Marifetnâme · Haziran 27, 2026

İnsan ruhunun tenzihi, cismin fenâsı, canın bekãsı ve onunla ilgili olan konuları…

BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · Beşinci Madde Beşinci Madde İnsan ruhunun tenzihi, cismin fenâsı, canın bekãsı ve onunla ilgili olan konuları hikmetle bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki hikmet ehli şöyle demişlerdir: İnsan …

BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · Beşinci Madde

Beşinci Madde

İnsan ruhunun tenzihi, cismin fenâsı, canın bekãsı ve onunla ilgili olan

konuları hikmetle bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki hikmet ehli şöyle demişlerdir: İnsan nefsi

bedenden ayrı bir varlıktır. Çünkü sen kendi zâtından hiçbir zaman habersiz

olmazsın. Uykunda ve gözünü kapadığın hallerde bile unutmazsın.

Herhangi bir zaman yoktur ki, beden kısımlarından bir parçasını unutmuş

olasın. Hâlbuki bütün (küll) ancak bütün parçalarıyla bilinir. Şu halde eğer

sen, bu beden veya bölümlerinden herhangi birinin bir parçası olsaydın,

kendi zâtını unutman ile onu idrak etmen mümkün olmazdı. Demek ki sen,

bu bedenden veya organlarından ayrı bir varlıksın.

Hâlbuki bedenin tabiî sıcaklığının (hararet-i garîziyye) [153/b] bedenin

tabiî rütûbetindeki etkisi sebebiyle, bedenin her zaman ayrışmakta ve

akmaktadır (tahallül ve seyelân). Ne zaman ki beslenme kuvveti (kuvvet-i

gıdaiyye) gıdayı vücut organlarına getirir. Eğer gıdadan elde edilen yeni

bölümler, kısımlar ortaya çıktığında, eski bölümler bedeninden ayrılıp

gitmeseydi bedenin şimdiki halinden çok büyük olurdu. Çünkü alınan

gıdanın cüzleri, bedenden ayrılanlara bedel olmuştur. Onun için bedenin

haddinden fazla büyük olmayıp bu şekil üzere kalmıştır.

Eğer sen bu beden veya parçalarından bir parça olsaydın her an benliğin

değişip senden anlaşılan cevher böyle yerleşip sürekli kalmazdı. Şu halde

sen, hem bedensiz, hem de bedenin kısımlarından biri olmaksızın sensin.

Sen nasıl bedenin aynısı kabul edilebilirsin ki onun değişmesinden haberin

olmaz? Hâlbuki sen, kendi zâtından hiçbir zaman habersiz değilsin. Demek

ki sen, bu eşyanın ötesindesin. Nitekim varlığı kendiliğinden Vâcibü’l-

Vücûd olan Allah, ebediyyen varlıkların cümlesinden ayrı ve münezzehtir.

Aynı şekilde “On akıl” ve “Felekî dokuz nefis” de ne cisimdir ne de

cisimden bir parçadır. Onlar ne bu âleme dahildir ne de âlemin hâricindedir;

ne bitişiktir ne de ayrıdır. Çünkü dahil olma ve hariç olma, bitişme ve ayrı

olma

cisimlerin

özelliklerindendir;

cisim

olmayanları

onlardan

soyutlanmıştır. Şu halde, insan özü (nefs-i nâtıka) öyle bir cevherdir ki,

kendisinde hislere ait bir işaret olması düşünülemez. Çünkü insan özü, o

akl-ı külldür ki, evrensel aklın zâhirinden meydana gelmiştir. Ve onun

yoğunlaşmış nûrudur ki nefis ona bir gölge ve örnektir. Vâcibü’l-Vücûd’un

feyzi ondan bu nefse ulaşır. Ve bunun şânındandır ki eşyayı ölçüp tartar,

miktarını belirler, kendi zâtını idrak eder. Cismi korumak için işlerini

düzenler.

Şu halde bu kudsî özün cisim olması nasıl düşünülebilir ki, içine manevî

hakikatler gelmesi esnasında hafifliğinden cismini terkedip kendi âlemine

yönelmiş olsun. Hatta denilmiştir ki; “Nefs-i nâtıka, (nerede) sorusu

olmaksızın vardır. O, Allah’ın nurlarından bir nurdur; doğuş yeri

Allah’tandır, batış (varış) yeri de Allah’adır.”

Bununla birlikte mâdem ki insan nefsi bu cisimle örtülmüş ve onunla

yakınlık kurmuştur, o halde dinin emir ve yasakları ile sorumludur. Cismin

hükümlerine uymaya mecburdur ve onunla sınırlıdır. Bedenî kirlerden

temizlenen, aşağılık bir sıfat olan bencillikten uçup yükselen temiz nefisler;

ilâhî sırlar olduğunu anlar ve ârif-i billâh olur. Doğruluk (sıdk) makamını

bulup yüce dergâha ulaşır.

İnsan cinsine ait bu sûretimizi terbiye edip her an güzellik nurları ile

güzelleştirip nefislerimizi bedenlerimize gönderip ilmî ve amelî olgunluk ve

yüceliklerle donatan evrensel akıldır ki, çıkış yerimiz ve varış yerimiz

(mebde’ ve me’ad) olan Vâcibü’l-Vücûd’a aracımız odur. Şeriat dilinde

onun adı, Muhammedî ruhtur. O âlemin babasının bizi terbiye edip

yetiştirmesi, “akl-ı fa‘‘al” vasıtasıyladır ki o onuncu akıldır. Din bilginleri

arasında “kutsal ruh” (Rûhü’l-kuds) diye bilinir.

Bedenin bozulup yok olmasıyla insan nefsi bozulup yok olmaz. Çünkü o,

insanın zâtının yeri, mahalli değildir ki onun zıddı ya da tersi olsun. İnsan

ruhunun ilk çıkış yeri “küllî akıl” olduğundan, o da daimîdir ki aslâ yok

olup gitmez. Hatta firâseti açık kişi bunu kendisinde idrak eder ki,

bedeninin organları birer birer yok olmak sûretiyle bütün organları yok olsa

bile, kendi nefsi aslâ yok olmaz. Bedenî kuvvetleri azalıp yok olduğundan,

nefs-i nâtıkanın nazarî kuvveti en yüce mertebesine erişir. Çünkü Hakk’ın

saf nûrunun (nûr-ı mücerred) hakikatine yokluk gelmez. Onun için insan

nefsi aslâ yokluğu kabul etmez. Ancak noksanlık üzere bulunan çeşitli

(muhtelif) mertebelerine yokluk (adem) gelip bir halde kalmaz. Belirli bir

beden yaratılıp özel tabiatıyla küllî nefsin iniş mertebelerinden bir

mertebesiyle nurlanmaya kãbiliyetli ve lâyık olduğunda küllî nefsin

mertebelerinden bir tanesi müstakil bir yol ile o bedene ilişir. Bu küllî nefis

olan nûrun iniş mertebeleri [154/a] kabul edilen özellikleri, -kendine

nisbetle basit bir cisme gelmiş olan çeşitli şekiller vasıtasıyla- o basit cisim

için kabul edilmiş olunan özellikler derecesindedir.

Şu halde o özel beden bozulduğunda küllî nefsin o noksan özelliği de yok

olmaz. Eğer o özellikler bâkî olmasaydı, küllî nefsin bu benlikleri kalmazdı.

Güneş ışıkları misali aslî kaynağına dönüp hayat sahibi olmazdı. Çünkü

nefis ile beden arasında bulunan alâka, sonradan kurulma (arazî) olup zevke

bağlıdır. İşte o alâkanın bozulmasıyla bu mücerret cevherin de bozulması

gerekmez.

Hisler ve kuvvetlerin herbirinin zevk ve lezzeti ancak kendi olgunluğu

hasebiyle ve o olgunluğun idrak edilişi kadar olur. Ve herbirinin elemi yine

o olgunluğun yok olması hasebiyle ve o yok oluşun idrak edilişi kadar olup

(idrak mertebesi kadar) elem duyar. Çünkü her kuvvetin kemâli, kendi

layığını bulmasıdır. Noksanı ise layığından mahrum kalmasıdır.

Nefs-i nâtıkanın kemâli, bedenî kuvvetlerinden yüz çevirmesdir. Meydana

geliş ve son varış yerini bilmek sûretiyle nakış nakış işlenmiş olmasıdır.

Kendi hakikatini bilip Hak teâlâyı bulmasıdır. Noksanı, bu irfândan boş ve

habersiz kalmasıdır. Zevk ve lezzeti, marifet nûruyla dolmasıdır. Hüzün ve

elemi, cehalet karanlığıyla ve gafletle dolmasıdır. Fakat insan nefsi bu

cismânî beden ile meşgul olduğu sürece, bu nefse ait rezilliklerden elem

duymayıp ruha ait fazîletlerden lezzet almaz. Çünkü beden tabiatı ile sarhoş

olmuş ve kendinden geçmiştir.

İnsan

ruhu

(nefs-i

nâtıka)

bedenden

ayrılarak,

sarhoşluğundan

kurtulduğunda eğer “nefs-i zekiye” ise, ilminin yüceliği ve ahlâkının

güzelliği derecesinde Vâcibü’l-vücûd olan Allah’ı zevken görüp müşâhade

eder. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve kalplerin düşünemediği

nimet ve lezzetleri bulur. Duru ve berrak nurlar ile yakınlık kurup ilk ortaya

çıkış yerine ulaşarak her muradı hâsıl olur. Sonsuzluk nimeti ile yeniden

diriltilip ebedî saâdette kalır. Başlangıç yerine varmakla kalmayıp insanların

hayırlılarına karışarak, onlara hak ve hayır üzere yardım ederse, bizden

daha iyi olan cin zümresinden olur.

Eğer pis nefislerden “nüfûs-ı habîse”den ise, bedenden ayrıldığı anda

cehaletinin karanlığı nisbetinde ve hayvanî ahlâkının derecesinde, inkâr

ettiği hakikatler (hey’et-i reddiye) ile elem veren azâbı bulur. Bu hisler

dünyasından ayrıldığında Allah’ın katına (âlem-i kuds) ulaşamayıp kabir

(berzah) karanlığında kalır. Orada korku, pişmanlık, ümitsizlik ve gam ile

kıyamete kadar üzüntü içinde kalır. İnsanların en kötüleri ile bir nevi alâka

kurup onlara kötülük ve fesâd üzere yardım ederse, herkesten şerli olan

şeytanlar zümresinden olur.

Bütün insanlar (nefs-i nâtıka) ruhlar âlemine ait cevherler iken, bu bedenî

kuvvetler ve aşağılık meşguliyetler onları kendi âleminden almıştır. Bu en

düşük âleme (âlem-i esfel) çekip bedenin karanlıklarına salmıştır. Eğer

nefs-i nâtıka rahmânî ahlâk ile süslenip Hakk’a ait bilgilerle kuvvet bulursa;

tedrîcen yemeği ve uykuyu azaltıp bedenî kuvvetlerin tasallutundan

kurtularak, şehvet kızgınlığına gâlip gelirse; o zaman kendi âlemini

arzulayıp başlangıç ve dönüş yerine uygun gider.

Uyku ve uyanıklık halinde ona yönelip ondan gizli bilgiler alıp oluş

âlemine ait sırlar olan geçmiş zamanın ve geleceğin işlerini (mugayyebât-ı

kevniyye) bilir. Çünkü bu nefis o aklın aynası olup marifet nakışlarını alıp

keşf ehlinden olur. Öyle olur ki insan ruhu kaynağından bir işi alıp hayal

kuvveti (kuvvet-i mütehayyile) onu kendine uygun sûrete benzetip o sûret

aynen ondan ortak duyguya (hiss-i müşterek) gelip oradan hayalde

canlandırma (tahayyül) madeninde çeşitli sûretlerin aksi gelir. İşte nefs-i

nâtıka onda güzellikte, letâfette ve büyüklükte acayip sûretler ve tuhaf

şekiller müşâhade ederek onlarla konuşur. Yahut kimseyi görmeyip ancak

manzum kelimeler ve güzel sesler ile [154/b] vezinli nağmeler işitir. Eğer

bu sayılan işler uyku esnasında meydana gelirse, o gerçek (sâdık) rüyadır.

Eğer uyku ile uyanıklık arasında vaki olursa, o vâkıadır. Ve eğer nefis, uyku

esnasında ilk ortaya çıkış yerine denk gelmeyip bu halleri vasıtalarla

görürse, o karışık rüya (edğâs-ı ahlâm) [40] dır ki hayaller ve vehimlerdir.

Allah’ın yüce katının nurları, istidatlı ve saf nefisler üzerine inerek yayılır.

Kapının açılması Allah ismiyle kapıyı çalanlara nasip olur. Şu halde bu

ruhanî âlemin lezzetlerini inkâr edip bozuk hayaller zanneden basîretsiz

kişi, cinsî münasebette bulunmanın hazzını inkâr eden iktidarsıza (ınnîn)

benzemiş olur. Hayvanlığı melekliğe tercih etmiş olur.

Rabbimiz! Sana ve yüceliğine delâlet eden kemâl sıfatlarına iman ettik.

Peygamberlerini ikrar ettik. Bedenlerden kurtulduktan sonra nefislerin ilk

zuhûr yerlerinin nurlarını müşâhadede, melekûtunun farklı farklı

mertebelerinin olduğunu bildik. İlmî ve ahlâkî olgunlukları ile nurlarını

müşâhadeye tevessül eden ehil kulların elbette vardır. Şöyle ki onlar bu

karanlık bedenler ile nura tutunmak için, karanlık bedenlerden ve insânî

lezzetlerden şeriatın uygun gördüğüne yönelirler. Sanki mecnunların

hareketiyle kâmil ve akil insanların en değerli varlıklarını elde ederler. Ey

Allah’ım! Nurunla bize yardım et! Bizi nurunla sabit kıl! Bizi nurunla

yeniden dirilt!

Rubâî

Ânhâ ki ber âsumân sohbet-i mâhend

Ber tahte-i şatranc melâmet-i şâhend

V’ânân ki zi sırr-ı in sohen âgâhend

Gumrâh-ı halâyıkend u vucûd ber-râhend

Rubâî (nin tercümesi)

Gökyüzünde ay ile sohbet edenler, satranç tahtasında şahı kınarlar. Bu

sözün sırrından haberdar olanlar, yollarını kaybetmiş, varlıklarını bu yolda

fedâ etmişlerdir.

Nazm

1-Kalbinde nefs-i nâtıkayı bil lübb-i lübâb

Vîrâne içre genc-i misâl itmiş ihticâb

2-Ser-çeşme-i vücûdun odur, kendin anı bil

Zîrâ bu benlik andan olur lem’a-i serâb

3-Bahr-i hayât-ı cümledir ol nefs-i nâtıka

İnsan hakîkati ana eyler hoş intisâb

4-Fi’li kemâl-i hikmet ü kavli savâb-ı sırf

Hubbı vefâ-yı daim ü hüsni hayât-ı nâb

5-Bu cism ü cân ve akl ü dil ve his kuşûrîdir

Sen, lübbe var meyânda kuşûr olmasun hicâb

6-Mi’râc-ı vasl-ı nâtıkayı dilde kıl taleb

Yohsa misâl deyu yakar cismi her şihâb

7-Ey Hakkı! Hakk’ı bildi o kim bildi nefsini

Kalmaz o canda zahmet-i taklîd-i şeyh ü şâb

Günümüz Türkçesiyle

1-Nefs-i nâtıkayı kalbinde, özün özü bil. Virâne içindeki hazine misali

saklanmıştır.

2-Varlık çeşmesinin sırrı odur; kendin bunu bil. Çünkü bu benlik ondan

olur, serap ışığı gibi.

3- Nefs-i nâtıka herkesin hayat denizidir. İnsan hakikati ona intisap eder,

ona bağlanır.

4-Onun işi tam bir hikmet, sözü isabettir. Sevgisi daima vefâ, güzelliği

hayat yoludur.

5-Bu cisim, can, akıl, gönül ve his; hepsi kabuktur. Sen öze var, orada

kabuklar perde olmasın.

6-Nefs-i nâtıkanın vuslat mîrâcını, gönülde iste. Yoksa misal diye, cismi

yakar her kıvılcım.

7-Ey Hakkı! Hakk’ı bilen, bildi nefsini. Genç olsun, ihtiyar olsun, o canda

taklid zahmeti kalmaz