî nefis sultanı için beden mülküne hizmetçi ve ahâli olarak
gelmişlerdir. İnsanî nefis sultanının bunca hizmetçisinden başka üç hususi
hizmetçisi daha vardır ki biri nutk, biri nazarî akıl, biri de amelî akıldır.
Nutk bir idrak kuvvetidir ki kendisiyle ince mânâlar birbirinden ayrılıp
seçilmiştir. Bu nutk kuvvetinin orta derecesi hikmettir. Onun sâyesinde
doğru ile yanlış birbirinden ayrılmıştır. Nutkun aşırısı cerbezedir ki onunla
ulaşılması mümkün olmayan mânâların idraki arzu edilmiştir. Nutkun azlığı
belâdettir [13] ki onunla hayır ile şer birbirinden ayırt edilemez. İkisi bir ve
aynı görünür. Özetle nutkun işi ve şerefi mânâların idrakidir.
Nazarî akl ın işi ve sanatı işleri düzenlemek ve tasavvur etmektir. Mesela
yapılacak binâyı nazarî akıl düşünüp tasarlar. Kaç tane odası, kaç tane
penceresi olması lâzımdır. Hepsini uygun şekilde tasavvur eder. Nazarî
aklın işi budur.
Amelî akl ın işi ve mesleği, nutkun idrakini ve nazarî aklın tasavvurunu,
kuvveden fiile getirip uygulamaktır. Yeryüzündeki bütün şehir ve köylerin
binâları, zenginlikleri, sanatları, süsleri, (milletlerin) dilleri, lugatları,
yiyecekleri, giyecekleri, kitapları, ilimleri, süslemeleri, resimleri, bağları,
bahçeleri; dünyadaki hususi ve umumî âdetlerin hepsi, nutk kuvvetinden ve
nazarî akıldan potansiyel olarak (bi’l-kuvve) varlık bulup amelî aklın
bunları uygun görmesi ile fiilen (bi’l-fi‘l) vücuda gelmiştir.
Nitekim bu varlıklar âlemi (âlem-i halk), o emir âleminden (âlem-i emr)
meydana gelmiştir. Aynı şekilde yukarıda sayılan şeyler de nazarî akıldan
ve nutk kuvvetinden amelî akıl vasıtasıyla vücuda gelip bu nizamı
bulmuştur.
Çünkü amelî akıl, nazarî akıl ile nutkun hizmetçisi olmuştur. Bu üçü de
insânî nefsin hizmetçileri bilinmiştir. Hepsi ona itaat edip boyun
eğmişlerdir. İşte bu hizmet edilen şerefli varlık olan insânî nefsin bedende
bulunan hizmetçileri yirmi sekiz kuvvettir ki hepsi de açıklanmıştır.
İnsânî nefse verilen gölge akıl odur ki; Hazret-i Vâcibü’l-Vücûd’un
nûrundan varlık bulmuştur. Bu soyut akıl (akl-ı küll) [14] , izâfi ruh ve ilâhî
aşk adını almıştır. Şu halde irâdî ölümle bu nefisten geçen (fenâ), o ruh ile
diri olmuş ve âlemde olan her şeyi kendi vücudunda bulmuştur. Gönül
yüzünden bencillik (enâniyet) perdesi kalkıp nefsini ve Rabbini bilmiştir.
Rûhu, dolunay gibi (bedr-i kâmil), batmayan güneşin karşısına gelmiştir.
Gönlü nur, huzur ve sürûr ile dolmuştur. Bu şekiller dünyasından, ten ve
candan geçip kalp âlemine göçerek, asıl vatanına dönmüştür. Nerden gelip
nereye gittiğini bilip muradını alarak, ölmeden önce ölüp ebedî hayatı bulup
düşmandan kurtularak, dostuyla başbaşa kalmıştır.
Mesela insan bedeni bir duvar gibidir ki bir tarafı sırf gayb âlemi, diğer
tarafı şehâdet âlemidir. [141/a] O duvarın yenilenmesi ve tamiri; yeme içme
ve uyuma iledir ki bunlar günbegün insanın âdetidir. O duvarın kalın ve
sağlam gövdesi içinde bin kadar boş yarık ve tenha köşeleri vardır ki
kemiklerin ve damarların boşluklarına işarettir. O duvarın gayb tarafına bir
ayna konmuştur ki o gönülden ibarettir. Aynanın billur yüzü gayb âlemine
dönüktür ki o insan ruhunun halidir. Billurun arka tarafı duvar içinde
karanlıktadır ki ona gazap ve şehvet misal-i Süleymânî’dir. Aynanın arka
tarafı, o çok alevli lambanın mekânıdır ki; misali hayvanî ruhtur. Onun
bekãsı, fitille yağın kavuşma zamanıdır ki onlar vücudun normal hararet ve
rütûbetidir. O sirâcın (kandilin) ışığı, his ve kuvvetlerdir ki duvarın yarıkları
ve köşeleri onunla aydınlanır. O, bütün âzâların hayatıdır. O duvarın şehâdet
âlemi tarafında beş penceresi açıktır ki onlar ruhun zâhirî beş duyu
organlarıdır. O aynanın camına tozlar dolmuştur; kötü ahlâktan ona leke ve
bulanıklıklar gelmiştir.
Ayna kendi kılıfında örtülü kalmıştır ki bencilliğinde örtülü ve şaşkın
kalmıştır. İşte onun için, gazap ve şehvetine mağlup ve bencilliğinde örtülü
kalan gönül, kendi nefsinin câhilidir, Mevlâsından gâfildir. Kendini duvar
ve kandil sanması, boş bir hayaldir. O ancak beş pencereden duvarın
görünür tarafına meyletmiştir. Zâhirî haller ise uyuyanın uykusu ve insanın
yok olan bir gölgesidir.
Çünkü o aynanın kılıfı, kendisiyle gayb âlemi arasında bir perdedir. O
âlemden tamamen yüz çevirmekle geçip gidecektir. Yaratılanlar (halkî)
tarafına çevrilmiş, beş zâhirî duyu pencerelerinden âlem-i şehâdete tam bir
yöneliş ile dönmüş ve meyletmiştir.
Çünkü o gönül; bu asıl olmayanı asıl, bu ayrılığı kavuşma, bu bulanıklığı
saflık, bu kırıntıları yeterli, bu gurbeti vatan, bu mezbeleyi mesken, bu
gerilemeyi ilerleme, bu noksanlığı olgunluk, bu cezayı nimet, bu
hapishaneyi cennet zannedip bu aldanışlar dünyasında mağrur olmuştur.
Hayvanî nefsin esiri olup onun kötü ahlâkıyla dolmuştur. İnsan sûretinde
hayvan olup iki âlemde kör kalmıştır. Bencillik perdesiyle câhillik
karanlığında şaşkın olmuştur. Hakk’ın zikrinden yüz çevirip nefsin
vesveseleri ile belâsını bulmuştur. Hak ile bir olma nimetinden mahrum
olup ayrılık azâbına düşüp kalmıştır. Neticede Hakk’ın huzurundan uzak
olup Hak’tan uzaklaştıran şeylerin (mâsivâ) düşüncelerine dalmıştır.
Ömrünün vakitlerini boşa harcayıp kendini yüksek derecelerden aşağılara
salmıştır.
Çünkü Mevlâ’nın huzurundan, düşmanın kucağına gelmiştir. En kıymetli
nimetleri verip dünya nimetini almıştır. Şu halde işimiz hemen Hakk’ın
hidâyetine kalmıştır.
Nazm
1-Âhir-i dirhem ki hemmdir, âhir-i dinâr nâr
Âhir-i devlet ki lettir âhir-i tîmâr mâr
2-Zevk-i ruhânîden ol kim, meyl-i zevk-i cism ider
Saltanattan eylemiştir irtikãb-ı züll-i dâr
3-İzz ü câh-ı fânîyi bil züll-i akl ü çâh-ı can
Ey azîzim çâh-ı zilletten hazer kıl zinhâr
Günümüz Türkçesiyle
1-“Dirhem” kelimesinin sonu “hem”dir. Yani dirhemin sonu kötüye varır.
“Dînar”ın sonu ise “nâr”dır. Yani paranın sonu cehennemdir. “Devlet” in
sonu “let”tir. Yani saltanat sürenin sonu dayaktır. “Timâr”ın sonu “mâr”dır.
Timâr hizmetinin sonu yılan gibidir.
2-Ruhânî zevki bırakıp beden zevkine meyleden kişi, sultanlık yerine
aşağılık bir yer tercih etmiştir.
3-Dünyanın şu geçici yüceliği ile mevki ve makãmını aklın düşkünlüğü
ve canın hapsolunması olarak gör. Ey azîzim! Aklını başına al, bu aşağılık
dünyadan kaçınmaya bak.
Ancak nefsin gazap ve şehvetine gâlip olup cihan nimetlerinden kendi
âlemine kaçan, Mevlâ’nın marifet ve muhabbetine tâlip olan gönül,
bencillik perdesini yırtıp açan, nefsini ve Rabb’ini müşâhade eden ârif,
bütün (manevî ) hallere vâkıf olmuştur ki, gayb semâsının nûru o aynaya
ulaşır. Kendisini bizzat ay (ayn-ı kamer) bilmiştir ki Vâcibü’l-vücûd
güneşinin karşısındadır. Küllî aklın [15] ışığını kendinde bulmuştur ki âlemi
şâmildir. Küllî akıl ise, ruhların vatanı ve maddî varlıkların (eşbah) aslıdır
ki onu bulan maksada erişen ârif olup her muradı onunla hâsıl olur. Kendi
âleminde bu devlete nâil olan gönül; duvar, lamba ve aynadan geçmiştir,
dolunaydır.
Nazm [141/b]
1-Gönül, hulâsa-yı âlemsin efser-i eflâk
Velî ne fâide kim kendin itmedin idrak
2-Çü âfitâb-ı ıyânsın zemîn-i tende nihân
Misâl-i gevher-i kânsın mukârin-i gil ü hâk
3-Cemâl-i aşk-ı ilâhî içün bir âyinesin
Velî ne hâsıl o âyineden ki olmaya pâk
4-Vücûd-ı cümle cihandan garaz, vücudundur
Fe-mâ-tekûnü fi’l-kevni kâyinü levlâk
5-Cihân seninle olur şâd ü hurrem ü handân
Nîçün yatub oturursun hemîşe sen gam-nâk
6-O rûhu nûr-ı basît anla mevc-i bahr-ı muhît
Bu cismi ko ki budur zulmet-i has ü hâşâk
7-Hayât buldu o kim bildi nefsin ey Hakkı
Kim olduğın bilen aslâ ne gam görür ne helâk
Günümüz Türkçesiyle
1-Gönül! Özü oldun âlemlerin, tâcı oldun göklerin; Ne fayda ki kendini
idrak edemedin.
2-Beden ortamının gündüz apaçık görünen güneşisin. Maden ocağından
çıkan mücevher gibi toprak ve kile yakınsın.
3-İlâhî aşkın tecellîsi için bir aynasın. Temiz olmayan bir aynadan ne olur
ki işe yarasın?
4-Cihandaki her şeyin varlığından maksat, senin varlığındır. Nitekim “lev-
lâk” buyrulduğu gibi ne yer, ne de gökler olmazdı.
5-Cihan seninle şâd olup neşe ve sevinç bulur. Neden daima dertlerle
oturup kalkmadasın?
6-Nûr-i basit olan ruhu okyanusların dalgası olarak anla. Bu cismi bırak;
çünkü karanlık ve çer-çöp olan işte budur.
7-Kendini bilen kişi hayat buldu ey Hakkı! Kim olduğunu bilen aslâ ne
üzüntü görür, ne de helâk.
[5] . Hiss-i müşterek: His organlarından beyindeki duygu merkezlerine
gelen haricî tesirlerin hepsinin toplandığı yerdir.
[6] . Akıl: Düşünme, anlama, kavrama melekesi; muhakeme edebilme, bir
veya daha çok önermeden sonuç çıkarma (istidlâl) melekesi, olaylar veya
kavramlar arasında zorunlu bağlar kurma melekesi. ( Ansiklopedik İslâm
Lugatı , c. I, s. 58.)
[7] . Ruh-ı insânî: İnsandaki ruhî can hakkında kullanılan bir tabirdir.
Tasavvufa ait eserlerdeki izahı şöyledir: Ruh-ı hayvâniyyeye binici olarak
insanda mevcut olan latîfe, âlem-i müdrikeden ibarettir. Ruh-ı insânî emir
âleminden nâzildir. Akıllar bunun mâhiyetini anlamaktan âcizdir. Bu ruh
bazen mücerret, bazen bedende muntabık olur. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı
Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü , M.E.B., c. III, İstanbul 1983, s. 56.)
[8] . Tehevvür: Öfke ve köpürme.
[9] . Cübn: Korkaklık.
[10] . İffet: Temizlik ve namus.
[11] . Şereh: Şiddetli hırs, açgözlülük, tamah.
[12] . Humûd: Zayıflık ve düşkünlük.
[13] . Belâdet: Akılsızlık, sersemlik, iz’ansızlık, budalalık.
[14] . Akl-ı küll: Varlıkların maddeden soyutlanmış kavramları, en dıştaki
dokuzuncu felek. Mutasavvıflara göre mutlak varlık olan Allah, kendini
bildirmek istemiş, hüviyet-i mutlakadan tenezzül edip ilim, aşk ve hakikat-i
Muhammedî “esmâ ve sıfat”, yani melekler âlemi zuhûr etmiş; bundan
felekler, feleklerden de dünya, dört ana unsur meydana gelmiştir.
( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. I, s. 59.)
[15] . Akl-ı küllî: Küllî akıl, üniversal akıl, ilk akıl anlamına da gelen küllî
akla tasavvuf felsefesinde birçok isim verilmiştir. Özellikle on birinci
yüzyıldan sonraki mutasavvıflarda görülen yaygın kanaate göre, Allah ilk
defa Hz. Peygamber (s.a.v)’in nûrunu ve ruhunu yaratmış ve bu ilk varlığa
nûr-ı Muhammedî, ruh-ı Muhammedî, hakikat-ı Muhammedî, ruh-ı â‘zam,
ahadiyyetü’l-cem, mebde-i küll ve illet-i eşya gibi çeşitli isimler verilmiştir.
Dolayısıyla bütün varlığın menşei Hz. Peygamber (s.a.v)’dir. ( Ansiklopedik
İslâm Lugatı , c. I, s. 59.)
Gazabın azlığı (tefrît) korkaklık cübndür ki korkaklığın olduğu yerde
başlanacak işlerden kaçınılır. Bu huy da bir önceki huy gibi kötü ahlâktan
bulunmuştur. Bir hareket ki bir fayda temin etmek veya bir lezzete
kavuşmak için hayvanî nefisten yürekte bulunmuştur, o harekete şehvânî
kuvveti adı verilmiştir. Şehvet kuvvetinin bütün gayreti ve sanatı, bir çıkar
elde etmek ve istediğini ele geçirmek bilinmiştir. Şehvet kuvvetinin
yerleşim yeri ve işinin merkezi, yürek bilinmiştir.
Nutk bir idrak kuvvetidir ki kendisiyle ince mânâlar birbirinden ayrılıp
seçilmiştir. Bu nutk kuvvetinin orta derecesi hikmettir. Onun sâyesinde
doğru ile yanlış birbirinden ayrılmıştır. Nutkun aşırısı cerbezedir ki onunla
ulaşılması mümkün olmayan mânâların idraki arzu edilmiştir. Nutkun azlığı
belâdettir ki onunla hayır ile şer birbirinden ayırt edilemez. İkisi bir ve aynı
görünür. Özetle nutkun işi ve şerefi mânâların idrakidir.
Nitekim hissedilen sûretlerin, hiss-i müştereke gelen mânâların hazinesi
hayal bilinmiştir. Bu muhafaza ancak bu kuvvete mahsustur ki diğer
kuvvetler bundan yoksundur. Hâfızanın yerleşim yeri ve fiillerinin çıkış
yeri, beynin üç karnından, son karnın ön kısmıdır. İşte hakikatte bu hafıza
kuvveti yazılmış levha gibidir. Mütefekkire kuvveti, onu okuyan âlim
gibidir. Hayal kuvveti kâtip gibidir. Vâhime kuvveti şeytan gibidir. Hiss-i
müşterek, dıştaki nehirlerin ve içteki pınarların toplanma ve taksim olunma
yeri bilinmiştir. Nitekim biraz önce anlatılmıştı. Beden şehrinin sultanı,
insânî ruh (ruh-ı insânî) olup diğer nefisler ve kuvvetler onun yardımcıları
bilinmiştir.
İnsânî nefse verilen gölge akıl odur ki; Hazret-i Vâcibü’l-Vücûd’un
nûrundan varlık bulmuştur. Bu soyut akıl (akl-ı küll), izâfi ruh ve ilâhî aşk
adını almıştır. Şu halde irâdî ölümle bu nefisten geçen (fenâ), o ruh ile diri
olmuş ve âlemde olan her şeyi kendi vücudunda bulmuştur. Gönül
yüzünden bencillik (enâniyet) perdesi kalkıp nefsini ve Rabbini bilmiştir.
Rûhu, dolunay gibi (bedr-i kâmil), batmayan güneşin karşısına gelmiştir.
Gönlü nur, huzur ve sürûr ile dolmuştur. Bu şekiller dünyasından, ten ve
candan geçip kalp âlemine göçerek, asıl vatanına dönmüştür. Nerden gelip
nereye gittiğini bilip muradını alarak, ölmeden önce ölüp ebedî hayatı bulup
düşmandan kurtularak, dostuyla başbaşa kalmıştır.
Şehvetin ortası (itidal) iffettir ki onunla dîne ve insanlığa uygun olan
heves ve isteklere başlanılır. İffet güzel ahlâktandır. Şehvetin aşırısı (ifrât)
şerehtir ki, onunla dîne ve insanlığa yakışmayan çirkin isteklere girişilir.
Şereh, kötü huylardandır. Şehvetin azlığı (tefrît), humûddur ki insanda
humûd olursa yapması gereken beşerî arzu ve istekleri de yerine getirmez
olur. Bu huy da önceki huy gibi kötü ahlâktan bilinmiştir.
Şehvetin ortası (itidal) iffettir ki onunla dîne ve insanlığa uygun olan
heves ve isteklere başlanılır. İffet güzel ahlâktandır. Şehvetin aşırısı (ifrât)
şerehtir ki, onunla dîne ve insanlığa yakışmayan çirkin isteklere girişilir.
Şereh, kötü huylardandır. Şehvetin azlığı (tefrît), humûddur ki insanda
humûd olursa yapması gereken beşerî arzu ve istekleri de yerine getirmez
olur. Bu huy da önceki huy gibi kötü ahlâktan bilinmiştir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki anatomi bilginleri [140/a] şöyle demişlerdir: Bir
hareket ki bir zararı uzaklaştırmak veya başkasını mağlup etmek için
hayvanî nefisten gelerek, yürekte hâsıl olmuşsa, onun adı gazap (kızgınlık)
kuvveti olmuştur. Bu gazap, o zararı uzaklaştırmayı veya başkasını mağlup
etmeyi kendisine iş ve meslek edinmiştir. Gazabın yerleşim yeri ve işlerinin
çıkış yeri yürek olmuştur. Gazabın orta derecesi (itidali) şecaattir ki
bununla, gayret ve azimle yapılacak işlere başlanmış olur. Şecaat güzel bir
huy olup dinde ve insanlıkta kıymetli ve değerli kabul edilmiştir. Gazabın
aşırısı (ifrâtı) tehevvürdür ki onunla yapılması gerekli olmayan işlere
girişilir ki, bu kötü huylardandır.
. Hiss-i müşterek: His organlarından beyindeki duygu merkezlerine gelen
haricî tesirlerin hepsinin toplandığı yerdir.
. Akıl: Düşünme, anlama, kavrama melekesi; muhakeme edebilme, bir
veya daha çok önermeden sonuç çıkarma (istidlâl) melekesi, olaylar veya
kavramlar arasında zorunlu bağlar kurma melekesi. ( Ansiklopedik İslâm
Lugatı , c. I, s. 58.)
. Ruh-ı insânî: İnsandaki ruhî can hakkında kullanılan bir tabirdir.
Tasavvufa ait eserlerdeki izahı şöyledir: Ruh-ı hayvâniyyeye binici olarak
insanda mevcut olan latîfe, âlem-i müdrikeden ibarettir. Ruh-ı insânî emir
âleminden nâzildir. Akıllar bunun mâhiyetini anlamaktan âcizdir. Bu ruh
bazen mücerret, bazen bedende muntabık olur. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı
Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü , M.E.B., c. III, İstanbul 1983, s. 56.)
. Tehevvür: Öfke ve köpürme.
. Cübn: Korkaklık.
. İffet: Temizlik ve namus.
. Şereh: Şiddetli hırs, açgözlülük, tamah.
. Humûd: Zayıflık ve düşkünlük.
. Belâdet: Akılsızlık, sersemlik, iz’ansızlık, budalalık.
. Akl-ı küll: Varlıkların maddeden soyutlanmış kavramları, en dıştaki
dokuzuncu felek. Mutasavvıflara göre mutlak varlık olan Allah, kendini
bildirmek istemiş, hüviyet-i mutlakadan tenezzül edip ilim, aşk ve hakikat-i
Muhammedî “esmâ ve sıfat”, yani melekler âlemi zuhûr etmiş; bundan
felekler, feleklerden de dünya, dört ana unsur meydana gelmiştir.
( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. I, s. 59.)
. Akl-ı küllî: Küllî akıl, üniversal akıl, ilk akıl anlamına da gelen küllî akla
tasavvuf felsefesinde birçok isim verilmiştir. Özellikle on birinci yüzyıldan
sonraki mutasavvıflarda görülen yaygın kanaate göre, Allah ilk defa Hz.
Peygamber (s.a.v)’in nûrunu ve ruhunu yaratmış ve bu ilk varlığa nûr-ı
Muhammedî, ruh-ı Muhammedî, hakikat-ı Muhammedî, ruh-ı â‘zam,
ahadiyyetü’l-cem, mebde-i küll ve illet-i eşya gibi çeşitli isimler verilmiştir.
Dolayısıyla bütün varlığın menşei Hz. Peygamber (s.a.v)’dir. ( Ansiklopedik
İslâm Lugatı , c. I, s. 59.)
Ancak nefsin gazap ve şehvetine gâlip olup cihan nimetlerinden kendi
âlemine kaçan, Mevlâ’nın marifet ve muhabbetine tâlip olan gönül,
bencillik perdesini yırtıp açan, nefsini ve Rabb’ini müşâhade eden ârif,
bütün (manevî ) hallere vâkıf olmuştur ki, gayb semâsının nûru o aynaya
ulaşır. Kendisini bizzat ay (ayn-ı kamer) bilmiştir ki Vâcibü’l-vücûd
güneşinin karşısındadır. Küllî aklın ışığını kendinde bulmuştur ki âlemi
şâmildir. Küllî akıl ise, ruhların vatanı ve maddî varlıkların (eşbah) aslıdır
ki onu bulan maksada erişen ârif olup her muradı onunla hâsıl olur. Kendi
âleminde bu devlete nâil olan gönül; duvar, lamba ve aynadan geçmiştir,
dolunaydır.
Ey azîz! Bilinmelidir ki anatomi bilginleri şöyle demişlerdir: Hayvânî
nefis bir kuvvetten ibarettir ki bütün bedene sirâyet etmiştir. Beden, onun
isteği ile hareket edip onun hissiyle eşyayı bilmiştir. Bu hayvânî nefsin
yukarıda bildirilen hizmetçilerinden başka on iki hizmetçisi daha vardır ki
bunların on tanesi on duygulardır (havâss-ı aşere). Biri gazap ve biri
şehvettir. On duygudan beşi, bedenin dışındadır ki bunların yerleşim yerleri;
kulak, göz, burun, dil ve bütün deridir. Ve beşi içtedir ki onların yerleşim
yerleri, beynin boşluklarıdır. Onlar; ortak duyu (hiss-i müşterek), hayal,
aşırı şüphe (vehim), fikir ve hatırda tutmadır (hıfz). Bu on hissin her birinin
kendisine mahsus bir vazifesi vardır ki onun işi o hizmettir. [138/b]
Şehvetin ortası (itidal) iffettir ki onunla dîne ve insanlığa uygun olan
heves ve isteklere başlanılır. İffet güzel ahlâktandır. Şehvetin aşırısı (ifrât)
şerehtir ki, onunla dîne ve insanlığa yakışmayan çirkin isteklere girişilir.
Şereh, kötü huylardandır. Şehvetin azlığı (tefrît), humûddur ki insanda
humûd olursa yapması gereken beşerî arzu ve istekleri de yerine getirmez
olur. Bu huy da önceki huy gibi kötü ahlâktan bilinmiştir.
İnsandan başka canlıların (hayvân-ı gayrı nâtık) aklı ancak bu vâhime
kuvvetidir ki bu kuvvetle kuzu, bir sürüde annesine benzeyen binlerce
koyun içinden annesini bilip tanır. Yine bu kuvvet sâyesinde çobanın
dostluğunu, kurdun düşmanlığını hissedip bilir. Şu halde bu vâhime [139/b]
kuvveti hayvanlarda, insana mahsus olan akıl makãmındadır. Çünkü hislerle
algılanmayıp akıla idrak edilebilen dostluk ve düşmanlığı koç, vâhime
kuvvetinin yüklediği hükmüyle bilir. İnsan da bu kuvvetin bazı hükümlerine
tâbi olup hayvanlık eder. Çünkü vâhime kuvveti muhayyileyi kullanıp
gerçeğe uymayan, işin aslına muhâlif çok farklı yollara gider. Nice yalan
hayaller icad eder ki akıllı insana göre bunlar boş, mânâsız ve muhal
işlerdir. Hatta naklî hükümlere (dîni hükümler) göre bunlar bâtıl ve
sapkınlıktır. Onun için vâhime kuvvetine “bedenin şeytanı” denilmiştir.
Çünkü bedenin bütün kuvvetleri, insan aklının hükmü altında onun emriyle
hareket ederler. Ancak vâhime kuvveti insana itaatkâr değildir ve onun
emrine girmez. Nitekim bütün melekler Hazret-i Âdem aleyhisselâma secde
ettikleri halde İblis secde etmemişti.

