ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · DÖRDÜNCÜ FASIL · İkinci Madde
İkinci Madde
İnsan kalbinin mânâlarının hakikatını ve sırr-ı istivâsını [232] bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İrfan yolunun
yolcusu, insan kalbinin hakikatini ve değerli ruhun ilgi ve alâkasını
nitelikleriyle bilmelidir. Kalbin makãmı ve merkezi, işte bu yürektir.
Yukarıda açıklandığı üzere yüreğin ortasında siyah bir nokta vardır ki o,
“süveydâ” [233] nın yeridir. Bu siyah nokta, cihanın ruhu ve insan âleminin
arşı olan maneviyât güneşinin doğuş yeridir ki o, ismi kalp ve yürek
anlamına gelen “cenân”dır. İnsan ruhunun çıkış yeri olan en büyük noktanın
aynasıdır. Bu siyah noktayla alâkalı olan can, beden ikliminde sultan olan
nefs-i nâtıkadır. [234] Büyük gizli nokta olan (nokta-i kibriyâ-yı nihân) akl-ı
küll’ün (tüm akıl) halifesidir. Bu siyah noktanın büyüklük ve şânı dış
görünüşünde değildir. Onun büyüklüğü ancak sırr-ı istivâsında ortaya çıkar.
Bu sırra insanlıktan geçerek, meleklik makãmına varmış kimse erebilir. O
kimse, gözlerin görmediğini görür. Huzur ve üns meclisini bulur.
Siyah noktanın sırr-ı istivâsı; cisimlerden, şekillerden ve renklerden uzak
bir fert ve mücerret bir noktadır [235] . Bu mücerret nokta, o ilk akıl (akl-ı
evvel) [236] ve mükemmel ruh (rûh-ı ekmel) olan büyük noktanın (nokta-i
kübrâ) karşılığında mükemmel bir ayna ve tam bir zuhûr yeridir (mazhar-ı
tam). Âhireti düşünen akıl (akl-ı meâd) o büyük noktanın eseridir ki kimi
kalplere gelmiştir. Nitekim hadis-i şerifte; “ Akıl kalpteki bir nurdur ”
şeklinde buyurulmuştur. Yani maneviyât güneşinin (şems-i bâtın) ışığı
mü’minlerin kalplerine dolmuştur. Nitekim cihanın büyük noktası devamlı
bir şekilde her an mürekkep harfleri [237] ve mevâlîdi (maden, bitki ve
hayvan) ortaya çıkarmaktan geri durmaz. Aynı şekilde insanî hakikatin
noktası da gece gündüz kesintisiz olarak harflerin havatırını ortaya
çıkartmaktan bir an bile geri durmaz. Çünkü hayvanî ruh (rûh-ı hayvanî)
uykuya varıp bedenin hisleri etkisiz kaldığında rüya gören nokta uyku
bilmez ve tesirini yitirmez, gündüz ise düşünceleriyle türlü türlü işler
yapmaktan ayrı kalmaz. [199/b]
Şu halde, insanî hakikat (hakikat-ı insâniyye) o süveydânın sırrıdır ki her
zaman endişe duyar ve rüya icad eder. O, his ve kuvvetlerin özünün özüdür.
Bu seslerle söylenilen harflerden (hurûf-ı esvât) ortaya çıkan kelimeler, o
noktanın harfleri olan düşünce ve fikirlerin dış kabuğu ve zarflarıdır. O
nokta, mânânın özüdür. Süveydâya takılıp kalan bir fert ve bir nokta olup
güneş yuvarlağının mânâsıdır. Onun manevî ışığı âhireti düşünen akıldır
(akl-ı meâd) ki o kalpten beyne aksetmek suretiyle ışık salar. Nitekim güneş
gökte iken onun ışıkları yeryüzüne gelir. Oradan havaya akseder ve bu
şekilde dünyayı ışıklandırır, eşyaya hayat ve kuvvet verir. Aynı şekilde
maneviyât güneşi de ahadiyet mertebesinden (amâ [238] semâsı) insanî
hakikat mertebesine (hakikat-i insânîye) ışık saçarken onun ışığı süveydâ
noktasına dolup oradan beyne aksedip bu şekilde insan bedenine ait hisleri
ve kuvvetleri ışıklandırarak âzâlara hayat ve kuvvet verir ve her biri kendi
işiyle meşgul olur; yani dil söyler, kulak dinler ve göz görür. Hepsine o
manevî nurun ışığı ve etkisi erişir ki bedenin her bölümünde başka bir fiil
ve başka bir isim ile kendi işini yapar.
Beyt
Gel gönül şemsin gözet bu gökteki mehtâbı koy
Dürr-i deryâ-yı kıdemsin bu geçen seyl-âbı koy
Günümüz Türkçesiyle
Gel gönül, kendi güneşini gözet, gökteki mehtâbı bırak. Öncesizlik
deryasında incisin, bu akıp giden seli bırak.
Velhasıl süveydânın yeri, yürekte kara bir noktadır ki o, insana ait
asılların ve hakikatlerin toplayıcısıdır (hakîkat-ı câmia-i insânî). Sanki bu
nokta bir kelimedir ki mânâsı, hakikatlerin toplandığı noktadır (nokta-i
hakikat-ı câmia). Asılları toplayanın (hakîkat-i câmia) açıklaması ise, ulvî
ve süflî varlıklarıyla bütün kâinât olan bir özet olmasıdır. Nitekim her
meyvenin çekirdeğinde kendi ağacı özet olarak yer almıştır. Aynı şekilde bu
hakikatlerin toplayıcısında (hakîkat-i câmia) bütün kâinât özet bir şekilde
vücut bulmuştur. Çünkü ilâhî nüsha, gönüldür. Bitip tükenmeyen ilâhî
sırların yüklenicisi ve taşıyıcısı gönüldür. Şu halde, her kim kendi gönlüne
girebilmişse, su ve toprak zahmetinden kurtulur, can ve gönül sohbetini
bulur. Çünkü o kişi Hak teala tarafından cezbedilerek huzur ve üns
meclisine kabul edilir. Burada her arzu ve isteğini alır. Ebedî saadet ve
bahtiyarlığı bulur.
Bu makãmda kalbe nokta ve kalbe gelen düşüncelere de (havâtır) hurûf
(harfler) denildiğinde, bu bildiğimiz harfler ve nokta değildir. Çünkü bu
(harfler) surettir; o (söylenilenler) mânâdır. Bunun özelliği fenâdır, onun
özelliği bekâdır. Bu, bölünme ve taksim kabul eder; o ise bölünme ve
taksim kabul etmez.
Nazm
1-Dildir bulan envâr-ı celâli vü cemâli
Hak’dan dile her anda nazardır mütevâlî
2-Dildir çü nazargâh-ı refî-i şeh-i hâzır
Nâzırdır o sultân ü budur manzar-ı âlî
3-Ol dilde bulunmaz ruh-ı dildârdan özge
Kim nakş-ı cihandan olur, ol âyîne hâli
4-Dil, âleminin şemsi değil, şarkî vü garbî
Yokdur o cihân içre bu eyyâm ü leyâlî
5-Dil mülküni feth eyleyemez akl-ı müvesvis
Ol mülke bu aşk oldı hemân hâkim ü vâli
6-Âlem ki, hat-ı yâr iledir nüsha-i hikmet
Bu nüshayı dil sâhibidir, kâri’ ü tâli
7-Ey Hakkı cihan halkı ne bilsün dil ü cânı
Kim âlem-i dildir bu cihandan müteâlî
Günümüz Türkçesiyle
1-Celâl ve cemâl nurlarını bulan gönüldür. Hak katından, her anda gönüle
daima nazar olunur
2-Her an hazır olan Yüce Şah’ın nazargâhı, gönüldür. Bakan, O Sultandır
Çünkü gönülse baktığı yüce mekândır
3-O gönülde sevgilinin yanağından başka (arzu) bulunmaz. O ayna ki
cihanın nakışlarından arınmıştır
4-Gönül âleminde güneşin doğu ve batı ile ilgisi yoktur. O cihan içinde
böyle günler ve geceler yoktur
5-Vesveseci akıl, gönül ülkesini feth edemez. O mülkün hâkimi, vâlisi
ancak bu aşk oldu
6-Âlem ki Yâr’in hattı ile hikmet nüshasıdır. Bu nüshayı okuyup mütalaa
eden, gönül sahibidir
7-Ey Hakkı, cihan halkı ne bilsin gönlü ve canı. Gönül bir âlemidir ki bu
cihandan yücedir

![İnsan kalbinin mânâlarının hakikatını ve sırr-ı istivâsını [232] bildirir](/wp-content/uploads/2026/06/marifetname.jpg)