Marifetnâme · Haziran 27, 2026

İnsânî ruhun sıfatlarının Hazret-i Rahmân’ın sıfatlarına bir yönden benzemesinden…

BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · İkinci Madde İkinci Madde İnsânî ruhun sıfatlarının Hazret-i Rahmân’ın sıfatlarına bir yönden benzemesinden hareketle, O’nun temiz zâtının birliğini anlamanın yolunu bildirir. Ey azîz! …

BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · İkinci Madde

İkinci Madde

İnsânî ruhun sıfatlarının Hazret-i Rahmân’ın sıfatlarına bir yönden

benzemesinden hareketle, O’nun temiz zâtının birliğini anlamanın yolunu

bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: İnsan bedeninin

âzâları, cisimler âleminin bölümlerine bir yönden benzediği gibi, insan

ruhunun sıfatları da Rahmân’ın (zâtıyla ilgili olmayan) sübûtî sıfatlarına ve

esmâ-i hüsnâsına [151/b] bir yönden benzer bulunmuştur. Nitekim

Âlemlerin Rabbi hazretleri; hayy (diri), alîm (bilgin), semî’ (işiten), basîr

(gören), mütekellim (konuşan), kãdir (gücü her şeye yeten), mürîd (dileyen)

ve mutasarrıf (dilediğini istediği gibi kullanma yetkisi bulunan) olduğu gibi,

insan ruhu da hayat, ilim, işitme, görme, konuşma, kudret, dileme ve

tasarrufta bulunma sıfatları ile muttasıftır. Ancak insan ruhu, sıfatlarında

vücut organlarının aracı ve âlet olmasına muhtaçtır. Mevlâ’nın sıfatları ise

eşyanın âlet olmasına muhtaç değildir. (Böyle düşünülmesi bile doğru

değildir.) Nitekim Hak teâlâ Rahmân ve Rahîm olup en güzel isimler

(esmâ-i hüsnâ) ile sıfatlanmıştır; doğru yolun sahibi (reşîd) ve çok sabırlıdır

(sabûr.) Aynı şekilde insan ruhu da esmâ-i hüsnâ ile sıfatlanmış olabilir.

Fakat insan ruhu âzâlarının âlet ve aracı olmasına muhtaçtır. Nitekim Allah

istemezse gökler hareket etmez, yıldızlar tesir edip unsurlar birbirine

karışmaz, bileşik cisimler meydana gelmez. Bunca hikmetli işler ortaya

çıkmaz. Aynı şekilde insan ruhunun da muradı olmadıkça dil söylemez,

kulak dinlemez, göz bakmaz, el tutmaz, ayak gitmez, uzuvlar hakkıyla

görevlerini yapmaz. İnsan ruhunun bedende idareci olması, Hak teâlânın

âlemde mutasarrıf olmasına benzemektedir. Nitekim âlemin devamı

(bekãsı) Hak teâlâ ile olmaktadır. Aynı şekilde insan bedeni de ruh ile canlı

kalmaktadır.

Nitekim âlemin cüzlerine nazaran felekler, unsurlar ve çeşitli türlerin

(mevâlîd) şekilleri, halleri ve renklerinden sayılamayacak kadar çok

görünür. Halbuki Yüce Allah’ın vahdâniyetine itibarla hepsi bir hakîmin

kudret ve hükmü altında fiillerinin ortaya çıkış yeri ve isimlerinin

sıfatlarıdır. Bunun gibi, cismin kısımlarına bakılırsa; kemik, sinir, damar ve

onların şekilleri, halleri ve fiillerinden dolayı çok görünür. Hâlbuki hepsi

temiz bir ruhun hükmü altında olan uzuvlar, hisler ve kãbiliyetlerdir. İşte bu

sûrette mânâ apaçık bellidir.

Eğer Hak teâlânın hidâyeti erişip bu mânâyı anlayabilirsen sıfatların

çokluğu içinde zâtın birliğini bulursun. Hz. İbrahim (a.s.) gibi melekût,

gökler ve yeryüzünü gönül gözüyle görürsün. Çünkü nefsini bilmek ve

Rabbini bilmek ancak gönül âleminde hâsıl olur. Nefsini bilen Rabbini

bilmeye ulaşır. Nitekim “Nefsini bilen Rabbini bilir” sırrı bu mânâyı ifade

eder.

Çünkü insan ruhu cilâlı bir aynadır ki onunla gönül Hakk’ın tecellî

mahalli olmuştur. Eğer sen beden kirlerinden kurtulup kalp temizliğine

ulaşırsan, aşk nûru ile dolup vahdet âlemine gelirsin. Hakk’a âşinâ olup

onunla kalırsın.

Nazm

1-Vahdet-i aşkı taleb kıl, “mâ” vü “men”den it firâr

Bir adeddir kim merâtibden olur deh sad hezâr

2-Bahr-i aşk içre kamu ervâhdır yek-reng lîk

Buldı bu tenler zurûfundan bu kesret i‘tibâr

3-Zarf-ı nâhoşdan olur telh âb-ı şîrîn-revân

Ger hoş olmakdır murâd ol âşinâ-yı cûy-bâr

4-Kışrdandır dâne-i engûr ü nârın kesreti

Usr olunsa cümle birdir şîre-i engûr ü nâr

5-Olmak istersen gönüllerde sürûr ü gözde nûr

Cism-i hâki koy heman aşk-ı pâki ihtiyâr

6-Âşinâ-yı aşk olursan devlet-i sermed senin

Nakd alursun her murâdın sende kalmaz intizâr

7-Aşkla fânî olursan, ârif-i âgâhsın

Fâriğ-i âzâd olursan kalmaz aslâ i’tirâz

8-Yâr-ı gârın sendedir her ne dilersen, sensin ol

Aç elin, tut dâmenin kıl kendini bûs ü kenâr

9-Sen sana gel, sen seni bil, kimsin, ey Hakkı nesin

Sayma cismin kim gönüldür gâr-ı yâr ü yâr-ı gâr

Günümüz Türkçesiyle

1-Aşkta vahdeti iste, “ne ve kim” demekten kaçın; O bir sayıdır ki

basamaklara inince onlar, yüzler, binler olur.

2-Aşk deryâsı içinde bütün ruhlar tek renktir; ancak bu ten zarfı içinde

çoğalıp itibar buldu.

3-Bu nâhoş zarfta tatlı tatlı akan su bile acılaşır; isteğin hoş olmaksa, aşk

çağlayanlarına âşinâ ol.

4-Üzüm ve nardaki tane bolluğu kabuğundandır; Sıkıldığında üzüm ve

narın suyundan aynı şıra meydana gelir.

5-Gönüllerde sevinç, gözlerde nur olmak istersen; şu toprak parçası

bedeni koy da tertemiz aşkı tercih et.

6-Aşka âşinâ olursan, ebedî talihli sensin; hemen alırsın muradını,

bekleme derdin olmaz.

7-Aşkta fânî olursan, uyanık ârif olursun; dünyadan vazgeçersen, aslâ

özür dilemezsin.

8-Can dostu artık seninledir, her ne istersen senindir; aç elini, tut eteğini,

öp ve kendini halvet eyle.

9- Sen sana gel, sen seni bil, kimsin? Ey Hakkı, nesin? Cismini hiç hesaba

katma ki gönül sevgilinin sığınağı, sevgili mağara arkadaşındır. [34]

Üçünücü Madde

İnsanın kendi beden memleketinde bulunan tasarruflarından Hak teâlânın

mülk âleminde olan tasarruflarını anlamanın yolunu bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: Hak teâlânın mülk

âleminde [152/a] olan saltanat ve iktidarını, bütün eşyaya olan tesirlerini ve

âlemin bütün zerrelerini terbiye ile tasarruflarını, insan ancak kendi

bedeninde olan saltanat, hüküm, tasarruf, hareketler ve fiillere kıyaslayarak

bilebilir. Ancak bu şekilde cihanın bütün zerrelerinin Hak teâlânın emrine

boyun eğip itaat ettiklerini idrak edebilir. İnsan, ruhunun kendi bedeninde

ne şekilde etkin olduğunu bilmeyince, âlemin Rabb’inin bütün cihanda ne

şekilde mutasarrıf olduğunu bilebilir mi? “ Beni tanıman için önce kendi

nefsini tanı ey insan !” buyruğu bu mânâ içindir.

Mesela bir kağıt üzerine “Bismillâh” yazmak istediğinde, önce ruhun

kalbinde onu yazmaya meyil ve isteği ortaya çıkar. Sonra hayvanî ruh

vasıtasıyla o meyil ve istek beyine ulaşıp onda bulunan hâfıza kuvvetinde

“Bismillâh”ın sûreti zâhir olur. Sonra beyaz bir sinir ile o sûret hafızadan

parmakların uçlarına iner. Sonra parmaklar kalbin isteği ile hislerin yardımı,

kalemin ve mürekkebin aracılığı ile kâğıt üzerine “Bismillâh” yazar. Aynı

şekilde Hak teâlânın yüce irâdesi bir nesnenin zuhûrunu murad etse, önce o

irâdenin eseri Arş’ta hâsıl olur. Sonra ilk akıl (akl-ı evvel) vasıtasıyla o

irâde Kürsî’ye ulaşıp onda olan “Levh-i mahfûz”da zâhir olur. Sonra

onuncu akıl (akl-ı âşir) olan “Rûhü’l-kuds” onu feleklerden unsurlara

indirir. Feleklerin hareketleri ve yıldızların ışıkları aracılığıyla tabiatların

anaları olan sıcaklık, soğukluk, ıslaklık ve kuruluktan murad olunan şey

meydana gelir ki bu mevâlîd-i selâsedendir. Ya gök boşluğu (Kâinât-ı cevv)

gökyüzündendir veya onlarda görünen şekiller, haller ve fiillerdendir.

Nitekim kağıt yazma yeri olup üzerinde harflerin şekillerini tutmaktadır.

Aynı şekilde tabiatların anası (sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk)

görünmez ve âleme ait şekilleri kabul edici olup zuhûr eden şekilleri

muhafaza edici olmuşlardır. Hak teâlâ başlangıçta Arşa mensup olan

mânâları, yukarıda belirtilen yöntem ile âlem-i esfele indirip çeşitli

terkiplerle cisim haline getirdiği için, gök boşluğu ve mevâlîd-i selâse bunca

türlü şekillerle ortaya çıkmıştır.

Örneğimizde insan ruhunun bir şeyin olmasına yönelik isteğinin gönülde

hâsıl olması, Hak teâlânın yüce irâdesinin eserinin Arş’ta ortaya çıkışı

makãmındadır. İnsan bedenindeki hayvanî ruh, cihanda ilk akıl (akl-ı evvel)

mesâbesindedir. Hafıza kuvveti Levh-i mahfûz yerindedir. Beyinde oluşan

bu irâdeyi parmaklara ileten beyaz sinir, onuncu akıl hükmündedir. Elin

parmakları süflî unsurlar şeklindedir. Hisler ve kãbiliyetler, felekler ve

yıldızlar gibidir. Yazı yazma âletleri, tabiatların anasına benzer. Yazılmış

şekiller, gök boşluğuna ve mevâlîd-i selâseye benzer ki bu misalimizde

“Bismillah”tır. Çünkü insan kalbi, bütün bedende yetkili olduğu için, her bir

âzâsı kalbine boyun eğip itaatkâr olmuştur. Onun için avâm, insanı kendi

kalbinde [35] sâkin bilmiştir. Aynı şekilde Yüce Arş (Arş-ı azîm) Allah’ın

irâdesiyle bütün âlemde yetki sahibi olup âlemin bütün kısımları Yüce

Arş’a boyun eğip itaatkâr olduğundan, kimileri hâşâ “mülkün sahibi

Arş’tadır” orada iskân etmektedir, düşüncesine kapılmışlardır. Şu halde;

“ Muhakkak Allah, O’nu bilmesi için Âdem’i sûreti üzere yarattı”

cümlesinde işaret edilen mânâ, bu izahla anlaşılır. Çünkü sultanı yine sultan

bilir. Sultanın değerini sultandan başkası ne bilir?

Eğer Hak teâlâ seni bu beden memleketinde pâdişâh etmeseydi, sultanlık

işlerini sana havâle etmeseydi ve sana âlemin numûnesi olman için bu

nüshayı vermeseydi, sen o cihan sultanını nasıl bilebilirdin? Şu halde o

Kadîm ve Ezelî olan Allah’a yüz bin hamd ve senâlar olsun. Yine O

zevâlsiz Kerîm’e yüz bin şükür olsun ki [152/b] bu beden mülkünü emrine

musahhar kılıp seni kendi âleminde sultan eylemiştir. Kalbini Arş, beynini

Kürsî ve hâfıza kuvvetini Levh-i mahfûz eylemiştir. Sinirlerin, damarların,

his ve kãbiliyetlerin toplanma yeri olan beynini gökler ve yıldızlar

eylemiştir. Uzuv ve organlarına unsurlar ve haller verip hepsini sana

itaatkâr eylemiştir. Seni bütün yarattıklarının en güzeli, en mükemmeli, en

ikrama lâyık olanı ve en fazîletlisi olarak yaratıp, bütün kâinât üzerine gâlip

ve üstün eylemiştir. Meleklerin secde mahalli ve feleklerin efendisi eyleyip

seni ancak kendine secde ve ibadet edici eylemiştir. Sana bu yol ile kendi

marifetini kolaylaştırıp ünsiyeti [36] ve muhabbetiyle nimetlendirip ihsan

eylemiştir.

Şu halde sen kendi kalbinden, memleketinden, saltanatından gaflet

etmeyesin. Böylece kendi Hâlık’ından, Sanatkâr’ından ve Rabb’inden gâfil

olup uzağa gitmeyesin. Eğer bu manevî temâşâya (şuhûd) erişirsen bütün

varlığı güzel ve üstün görüp, her bir işi birbirine münasip ve uygun

bulursun. Karşı gelme, itiraz etme (muaraza) ateşinden uzak durup Hakk’a

teslim olursun; rıza nimetlerinde yerleşip, mesut olursun.

Bu kâinât ve içindekiler, o hikmetli Yaratıcı’nın, kudretiyle icad ettiği

sanat eserleridir. Şu halde cihandaki varlıklar (Hakk’ın nakışları) hakkında

kötü konuşan, onlarda ayıp ve kusur gören, onların sahibini (Nakkâş’ı)

beğenmeyip gıybetini etmiş olur. Böyle bir kimsenin noksan aklı, her

nesnede bir faydayı, her kötülükte bir hayrı, her işte nice hikmeti

anlayamadığından, “niçin” ve “nasıl” zehrini içip kendini itiraz ateşine

atmış olur. Yoksa her nesne yerinde ve münasip yaratılmış olup her iş uygun

ve sahibine lâyık bulunmuştur. Çünkü her zulümde bir adâlet ve her şerde

bir hayır görülmüştür. Nitekim “Olanda hayır vardır. Mahluk için, olmuş

olandan daha güzeli yoktur” denilmiştir. Bir hadîs-i şerifte; “ Herhangi bir

küçük şer yoktur ki küllî bir hayrı içinde barındırmasın ” rivayeti gelmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir”

(Bakara, 2/143) buyurulmuştur.

Beyt

Her çîz ki hest ân çunan mî bâyed

Ân çîz ki ân çunan nemî bâyed, nîst

Beyt (in tercümesi)

Var olan şey, öyle olması gerektiği şekliyledir. Öyle olmamalıydı

denilecek bir şey yoktur âlemde.

Beyt

Her işi Hak’dan bilür halkı unutmuş hak-şinâs

Ol görür kim hayra şerr ü adle zulm olmuş libâs

Günümüz Türkçesiyle

Halktan uzaklaşan Hak adamı her işi Hak’tan bilir; kötülüğün iyiliğe ve

zulmün adâlete kılıf olduğunu görür.

Nazm

Hakkı! Hak’dan gâfil olma, hâzır ol

Her işin e hikmetine nâzır ol

Cüz’-i şer zımnında hayra geldi bu yol

Pes kazâsına rızâda mâhir ol

Günümüz Türkçesiyle

Hakkı! Hak teâlâdan gâfil olma, huzurunda ol; her işinde onun hikmetine

râzı ol. Azıcık şerrinde büyük hayrı bul; Hakk’ın hükmüne râzı olmada

dikkatli ol.