ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Birinci Madde
Birinci Madde
İnsanın, câhil ve gâfil olduğunda hayvanlar gibi olduğunu, ilim ve marifet
sahibi olduğunda ise “insan-ı kâmil” [95] mertebesine vasıl olduğunu bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları (ehlullâh) şöyle demişlerdir: Tam
ve bütün hikmetin yazıcısı olan Allah teâlâ dilemesi irâde sıfatıyla, eşsiz ve
mükemmel sûretleri, mevcûdâtın yazgı ve kaderlerini “Bir benzerine
bakmadan yaratma sayfası”na yazıp kaydettiği vakit; kudretinin cevherler
saçan kalemi aracılığıyla, irâde sıfatının tecellîsiyle varlıkların resim ve
sûretlerini “Benzeri görülmemiş yaratışlar levhasında” çizip tasvir etmiştir.
İşte bunun için, “Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına
andolsun.” (Kalem, 68/1) âyetinin mânâsı gereğince, ilk akıl (akl-ı evvel)
ve en yüce kalem (kalem-i a’lâ), varlıkların yaratılışının sebebi, değerli ve
değersiz yazgıların (sutûr) ortaya çıkış aracı olmuştur.
İlk özler (a’yân) ve zâtlar kafilesinin komutanı, varlıkların hakikatleri
(hakayık-ı mümkinât) kervanının güdücüsü olmuştur.
Çünkü bu beyaz inci, “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara,
2/31) âyetinin mânâsı gereğince, Hz. Âdem (a.s.)’in hakikatinin
yücelerinden doğup bu eşsiz tek cevher (cevher-i ferd), “Yeryüzü,
Rabbinin nûru ile aydınlanır,” (Zümer, 39/69) âyetinde belirtildiği gibi,
insanın mâhiyetinden ışıldayan nurlarla ortaya çıkmıştır. Şüphesiz, Allah’ın
yaratma sanatının inceliklerinin toplandığı bu büyük prototip (nüsha-i
kübrâ) yani insan, bitmeyen hikmetlerin ve güzelliklerin fihristi olan bu en
büyük sayfa, Hak teâlânın emanetinin taşıyıcısı ve hilâfetin icaplarının
yüklenicisi tayin edilmiştir.
Nazm [175/b]
1-Ber semâvât ü arz ve mâ fî’l-beyn
Ve araznâ’l-emânete fe-ebeyn
2-Leyse fî’l-kevni kâ’inen men kân
Kâfilen hamelehâ sivâ’l-insân
Günümüz Türkçesiyle
1-Göklere, yeryüzüne ve içindekilere; emaneti takdim ettik, hepsi
çekindiler.
2-Kâinâtta yaratılmış hiçbir şey onu yüklenmedi; ancak insan yüklendi.
Bu yüce topluluğun hayırlı vazife fermânı “Ben yeryüzünde bir halife
yaratacağım” (Bakara, 2/30) âyetinde geçtiği gibi, “halife” ünvanıyla
şereflendiği için ve bu seçilmiş zümrenin güzel halleri “O, göklerde ve
yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lutuf olmak üzere) size
boyun eğdirmiştir” (Câsiye, 45/13) âyetiyle delillendirilmiş olduğundan,
güzel ve değerli endamları, yedi kat göklerden bile yüksektir. Kendilerine
garanti edilen mutluluk mührü altında cismânî ve ruhanî bütün âlemler
onlara boyun eğip emirlerine uymuş ve onlar bütün meleklerin secde
mahalli, şahane yedi tahtın sahibi olmuşlardır.
Ancak, Hakk’ın zıt isimlerinin (esmâ-i mütekãbile) tecellî mahalli ve
birbirine muhâlif sıfatlarının aynası oldukları için bazen “yine onları,
yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık” (İsrâ, 17/ 70)
hitâbıyla şereflenip memnun olurlar, bazen de “yeryüzünde fesâd
çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun, dediler”
(Bakara, 2/30) ifadeleriyle, meleklerin Hak teâlâya verdikleri cevapta
olduğu gibi ayıplanıp eleştirilirler. Kimi zaman, “ Yarattıklarımı senin için
yarattım ” [96] hadîs-i kudsîsi gereğince, Hak teâlânın birliği (ehadiyet)
dergâhının sevgilisi olmaları sebebiyle İlâhî cezbe kanatları ile “a’lâ-yı
illiyîn ” [97] in en yüksek derecesi olan Hak’tan başka hiçbir şeyi görmeme
(cem’ül-cem‘) makãmına yükselirler, kimi zaman da bazıları “Onlar
hayvanlar gibidir, belki daha da aşağıdırlar” (A’râf, 7/179) âyetinde
belirtildiği gibi Allah’ın gazabına uğrayarak aşağılık ve âdî arzuların “esfel-
i sâfilîn”in en aşağı bölgelerine inerler. Birinci gruptakiler, “İyiler
muhakkak cennettedir” (İnfitâr, 82/13) âyetiyle müjdelenirken, diğer
gruba da “Kötüler muhakkak cehennemdedirler” (İnfitâr, 82/14) âyetiyle
mahvolacakları ve azâba uğrayacakları haber verilmiştir.
Kıta
Âdemî-zâde turfe ma‘cûnîst
K’ez firişte sirişte v’ez hayvân
Ger bedîn meyl mî-koned kem z’în
Ve’r bedân meyl mî-koned bih ez-ân
Kıta (nın tercümesi)
Ademoğlu, melek ve hayvan tabiatının karışımındandır. Hayvanî tabiatı
ağır bassa, ondan daha aşağı olur. Melek tabiatı ağır bassa, ondan daha
üstün olur.
Şu halde, akıllı insana gereken en önemli iş odur ki: “Cinleri ve
insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyât, 51/56)
âyeti gereğince Allah’a kulluk etmektir. Böylece geliş yerini ve dönüş
mahallini (mebde’ ve meâd) bilmektir. Hak teâlânın halifelik emanetinin
güvenilir bir taşıyıcısı olup gerçek hilâfet merkezi olmaya bütün gücüyle
gayret ederek, neticede sonsuz hayatı elde etmekle mesud olup ebedî saâdet
ve mutluluğa kavuşmaktır. İrfan sarayının yüce köşklerine kavuşup yani
Allah teâlâyı tanıyıp insana zevk veren ve kendinden geçiren saraylarına
girmekle; “ Kim Allah’ın kitabına ve Peygamberin sünnetine yapışırsa,
muhakkak kopmayan sağlam bir ipe yapışmıştır ” sözü gereğince, şeriatın
sağlam ipine yapışmaya gayret etmektir. Evliyânın muhabbetine erişme ve
onlara mürîd olma yolunda elinden gelen gayreti sarf etmek de akıllı kişinin
kârıdır.
Nazm
1-Bende-i yek merd-i rûşen-dil şevî
Bih ki ber fark-ı ser-i câhil şevî
2-Ger tû seng-i sahre vu mermer şevî
Çun be-sâhib-dil resî gevher şevî
Nazm (ın tercümesi)
1-Câhilin başı üstünde yerin olacağına, kalbi aydınlık birine köle ol daha
iyi.
2-Kaya ve mermer taşı bile olsan, bir gönül sahibine ulaşırsan mücevher
olursun.
Gerçi “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi
tamamladım” (Mâide, 5/3) âyetinde ifade edildiği üzere, yalnız Kitap ve
sünnet ile amel etmek, kurtuluş için yeterli sebeptir. Onlarla amel etmek
maksada ulaştıran mükemmel bir araçtır. Hak teâlânın yolunda sağa sola
sapmadan giden, eninde sonunda cennet konaklarına ulaşır. Kitab ve sünneti
kendisine rehber edinen âhirette emniyet yurdu olan cennet bahçelerine
girer. Bununla beraber veraset ilmi, [98] hak sözler hazinesinin vârisi ve
peygamberlerin sonuncusunun definesinin hediyesidir.
Beyt
Beyne’l-muhibbeyni sırrun leyse yefşîhi
Kavlun velâ kalem li’l-halki yuhkîhi
Beyt (in tercümesi)
İki sevgili arasındaki sırrı kimse açıklayamaz. Söz ve kalem onu insanlara
hikâye edemez.
Hazret-i Peygamber aleyhisselâmdan miras kalan manevî ilmi elde
etmenin yolu da gönül ehli velîlere mürîd olup onları sevmek ve [176/a]
şifâ olan nazarlarına uğramakla mümkün olur. “İşte onlar Allah’ın hidâyet
ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy” (En’âm, 6/90) emri
gereğince hidâyet harmanlarından nasibini alıp “ Kişi sevdiği ile
beraberdir ” [99] hadîs-i şerifinde ifade edildiği üzere, onları sevenlerden (ya
da onların sevdiklerinden) sayılmak için daima muhabbet şefkatlerini
gönüllerin sığınağı eylemek ve ihlaslı vâridâtını, hükümdarın hazinesi gibi
ruhun ve kalbin derinliklerinde saklamak gerekir.
Nazm
1-Elfeytu beynî ve beyne’l-hubbi ma‘rifeten
Lâ tenkazî ebeden ev yenkazî’l-ebed
2-Le-ahrucenne mine’d-dunya ve habbukumû
Beyne’l-cevârihi lem yeş‘ur bihi ahad
Nazm (nın tercümesi)
1-Sevgi ile aramda marifet bağı buldum. Sonsuza dek bitmeyen,
sonsuzluğa uzanan.
2-Dünyadan göçeceğim, ama sizin sevginiz beni mest edecek, kimse
farkında olmadan.
Beyt
Der-kâm-ı dilem çâşnî-i şehd ü muhabbet
Bâ-şîr fürû-refte vu bâ-cân be-der âyed
Beyt (in tercümesi)
Gönlümün muradında bal ve sevginin lezzeti, süt ile birbirine karıştı ve
cana dönüştü.
Şurası muhakkak ki manevî vecd ve hal sahiplerinin paha biçilmez inciler
gibi değerli manevî halleri, zevk ve vicdan denizinin derinliklerinde yetişip
olgunlaşmış vücûd, şuhûd ve yakîn madeninde ortaya çıkmış olduğundan
akıl ve his dalgıçlarının onu (ehlullâhın manevî hallerini) ele geçirmesi çok
nâdirdir. Pek dakik ve ince cevherleri takdir edenler bile onun kıymetini
anlamakta yetersiz kalır. O halde bu şahlara lâyık inciler, seçilmiş kulların
(ahrâr) değerli sînelerinde canları gibi korunmaktadır. Bu değerli
cevherlerin evliyânın büyüklerinin göğüs sandukalarında can gibi gizli ve
saklı durduğu gün gibi âşikârdır. Marifet ve muhabbet sermayesi bitip
tükenmiş her zavallının bu eşsiz cevhere lâyık olmadığını ve ona
ulaşamayacağını söylemeye gerek yoktur.
Beyt
Ilmu’t-tasavvufi ılmun leyse ya‘rifuhu
İllâ ehû fıtnatin bi’l-hakkı mevsûfu
Beyt (in tercümesi)
Tasavvuf, herkesin bilemediği bir ilimdir. Tadını ancak Hakk’ın sıfatları
ile mevsûf olan bahtiyâr bilir.
Mübarek evliyânın yüce ahlâklarına ve güzel hallerine kavuşabilmek;
itikãdı tashih etmek, namazları vaktinde kılmak, arzu ve istekleri unutmak,
Hakk’ın sıfatlarını bilmek ve Hakk’ın zâtına muhabbet beslemekle mümkün
olduğundan, bu fende Kitap ve sünnete uyma konusu ile marifet ve
muhabbet ehlinin âdetleriyle hallerinin çeşitli fasıl ve bablarla açıklanması
münasip görülmüştür. Ta ki onların güzel kokusunun düşünülerek
okunmasından irfân yolcusunun gönlü gül goncası gibi açsın. Kendisi
mesud olup huzur veren bu irfân damlalarından ruhu ilkbahar çiçekleri gibi
açsın, suya kanarak kendisinden geçsin. Mânen kendinden geçerek manevî
hallerle kemâl derecelerine erişsin. Muhabbet makãmlarına ulaşsın. Hakka
manevî yakınlık ve huzur mahfiline girsin. Ebedî nimete erişip nihayetsiz
saâdet bulsun. Kalbi lüzumsuz şeylerden (mâsivâ) temizlenip ilâhî irfânın
indiği yer olsun.
“(Ey perdeleri kaldıran Allah’ım!) Lutfunla gözlerimizden yabancılık
(ağyâr) perdesini kaldır. Allah’ım! Lüzumsuz şeylerle uğraşmaktan bizi
koru ve eşyanın hakikatini bize olduğu gibi göster.”
Rubâî
Yâ Rab bu gönül gözünü bînâ eyle
Mir’ât-ı dili pâk ü mücellâ eyle
Zikrinle senin şükrün ola vird-i lisân
Cân bülbülünü hamdine gûyâ eyle
Günümüz Türkçesiyle
Yâ Rab! Bu gönül gözünü benim için yarat. Gönül aynasını parlak ve
cilâlı eyle. Dilin virdi, senin zikrin ve şükrün olsun. Can bülbülü senin
hamdin için ötsün.

