Marifetnâme · Haziran 27, 2026

İnsan kalbinin üstünlüğünü, kemâlini ve hâlinin şerefini bildirir

ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde İnsan kalbinin üstünlüğünü, kemâlini ve hâlinin şerefini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes [243] …

ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

İnsan kalbinin üstünlüğünü, kemâlini ve hâlinin şerefini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı

akdes [243] (en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz,

[244] vücûd-ı mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta [245]

(ilâhî kudret), oradan da âlem-i ervâh [246] (ruhlar âlemi) olan âlem-i

melekûta [247] (bâtın âlemi) iner. Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan

âlem-i nâsûta [248] (insanlık âlemi) iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir,

âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.

Buradan da asıl kãbiliyetleri olan (istîdâd-ı aslî) insan âleminin içine

(âlem-i bâtın-ı insan) [249] iner. “Saîd anasının karnında saîddir ” [250] hadisi

bu toplu mânânın açıklaması mahiyetindedir. Yukarıda bahsi geçen yol, iniş

yoludur ki Rab’den kullarına (merbûb) gelen yoldur. O halde âlemlerin

Rabb’inin feyzi hangi yol ve hangi vasıf ile inerek kuluna geldiyse, yine o

yoldan o hâl üzere aynı şekilde âlemlerin Rabbi’ne dönüş yapar. Hakk’ın

benzersiz yardımının kendisini cezb etmesiyle makãmına yükselir. “ Allah’a

giden yollar, mahlûkatın nefeslerinin adedi kadardır” sözünün mânâsı

budur.

Çünkü insan kalbi, mâsivânın siyah noktasından (sevdâ-yı mâsivâ) zâhir

olur. Onda manevî âlemin (melekût) acayip gerçekleri zâhir olur ki, insan

aklı onları anlatmaktan âciz ve noksan kalır. Gerçi kalbin (cismânî) yeri her

ne kadar bu kozalak biçimli et (lahm-ı sanevberî) olsa da, (gerçekte) kendisi

yer ve mekândan münezzeh, ayıp ve noksanlardan uzaktır. Kalbin libâsı

dünyaya aittir (nâsûtî), fakat kendisi ilâhîdir (lâhûtî). Çünkü kalbin hayatı,

akl-ı küldür (rûh-ı izâfî).

Şu halde bu faydalı açıklama kalbi tanımak (mârifet) için yeterlidir.

Nitekim Hak teala bir kudsî hadisinde insan kalbinin yüceliğini kullarına

duyurmak için şöyle buyurmuştur: “ Benim Arş’tan büyük, Kürsî’den geniş,

melekûttan süslü, Cennet’ten temiz bir hazinem vardır. Onun yeri iman,

göğü marifet, güneşi şevk, ayı muhabbet, yıldızları düşüncelerdir. Bulutu

akıl, yağmuru merhamet, nehirleri hizmet, ağaçları ibadet, meyveleri güzel

huylar, köşkleri ise himmettir [251] . Onun dört direği vardır: Tevekkül [252] ,

tefvîz [253] , sabır ve rıza. Dört kapısı vardır: İlim, yumuşak huyluluk (hilm),

zikir ve üns. Dikkat ediniz; İşte o, kâmil ve ârif olan kulun kalbidir.”

Yaratılmışların en büyüğü, irfân ehlinin kalbidir ki o, Cenâb-ı Hakk’ın

feyzinin menbaı ve iki cihanın berzahını bir arada toplayandır. Gönül

âleminin gülistânıdır. Hakk’ın cemâlinin aynasıdır. İlim ve irfân hazinesidir.

Lütuf ve ihsan denizidir. Rahmân’ın evidir.

İnsan kalbinin üstünlüğünü ve kemâlini bilip nefsini tanıyarak

marifetullah kãbiliyetini bulmak için burada bu kadar bilgi ile yetinilmesi

uygun görülmüştür.

Çünkü dünyayı kuşatan okyanusların bir bardağa sığmadığı açıktır. Bunun

gibi, insan kalbinin hâllerinin de yazma ve okuma ile açıklanamayacağı

açıktır.

Kul ne zaman Allah’ın zikrine devam etmekle gönül aynasını cilâlı ve

tertemiz hâle getirirse, maneviyât güneşinin aksini kendisinde bulur. O ayna

kendisinde bir varlık görüp onunla övünmekle nice ârife gerçeği

söylemiştir.

İnsân-ı kâmil ise onun aksi olduğunu bilip aslına gitmiştir. Fakat kendi

isteği (ihtiyar) ile ortaya dökülmesi yasaklanmış olduğundan, o sırrı

gizlemiştir. Onu bilen söylemez. Söyleyen bilmez, mahrum olur.

O halde sen şimdi, irfân ehlinin rumuzlarına âşinâ olup tayy-ı mekân,

seyr-i âsumân, mîrâc, rahmânî cezbe, ruhların dirilişi, ittisâl-i eşbâh, insan

kalbi, cân-ı cânân, fakr u fenâ, lika ve bekã ne olduğunu anlamış oldun. İki

cihanın, insanın gönül ve canından bir nişan olduğunu bilmiş oldun.

Nazm

1-Âlem-i dilde Hakk’ın cennet ü bâğı vardır

Cân-ı uşşâkın o gülşende tuzağı vardır

2-Ehl-i dil dilde bulur ol gül ü gülzârı müdâm

Mest olur hoş kokudan ol ki, dimâğı vardır

3-Var iken dilde bu devlet feleğe yok minnet

Ârifin taşrada yok meyli, ferâğı vardır

4-Kalb ayağıyla bir ân içre cihânı devr it

Başka seyyâhdır ol başka ayağı vardır

5-Aşk u cân hacle-i kalb içre çü dâmâd u arûs

Bulsalar vuslat o dem kanda tuzağı vardır [201/a]

6-Hâne-i dil çü olur halvet, o dem vuslatdır

Böyle cânın ki, gam-ı aşk ile dâğı vardır

7-Taşradan havf ü recâ eyleme Hakkı, zîrâ

Şâh-ı aşkın harem-i dilde otağı vardır

Günümüz Türkçesiyle

1-Gönül âleminde Hakk’ın cennet ve bağı vardır. O gülşende âşıkların

canına tuzağı vardır.

2- Gönül ehli, o gülü ve gül bahçesini gönülde bulur daima. Mest olur hoş

kokudan o ki dimağı vardır.

3-Gönülde bu devlet varken, feleğe minneti yoktur. Ârifin Allah’tan

başkasına meyli yoktur, ferağı [254] vardır.

4-Kalp ayağıyla bir an içinde cihanı dolaş. Çünkü o bir başka seyyahtır,

başka ayağı vardır.

5-Aşk ile can, kalbin gerdek odasında damatla gelin gibidir. Vuslatı

bulsalar, o anda nice tuzağı vardır.

6-Gönül hânesi ne zaman halvet olursa, o an vuslattır; Böyle canın ki, aşk

gamıyla dağı vardır.

7-Hakkı, taşradan korkun ve ümidin olmasın. Çünkü aşk pâdişâhının

gönül hareminde otağı vardır.