BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
İnsanın kendi nefsini kusursuz görmesinden Hak teâlâyı tenzihini
anlamanın yolunu bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: İnsanın kendi nefsini
kusursuz görmesi (tenzih) örneğinden Hak teâlânın her türlü noksan ve
eksiklikten uzak olduğunu anlaması mümkündür. Nitekim insan ruhu,
gönülden yüreğe ve yürekten bütün âzâlarına, yetki ve tasarruf sahibidir.
Hâlbuki O, rabbânî bir iştir ki O’nun hakikati, hayal ve vehme gelmekten,
miktar ve kemiyetten münezzehtir. Bölünmesi ve parçalanması söz konusu
değildir. Şekil ve renkten berîdir. Ve Hak teâlâ hatıra gelen evhamdan
münezzehtir, hayalde olan şekillerden mukaddestir; zaman ve mekândan da
uzaktır. Fakat kendinden zuhûr eden tasarruflar, zamandan uzak olmayıp
tecellîleri de mekândan berî değildir.
Nitekim insan vücudunda bulunan sevgi, rahat, üzüntü, tat, lezzet, gam,
sevinç, zevk, huzur, safâ, keder, işitme, görme, koklama, ses ve diğer
hislerle kabiliyetler ve kuvvetler oraya yerleştiği gibi, ruhun sıfatlarının
vücudu da yerleşmiştir. Fakat hakikatleri ve nasıl oldukları düşünülebilir
değildir. Hak teâlânın da bütün sıfatları, isimleri ve fiilleri âlemde ortaya
çıkıp bütün eşya Hakk’ın isim, sıfat ve fiillerinin tecellî mahalli olmuştur.
Fakat Hakk’ın fiillerinin nasıl olduğu, [153/a] sıfatlarının esası ve
isimlerinin hakikati tasvir olunamaz, insan aklı onları kavrayamaz. Nitekim
gözün görmesi kulağın duymasından bir haz alamaz; burnun koklaması
yemeklerin tadından bir lezzet alamaz. Aynı şekilde dış duyguların da aklın
idrak ettiği şeylerden nasipleri olmaz. Akıl da gönlün hallerini bilmez.
Çünkü ilâhî bir iş olan insan ruhunun süflî âleme iniş yeri gönüldür ki onun
hakikati bilinemez ve sıfatlarla tavsif edilemez.
Nitekim insan ruhunun bütün bedende yetkili ve etkili olduğu fakat
keyfiyetini insanın anlayamadığı gibi, âlemlerin Rabbi de bütün âlemde,
bütün eşyada tasarruf sahibidir. Bunun nasıl olduğu, insanın idrak edeceği
bir şey değildir. Âlemlerin Rabbi Hazret-i Allah da âlemdeki bütün eşyaya
tasarruf etmekte olup bunun hey’eti ve mâhiyeti tasavvur olunamaz.
Nitekim ruhun yönelişi, ilgisi ve alâkası da bütün organlara sirâyet etmiştir;
hükmü bütün bedende geçerlidir. Beden tamamıyla O’nun hizmetkârıdır.
Lâkin beden, ayrılıp parçalanmaya müsaittir. İnsan ruhu ise bundan
münezzehtir. Hak teâlânın nûru da bütün eşyaya mülâzımdır. Bütün cihan
her bir zerresiyle O’nun kudretiyle varlığını devam ettirmektedir. Ve her
nesne O’nun zikir ve tesbihiyle kendinden geçmiştir. Bütün yarattıkları
O’na kulluk ve hizmet etmektedir.
Her şey her anda O’na meyilli ve yönelmiştir. O’nun nimet ve bağışları
herkese ve devamlıdır. Fakat O, aslâ bir mekâna izafe edilemez, bir nesneye
kıyas edilemez, bir yöne nisbet olunamaz. Bütün bunlardan tenzihi lâzımdır.
Mevlâ’nın tenzih kapısı, nefsinin sırrı açılmadıkça hiçbir kula açılmaz.
Hâlbuki o sırrın açılmasına şeriatın izni yoktur. Onun için insan ruhunu
bedenden hariçte ve ondan hariç kabul edenlerden, bedenin içinde ve
bedenden kabul edenler daha çoktur. Ancak Müslüman filozoflar (hukemâ-i
muvahhidîn), aklî deliller ile insan ruhunu bedenin dışında kabul edip
bedende oluşunu tenzih etmişlerdir.
Nazm
1-Yâ men nasaba râyâti âyâti kudretihi
Alâ kevâhili heyâkili’l-mumkinâti
2-Ve evde‘a esrâre âsâri hikmetihi
Fî kavâbil-i şevâkili’l-kâ’inâti
3-Ya nure’n-nûr ve yâ hafiyyen min farti’z-zuhûr
Ente nûru kulli şey’in. Ve bike zuhûru kulli fey’in
4-Akdi aleynâ envâre m‘arifetike ve hallisnâ
An zulumâti’l-hevâ bi-şurûkin lenâ mehabbeteke
5-Ve neccinâ ani’l-inhimâki fî mehâvî âlemi’z-zûri
Ve’rfa‘nâ bi-habli şu‘â‘i’l-kudsi ilâ me‘ârici’n-nûr
Nazm (ın tercümesi)
1-Ey kudretinin işaret bayraklarını, şu yaratılmış olgun heykellere diken!
2-Hikmetinin eserlerinin sırlarını, kâinâtın şekillerini -kabul edene-
yerleştiren!
3-Ey nurların nûru, ey zuhûrdan münezzeh yüce! Sensin her şeyin nûru,
seninledir her şeyin zuhûru!
4-Marifetinin nurlarını akıt bize! Beşerî hevânın karanlıklarından kurtar
bizi!
5-Bize muhabbetini bağışla, yalancı dünyaya düşkün olmaktan kurtar
bizi! Kuds lambasının ipiyle bizi nur kaynaklarına yükselt.
Nazm
1-Hak didi nûr-ı semâvât ü zemîn
Zâtını vasf itdi Rabbü’l-âlemîn
2-Ehl-i Hak cânında bulmuşdur ayân
Nûr-ı Hakk’ı âleme bî-çün karîn
3-Hak “fe bî-yesme‘ ve bî-yebsur” didi
Buldığiyçün nûrını bu mâ vü tîn
4-Ehl-i hâl itmezdi vecdinden semâ’
Olmasa râz-ı maiyyet müstebîn
5-Nûr-ı pâki bulmasaydı âb ü hâk
Olmaz idi sûret-i ma’nâ mübîn
6-Nûr-ı “lâ-şarkî ve lâ-garbî” bulan
Ehl-i dil mişkât-ı nûr olmuş yakîn
7-Varlığın mahv eyleyüb bulsan fenâ
Zâhir olur sırr-ı hayru’l-vârisîn
8-Vahdet-i kesretde bulmuş ehl-i Hak
Âminîn ü sâlimîn ü gânimîn
9-Hakk’a tefvîz eyle Hakkı sen seni
Fâil-i muhtârı bul “ni’me’l-muîn”
Günümüz Türkçesiyle
1-Hak dedi, göklerin ve yerin nûru; âlemlerin Rabbi zâtını vasfetti.
2-Hak ehli O’nu nefsinde buldu apaçık; Hakk’ın nûru şüphesiz âleme
yakın.
3-Hak; “Benimle işitir, benimle görür” [37] dedi. Bulduğu için nûrunu bu
suyla balçık karışımı.
4-Ehl-i hal, vecdinde semâa kalkmazdı; beraberlik sırrı açığa çıkmasaydı.
5-Toprakla su tertemiz nûru bulmasaydı; sûret ve mânâ meydana
çıkmazdı.
6 -“Ne batıda ne de doğuda olan nûru” [38] bulan; gönül ehli nûrun
kandili olmuş.
7-Varlığını mahvedip fenâyı bulsan; “Vârislerin en hayırlısı” [39] sırrı
ortaya çıkardı.
8-Hak ehli, vahdeti kesrette bulmuş; emin olanlar, her dertten sâlim
olanlar, gönlü zenginler.
9-Hakkı! Gel sen seni Hakk’a ısmarla; yaptığında muhtar olanı bul ki O
ne güzel yardımcıdır.

