Marifetnâme · Haziran 27, 2026

İnsanın kendi nefsini kusursuz görmesinden Hak teâlâyı tenzihini anlamanın yolunu bildirir

BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde İnsanın kendi nefsini kusursuz görmesinden Hak teâlâyı tenzihini anlamanın yolunu bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: İnsanın kendi …

BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

İnsanın kendi nefsini kusursuz görmesinden Hak teâlâyı tenzihini

anlamanın yolunu bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: İnsanın kendi nefsini

kusursuz görmesi (tenzih) örneğinden Hak teâlânın her türlü noksan ve

eksiklikten uzak olduğunu anlaması mümkündür. Nitekim insan ruhu,

gönülden yüreğe ve yürekten bütün âzâlarına, yetki ve tasarruf sahibidir.

Hâlbuki O, rabbânî bir iştir ki O’nun hakikati, hayal ve vehme gelmekten,

miktar ve kemiyetten münezzehtir. Bölünmesi ve parçalanması söz konusu

değildir. Şekil ve renkten berîdir. Ve Hak teâlâ hatıra gelen evhamdan

münezzehtir, hayalde olan şekillerden mukaddestir; zaman ve mekândan da

uzaktır. Fakat kendinden zuhûr eden tasarruflar, zamandan uzak olmayıp

tecellîleri de mekândan berî değildir.

Nitekim insan vücudunda bulunan sevgi, rahat, üzüntü, tat, lezzet, gam,

sevinç, zevk, huzur, safâ, keder, işitme, görme, koklama, ses ve diğer

hislerle kabiliyetler ve kuvvetler oraya yerleştiği gibi, ruhun sıfatlarının

vücudu da yerleşmiştir. Fakat hakikatleri ve nasıl oldukları düşünülebilir

değildir. Hak teâlânın da bütün sıfatları, isimleri ve fiilleri âlemde ortaya

çıkıp bütün eşya Hakk’ın isim, sıfat ve fiillerinin tecellî mahalli olmuştur.

Fakat Hakk’ın fiillerinin nasıl olduğu, [153/a] sıfatlarının esası ve

isimlerinin hakikati tasvir olunamaz, insan aklı onları kavrayamaz. Nitekim

gözün görmesi kulağın duymasından bir haz alamaz; burnun koklaması

yemeklerin tadından bir lezzet alamaz. Aynı şekilde dış duyguların da aklın

idrak ettiği şeylerden nasipleri olmaz. Akıl da gönlün hallerini bilmez.

Çünkü ilâhî bir iş olan insan ruhunun süflî âleme iniş yeri gönüldür ki onun

hakikati bilinemez ve sıfatlarla tavsif edilemez.

Nitekim insan ruhunun bütün bedende yetkili ve etkili olduğu fakat

keyfiyetini insanın anlayamadığı gibi, âlemlerin Rabbi de bütün âlemde,

bütün eşyada tasarruf sahibidir. Bunun nasıl olduğu, insanın idrak edeceği

bir şey değildir. Âlemlerin Rabbi Hazret-i Allah da âlemdeki bütün eşyaya

tasarruf etmekte olup bunun hey’eti ve mâhiyeti tasavvur olunamaz.

Nitekim ruhun yönelişi, ilgisi ve alâkası da bütün organlara sirâyet etmiştir;

hükmü bütün bedende geçerlidir. Beden tamamıyla O’nun hizmetkârıdır.

Lâkin beden, ayrılıp parçalanmaya müsaittir. İnsan ruhu ise bundan

münezzehtir. Hak teâlânın nûru da bütün eşyaya mülâzımdır. Bütün cihan

her bir zerresiyle O’nun kudretiyle varlığını devam ettirmektedir. Ve her

nesne O’nun zikir ve tesbihiyle kendinden geçmiştir. Bütün yarattıkları

O’na kulluk ve hizmet etmektedir.

Her şey her anda O’na meyilli ve yönelmiştir. O’nun nimet ve bağışları

herkese ve devamlıdır. Fakat O, aslâ bir mekâna izafe edilemez, bir nesneye

kıyas edilemez, bir yöne nisbet olunamaz. Bütün bunlardan tenzihi lâzımdır.

Mevlâ’nın tenzih kapısı, nefsinin sırrı açılmadıkça hiçbir kula açılmaz.

Hâlbuki o sırrın açılmasına şeriatın izni yoktur. Onun için insan ruhunu

bedenden hariçte ve ondan hariç kabul edenlerden, bedenin içinde ve

bedenden kabul edenler daha çoktur. Ancak Müslüman filozoflar (hukemâ-i

muvahhidîn), aklî deliller ile insan ruhunu bedenin dışında kabul edip

bedende oluşunu tenzih etmişlerdir.

Nazm

1-Yâ men nasaba râyâti âyâti kudretihi

Alâ kevâhili heyâkili’l-mumkinâti

2-Ve evde‘a esrâre âsâri hikmetihi

Fî kavâbil-i şevâkili’l-kâ’inâti

3-Ya nure’n-nûr ve yâ hafiyyen min farti’z-zuhûr

Ente nûru kulli şey’in. Ve bike zuhûru kulli fey’in

4-Akdi aleynâ envâre m‘arifetike ve hallisnâ

An zulumâti’l-hevâ bi-şurûkin lenâ mehabbeteke

5-Ve neccinâ ani’l-inhimâki fî mehâvî âlemi’z-zûri

Ve’rfa‘nâ bi-habli şu‘â‘i’l-kudsi ilâ me‘ârici’n-nûr

Nazm (ın tercümesi)

1-Ey kudretinin işaret bayraklarını, şu yaratılmış olgun heykellere diken!

2-Hikmetinin eserlerinin sırlarını, kâinâtın şekillerini -kabul edene-

yerleştiren!

3-Ey nurların nûru, ey zuhûrdan münezzeh yüce! Sensin her şeyin nûru,

seninledir her şeyin zuhûru!

4-Marifetinin nurlarını akıt bize! Beşerî hevânın karanlıklarından kurtar

bizi!

5-Bize muhabbetini bağışla, yalancı dünyaya düşkün olmaktan kurtar

bizi! Kuds lambasının ipiyle bizi nur kaynaklarına yükselt.

Nazm

1-Hak didi nûr-ı semâvât ü zemîn

Zâtını vasf itdi Rabbü’l-âlemîn

2-Ehl-i Hak cânında bulmuşdur ayân

Nûr-ı Hakk’ı âleme bî-çün karîn

3-Hak “fe bî-yesme‘ ve bî-yebsur” didi

Buldığiyçün nûrını bu mâ vü tîn

4-Ehl-i hâl itmezdi vecdinden semâ’

Olmasa râz-ı maiyyet müstebîn

5-Nûr-ı pâki bulmasaydı âb ü hâk

Olmaz idi sûret-i ma’nâ mübîn

6-Nûr-ı “lâ-şarkî ve lâ-garbî” bulan

Ehl-i dil mişkât-ı nûr olmuş yakîn

7-Varlığın mahv eyleyüb bulsan fenâ

Zâhir olur sırr-ı hayru’l-vârisîn

8-Vahdet-i kesretde bulmuş ehl-i Hak

Âminîn ü sâlimîn ü gânimîn

9-Hakk’a tefvîz eyle Hakkı sen seni

Fâil-i muhtârı bul “ni’me’l-muîn”

Günümüz Türkçesiyle

1-Hak dedi, göklerin ve yerin nûru; âlemlerin Rabbi zâtını vasfetti.

2-Hak ehli O’nu nefsinde buldu apaçık; Hakk’ın nûru şüphesiz âleme

yakın.

3-Hak; “Benimle işitir, benimle görür” [37] dedi. Bulduğu için nûrunu bu

suyla balçık karışımı.

4-Ehl-i hal, vecdinde semâa kalkmazdı; beraberlik sırrı açığa çıkmasaydı.

5-Toprakla su tertemiz nûru bulmasaydı; sûret ve mânâ meydana

çıkmazdı.

6 -“Ne batıda ne de doğuda olan nûru” [38] bulan; gönül ehli nûrun

kandili olmuş.

7-Varlığını mahvedip fenâyı bulsan; “Vârislerin en hayırlısı” [39] sırrı

ortaya çıkardı.

8-Hak ehli, vahdeti kesrette bulmuş; emin olanlar, her dertten sâlim

olanlar, gönlü zenginler.

9-Hakkı! Gel sen seni Hakk’a ısmarla; yaptığında muhtar olanı bul ki O

ne güzel yardımcıdır.