Marifetnâme · Haziran 27, 2026

İnsan bedeninde yetki sahibi olan dört nefisten sonuncusunu, yani insânî nefsi…

DÖRDÜNCÜ FASIL · Altıncı Madde Altıncı Madde İnsan bedeninde yetki sahibi olan dört nefisten sonuncusunu, yani insânî nefsi, yardımcıları ile birlikte hikmetli bir üslupla bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki hikmet ehli …

DÖRDÜNCÜ FASIL · Altıncı Madde

Altıncı Madde

İnsan bedeninde yetki sahibi olan dört nefisten sonuncusunu, yani insânî

nefsi, yardımcıları ile birlikte hikmetli bir üslupla bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki hikmet ehli şöyle demişlerdir: İnsanın ruhu olan

nefs-i nâtıka ki -Rabbânî bir iştir- öyle bir cevherdir ki kendi zâtında her

maddeden âzâd iken, içine girdiği bedenine âşık olmakla, onun işlerini

görmek için, hayvanî nefsin yerleşim yeri olan yüreğin ortasında bulunan en

karanlık noktada (nokta-i sevdâ-i süveydâ) hayvanî nefis ile yakın olmuş ve

onunla boyun boyuna sarılmıştır. Onun vasıtasıyla bütün bedende yetki

sahibi olarak yerleşme imkânı bulmuştur. Çünkü toprak cisim gayet yoğun,

temiz ruh ise pek latîf olup hayvanî nefis ise değerli ile değersiz arasında bir

yerde bulunduğundan, ikisinin arasında orta yer olmuştur. Bunun sâyesinde

kesîf bedene meyilli olan latîf ruh bir ilgi, alâka ve münasebet kurmuştur.

Hayvanî nefis ile bir arada, yakın bulunduğundan, bu yüce rûhun ismi,

gönül olmuştur. Şerefli ruhun bir yanını hayvanî nefsin maddîliği (kesâfeti)

karartmıştır. [140/b] Onun için Hakk’ın Cemâl’inin aynası ve Celâl’inin

nazargâhı olmuştur. Bu derece itibar, izzet ve şeref bulmuştur. Fakat bu

ayna, hayvanî sıfatlarla birlikte anılmış, enâniyyet (bencillik, egoizm)

kılıfında örtülü kalmıştır. Onun için bu ruh kendini bilmez ve Mevlâ’yı

bulmaz olmuştur. Kendi âleminden yüz çevirmiştir. Hayvânî nefsin hükmü

altına girmiştir. Ondan fark edilemez olmuştur. Kendi hizmetçilerinin

hizmetinde esir olup kalmıştır. Hâlbuki anlatılan üç nefis, hizmetçileri ile

beraber bu insânî nefis sultanı için beden mülküne hizmetçi ve ahâli olarak

gelmişlerdir. İnsanî nefis sultanının bunca hizmetçisinden başka üç hususi

hizmetçisi daha vardır ki biri nutk, biri nazarî akıl, biri de amelî akıldır.

Nutk bir idrak kuvvetidir ki kendisiyle ince mânâlar birbirinden ayrılıp

seçilmiştir. Bu nutk kuvvetinin orta derecesi hikmettir. Onun sâyesinde

doğru ile yanlış birbirinden ayrılmıştır. Nutkun aşırısı cerbezedir ki onunla

ulaşılması mümkün olmayan mânâların idraki arzu edilmiştir. Nutkun azlığı

belâdettir [13] ki onunla hayır ile şer birbirinden ayırt edilemez. İkisi bir ve

aynı görünür. Özetle nutkun işi ve şerefi mânâların idrakidir.

Nazarî akl ın işi ve sanatı işleri düzenlemek ve tasavvur etmektir. Mesela

yapılacak binâyı nazarî akıl düşünüp tasarlar. Kaç tane odası, kaç tane

penceresi olması lâzımdır. Hepsini uygun şekilde tasavvur eder. Nazarî

aklın işi budur.

Amelî akl ın işi ve mesleği, nutkun idrakini ve nazarî aklın tasavvurunu,

kuvveden fiile getirip uygulamaktır. Yeryüzündeki bütün şehir ve köylerin

binâları, zenginlikleri, sanatları, süsleri, (milletlerin) dilleri, lugatları,

yiyecekleri, giyecekleri, kitapları, ilimleri, süslemeleri, resimleri, bağları,

bahçeleri; dünyadaki hususi ve umumî âdetlerin hepsi, nutk kuvvetinden ve

nazarî akıldan potansiyel olarak (bi’l-kuvve) varlık bulup amelî aklın

bunları uygun görmesi ile fiilen (bi’l-fi‘l) vücuda gelmiştir.

Nitekim bu varlıklar âlemi (âlem-i halk), o emir âleminden (âlem-i emr)

meydana gelmiştir. Aynı şekilde yukarıda sayılan şeyler de nazarî akıldan

ve nutk kuvvetinden amelî akıl vasıtasıyla vücuda gelip bu nizamı

bulmuştur.

Çünkü amelî akıl, nazarî akıl ile nutkun hizmetçisi olmuştur. Bu üçü de

insânî nefsin hizmetçileri bilinmiştir. Hepsi ona itaat edip boyun

eğmişlerdir. İşte bu hizmet edilen şerefli varlık olan insânî nefsin bedende

bulunan hizmetçileri yirmi sekiz kuvvettir ki hepsi de açıklanmıştır.

İnsânî nefse verilen gölge akıl odur ki; Hazret-i Vâcibü’l-Vücûd’un

nûrundan varlık bulmuştur. Bu soyut akıl (akl-ı küll) [14] , izâfi ruh ve ilâhî

aşk adını almıştır. Şu halde irâdî ölümle bu nefisten geçen (fenâ), o ruh ile

diri olmuş ve âlemde olan her şeyi kendi vücudunda bulmuştur. Gönül

yüzünden bencillik (enâniyet) perdesi kalkıp nefsini ve Rabbini bilmiştir.

Rûhu, dolunay gibi (bedr-i kâmil), batmayan güneşin karşısına gelmiştir.

Gönlü nur, huzur ve sürûr ile dolmuştur. Bu şekiller dünyasından, ten ve

candan geçip kalp âlemine göçerek, asıl vatanına dönmüştür. Nerden gelip

nereye gittiğini bilip muradını alarak, ölmeden önce ölüp ebedî hayatı bulup

düşmandan kurtularak, dostuyla başbaşa kalmıştır.

Mesela insan bedeni bir duvar gibidir ki bir tarafı sırf gayb âlemi, diğer

tarafı şehâdet âlemidir. [141/a] O duvarın yenilenmesi ve tamiri; yeme içme

ve uyuma iledir ki bunlar günbegün insanın âdetidir. O duvarın kalın ve

sağlam gövdesi içinde bin kadar boş yarık ve tenha köşeleri vardır ki

kemiklerin ve damarların boşluklarına işarettir. O duvarın gayb tarafına bir

ayna konmuştur ki o gönülden ibarettir. Aynanın billur yüzü gayb âlemine

dönüktür ki o insan ruhunun halidir. Billurun arka tarafı duvar içinde

karanlıktadır ki ona gazap ve şehvet misal-i Süleymânî’dir. Aynanın arka

tarafı, o çok alevli lambanın mekânıdır ki; misali hayvanî ruhtur. Onun

bekãsı, fitille yağın kavuşma zamanıdır ki onlar vücudun normal hararet ve

rütûbetidir. O sirâcın (kandilin) ışığı, his ve kuvvetlerdir ki duvarın yarıkları

ve köşeleri onunla aydınlanır. O, bütün âzâların hayatıdır. O duvarın şehâdet

âlemi tarafında beş penceresi açıktır ki onlar ruhun zâhirî beş duyu

organlarıdır. O aynanın camına tozlar dolmuştur; kötü ahlâktan ona leke ve

bulanıklıklar gelmiştir.

Ayna kendi kılıfında örtülü kalmıştır ki bencilliğinde örtülü ve şaşkın

kalmıştır. İşte onun için, gazap ve şehvetine mağlup ve bencilliğinde örtülü

kalan gönül, kendi nefsinin câhilidir, Mevlâsından gâfildir. Kendini duvar

ve kandil sanması, boş bir hayaldir. O ancak beş pencereden duvarın

görünür tarafına meyletmiştir. Zâhirî haller ise uyuyanın uykusu ve insanın

yok olan bir gölgesidir.

Çünkü o aynanın kılıfı, kendisiyle gayb âlemi arasında bir perdedir. O

âlemden tamamen yüz çevirmekle geçip gidecektir. Yaratılanlar (halkî)

tarafına çevrilmiş, beş zâhirî duyu pencerelerinden âlem-i şehâdete tam bir

yöneliş ile dönmüş ve meyletmiştir.

Çünkü o gönül; bu asıl olmayanı asıl, bu ayrılığı kavuşma, bu bulanıklığı

saflık, bu kırıntıları yeterli, bu gurbeti vatan, bu mezbeleyi mesken, bu

gerilemeyi ilerleme, bu noksanlığı olgunluk, bu cezayı nimet, bu

hapishaneyi cennet zannedip bu aldanışlar dünyasında mağrur olmuştur.

Hayvanî nefsin esiri olup onun kötü ahlâkıyla dolmuştur. İnsan sûretinde

hayvan olup iki âlemde kör kalmıştır. Bencillik perdesiyle câhillik

karanlığında şaşkın olmuştur. Hakk’ın zikrinden yüz çevirip nefsin

vesveseleri ile belâsını bulmuştur. Hak ile bir olma nimetinden mahrum

olup ayrılık azâbına düşüp kalmıştır. Neticede Hakk’ın huzurundan uzak

olup Hak’tan uzaklaştıran şeylerin (mâsivâ) düşüncelerine dalmıştır.

Ömrünün vakitlerini boşa harcayıp kendini yüksek derecelerden aşağılara

salmıştır.

Çünkü Mevlâ’nın huzurundan, düşmanın kucağına gelmiştir. En kıymetli

nimetleri verip dünya nimetini almıştır. Şu halde işimiz hemen Hakk’ın

hidâyetine kalmıştır.

Nazm

1-Âhir-i dirhem ki hemmdir, âhir-i dinâr nâr

Âhir-i devlet ki lettir âhir-i tîmâr mâr

2-Zevk-i ruhânîden ol kim, meyl-i zevk-i cism ider

Saltanattan eylemiştir irtikãb-ı züll-i dâr

3-İzz ü câh-ı fânîyi bil züll-i akl ü çâh-ı can

Ey azîzim çâh-ı zilletten hazer kıl zinhâr

Günümüz Türkçesiyle

1-“Dirhem” kelimesinin sonu “hem”dir. Yani dirhemin sonu kötüye varır.

“Dînar”ın sonu ise “nâr”dır. Yani paranın sonu cehennemdir. “Devlet” in

sonu “let”tir. Yani saltanat sürenin sonu dayaktır. “Timâr”ın sonu “mâr”dır.

Timâr hizmetinin sonu yılan gibidir.

2-Ruhânî zevki bırakıp beden zevkine meyleden kişi, sultanlık yerine

aşağılık bir yer tercih etmiştir.

3-Dünyanın şu geçici yüceliği ile mevki ve makãmını aklın düşkünlüğü

ve canın hapsolunması olarak gör. Ey azîzim! Aklını başına al, bu aşağılık

dünyadan kaçınmaya bak.

Ancak nefsin gazap ve şehvetine gâlip olup cihan nimetlerinden kendi

âlemine kaçan, Mevlâ’nın marifet ve muhabbetine tâlip olan gönül,

bencillik perdesini yırtıp açan, nefsini ve Rabb’ini müşâhade eden ârif,

bütün (manevî ) hallere vâkıf olmuştur ki, gayb semâsının nûru o aynaya

ulaşır. Kendisini bizzat ay (ayn-ı kamer) bilmiştir ki Vâcibü’l-vücûd

güneşinin karşısındadır. Küllî aklın [15] ışığını kendinde bulmuştur ki âlemi

şâmildir. Küllî akıl ise, ruhların vatanı ve maddî varlıkların (eşbah) aslıdır

ki onu bulan maksada erişen ârif olup her muradı onunla hâsıl olur. Kendi

âleminde bu devlete nâil olan gönül; duvar, lamba ve aynadan geçmiştir,

dolunaydır.

Nazm [141/b]

1-Gönül, hulâsa-yı âlemsin efser-i eflâk

Velî ne fâide kim kendin itmedin idrak

2-Çü âfitâb-ı ıyânsın zemîn-i tende nihân

Misâl-i gevher-i kânsın mukârin-i gil ü hâk

3-Cemâl-i aşk-ı ilâhî içün bir âyinesin

Velî ne hâsıl o âyineden ki olmaya pâk

4-Vücûd-ı cümle cihandan garaz, vücudundur

Fe-mâ-tekûnü fi’l-kevni kâyinü levlâk

5-Cihân seninle olur şâd ü hurrem ü handân

Nîçün yatub oturursun hemîşe sen gam-nâk

6-O rûhu nûr-ı basît anla mevc-i bahr-ı muhît

Bu cismi ko ki budur zulmet-i has ü hâşâk

7-Hayât buldu o kim bildi nefsin ey Hakkı

Kim olduğın bilen aslâ ne gam görür ne helâk

Günümüz Türkçesiyle

1-Gönül! Özü oldun âlemlerin, tâcı oldun göklerin; Ne fayda ki kendini

idrak edemedin.

2-Beden ortamının gündüz apaçık görünen güneşisin. Maden ocağından

çıkan mücevher gibi toprak ve kile yakınsın.

3-İlâhî aşkın tecellîsi için bir aynasın. Temiz olmayan bir aynadan ne olur

ki işe yarasın?

4-Cihandaki her şeyin varlığından maksat, senin varlığındır. Nitekim “lev-

lâk” buyrulduğu gibi ne yer, ne de gökler olmazdı.

5-Cihan seninle şâd olup neşe ve sevinç bulur. Neden daima dertlerle

oturup kalkmadasın?

6-Nûr-i basit olan ruhu okyanusların dalgası olarak anla. Bu cismi bırak;

çünkü karanlık ve çer-çöp olan işte budur.

7-Kendini bilen kişi hayat buldu ey Hakkı! Kim olduğunu bilen aslâ ne

üzüntü görür, ne de helâk.

[5] . Hiss-i müşterek: His organlarından beyindeki duygu merkezlerine

gelen haricî tesirlerin hepsinin toplandığı yerdir.

[6] . Akıl: Düşünme, anlama, kavrama melekesi; muhakeme edebilme, bir

veya daha çok önermeden sonuç çıkarma (istidlâl) melekesi, olaylar veya

kavramlar arasında zorunlu bağlar kurma melekesi. ( Ansiklopedik İslâm

Lugatı , c. I, s. 58.)

[7] . Ruh-ı insânî: İnsandaki ruhî can hakkında kullanılan bir tabirdir.

Tasavvufa ait eserlerdeki izahı şöyledir: Ruh-ı hayvâniyyeye binici olarak

insanda mevcut olan latîfe, âlem-i müdrikeden ibarettir. Ruh-ı insânî emir

âleminden nâzildir. Akıllar bunun mâhiyetini anlamaktan âcizdir. Bu ruh

bazen mücerret, bazen bedende muntabık olur. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı

Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü , M.E.B., c. III, İstanbul 1983, s. 56.)

[8] . Tehevvür: Öfke ve köpürme.

[9] . Cübn: Korkaklık.

[10] . İffet: Temizlik ve namus.

[11] . Şereh: Şiddetli hırs, açgözlülük, tamah.

[12] . Humûd: Zayıflık ve düşkünlük.

[13] . Belâdet: Akılsızlık, sersemlik, iz’ansızlık, budalalık.

[14] . Akl-ı küll: Varlıkların maddeden soyutlanmış kavramları, en dıştaki

dokuzuncu felek. Mutasavvıflara göre mutlak varlık olan Allah, kendini

bildirmek istemiş, hüviyet-i mutlakadan tenezzül edip ilim, aşk ve hakikat-i

Muhammedî “esmâ ve sıfat”, yani melekler âlemi zuhûr etmiş; bundan

felekler, feleklerden de dünya, dört ana unsur meydana gelmiştir.

( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. I, s. 59.)

[15] . Akl-ı küllî: Küllî akıl, üniversal akıl, ilk akıl anlamına da gelen küllî

akla tasavvuf felsefesinde birçok isim verilmiştir. Özellikle on birinci

yüzyıldan sonraki mutasavvıflarda görülen yaygın kanaate göre, Allah ilk

defa Hz. Peygamber (s.a.v)’in nûrunu ve ruhunu yaratmış ve bu ilk varlığa

nûr-ı Muhammedî, ruh-ı Muhammedî, hakikat-ı Muhammedî, ruh-ı â‘zam,

ahadiyyetü’l-cem, mebde-i küll ve illet-i eşya gibi çeşitli isimler verilmiştir.

Dolayısıyla bütün varlığın menşei Hz. Peygamber (s.a.v)’dir. ( Ansiklopedik

İslâm Lugatı , c. I, s. 59.)

Gazabın azlığı (tefrît) korkaklık cübndür ki korkaklığın olduğu yerde

başlanacak işlerden kaçınılır. Bu huy da bir önceki huy gibi kötü ahlâktan

bulunmuştur. Bir hareket ki bir fayda temin etmek veya bir lezzete

kavuşmak için hayvanî nefisten yürekte bulunmuştur, o harekete şehvânî

kuvveti adı verilmiştir. Şehvet kuvvetinin bütün gayreti ve sanatı, bir çıkar

elde etmek ve istediğini ele geçirmek bilinmiştir. Şehvet kuvvetinin

yerleşim yeri ve işinin merkezi, yürek bilinmiştir.

Nutk bir idrak kuvvetidir ki kendisiyle ince mânâlar birbirinden ayrılıp

seçilmiştir. Bu nutk kuvvetinin orta derecesi hikmettir. Onun sâyesinde

doğru ile yanlış birbirinden ayrılmıştır. Nutkun aşırısı cerbezedir ki onunla

ulaşılması mümkün olmayan mânâların idraki arzu edilmiştir. Nutkun azlığı

belâdettir ki onunla hayır ile şer birbirinden ayırt edilemez. İkisi bir ve aynı

görünür. Özetle nutkun işi ve şerefi mânâların idrakidir.

Nitekim hissedilen sûretlerin, hiss-i müştereke gelen mânâların hazinesi

hayal bilinmiştir. Bu muhafaza ancak bu kuvvete mahsustur ki diğer

kuvvetler bundan yoksundur. Hâfızanın yerleşim yeri ve fiillerinin çıkış

yeri, beynin üç karnından, son karnın ön kısmıdır. İşte hakikatte bu hafıza

kuvveti yazılmış levha gibidir. Mütefekkire kuvveti, onu okuyan âlim

gibidir. Hayal kuvveti kâtip gibidir. Vâhime kuvveti şeytan gibidir. Hiss-i

müşterek, dıştaki nehirlerin ve içteki pınarların toplanma ve taksim olunma

yeri bilinmiştir. Nitekim biraz önce anlatılmıştı. Beden şehrinin sultanı,

insânî ruh (ruh-ı insânî) olup diğer nefisler ve kuvvetler onun yardımcıları

bilinmiştir.

İnsânî nefse verilen gölge akıl odur ki; Hazret-i Vâcibü’l-Vücûd’un

nûrundan varlık bulmuştur. Bu soyut akıl (akl-ı küll), izâfi ruh ve ilâhî aşk

adını almıştır. Şu halde irâdî ölümle bu nefisten geçen (fenâ), o ruh ile diri

olmuş ve âlemde olan her şeyi kendi vücudunda bulmuştur. Gönül

yüzünden bencillik (enâniyet) perdesi kalkıp nefsini ve Rabbini bilmiştir.

Rûhu, dolunay gibi (bedr-i kâmil), batmayan güneşin karşısına gelmiştir.

Gönlü nur, huzur ve sürûr ile dolmuştur. Bu şekiller dünyasından, ten ve

candan geçip kalp âlemine göçerek, asıl vatanına dönmüştür. Nerden gelip

nereye gittiğini bilip muradını alarak, ölmeden önce ölüp ebedî hayatı bulup

düşmandan kurtularak, dostuyla başbaşa kalmıştır.

Şehvetin ortası (itidal) iffettir ki onunla dîne ve insanlığa uygun olan

heves ve isteklere başlanılır. İffet güzel ahlâktandır. Şehvetin aşırısı (ifrât)

şerehtir ki, onunla dîne ve insanlığa yakışmayan çirkin isteklere girişilir.

Şereh, kötü huylardandır. Şehvetin azlığı (tefrît), humûddur ki insanda

humûd olursa yapması gereken beşerî arzu ve istekleri de yerine getirmez

olur. Bu huy da önceki huy gibi kötü ahlâktan bilinmiştir.

Şehvetin ortası (itidal) iffettir ki onunla dîne ve insanlığa uygun olan

heves ve isteklere başlanılır. İffet güzel ahlâktandır. Şehvetin aşırısı (ifrât)

şerehtir ki, onunla dîne ve insanlığa yakışmayan çirkin isteklere girişilir.

Şereh, kötü huylardandır. Şehvetin azlığı (tefrît), humûddur ki insanda

humûd olursa yapması gereken beşerî arzu ve istekleri de yerine getirmez

olur. Bu huy da önceki huy gibi kötü ahlâktan bilinmiştir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki anatomi bilginleri [140/a] şöyle demişlerdir: Bir

hareket ki bir zararı uzaklaştırmak veya başkasını mağlup etmek için

hayvanî nefisten gelerek, yürekte hâsıl olmuşsa, onun adı gazap (kızgınlık)

kuvveti olmuştur. Bu gazap, o zararı uzaklaştırmayı veya başkasını mağlup

etmeyi kendisine iş ve meslek edinmiştir. Gazabın yerleşim yeri ve işlerinin

çıkış yeri yürek olmuştur. Gazabın orta derecesi (itidali) şecaattir ki

bununla, gayret ve azimle yapılacak işlere başlanmış olur. Şecaat güzel bir

huy olup dinde ve insanlıkta kıymetli ve değerli kabul edilmiştir. Gazabın

aşırısı (ifrâtı) tehevvürdür ki onunla yapılması gerekli olmayan işlere

girişilir ki, bu kötü huylardandır.

. Hiss-i müşterek: His organlarından beyindeki duygu merkezlerine gelen

haricî tesirlerin hepsinin toplandığı yerdir.

. Akıl: Düşünme, anlama, kavrama melekesi; muhakeme edebilme, bir

veya daha çok önermeden sonuç çıkarma (istidlâl) melekesi, olaylar veya

kavramlar arasında zorunlu bağlar kurma melekesi. ( Ansiklopedik İslâm

Lugatı , c. I, s. 58.)

. Ruh-ı insânî: İnsandaki ruhî can hakkında kullanılan bir tabirdir.

Tasavvufa ait eserlerdeki izahı şöyledir: Ruh-ı hayvâniyyeye binici olarak

insanda mevcut olan latîfe, âlem-i müdrikeden ibarettir. Ruh-ı insânî emir

âleminden nâzildir. Akıllar bunun mâhiyetini anlamaktan âcizdir. Bu ruh

bazen mücerret, bazen bedende muntabık olur. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı

Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü , M.E.B., c. III, İstanbul 1983, s. 56.)

. Tehevvür: Öfke ve köpürme.

. Cübn: Korkaklık.

. İffet: Temizlik ve namus.

. Şereh: Şiddetli hırs, açgözlülük, tamah.

. Humûd: Zayıflık ve düşkünlük.

. Belâdet: Akılsızlık, sersemlik, iz’ansızlık, budalalık.

. Akl-ı küll: Varlıkların maddeden soyutlanmış kavramları, en dıştaki

dokuzuncu felek. Mutasavvıflara göre mutlak varlık olan Allah, kendini

bildirmek istemiş, hüviyet-i mutlakadan tenezzül edip ilim, aşk ve hakikat-i

Muhammedî “esmâ ve sıfat”, yani melekler âlemi zuhûr etmiş; bundan

felekler, feleklerden de dünya, dört ana unsur meydana gelmiştir.

( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. I, s. 59.)

. Akl-ı küllî: Küllî akıl, üniversal akıl, ilk akıl anlamına da gelen küllî akla

tasavvuf felsefesinde birçok isim verilmiştir. Özellikle on birinci yüzyıldan

sonraki mutasavvıflarda görülen yaygın kanaate göre, Allah ilk defa Hz.

Peygamber (s.a.v)’in nûrunu ve ruhunu yaratmış ve bu ilk varlığa nûr-ı

Muhammedî, ruh-ı Muhammedî, hakikat-ı Muhammedî, ruh-ı â‘zam,

ahadiyyetü’l-cem, mebde-i küll ve illet-i eşya gibi çeşitli isimler verilmiştir.

Dolayısıyla bütün varlığın menşei Hz. Peygamber (s.a.v)’dir. ( Ansiklopedik

İslâm Lugatı , c. I, s. 59.)

Ancak nefsin gazap ve şehvetine gâlip olup cihan nimetlerinden kendi

âlemine kaçan, Mevlâ’nın marifet ve muhabbetine tâlip olan gönül,

bencillik perdesini yırtıp açan, nefsini ve Rabb’ini müşâhade eden ârif,

bütün (manevî ) hallere vâkıf olmuştur ki, gayb semâsının nûru o aynaya

ulaşır. Kendisini bizzat ay (ayn-ı kamer) bilmiştir ki Vâcibü’l-vücûd

güneşinin karşısındadır. Küllî aklın ışığını kendinde bulmuştur ki âlemi

şâmildir. Küllî akıl ise, ruhların vatanı ve maddî varlıkların (eşbah) aslıdır

ki onu bulan maksada erişen ârif olup her muradı onunla hâsıl olur. Kendi

âleminde bu devlete nâil olan gönül; duvar, lamba ve aynadan geçmiştir,

dolunaydır.

Ey azîz! Bilinmelidir ki anatomi bilginleri şöyle demişlerdir: Hayvânî

nefis bir kuvvetten ibarettir ki bütün bedene sirâyet etmiştir. Beden, onun

isteği ile hareket edip onun hissiyle eşyayı bilmiştir. Bu hayvânî nefsin

yukarıda bildirilen hizmetçilerinden başka on iki hizmetçisi daha vardır ki

bunların on tanesi on duygulardır (havâss-ı aşere). Biri gazap ve biri

şehvettir. On duygudan beşi, bedenin dışındadır ki bunların yerleşim yerleri;

kulak, göz, burun, dil ve bütün deridir. Ve beşi içtedir ki onların yerleşim

yerleri, beynin boşluklarıdır. Onlar; ortak duyu (hiss-i müşterek), hayal,

aşırı şüphe (vehim), fikir ve hatırda tutmadır (hıfz). Bu on hissin her birinin

kendisine mahsus bir vazifesi vardır ki onun işi o hizmettir. [138/b]

Şehvetin ortası (itidal) iffettir ki onunla dîne ve insanlığa uygun olan

heves ve isteklere başlanılır. İffet güzel ahlâktandır. Şehvetin aşırısı (ifrât)

şerehtir ki, onunla dîne ve insanlığa yakışmayan çirkin isteklere girişilir.

Şereh, kötü huylardandır. Şehvetin azlığı (tefrît), humûddur ki insanda

humûd olursa yapması gereken beşerî arzu ve istekleri de yerine getirmez

olur. Bu huy da önceki huy gibi kötü ahlâktan bilinmiştir.

İnsandan başka canlıların (hayvân-ı gayrı nâtık) aklı ancak bu vâhime

kuvvetidir ki bu kuvvetle kuzu, bir sürüde annesine benzeyen binlerce

koyun içinden annesini bilip tanır. Yine bu kuvvet sâyesinde çobanın

dostluğunu, kurdun düşmanlığını hissedip bilir. Şu halde bu vâhime [139/b]

kuvveti hayvanlarda, insana mahsus olan akıl makãmındadır. Çünkü hislerle

algılanmayıp akıla idrak edilebilen dostluk ve düşmanlığı koç, vâhime

kuvvetinin yüklediği hükmüyle bilir. İnsan da bu kuvvetin bazı hükümlerine

tâbi olup hayvanlık eder. Çünkü vâhime kuvveti muhayyileyi kullanıp

gerçeğe uymayan, işin aslına muhâlif çok farklı yollara gider. Nice yalan

hayaller icad eder ki akıllı insana göre bunlar boş, mânâsız ve muhal

işlerdir. Hatta naklî hükümlere (dîni hükümler) göre bunlar bâtıl ve

sapkınlıktır. Onun için vâhime kuvvetine “bedenin şeytanı” denilmiştir.

Çünkü bedenin bütün kuvvetleri, insan aklının hükmü altında onun emriyle

hareket ederler. Ancak vâhime kuvveti insana itaatkâr değildir ve onun

emrine girmez. Nitekim bütün melekler Hazret-i Âdem aleyhisselâma secde

ettikleri halde İblis secde etmemişti.