BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · Beşinci Madde
Beşinci Madde
İnsan ruhunun tenzihi, cismin fenâsı, canın bekãsı ve onunla ilgili olan
konuları hikmetle bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki hikmet ehli şöyle demişlerdir: İnsan nefsi
bedenden ayrı bir varlıktır. Çünkü sen kendi zâtından hiçbir zaman habersiz
olmazsın. Uykunda ve gözünü kapadığın hallerde bile unutmazsın.
Herhangi bir zaman yoktur ki, beden kısımlarından bir parçasını unutmuş
olasın. Hâlbuki bütün (küll) ancak bütün parçalarıyla bilinir. Şu halde eğer
sen, bu beden veya bölümlerinden herhangi birinin bir parçası olsaydın,
kendi zâtını unutman ile onu idrak etmen mümkün olmazdı. Demek ki sen,
bu bedenden veya organlarından ayrı bir varlıksın.
Hâlbuki bedenin tabiî sıcaklığının (hararet-i garîziyye) [153/b] bedenin
tabiî rütûbetindeki etkisi sebebiyle, bedenin her zaman ayrışmakta ve
akmaktadır (tahallül ve seyelân). Ne zaman ki beslenme kuvveti (kuvvet-i
gıdaiyye) gıdayı vücut organlarına getirir. Eğer gıdadan elde edilen yeni
bölümler, kısımlar ortaya çıktığında, eski bölümler bedeninden ayrılıp
gitmeseydi bedenin şimdiki halinden çok büyük olurdu. Çünkü alınan
gıdanın cüzleri, bedenden ayrılanlara bedel olmuştur. Onun için bedenin
haddinden fazla büyük olmayıp bu şekil üzere kalmıştır.
Eğer sen bu beden veya parçalarından bir parça olsaydın her an benliğin
değişip senden anlaşılan cevher böyle yerleşip sürekli kalmazdı. Şu halde
sen, hem bedensiz, hem de bedenin kısımlarından biri olmaksızın sensin.
Sen nasıl bedenin aynısı kabul edilebilirsin ki onun değişmesinden haberin
olmaz? Hâlbuki sen, kendi zâtından hiçbir zaman habersiz değilsin. Demek
ki sen, bu eşyanın ötesindesin. Nitekim varlığı kendiliğinden Vâcibü’l-
Vücûd olan Allah, ebediyyen varlıkların cümlesinden ayrı ve münezzehtir.
Aynı şekilde “On akıl” ve “Felekî dokuz nefis” de ne cisimdir ne de
cisimden bir parçadır. Onlar ne bu âleme dahildir ne de âlemin hâricindedir;
ne bitişiktir ne de ayrıdır. Çünkü dahil olma ve hariç olma, bitişme ve ayrı
olma
cisimlerin
özelliklerindendir;
cisim
olmayanları
onlardan
soyutlanmıştır. Şu halde, insan özü (nefs-i nâtıka) öyle bir cevherdir ki,
kendisinde hislere ait bir işaret olması düşünülemez. Çünkü insan özü, o
akl-ı külldür ki, evrensel aklın zâhirinden meydana gelmiştir. Ve onun
yoğunlaşmış nûrudur ki nefis ona bir gölge ve örnektir. Vâcibü’l-Vücûd’un
feyzi ondan bu nefse ulaşır. Ve bunun şânındandır ki eşyayı ölçüp tartar,
miktarını belirler, kendi zâtını idrak eder. Cismi korumak için işlerini
düzenler.
Şu halde bu kudsî özün cisim olması nasıl düşünülebilir ki, içine manevî
hakikatler gelmesi esnasında hafifliğinden cismini terkedip kendi âlemine
yönelmiş olsun. Hatta denilmiştir ki; “Nefs-i nâtıka, (nerede) sorusu
olmaksızın vardır. O, Allah’ın nurlarından bir nurdur; doğuş yeri
Allah’tandır, batış (varış) yeri de Allah’adır.”
Bununla birlikte mâdem ki insan nefsi bu cisimle örtülmüş ve onunla
yakınlık kurmuştur, o halde dinin emir ve yasakları ile sorumludur. Cismin
hükümlerine uymaya mecburdur ve onunla sınırlıdır. Bedenî kirlerden
temizlenen, aşağılık bir sıfat olan bencillikten uçup yükselen temiz nefisler;
ilâhî sırlar olduğunu anlar ve ârif-i billâh olur. Doğruluk (sıdk) makamını
bulup yüce dergâha ulaşır.
İnsan cinsine ait bu sûretimizi terbiye edip her an güzellik nurları ile
güzelleştirip nefislerimizi bedenlerimize gönderip ilmî ve amelî olgunluk ve
yüceliklerle donatan evrensel akıldır ki, çıkış yerimiz ve varış yerimiz
(mebde’ ve me’ad) olan Vâcibü’l-Vücûd’a aracımız odur. Şeriat dilinde
onun adı, Muhammedî ruhtur. O âlemin babasının bizi terbiye edip
yetiştirmesi, “akl-ı fa‘‘al” vasıtasıyladır ki o onuncu akıldır. Din bilginleri
arasında “kutsal ruh” (Rûhü’l-kuds) diye bilinir.
Bedenin bozulup yok olmasıyla insan nefsi bozulup yok olmaz. Çünkü o,
insanın zâtının yeri, mahalli değildir ki onun zıddı ya da tersi olsun. İnsan
ruhunun ilk çıkış yeri “küllî akıl” olduğundan, o da daimîdir ki aslâ yok
olup gitmez. Hatta firâseti açık kişi bunu kendisinde idrak eder ki,
bedeninin organları birer birer yok olmak sûretiyle bütün organları yok olsa
bile, kendi nefsi aslâ yok olmaz. Bedenî kuvvetleri azalıp yok olduğundan,
nefs-i nâtıkanın nazarî kuvveti en yüce mertebesine erişir. Çünkü Hakk’ın
saf nûrunun (nûr-ı mücerred) hakikatine yokluk gelmez. Onun için insan
nefsi aslâ yokluğu kabul etmez. Ancak noksanlık üzere bulunan çeşitli
(muhtelif) mertebelerine yokluk (adem) gelip bir halde kalmaz. Belirli bir
beden yaratılıp özel tabiatıyla küllî nefsin iniş mertebelerinden bir
mertebesiyle nurlanmaya kãbiliyetli ve lâyık olduğunda küllî nefsin
mertebelerinden bir tanesi müstakil bir yol ile o bedene ilişir. Bu küllî nefis
olan nûrun iniş mertebeleri [154/a] kabul edilen özellikleri, -kendine
nisbetle basit bir cisme gelmiş olan çeşitli şekiller vasıtasıyla- o basit cisim
için kabul edilmiş olunan özellikler derecesindedir.
Şu halde o özel beden bozulduğunda küllî nefsin o noksan özelliği de yok
olmaz. Eğer o özellikler bâkî olmasaydı, küllî nefsin bu benlikleri kalmazdı.
Güneş ışıkları misali aslî kaynağına dönüp hayat sahibi olmazdı. Çünkü
nefis ile beden arasında bulunan alâka, sonradan kurulma (arazî) olup zevke
bağlıdır. İşte o alâkanın bozulmasıyla bu mücerret cevherin de bozulması
gerekmez.
Hisler ve kuvvetlerin herbirinin zevk ve lezzeti ancak kendi olgunluğu
hasebiyle ve o olgunluğun idrak edilişi kadar olur. Ve herbirinin elemi yine
o olgunluğun yok olması hasebiyle ve o yok oluşun idrak edilişi kadar olup
(idrak mertebesi kadar) elem duyar. Çünkü her kuvvetin kemâli, kendi
layığını bulmasıdır. Noksanı ise layığından mahrum kalmasıdır.
Nefs-i nâtıkanın kemâli, bedenî kuvvetlerinden yüz çevirmesdir. Meydana
geliş ve son varış yerini bilmek sûretiyle nakış nakış işlenmiş olmasıdır.
Kendi hakikatini bilip Hak teâlâyı bulmasıdır. Noksanı, bu irfândan boş ve
habersiz kalmasıdır. Zevk ve lezzeti, marifet nûruyla dolmasıdır. Hüzün ve
elemi, cehalet karanlığıyla ve gafletle dolmasıdır. Fakat insan nefsi bu
cismânî beden ile meşgul olduğu sürece, bu nefse ait rezilliklerden elem
duymayıp ruha ait fazîletlerden lezzet almaz. Çünkü beden tabiatı ile sarhoş
olmuş ve kendinden geçmiştir.
İnsan
ruhu
(nefs-i
nâtıka)
bedenden
ayrılarak,
sarhoşluğundan
kurtulduğunda eğer “nefs-i zekiye” ise, ilminin yüceliği ve ahlâkının
güzelliği derecesinde Vâcibü’l-vücûd olan Allah’ı zevken görüp müşâhade
eder. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve kalplerin düşünemediği
nimet ve lezzetleri bulur. Duru ve berrak nurlar ile yakınlık kurup ilk ortaya
çıkış yerine ulaşarak her muradı hâsıl olur. Sonsuzluk nimeti ile yeniden
diriltilip ebedî saâdette kalır. Başlangıç yerine varmakla kalmayıp insanların
hayırlılarına karışarak, onlara hak ve hayır üzere yardım ederse, bizden
daha iyi olan cin zümresinden olur.
Eğer pis nefislerden “nüfûs-ı habîse”den ise, bedenden ayrıldığı anda
cehaletinin karanlığı nisbetinde ve hayvanî ahlâkının derecesinde, inkâr
ettiği hakikatler (hey’et-i reddiye) ile elem veren azâbı bulur. Bu hisler
dünyasından ayrıldığında Allah’ın katına (âlem-i kuds) ulaşamayıp kabir
(berzah) karanlığında kalır. Orada korku, pişmanlık, ümitsizlik ve gam ile
kıyamete kadar üzüntü içinde kalır. İnsanların en kötüleri ile bir nevi alâka
kurup onlara kötülük ve fesâd üzere yardım ederse, herkesten şerli olan
şeytanlar zümresinden olur.
Bütün insanlar (nefs-i nâtıka) ruhlar âlemine ait cevherler iken, bu bedenî
kuvvetler ve aşağılık meşguliyetler onları kendi âleminden almıştır. Bu en
düşük âleme (âlem-i esfel) çekip bedenin karanlıklarına salmıştır. Eğer
nefs-i nâtıka rahmânî ahlâk ile süslenip Hakk’a ait bilgilerle kuvvet bulursa;
tedrîcen yemeği ve uykuyu azaltıp bedenî kuvvetlerin tasallutundan
kurtularak, şehvet kızgınlığına gâlip gelirse; o zaman kendi âlemini
arzulayıp başlangıç ve dönüş yerine uygun gider.
Uyku ve uyanıklık halinde ona yönelip ondan gizli bilgiler alıp oluş
âlemine ait sırlar olan geçmiş zamanın ve geleceğin işlerini (mugayyebât-ı
kevniyye) bilir. Çünkü bu nefis o aklın aynası olup marifet nakışlarını alıp
keşf ehlinden olur. Öyle olur ki insan ruhu kaynağından bir işi alıp hayal
kuvveti (kuvvet-i mütehayyile) onu kendine uygun sûrete benzetip o sûret
aynen ondan ortak duyguya (hiss-i müşterek) gelip oradan hayalde
canlandırma (tahayyül) madeninde çeşitli sûretlerin aksi gelir. İşte nefs-i
nâtıka onda güzellikte, letâfette ve büyüklükte acayip sûretler ve tuhaf
şekiller müşâhade ederek onlarla konuşur. Yahut kimseyi görmeyip ancak
manzum kelimeler ve güzel sesler ile [154/b] vezinli nağmeler işitir. Eğer
bu sayılan işler uyku esnasında meydana gelirse, o gerçek (sâdık) rüyadır.
Eğer uyku ile uyanıklık arasında vaki olursa, o vâkıadır. Ve eğer nefis, uyku
esnasında ilk ortaya çıkış yerine denk gelmeyip bu halleri vasıtalarla
görürse, o karışık rüya (edğâs-ı ahlâm) [40] dır ki hayaller ve vehimlerdir.
Allah’ın yüce katının nurları, istidatlı ve saf nefisler üzerine inerek yayılır.
Kapının açılması Allah ismiyle kapıyı çalanlara nasip olur. Şu halde bu
ruhanî âlemin lezzetlerini inkâr edip bozuk hayaller zanneden basîretsiz
kişi, cinsî münasebette bulunmanın hazzını inkâr eden iktidarsıza (ınnîn)
benzemiş olur. Hayvanlığı melekliğe tercih etmiş olur.
Rabbimiz! Sana ve yüceliğine delâlet eden kemâl sıfatlarına iman ettik.
Peygamberlerini ikrar ettik. Bedenlerden kurtulduktan sonra nefislerin ilk
zuhûr yerlerinin nurlarını müşâhadede, melekûtunun farklı farklı
mertebelerinin olduğunu bildik. İlmî ve ahlâkî olgunlukları ile nurlarını
müşâhadeye tevessül eden ehil kulların elbette vardır. Şöyle ki onlar bu
karanlık bedenler ile nura tutunmak için, karanlık bedenlerden ve insânî
lezzetlerden şeriatın uygun gördüğüne yönelirler. Sanki mecnunların
hareketiyle kâmil ve akil insanların en değerli varlıklarını elde ederler. Ey
Allah’ım! Nurunla bize yardım et! Bizi nurunla sabit kıl! Bizi nurunla
yeniden dirilt!
Rubâî
Ânhâ ki ber âsumân sohbet-i mâhend
Ber tahte-i şatranc melâmet-i şâhend
V’ânân ki zi sırr-ı in sohen âgâhend
Gumrâh-ı halâyıkend u vucûd ber-râhend
Rubâî (nin tercümesi)
Gökyüzünde ay ile sohbet edenler, satranç tahtasında şahı kınarlar. Bu
sözün sırrından haberdar olanlar, yollarını kaybetmiş, varlıklarını bu yolda
fedâ etmişlerdir.
Nazm
1-Kalbinde nefs-i nâtıkayı bil lübb-i lübâb
Vîrâne içre genc-i misâl itmiş ihticâb
2-Ser-çeşme-i vücûdun odur, kendin anı bil
Zîrâ bu benlik andan olur lem’a-i serâb
3-Bahr-i hayât-ı cümledir ol nefs-i nâtıka
İnsan hakîkati ana eyler hoş intisâb
4-Fi’li kemâl-i hikmet ü kavli savâb-ı sırf
Hubbı vefâ-yı daim ü hüsni hayât-ı nâb
5-Bu cism ü cân ve akl ü dil ve his kuşûrîdir
Sen, lübbe var meyânda kuşûr olmasun hicâb
6-Mi’râc-ı vasl-ı nâtıkayı dilde kıl taleb
Yohsa misâl deyu yakar cismi her şihâb
7-Ey Hakkı! Hakk’ı bildi o kim bildi nefsini
Kalmaz o canda zahmet-i taklîd-i şeyh ü şâb
Günümüz Türkçesiyle
1-Nefs-i nâtıkayı kalbinde, özün özü bil. Virâne içindeki hazine misali
saklanmıştır.
2-Varlık çeşmesinin sırrı odur; kendin bunu bil. Çünkü bu benlik ondan
olur, serap ışığı gibi.
3- Nefs-i nâtıka herkesin hayat denizidir. İnsan hakikati ona intisap eder,
ona bağlanır.
4-Onun işi tam bir hikmet, sözü isabettir. Sevgisi daima vefâ, güzelliği
hayat yoludur.
5-Bu cisim, can, akıl, gönül ve his; hepsi kabuktur. Sen öze var, orada
kabuklar perde olmasın.
6-Nefs-i nâtıkanın vuslat mîrâcını, gönülde iste. Yoksa misal diye, cismi
yakar her kıvılcım.
7-Ey Hakkı! Hakk’ı bilen, bildi nefsini. Genç olsun, ihtiyar olsun, o canda
taklid zahmeti kalmaz

