Marifetnâme · Haziran 27, 2026

İnsanın, câhil ve gâfil olduğunda hayvanlar gibi olduğunu, ilim ve marifet sahibi…

ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Birinci Madde Birinci Madde İnsanın, câhil ve gâfil olduğunda hayvanlar gibi olduğunu, ilim ve marifet sahibi olduğunda ise “insan-ı kâmil” [95] mertebesine vasıl olduğunu …

ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Birinci Madde

Birinci Madde

İnsanın, câhil ve gâfil olduğunda hayvanlar gibi olduğunu, ilim ve marifet

sahibi olduğunda ise “insan-ı kâmil” [95] mertebesine vasıl olduğunu bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları (ehlullâh) şöyle demişlerdir: Tam

ve bütün hikmetin yazıcısı olan Allah teâlâ dilemesi irâde sıfatıyla, eşsiz ve

mükemmel sûretleri, mevcûdâtın yazgı ve kaderlerini “Bir benzerine

bakmadan yaratma sayfası”na yazıp kaydettiği vakit; kudretinin cevherler

saçan kalemi aracılığıyla, irâde sıfatının tecellîsiyle varlıkların resim ve

sûretlerini “Benzeri görülmemiş yaratışlar levhasında” çizip tasvir etmiştir.

İşte bunun için, “Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına

andolsun.” (Kalem, 68/1) âyetinin mânâsı gereğince, ilk akıl (akl-ı evvel)

ve en yüce kalem (kalem-i a’lâ), varlıkların yaratılışının sebebi, değerli ve

değersiz yazgıların (sutûr) ortaya çıkış aracı olmuştur.

İlk özler (a’yân) ve zâtlar kafilesinin komutanı, varlıkların hakikatleri

(hakayık-ı mümkinât) kervanının güdücüsü olmuştur.

Çünkü bu beyaz inci, “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara,

2/31) âyetinin mânâsı gereğince, Hz. Âdem (a.s.)’in hakikatinin

yücelerinden doğup bu eşsiz tek cevher (cevher-i ferd), “Yeryüzü,

Rabbinin nûru ile aydınlanır,” (Zümer, 39/69) âyetinde belirtildiği gibi,

insanın mâhiyetinden ışıldayan nurlarla ortaya çıkmıştır. Şüphesiz, Allah’ın

yaratma sanatının inceliklerinin toplandığı bu büyük prototip (nüsha-i

kübrâ) yani insan, bitmeyen hikmetlerin ve güzelliklerin fihristi olan bu en

büyük sayfa, Hak teâlânın emanetinin taşıyıcısı ve hilâfetin icaplarının

yüklenicisi tayin edilmiştir.

Nazm [175/b]

1-Ber semâvât ü arz ve mâ fî’l-beyn

Ve araznâ’l-emânete fe-ebeyn

2-Leyse fî’l-kevni kâ’inen men kân

Kâfilen hamelehâ sivâ’l-insân

Günümüz Türkçesiyle

1-Göklere, yeryüzüne ve içindekilere; emaneti takdim ettik, hepsi

çekindiler.

2-Kâinâtta yaratılmış hiçbir şey onu yüklenmedi; ancak insan yüklendi.

Bu yüce topluluğun hayırlı vazife fermânı “Ben yeryüzünde bir halife

yaratacağım” (Bakara, 2/30) âyetinde geçtiği gibi, “halife” ünvanıyla

şereflendiği için ve bu seçilmiş zümrenin güzel halleri “O, göklerde ve

yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lutuf olmak üzere) size

boyun eğdirmiştir” (Câsiye, 45/13) âyetiyle delillendirilmiş olduğundan,

güzel ve değerli endamları, yedi kat göklerden bile yüksektir. Kendilerine

garanti edilen mutluluk mührü altında cismânî ve ruhanî bütün âlemler

onlara boyun eğip emirlerine uymuş ve onlar bütün meleklerin secde

mahalli, şahane yedi tahtın sahibi olmuşlardır.

Ancak, Hakk’ın zıt isimlerinin (esmâ-i mütekãbile) tecellî mahalli ve

birbirine muhâlif sıfatlarının aynası oldukları için bazen “yine onları,

yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık” (İsrâ, 17/ 70)

hitâbıyla şereflenip memnun olurlar, bazen de “yeryüzünde fesâd

çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun, dediler”

(Bakara, 2/30) ifadeleriyle, meleklerin Hak teâlâya verdikleri cevapta

olduğu gibi ayıplanıp eleştirilirler. Kimi zaman, “ Yarattıklarımı senin için

yarattım ” [96] hadîs-i kudsîsi gereğince, Hak teâlânın birliği (ehadiyet)

dergâhının sevgilisi olmaları sebebiyle İlâhî cezbe kanatları ile “a’lâ-yı

illiyîn ” [97] in en yüksek derecesi olan Hak’tan başka hiçbir şeyi görmeme

(cem’ül-cem‘) makãmına yükselirler, kimi zaman da bazıları “Onlar

hayvanlar gibidir, belki daha da aşağıdırlar” (A’râf, 7/179) âyetinde

belirtildiği gibi Allah’ın gazabına uğrayarak aşağılık ve âdî arzuların “esfel-

i sâfilîn”in en aşağı bölgelerine inerler. Birinci gruptakiler, “İyiler

muhakkak cennettedir” (İnfitâr, 82/13) âyetiyle müjdelenirken, diğer

gruba da “Kötüler muhakkak cehennemdedirler” (İnfitâr, 82/14) âyetiyle

mahvolacakları ve azâba uğrayacakları haber verilmiştir.

Kıta

Âdemî-zâde turfe ma‘cûnîst

K’ez firişte sirişte v’ez hayvân

Ger bedîn meyl mî-koned kem z’în

Ve’r bedân meyl mî-koned bih ez-ân

Kıta (nın tercümesi)

Ademoğlu, melek ve hayvan tabiatının karışımındandır. Hayvanî tabiatı

ağır bassa, ondan daha aşağı olur. Melek tabiatı ağır bassa, ondan daha

üstün olur.

Şu halde, akıllı insana gereken en önemli iş odur ki: “Cinleri ve

insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyât, 51/56)

âyeti gereğince Allah’a kulluk etmektir. Böylece geliş yerini ve dönüş

mahallini (mebde’ ve meâd) bilmektir. Hak teâlânın halifelik emanetinin

güvenilir bir taşıyıcısı olup gerçek hilâfet merkezi olmaya bütün gücüyle

gayret ederek, neticede sonsuz hayatı elde etmekle mesud olup ebedî saâdet

ve mutluluğa kavuşmaktır. İrfan sarayının yüce köşklerine kavuşup yani

Allah teâlâyı tanıyıp insana zevk veren ve kendinden geçiren saraylarına

girmekle; “ Kim Allah’ın kitabına ve Peygamberin sünnetine yapışırsa,

muhakkak kopmayan sağlam bir ipe yapışmıştır ” sözü gereğince, şeriatın

sağlam ipine yapışmaya gayret etmektir. Evliyânın muhabbetine erişme ve

onlara mürîd olma yolunda elinden gelen gayreti sarf etmek de akıllı kişinin

kârıdır.

Nazm

1-Bende-i yek merd-i rûşen-dil şevî

Bih ki ber fark-ı ser-i câhil şevî

2-Ger tû seng-i sahre vu mermer şevî

Çun be-sâhib-dil resî gevher şevî

Nazm (ın tercümesi)

1-Câhilin başı üstünde yerin olacağına, kalbi aydınlık birine köle ol daha

iyi.

2-Kaya ve mermer taşı bile olsan, bir gönül sahibine ulaşırsan mücevher

olursun.

Gerçi “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi

tamamladım” (Mâide, 5/3) âyetinde ifade edildiği üzere, yalnız Kitap ve

sünnet ile amel etmek, kurtuluş için yeterli sebeptir. Onlarla amel etmek

maksada ulaştıran mükemmel bir araçtır. Hak teâlânın yolunda sağa sola

sapmadan giden, eninde sonunda cennet konaklarına ulaşır. Kitab ve sünneti

kendisine rehber edinen âhirette emniyet yurdu olan cennet bahçelerine

girer. Bununla beraber veraset ilmi, [98] hak sözler hazinesinin vârisi ve

peygamberlerin sonuncusunun definesinin hediyesidir.

Beyt

Beyne’l-muhibbeyni sırrun leyse yefşîhi

Kavlun velâ kalem li’l-halki yuhkîhi

Beyt (in tercümesi)

İki sevgili arasındaki sırrı kimse açıklayamaz. Söz ve kalem onu insanlara

hikâye edemez.

Hazret-i Peygamber aleyhisselâmdan miras kalan manevî ilmi elde

etmenin yolu da gönül ehli velîlere mürîd olup onları sevmek ve [176/a]

şifâ olan nazarlarına uğramakla mümkün olur. “İşte onlar Allah’ın hidâyet

ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy” (En’âm, 6/90) emri

gereğince hidâyet harmanlarından nasibini alıp “ Kişi sevdiği ile

beraberdir ” [99] hadîs-i şerifinde ifade edildiği üzere, onları sevenlerden (ya

da onların sevdiklerinden) sayılmak için daima muhabbet şefkatlerini

gönüllerin sığınağı eylemek ve ihlaslı vâridâtını, hükümdarın hazinesi gibi

ruhun ve kalbin derinliklerinde saklamak gerekir.

Nazm

1-Elfeytu beynî ve beyne’l-hubbi ma‘rifeten

Lâ tenkazî ebeden ev yenkazî’l-ebed

2-Le-ahrucenne mine’d-dunya ve habbukumû

Beyne’l-cevârihi lem yeş‘ur bihi ahad

Nazm (nın tercümesi)

1-Sevgi ile aramda marifet bağı buldum. Sonsuza dek bitmeyen,

sonsuzluğa uzanan.

2-Dünyadan göçeceğim, ama sizin sevginiz beni mest edecek, kimse

farkında olmadan.

Beyt

Der-kâm-ı dilem çâşnî-i şehd ü muhabbet

Bâ-şîr fürû-refte vu bâ-cân be-der âyed

Beyt (in tercümesi)

Gönlümün muradında bal ve sevginin lezzeti, süt ile birbirine karıştı ve

cana dönüştü.

Şurası muhakkak ki manevî vecd ve hal sahiplerinin paha biçilmez inciler

gibi değerli manevî halleri, zevk ve vicdan denizinin derinliklerinde yetişip

olgunlaşmış vücûd, şuhûd ve yakîn madeninde ortaya çıkmış olduğundan

akıl ve his dalgıçlarının onu (ehlullâhın manevî hallerini) ele geçirmesi çok

nâdirdir. Pek dakik ve ince cevherleri takdir edenler bile onun kıymetini

anlamakta yetersiz kalır. O halde bu şahlara lâyık inciler, seçilmiş kulların

(ahrâr) değerli sînelerinde canları gibi korunmaktadır. Bu değerli

cevherlerin evliyânın büyüklerinin göğüs sandukalarında can gibi gizli ve

saklı durduğu gün gibi âşikârdır. Marifet ve muhabbet sermayesi bitip

tükenmiş her zavallının bu eşsiz cevhere lâyık olmadığını ve ona

ulaşamayacağını söylemeye gerek yoktur.

Beyt

Ilmu’t-tasavvufi ılmun leyse ya‘rifuhu

İllâ ehû fıtnatin bi’l-hakkı mevsûfu

Beyt (in tercümesi)

Tasavvuf, herkesin bilemediği bir ilimdir. Tadını ancak Hakk’ın sıfatları

ile mevsûf olan bahtiyâr bilir.

Mübarek evliyânın yüce ahlâklarına ve güzel hallerine kavuşabilmek;

itikãdı tashih etmek, namazları vaktinde kılmak, arzu ve istekleri unutmak,

Hakk’ın sıfatlarını bilmek ve Hakk’ın zâtına muhabbet beslemekle mümkün

olduğundan, bu fende Kitap ve sünnete uyma konusu ile marifet ve

muhabbet ehlinin âdetleriyle hallerinin çeşitli fasıl ve bablarla açıklanması

münasip görülmüştür. Ta ki onların güzel kokusunun düşünülerek

okunmasından irfân yolcusunun gönlü gül goncası gibi açsın. Kendisi

mesud olup huzur veren bu irfân damlalarından ruhu ilkbahar çiçekleri gibi

açsın, suya kanarak kendisinden geçsin. Mânen kendinden geçerek manevî

hallerle kemâl derecelerine erişsin. Muhabbet makãmlarına ulaşsın. Hakka

manevî yakınlık ve huzur mahfiline girsin. Ebedî nimete erişip nihayetsiz

saâdet bulsun. Kalbi lüzumsuz şeylerden (mâsivâ) temizlenip ilâhî irfânın

indiği yer olsun.

“(Ey perdeleri kaldıran Allah’ım!) Lutfunla gözlerimizden yabancılık

(ağyâr) perdesini kaldır. Allah’ım! Lüzumsuz şeylerle uğraşmaktan bizi

koru ve eşyanın hakikatini bize olduğu gibi göster.”

Rubâî

Yâ Rab bu gönül gözünü bînâ eyle

Mir’ât-ı dili pâk ü mücellâ eyle

Zikrinle senin şükrün ola vird-i lisân

Cân bülbülünü hamdine gûyâ eyle

Günümüz Türkçesiyle

Yâ Rab! Bu gönül gözünü benim için yarat. Gönül aynasını parlak ve

cilâlı eyle. Dilin virdi, senin zikrin ve şükrün olsun. Can bülbülü senin

hamdin için ötsün.