BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · İkinci Madde
İkinci Madde
İnsânî ruhun sıfatlarının Hazret-i Rahmân’ın sıfatlarına bir yönden
benzemesinden hareketle, O’nun temiz zâtının birliğini anlamanın yolunu
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: İnsan bedeninin
âzâları, cisimler âleminin bölümlerine bir yönden benzediği gibi, insan
ruhunun sıfatları da Rahmân’ın (zâtıyla ilgili olmayan) sübûtî sıfatlarına ve
esmâ-i hüsnâsına [151/b] bir yönden benzer bulunmuştur. Nitekim
Âlemlerin Rabbi hazretleri; hayy (diri), alîm (bilgin), semî’ (işiten), basîr
(gören), mütekellim (konuşan), kãdir (gücü her şeye yeten), mürîd (dileyen)
ve mutasarrıf (dilediğini istediği gibi kullanma yetkisi bulunan) olduğu gibi,
insan ruhu da hayat, ilim, işitme, görme, konuşma, kudret, dileme ve
tasarrufta bulunma sıfatları ile muttasıftır. Ancak insan ruhu, sıfatlarında
vücut organlarının aracı ve âlet olmasına muhtaçtır. Mevlâ’nın sıfatları ise
eşyanın âlet olmasına muhtaç değildir. (Böyle düşünülmesi bile doğru
değildir.) Nitekim Hak teâlâ Rahmân ve Rahîm olup en güzel isimler
(esmâ-i hüsnâ) ile sıfatlanmıştır; doğru yolun sahibi (reşîd) ve çok sabırlıdır
(sabûr.) Aynı şekilde insan ruhu da esmâ-i hüsnâ ile sıfatlanmış olabilir.
Fakat insan ruhu âzâlarının âlet ve aracı olmasına muhtaçtır. Nitekim Allah
istemezse gökler hareket etmez, yıldızlar tesir edip unsurlar birbirine
karışmaz, bileşik cisimler meydana gelmez. Bunca hikmetli işler ortaya
çıkmaz. Aynı şekilde insan ruhunun da muradı olmadıkça dil söylemez,
kulak dinlemez, göz bakmaz, el tutmaz, ayak gitmez, uzuvlar hakkıyla
görevlerini yapmaz. İnsan ruhunun bedende idareci olması, Hak teâlânın
âlemde mutasarrıf olmasına benzemektedir. Nitekim âlemin devamı
(bekãsı) Hak teâlâ ile olmaktadır. Aynı şekilde insan bedeni de ruh ile canlı
kalmaktadır.
Nitekim âlemin cüzlerine nazaran felekler, unsurlar ve çeşitli türlerin
(mevâlîd) şekilleri, halleri ve renklerinden sayılamayacak kadar çok
görünür. Halbuki Yüce Allah’ın vahdâniyetine itibarla hepsi bir hakîmin
kudret ve hükmü altında fiillerinin ortaya çıkış yeri ve isimlerinin
sıfatlarıdır. Bunun gibi, cismin kısımlarına bakılırsa; kemik, sinir, damar ve
onların şekilleri, halleri ve fiillerinden dolayı çok görünür. Hâlbuki hepsi
temiz bir ruhun hükmü altında olan uzuvlar, hisler ve kãbiliyetlerdir. İşte bu
sûrette mânâ apaçık bellidir.
Eğer Hak teâlânın hidâyeti erişip bu mânâyı anlayabilirsen sıfatların
çokluğu içinde zâtın birliğini bulursun. Hz. İbrahim (a.s.) gibi melekût,
gökler ve yeryüzünü gönül gözüyle görürsün. Çünkü nefsini bilmek ve
Rabbini bilmek ancak gönül âleminde hâsıl olur. Nefsini bilen Rabbini
bilmeye ulaşır. Nitekim “Nefsini bilen Rabbini bilir” sırrı bu mânâyı ifade
eder.
Çünkü insan ruhu cilâlı bir aynadır ki onunla gönül Hakk’ın tecellî
mahalli olmuştur. Eğer sen beden kirlerinden kurtulup kalp temizliğine
ulaşırsan, aşk nûru ile dolup vahdet âlemine gelirsin. Hakk’a âşinâ olup
onunla kalırsın.
Nazm
1-Vahdet-i aşkı taleb kıl, “mâ” vü “men”den it firâr
Bir adeddir kim merâtibden olur deh sad hezâr
2-Bahr-i aşk içre kamu ervâhdır yek-reng lîk
Buldı bu tenler zurûfundan bu kesret i‘tibâr
3-Zarf-ı nâhoşdan olur telh âb-ı şîrîn-revân
Ger hoş olmakdır murâd ol âşinâ-yı cûy-bâr
4-Kışrdandır dâne-i engûr ü nârın kesreti
Usr olunsa cümle birdir şîre-i engûr ü nâr
5-Olmak istersen gönüllerde sürûr ü gözde nûr
Cism-i hâki koy heman aşk-ı pâki ihtiyâr
6-Âşinâ-yı aşk olursan devlet-i sermed senin
Nakd alursun her murâdın sende kalmaz intizâr
7-Aşkla fânî olursan, ârif-i âgâhsın
Fâriğ-i âzâd olursan kalmaz aslâ i’tirâz
8-Yâr-ı gârın sendedir her ne dilersen, sensin ol
Aç elin, tut dâmenin kıl kendini bûs ü kenâr
9-Sen sana gel, sen seni bil, kimsin, ey Hakkı nesin
Sayma cismin kim gönüldür gâr-ı yâr ü yâr-ı gâr
Günümüz Türkçesiyle
1-Aşkta vahdeti iste, “ne ve kim” demekten kaçın; O bir sayıdır ki
basamaklara inince onlar, yüzler, binler olur.
2-Aşk deryâsı içinde bütün ruhlar tek renktir; ancak bu ten zarfı içinde
çoğalıp itibar buldu.
3-Bu nâhoş zarfta tatlı tatlı akan su bile acılaşır; isteğin hoş olmaksa, aşk
çağlayanlarına âşinâ ol.
4-Üzüm ve nardaki tane bolluğu kabuğundandır; Sıkıldığında üzüm ve
narın suyundan aynı şıra meydana gelir.
5-Gönüllerde sevinç, gözlerde nur olmak istersen; şu toprak parçası
bedeni koy da tertemiz aşkı tercih et.
6-Aşka âşinâ olursan, ebedî talihli sensin; hemen alırsın muradını,
bekleme derdin olmaz.
7-Aşkta fânî olursan, uyanık ârif olursun; dünyadan vazgeçersen, aslâ
özür dilemezsin.
8-Can dostu artık seninledir, her ne istersen senindir; aç elini, tut eteğini,
öp ve kendini halvet eyle.
9- Sen sana gel, sen seni bil, kimsin? Ey Hakkı, nesin? Cismini hiç hesaba
katma ki gönül sevgilinin sığınağı, sevgili mağara arkadaşındır. [34]
Üçünücü Madde
İnsanın kendi beden memleketinde bulunan tasarruflarından Hak teâlânın
mülk âleminde olan tasarruflarını anlamanın yolunu bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: Hak teâlânın mülk
âleminde [152/a] olan saltanat ve iktidarını, bütün eşyaya olan tesirlerini ve
âlemin bütün zerrelerini terbiye ile tasarruflarını, insan ancak kendi
bedeninde olan saltanat, hüküm, tasarruf, hareketler ve fiillere kıyaslayarak
bilebilir. Ancak bu şekilde cihanın bütün zerrelerinin Hak teâlânın emrine
boyun eğip itaat ettiklerini idrak edebilir. İnsan, ruhunun kendi bedeninde
ne şekilde etkin olduğunu bilmeyince, âlemin Rabb’inin bütün cihanda ne
şekilde mutasarrıf olduğunu bilebilir mi? “ Beni tanıman için önce kendi
nefsini tanı ey insan !” buyruğu bu mânâ içindir.
Mesela bir kağıt üzerine “Bismillâh” yazmak istediğinde, önce ruhun
kalbinde onu yazmaya meyil ve isteği ortaya çıkar. Sonra hayvanî ruh
vasıtasıyla o meyil ve istek beyine ulaşıp onda bulunan hâfıza kuvvetinde
“Bismillâh”ın sûreti zâhir olur. Sonra beyaz bir sinir ile o sûret hafızadan
parmakların uçlarına iner. Sonra parmaklar kalbin isteği ile hislerin yardımı,
kalemin ve mürekkebin aracılığı ile kâğıt üzerine “Bismillâh” yazar. Aynı
şekilde Hak teâlânın yüce irâdesi bir nesnenin zuhûrunu murad etse, önce o
irâdenin eseri Arş’ta hâsıl olur. Sonra ilk akıl (akl-ı evvel) vasıtasıyla o
irâde Kürsî’ye ulaşıp onda olan “Levh-i mahfûz”da zâhir olur. Sonra
onuncu akıl (akl-ı âşir) olan “Rûhü’l-kuds” onu feleklerden unsurlara
indirir. Feleklerin hareketleri ve yıldızların ışıkları aracılığıyla tabiatların
anaları olan sıcaklık, soğukluk, ıslaklık ve kuruluktan murad olunan şey
meydana gelir ki bu mevâlîd-i selâsedendir. Ya gök boşluğu (Kâinât-ı cevv)
gökyüzündendir veya onlarda görünen şekiller, haller ve fiillerdendir.
Nitekim kağıt yazma yeri olup üzerinde harflerin şekillerini tutmaktadır.
Aynı şekilde tabiatların anası (sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk)
görünmez ve âleme ait şekilleri kabul edici olup zuhûr eden şekilleri
muhafaza edici olmuşlardır. Hak teâlâ başlangıçta Arşa mensup olan
mânâları, yukarıda belirtilen yöntem ile âlem-i esfele indirip çeşitli
terkiplerle cisim haline getirdiği için, gök boşluğu ve mevâlîd-i selâse bunca
türlü şekillerle ortaya çıkmıştır.
Örneğimizde insan ruhunun bir şeyin olmasına yönelik isteğinin gönülde
hâsıl olması, Hak teâlânın yüce irâdesinin eserinin Arş’ta ortaya çıkışı
makãmındadır. İnsan bedenindeki hayvanî ruh, cihanda ilk akıl (akl-ı evvel)
mesâbesindedir. Hafıza kuvveti Levh-i mahfûz yerindedir. Beyinde oluşan
bu irâdeyi parmaklara ileten beyaz sinir, onuncu akıl hükmündedir. Elin
parmakları süflî unsurlar şeklindedir. Hisler ve kãbiliyetler, felekler ve
yıldızlar gibidir. Yazı yazma âletleri, tabiatların anasına benzer. Yazılmış
şekiller, gök boşluğuna ve mevâlîd-i selâseye benzer ki bu misalimizde
“Bismillah”tır. Çünkü insan kalbi, bütün bedende yetkili olduğu için, her bir
âzâsı kalbine boyun eğip itaatkâr olmuştur. Onun için avâm, insanı kendi
kalbinde [35] sâkin bilmiştir. Aynı şekilde Yüce Arş (Arş-ı azîm) Allah’ın
irâdesiyle bütün âlemde yetki sahibi olup âlemin bütün kısımları Yüce
Arş’a boyun eğip itaatkâr olduğundan, kimileri hâşâ “mülkün sahibi
Arş’tadır” orada iskân etmektedir, düşüncesine kapılmışlardır. Şu halde;
“ Muhakkak Allah, O’nu bilmesi için Âdem’i sûreti üzere yarattı”
cümlesinde işaret edilen mânâ, bu izahla anlaşılır. Çünkü sultanı yine sultan
bilir. Sultanın değerini sultandan başkası ne bilir?
Eğer Hak teâlâ seni bu beden memleketinde pâdişâh etmeseydi, sultanlık
işlerini sana havâle etmeseydi ve sana âlemin numûnesi olman için bu
nüshayı vermeseydi, sen o cihan sultanını nasıl bilebilirdin? Şu halde o
Kadîm ve Ezelî olan Allah’a yüz bin hamd ve senâlar olsun. Yine O
zevâlsiz Kerîm’e yüz bin şükür olsun ki [152/b] bu beden mülkünü emrine
musahhar kılıp seni kendi âleminde sultan eylemiştir. Kalbini Arş, beynini
Kürsî ve hâfıza kuvvetini Levh-i mahfûz eylemiştir. Sinirlerin, damarların,
his ve kãbiliyetlerin toplanma yeri olan beynini gökler ve yıldızlar
eylemiştir. Uzuv ve organlarına unsurlar ve haller verip hepsini sana
itaatkâr eylemiştir. Seni bütün yarattıklarının en güzeli, en mükemmeli, en
ikrama lâyık olanı ve en fazîletlisi olarak yaratıp, bütün kâinât üzerine gâlip
ve üstün eylemiştir. Meleklerin secde mahalli ve feleklerin efendisi eyleyip
seni ancak kendine secde ve ibadet edici eylemiştir. Sana bu yol ile kendi
marifetini kolaylaştırıp ünsiyeti [36] ve muhabbetiyle nimetlendirip ihsan
eylemiştir.
Şu halde sen kendi kalbinden, memleketinden, saltanatından gaflet
etmeyesin. Böylece kendi Hâlık’ından, Sanatkâr’ından ve Rabb’inden gâfil
olup uzağa gitmeyesin. Eğer bu manevî temâşâya (şuhûd) erişirsen bütün
varlığı güzel ve üstün görüp, her bir işi birbirine münasip ve uygun
bulursun. Karşı gelme, itiraz etme (muaraza) ateşinden uzak durup Hakk’a
teslim olursun; rıza nimetlerinde yerleşip, mesut olursun.
Bu kâinât ve içindekiler, o hikmetli Yaratıcı’nın, kudretiyle icad ettiği
sanat eserleridir. Şu halde cihandaki varlıklar (Hakk’ın nakışları) hakkında
kötü konuşan, onlarda ayıp ve kusur gören, onların sahibini (Nakkâş’ı)
beğenmeyip gıybetini etmiş olur. Böyle bir kimsenin noksan aklı, her
nesnede bir faydayı, her kötülükte bir hayrı, her işte nice hikmeti
anlayamadığından, “niçin” ve “nasıl” zehrini içip kendini itiraz ateşine
atmış olur. Yoksa her nesne yerinde ve münasip yaratılmış olup her iş uygun
ve sahibine lâyık bulunmuştur. Çünkü her zulümde bir adâlet ve her şerde
bir hayır görülmüştür. Nitekim “Olanda hayır vardır. Mahluk için, olmuş
olandan daha güzeli yoktur” denilmiştir. Bir hadîs-i şerifte; “ Herhangi bir
küçük şer yoktur ki küllî bir hayrı içinde barındırmasın ” rivayeti gelmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir”
(Bakara, 2/143) buyurulmuştur.
Beyt
Her çîz ki hest ân çunan mî bâyed
Ân çîz ki ân çunan nemî bâyed, nîst
Beyt (in tercümesi)
Var olan şey, öyle olması gerektiği şekliyledir. Öyle olmamalıydı
denilecek bir şey yoktur âlemde.
Beyt
Her işi Hak’dan bilür halkı unutmuş hak-şinâs
Ol görür kim hayra şerr ü adle zulm olmuş libâs
Günümüz Türkçesiyle
Halktan uzaklaşan Hak adamı her işi Hak’tan bilir; kötülüğün iyiliğe ve
zulmün adâlete kılıf olduğunu görür.
Nazm
Hakkı! Hak’dan gâfil olma, hâzır ol
Her işin e hikmetine nâzır ol
Cüz’-i şer zımnında hayra geldi bu yol
Pes kazâsına rızâda mâhir ol
Günümüz Türkçesiyle
Hakkı! Hak teâlâdan gâfil olma, huzurunda ol; her işinde onun hikmetine
râzı ol. Azıcık şerrinde büyük hayrı bul; Hakk’ın hükmüne râzı olmada
dikkatli ol.

