BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ONUNCU FASIL · Üçüncü Madde
Üçüncü Madde
İnsan bedeninin mebde’ ve meâdını (başlangıç ve son) bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki hikmet ehli bilginler şöyle demişlerdir:
Bedenlerin başlangıcı ve dönüş yeri topraktır ki yeryüzüdür. Nitekim Hak
teâlâ Kelâm-ı Kadîm’inde: “Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi
oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız” (Tâhâ,
20/55) buyurmuştur. Çünkü ileride gelecek kısımlarda anlatılacağı üzere,
yıldızların ışıklarının etkisiyle dört unsur (anâsır-ı erba’a) bir araya gelip
karışımları bir miktar denge bulduğunda toprak kendi sûretini terk ederek
bitki sûretine geçer. Bitki olduktan sonra ya insan yemeği veya hayvan
yemi olur. Bu durumda ekmek ve hayvan, insan gıdası olduğunda daha önce
bahsedilen kuvvetler belirtilen minval üzere vazifelerinde bulunup iştiha
demek olan çekme kuvveti gıdayı çeker. Tutma kuvveti tutar, hazmetme
kuvveti pişirir. Ayrıştırma kuvveti katısını incesinden uzaklaştırıp boşaltma
kuvveti kaba fazlalıkları bağırsaklar yoluyla dışarı atar. Bu bahsedilen
işlemler doğal vücut ısısının kuvvetli ya da zayıf oluşuna göre, iki saatte
veya üç saatte ya da dört saatte midede meydana gelir ki buna birinci hazım
derler.
Sonra, içeride kalan ince (akışkan) kısmı karaciğer kendine çekip
yukarıda bahsedilen kuvvetler midede yaptıkları işleri bir kere de orada
yaparlar. Orada, katı (kesîf) olarak kalan bölüm dört kısım olur ki bir kısmı
dalağa gider ve sevdâ olur, bir kısmı öd kesesine giderek safra olur, bir
kısmı böbreklere inerek idrar olur ve mesaneye ulaşır, bir kısmı da akciğer
bölgesine giderek göğüste balgam olur. Ve bu haller de kuvvet ve zayıflığa
göre iki, üç, dört saatte karaciğerde meydana gelir ki buna ikinci hazım
derler. Bu durumda onda kalan sıvı saf kan olup baş damarlarına ve
organlara akıp gider. Bahsedilen kuvvetler bilinen işlerini bir sefer daha
damarlar içinde belirtilen sürede tamamlarlar ki buna da üçüncü hazım
denir.
Üçüncü hazmın koyu kısımları kanallarından çıkıp kulak kiri, göz çapağı,
burun sümüğü, kıl, tırnak, ter kokusu ve organların kiri olur. Ve eğer
bunlardan fazla olarak o koyu kısımdan bir şey kalırsa nezle, şişlikler,
yaralar ve benzeri hastalıklar meydana gelir. Sonra damarlar içinde kalan
akışkan kanın [107/b] her bir kısmı bir organa taksim olunup tasvir kuvveti
o kısımları bulunduğu organ rengiyle tasvir eylediği halde bahsi geçen
kuvvetler, o işleri o müddette damarlar içinde bir kere daha yaparlar ki buna
dördüncü hazım denir. Bu hazmın koyu kısmı, bedenden bir nevi bozulma
ile eksilen organı, bozulan kısma bedel olarak doldurup tamamlar. Belki
daha fazla et ve yağ olarak o cismi güzel ve semiz eder. Kalan ince özü ise
çoğalma kuvveti erkeklerin sulbüne çekip orada sperm haline getirir,
kadınların göğsüne çektiğinde ise, hem meniye hem de memede (hazmı
kolay bir içecek olan) süte dönüştürür.
Gıdaların özü olan sperm ki nutfedir [558] , belirli bir zamanda cinsî
münasebet vasıtasıyla kadının nutfesiyle birleşerek rahime girer. Orada kırk
gün sonra nutfe sûretini terk ederek kan pıhtısı (alaka) sûretine dönüşür.
Yani uyuşmuş kan olur. Bu halde kırk gün geçtikten sonra, yani
başlangıçtan seksen gün geçtikten sonra mudga olur. Yani çiğnenmiş et
parçası biçimini alır. Üçüncü kırk gün tamamlandığında yani yüz yirmi gün
sonunda kemikler, sinirler, damarlar, organlar, kaslar, yağlar, kıllar ve
tırnaklar meydana gelir. Dördüncü ay tamam olunca ceninin bütün organları
belirgin hale gelip bu aşamadaki çocukta hayvanî ruh tasarruf sahibi olup
gıdası göbek yolundan gelen kan olur. Çünkü nutfe rahimde yerleştiği için
ilk ayda Zühâl’in etkisinde olur. İkinci ayda Müşteri’nin terbiyesine girer.
Üçüncü ayda Merih’in, dördüncü ayda güneşin, beşinci ayda Zühre’nin,
altıncı ayda Utarit’in, yedinci ayda Ay’ın terbiyesinde olur. Şu halde eğer
çocuk yedi aylık iken doğarsa yaşar. Sekiz aylık iken doğarsa yaşayamaz,
ölür. Çünkü sekizinci ayda Zühâl’in terbiyesine girer. Zühal soğuk ve kuru
olduğu için tabiatı ölümdür. Eğer dokuz aylık iken doğarsa Müşteri’nin
terbiyesinde olduğu için yaşar. Çünkü Müşteri sıcak ve yaş olduğu için
tabiatı hayattır.
İnsanın başlangıçtan sonuna kadar gelişim yolunu Hak teâlâ beyan edip
şöyle buyurmuştur ki: “Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp
çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargahta nutfe
haline getirdik. Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık.
Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti
kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu
başka bir yaratılışla insan haline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli
olan Allah pek yücedir.” (Mü’minûn, 23/12-14)
Bütün bu ayrıntıların özeti şudur: İnsan bedeninin maddesi bir topraktır ki
o toprak ilk önce bitki mertebesine gelerek ya insan yemeği veya hayvan
yemi olur. Yemek ve hayvan yemi insan gıdası olup ondan erkeklerde ve
kadınlarda sperm oluşur. Sonra ana rahminde nutfe, alaka ve mudga olup
kemikler, sinirler, damarlar, kaslar ve yağlar ile donanır. Bundan sonra
kadın ya da erkek olduğunda ruh sahibi olup doğar, meydana gelir. Dünyaya
geldikten sonra ya yaşar ve yetişkin bir insan olur ya da ergenlik çağına
ulaşamadan küçük bir çocuk iken vefat eder.
Hâlbuki gök cisimlerinin hareketleri ve yıldızların ışıklarıyla toprağın
unsurlarının bin kısmından ancak bir kısmı bitki olur. Bitkilerin bin
kısmından ancak bir kısmı ekmek ve hayvan gıdası olur. Hayvanların ancak
binde biri insan gıdası olur. Gıdanın bin parçasından ancak bir damla sperm
meydana gelir. Bin damla meninin ancak bir damlası rahme gider. Rahme
ulaşan nutfelerin ancak binde birinden çocuk doğar. Doğan bunca çocuğun
ancak binde biri yaşar. Bunca yaşayan çocuğun ancak binde biri ergenlik
çağına ulaşır. Binlerce ergen insanın ancak biri mü’min olur. Binlerce
mü’minin ancak biri âlim olur. Binlerce âlimin ancak biri hakikat
mertebesine ulaşır. Binlerce muhakkıkın ancak biri Allah’ı gerçek mânâda
bilir yani ârif-i billâh olur. Binlerce ârifin ancak bir tanesi insan-ı kâmil
olur.
Şu halde, gök cisimlerinin hareketlerinden ve unsurların karışımından
(imtizâc) maksat, insanın doğuşu ve ortaya çıkışı olup [108/a] kâinâttaki
bütün oluşlardan maksat ise, ancak insan-ı kâmilin şerefli varlığının
meydana gelmesidir. İnsan-ı kâmilin dışındaki bütün varlıklar ona hizmetçi
ve yardımcı olarak yaratılmıştır. Nitekim Âdemoğlunun en mükemmeli olan
Hz. Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin şânında; “ Sen olmasaydın, evet sen
olmasaydın, felekleri yaratmazdım” [559] denilmiştir. Bu mânâ şu beyitle
bilinmiştir:
Beyt
Der her hezâr sâl be-burc-ı dilî resed
Ez âsumân-ı aşk bedinsân-ı sitârî
Beyt (in tercümesi)
Her bin senede gönül burcuna, aşk semâsından bir yıldız erişir.
Şu halde, insan bedeninin kaynağı bu açıklamalarla beyan olunduğuna
göre, “Her şey aslına geri döner” hükmünce bedenin dönüş yeri de buradan
gayet açık bir şekilde belli olmuştur.

