ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Sekizinci Madde
Sekizinci Madde
İnsan kalbinin kendi âlemini unutmasını ve hatırlamasını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İnsanın kalbi
olan ruhu, ruhlar âleminde iken kendi yaratıcısını perdesiz olarak görmüş,
bilmiş ve ne hizmet için yaratıldığını anlamıştı. “Kâlû belâ” (“Evet”
dediler) meclisinde “e-lestü bi-Rabbiküm” (Ben sizin Rabbiniz değil
miyim?) bâdesiyle mest olmuştu. Orada herkesin müşâhadesi, şüphesiz
“ayne’l-yakîn” [262] mertebesini bulmuştu. Hz. Âdem’in (a.s.) bütün
zürriyeti peygamberler ile beraber muradını almıştı. Sonra gönül, o
kavuşma âleminden bu ayrılık dünyasına, o muhabbet meclisinden bu
sıkıntı menziline, o ruhâniyetten bu cismâniyete inmekle gizlice hisler
perdesine girip beden sınırıyla sınırlanmış oldu. Cismânî istekler ona üstün
gelip hayvanî sıfatlarla doldu. Bu halde insan kalbi gaflet elbisesi ile örtülü
olduğundan, o yakınlık (üns) meclisini unutup bu geçici durağı (dünya)
sonsuz sanıp bu cehennemi (dâru’l-bevâr) durup yerleşme yeri olarak tercih
etti.
Meğer o kimseler ola ki, Hakk’ın ezelî yardımı ve bitmeyen hidayetine
nâil olup gözlerinden gaflet perdesini kaldırıp atmışlardır. Gerçi onlar her
ne kadar bu cisimler âlemiyle bir alâka kurmuşlarsa da bazılarından ruhlar
âlemi aslâ örtülü kalmamıştır. Bazılarında örtülü olmuş ise de en az bir
teveccüh [263] ile keşf [264] olunup gaflet perdesinde takılıp kalmamıştır.
Kim ki bu keşfi bulmuşsa, eğer halkı ıslah için özel bir yol tutmuş ise o
peygamberdir ve yolu şeriattır. Ondan ortaya çıkan hârikulâde hâller ise
mûcizedir. Eğer bir kimse keşif ehlinden olur fakat halkı Hakk’a davet
görevi yoksa yani bir peygamberin şeriatıyla yaşıyorsa, o kimse velîdir.
Ondan görülen hârikulâde hâller kerâmettir. Bahsi geçen keşif, sırf
peygamberler için özel bir durum olmayıp insan cinsinin aslî fıtratında
[203/a] bu keşif ile donatılmıştır. Fakat bu cisim yoğunluk (kesâfet) ile
örtülü olduğu için, keşfin hakikati iki cihan saadeti olan marifetullah, az
yeme, az uyuma, az konuşma, insanlardan ayrı ve tenha kalma (uzlet),
devamlı zikir ve tam bir teveccüh ile elde edilebilir. Çünkü bu altı madde ile
orta bir yol üzere hareket eden, Hazret-i Peygamber’in getirdiği Şeriat’ın
yolundan gidip dünyayı unutup gönülden Mevlâ’ya yönelerek bu keşfi
bulur. Bütün belâlardan kurtulup her murâdını almış olur.
Nazm
1-Bu gönül bende iken arz u semâya düştüm
Bilmedim kendimi evhâm-ı sivâya düştüm
2-Hayli etrâfa seğirdüp aradım dildârı
Ayn-ı vuslatta iken gayri belâya düştüm
3-Gerçi dost oldı bana hem-reh-i nezdîk velî
Âh kim gaflet ü cehlimle cüdâya düştüm
4-Benliğimden ki, gönül beste vü cân hasta idi
Ben beni aşka virüp, bahr-ı safâya düştüm
5-Nefsi düşmen bilip, Allâh’ı sadîkım buldum
Fikr-i nefsi unudup zikr-i Hudâ’ya düştüm
6-Tâ ki, dil halvet olup, dost ile tenhâ kaldım
Hep du‘â gitdi hemân medh ü senâya düştüm
7-Asl-ı her nağme çü Hakk’ın nefes-i rahmetidir
Hakkı bu nağmeden ol zevk-i nevâya düştüm
Günümüz Türkçesiyle
1-Bu gönül bende iken yer ile gök arasına düştüm. Bilmedim değerimi,
mâsivâ evhâmına düştüm.
2-Hayli etrafa koşturdum, sevgiliyi aradım. Tam da vuslatta iken, başka
belâya düştüm.
3-Gerçi dost oldu bana, velînin yakın arkadaşı. Ah ki, gaflet ve cahilliğim
sebebiyle ayrılığa düştüm.
4-Benliğimden gönül bağlı, can hasta idi. Ben beni aşka verip, safâ
denizine düştüm.
5-Nefsimi düşman bilip, Allah’ı dostum buldum. Nefsi düşünmeyi
unutup, Hudâ’yı zikre kavuştum.
6-Ta ki gönülde halvet olup, Dost ile tenha kaldım. Bütün duaları bırakıp,
medh ü senâya başladım.
7-Çünkü her nağmenin aslı, Hakk’ın rahmet nefesidir. Hakkı, bu
nağmeden o zevk âhengine düştüm.

