Marifetnâme · Haziran 27, 2026

Öldükten sonra ruhların ahlâkı gereğince yeniden dirilişini, cehennemi ve cenneti bildirir

BEŞİNCİ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Yedinci Madde Yedinci Madde Öldükten sonra ruhların ahlâkı gereğince yeniden dirilişini, cehennemi ve cenneti bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Filozoflar (hikmet ehli) ve sûfîler (irfân …

BEŞİNCİ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Yedinci Madde

Yedinci Madde

Öldükten sonra ruhların ahlâkı gereğince yeniden dirilişini, cehennemi ve

cenneti bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Filozoflar (hikmet ehli) ve sûfîler (irfân ehli)

şöyle demişlerdir: Âlemlerin Rabb’inin güzel isimlerinden bir ismi Celîl,

bir ismi de Cemîl’dir. Celâlinin göründüğü yer (mazharı) cehennem,

cemâlinin göründüğü yer ise Cennet’tir.

Çünkü Hak teâlâ, “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara, 2/31)

buyurmuştur. Böylece insan cinsinin bütün isimlerin çıkış yeri (mazharı)

olduğunu duyurmuştur. Buna göre celâl ve cemâl sıfatları da insandadır.

Her kimde bu sıfatların hangisi gâlip ise, sonunda onun başına gelen o

sıfattandır.

Eğer celâl sıfatı gâlip olursa insan, o sıfattan ortaya çıkan hayvanî ve

beğenilmeyen sıfatlar ile donanır. Bu insan hangi sıfatın hükmü altında iken

ölürse, tekrar dirildiğinde o sıfat biçiminde diriltilir, yeri de cehennem olur.

Mesela haset hükmünde olan kurt, gazap hükmünde olan köpek şeklini alır.

“Onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar” (A’râf, 7/179)

zümresinden olup elem verici bir azap içinde kalır.

Eğer insanda cemâl sıfatı üstün olursa, insan ondan meydana gelen güzel

ve beğenilen melekî huylar ile donanır. İkinci defa diriltildiğinde, insan

şeklinde diriltilip mekânı Cennet olur. Allah’a kavuşma (likãullah) nimetini

bulur. Şu halde insan ruhu, celâl sıfatıyla sıfatlanırsa, ona “hayvânî nefs”

denir. Kendisi şakî, kötü huylu beğenilmeyen ve nâdândır.

Eğer ruh, cemâl sıfatı ile sıfatlanırsa, ona “akıl” ve “can” denir. Böyle

olan, saîd, kerîm ve insandır. Çünkü insan, Allah’ın güzel isimlerinin tam

bir görünüş yeridir (mazhar-ı küll) ve kalbi bir an bile olsun çeşitli düşünce

ve fikirlerden (havâtır) boş kalmaz. Kalbine gelen düşünce ve fikirler ya sırf

iyilik ya da insanı doğru yoldan şaşırtan kötülüktür. Şer düşünceler celâl

sıfatından gelir ki onlar şeytânîdir. Ona uyan ve onun peşinden giden

nefsanî olur.

Güzel düşünce ve fikirler ise cemâl sıfatından gelir ki onlar rahmânîdir.

Ona uyan ve onun peşinden giden ruhânî olur.

Şu halde, insan âleminde cehennem, nefs-i hayvanîdir. Cennet ise insanın

gönlü ve canıdır ki; nefis makãmında kalan elem verici bir azapta, kalp

makãmına yükselen ise cennette hayat sürer. Nitekim denilmiştir ki:

Beyt

Bihişt ve dûzehet hemrâh bâ tust

Ferâz-ı arş u şîb-i çâh bâ tust

Beyt (in tercümesi)

Cennet ve cehennem senin yol arkadaşlarındır. Arşın yüksekliği ve

kuyunun inişi de seninledir.

[174/a] Eğer insan, hayvanî nefsin sıfatlarıyla kalıp durursa, elem verici

azâbın her türlüsüyle cezalandırılır ki cehennem onun kendi huyudur. Eğer

insan kalbini hayvanî sıfatlardan temizleyerek, ilâhî ahlâk ile zînetlenirse,

çeşit çeşit Cennet nimetleri ile lezzetlenir.

Nazm

1-Sîretî k’ân ber vucûdet gâlib-est

Hem ber ân tasvîr-i haşret vâcib-est

2-Cümle-i evsâf u ahlâk ey püser

Her zemân gerded mümessel der-suver

3-Gâh nâret mî-nümâyed gâh nûr

Gâh dûzeh gâh cenân-est u hûr

4-Mâlik-i dûzeh kuvâ-yı nefsî est

Mâni‘i lezzât-ı rûh-ı kudsî est

5-Heft dûzeh hest ahlâk-ı bedet

Heşt cennet husn-i ahlâk-ı hodet

6-Hûr u gılmân cumlegî evsâf-ı tust

Mihr u meh rûh-est u kalb-i sâf-i tust

7-Hulk-ı nîkû şod bihişt u hûr-ı ‘îyn

Hulk-ı bed-râ dûzeh-i sûzân be-bîn

8-Hulkhâ-yi Hak heme hulk-ı nikûst

Hulk-ı nîket-râ cezâ dîdâr-ı ûst

9-Her ki dâred der-cihân hulk-ı nikû

Mahzen-i esrâr-i hak şod can-i û

10-Nîst insân her ki-râ hulk-ı bed-est

Der-hakîkat çun sibâ‘et ve ded-est

11-Mâye-i dûzeh çi bâşed hulk-ı bed

Hulk-ı bed âmed be-râh-ı dûst sed

12-Çun şevî pâk ez-heme ahlâk-ı bed

Esleme’ş-şeytân to-râ bâşed sened

13-Mihr u rikkat vasf-i insânî buved

Hışm u şehvet vasf-i hayvânî buved

14-Hulk-ı nîkû hâsse-i insân buved

Âdemî bâ-hulk-ı bed hayvân şeved

15-Hulk-ı nîk âmed sırât-ı müstakîm

Şod misâl-i hulk-ı bed nâr-ı cahîm

16-Hulk-ı nîkû şod be-ma‘nî râh-ı râst

Ân ki dâred hulk-ı bed dûr ez-Hudâst

17-Çun şeved ahlâk u evsâfet nikû

Heşt cennet hod tuyî ey nîk-hû

18-Ger be-hulk-ı bed giriftâr âmedî

Hem to dûzah hem azâb-ı sermedî

19-Her ki dâred der-cihân hulk-ı nikû

Mahzen-i esrâr-ı Hak şod cân-i û

20-Ânçi goftem hest ez-ayne’l-yakîn

Nî zi-istidlâl u taklîd-est în

Nazm (ın tercümesi)

1-Vücuduna hangi huy gâlip ise o huyun sûretinde haşredilmen gerekir.

2-Ey oğul, bütün sıfat ve ahlâk, her zaman sûrette görünür.

3-Bazen sana ateş, bazen nur görünür. Bazen cehennem bazen de cennet

ve hûri görünür.

4-Cehennemin sahibi, nefsanî kuvvetlerdir; bunlar kutsal ruhun

lezzetlerine engeldir.

5-Sendeki kötü ahlâk, yedi cehennemdir; güzel ahlâkın ise sekiz cennettir.

6-Hûri ve gılmân, hepsi senin sıfatlarındır; güneş ruhun, ay da senin saf

kalbindir.

7-Güzel ahlâk, cennet ve cennetteki hûrilerdir. Kötü ahlâkı ise yakıcı

cehennem olarak gör.

8-Hakk’ın istediği güzel huydur. İyi huyuna karşılık Hakk’ın cemâli

vardır.

9-Dünyada huyu iyi olan kimsenin canı, Hak sırlarının mahzeni olur.

10-Kötü huylu kimse insan değil, gerçekte yırtıcı ve vahşi hayvan gibidir.

11-Kötü ahlâklı kimse, cehennemin sermayesidir. Kötü ahlâk, dost

yolunda bir engeldir.

12-Bütün kötü ahlâklardan arınırsan, “Şeytan Müslüman oldu” hadisi

senin için senet olur.

13-Sevgi ve rikkat, insanlık sıfatıdır. Öfke ve şehvet ise hayvanlık

özelliğidir.

14-İyi ahlâk, insanın özelliğidir. İnsan kötü ahlâkla hayvana döner.

15-İyi ahlâk insan için “sırât-ı müstakîm” olmuştur. Cehennem ateşi kötü

ahlâkın misali olmuştur.

16-İyi ahlâk doğru yoldur; kötü ahlâka sahip kimse Hak’tan uzaktır.

17-Ahlâk ve davranışların iyi olursa, sekiz cennet sen olursun ey iyi

huylu!

18-Kötü ahlâka yakalanmışsan, hem cehennem sen olursun hem de ebedî

azâba çarpılacak olan.

19-Dünyada iyi ahlâklı olan kimsenin canı Hak sırlarının mahzenidir.

20-Söylediklerimin hepsi ayne’l-yakîn bilinen şeylerdir; istidlâl ve taklitle

aktarılan bilgi değildir.

Marifetnâme’nin üç fenninden birinci fenninde; cisimler ve maddî

varlıklardan (eşbâh) ibaret olan âlemin bazı halleri, ikinci fenninde; beden

ve ruhların işleri olan insanın bazı halleri, buraya gelinceye kadar ifade

edilmiş oldu. Burada yüce dinimizin esaslarına uygun olan müslüman

filozofların felsefî görüşleri (hikmetleri) bir miktar yazılıp açıklanarak

“Gönlüne safâ vereni al, seni kederlendireni bırak” sözünün gereğince iş

işlenmiştir.

Çünkü yüce dinin ikinci dereceden konularına muhâlif bulunan bazı

felsefî düşüncelerin, yine ikinci derecedeki konulardan sayılan eşyanın

hakikatleri (hakãyık-ı eşya) [93] konusunun Müslüman âlimlerce kabul

edilebilir olduğu yukarıda açıklanmıştır. Şimdi bu makãmda, feyz ve

bereket olsun diye, Hakîm Senâî (rahmetu’llâhi aleyh) hazretlerinin

Hadîka-i Şerîfe ’sinde ölümü öven ve ona rağbet ettiren otuz beş beyt ile bu

ikinci fen bitirilmiştir.

Üçüncü fende dînî işlerden sayılan insan kalbinin bazı hallerini, irfân

yolunun şartlarını ve esaslarını, şeriatın zâhirine uygun olan evliyânın

hikmetlerini bir miktar yazıp açıklamak yolu tutulmuştur.

Nazm

1-Dil ez-în omr-i muktasar ber-gîr

K’ez çonîn omr kes ne-gerded pîr

2-Gam-ı ten merd-râ esîr koned

Merd-râ ışk-ı omr pîr koned [174/b]

3-Omrhâ cumle müste‘âr buved

Akl-râ z’în hayât âr buved

4-Merd-i âkil zi-lehv perhîzed

Z’in çonîn omr akl begorîzed

5-Merd pîr ez-bekâ-yı cânân şod

Bâ-çonîn omr pîr ne-tevân şod

6-Her ki û reng u bûy-râst esîr

Zen u kûdek buved ne merd u ne pîr

7-În cihan-râ mümâreset kerdem

Gerd ez-ümmid-i hod ber âverdem

8-Z’în hayâtem zi-hod melâl âmed

Zindegânî merâ vebâl âmed

9-Der-cihanî ki akl u îmân-est

Morden-i cism zâden-i cân-est

10-Ten fedâ kon ki der-cihan-ı suhen

Cân şeved zinde çûn be-mîred ten

11-Düşmen-i Hakk ten-est hâkeş dâr

Kıble-i Hak dil-est pâkeş dâr

12-Reh bor în râh-râ çû merget nîst

Bî-nevâyî be-kon çû berget nîst

13-Merg hedye est nezd-i dânende

Hedye dân mihmân-i nâ-hânde

14-Merg k’âyed beret sebuk mihmân

Pîş hedye Hudây keş dil u cân

15-Merg çûn roh nümûd hîç me-nâl

Be-dil u cân hemî kon istikbâl

16-Câmeet ey ki bahtet ez-hired-est

Z’âteş u âb u hâk u bâd bud-est

17-Hark kon dalk-i çâr-pâre-i hîş

Raks kon ber nihâd-i çâre-i hîş

18-Hemçû îmân verâ-yı hûş u sürûş

Câmehâ-yı berehnegî der pûş

19-Çend bâşed be-bend nân bâ-tû

Dû cevânmerd akl u cân bâ-tû

20-Çâr tab‘-est der-serây-i rahîl

Âlet-i çâr-mîh-i Azrâil

21-Merd k’eş zindegî zi-erkân-est

Ne be-sahrâ-yı âlem-i cân-est

22-Çâr morğend çâr tab’-i beden

Behr-i hak comle-râ be-zen gerden

23-Pes be-îmân u ışk akl-i cemîl

Zinde kon her çahâr-râ çû Halîl

24-Cân ne-bordî be-sûy-i ma‘den-i hîş

Tâ ne-gerdî piyâde ez-ten-i hîş

25-Tâ neyâyed zi-cân berûn hayvân

Reh neyâbed be-rütbe-i insân

26-Pes çû insân zi-nefs-i nâtıka rest

Rûh-ı kudsî be-cây-i û be-nişest

27-Ey şode şâh ber heme hayvân

Tâ ki endûh-i câme vu gam-i nân

28-Piser, hâce-i heme hayvân

Zişt bâşed ğulâm-i câme u nân

29-Ey şehvet-i be-âr âlûde

Zîr-i dest-i ıyâl u zen bûde

30-Ger to-râ berg-i râh-ı merg buved

Ber dilet kalb-i merg berg buved

31-Mâlet încâst hemçû çeşm ey dûst

Z’ân ecel düşmenî u dünya dûst

32-Merg-râ cûy k’enderîn menzil

Merg hakk-est u zindegî bâtıl

33-Bâtılî-râ rehâ kon ey bî-hakk

Tâ be-dânî ve bînî ân mutlak

34-Penc hiss penc rûze dâm-ı to-end

Akl u can tâ ebed gulâm-ı to-end

35-Çûn ez-în dâmgâh-ı ehrimen

Cân beborrîd hâk ber ser-i ten

Nazm (ın tercümesi)

1-Bu kısacık ömre gönül bağlama, çünkü böyle bir ömürle kimse

yaşlanmaz.

2-Vücut sıkıntısı insanı esir eder; ömre bağlılık da insanı yaşlandırır.

3-Bütün ömürler eğretidir; böyle hayattan akıl utanır.

4-Akıllı adam oyun ve eğlenceden sakınır. Böyle bir ömürden akıl kaçınır.

5-İnsan, cânânın bekâsıyla hayatını sürdürür. Böyle bir ömür de zaten

yaşlanmaz.

6-Renk ve kokuya esir olan kimse, kadın ve çocuk gibidir; er ve pîr değil.

7-Bu dünyayı imtihan yeri bildim, ümit ve beklentilerimi çıkarıp attım.

8-Bu hayattan bıktım usandım. Hayat bana vebâl gibi geldi.

9-Akıl ve imanın kabul ettiği gibi bu dünyada bedenin ölmesi, canın

dirilmesi demektir.

10-Vücudu feda et, çünkü söz âleminde ten ölünce can dirilir.

11-Hakk’ın düşmanı tendir, onu toprak et. Hakk’ın kıblesi gönüldür, onu

pâk et.

12-Bu yolu bul, çünkü sana ölüm yoktur. Âcizlik göster, çünkü azığın

yoktur.

13-Bilen katında ölüm bir hediyedir. Bu hediyeyi davetsiz bir misafir

olarak bil.

14-Ölüm senin yanına çevik bir misafir gibi gelince, Hakk’a hediye

olarak gönlünü ve canını ver.

15-Ölüm yüzünü gösterince, sakın ola ki ağlayıp sızlanma. Onu can u

gönülden karşıla.

16-Bedeni ateş, su, toprak ve sudan ibaret olan kimse; talihin akılladır.

17-Dört parçadan dikili elbiseni yak ve rakset.

18-Akıl ve melekten de öte olan iman gibi üryanlık elbisesini giy.

19-Akıl ve cân gibi iki delikanlı seninle olduğu halde ne zamana dek

ekmek endişesi seni bağlayacak?

20-Yolculuk sarayında dört unsur, Azrâil’in çarmıhıdır.

21-Dört ana unsurdan hayat bulmuş olan kimse, can âlemine ait değildir.

22-Bedendeki dört mizac, dört kuşa benzer. Hak uğruna hepsinin boynunu

vur.

23-Sonra da iman, akıl ve güzel akıl ile İbrahim Halîlullah gibi bu dört

kuşu dirilt.

24-Bedeninden inip de yaya olmadıkça, madenine can götüremezsin.

25-Candaki hayvan dışarı çıkmadıkça, insan olma rütbesine erilemez.

26-İnsan nefs-i nâtıkadan kurtulduktan sonra, kutsal ruh onun yerine

oturur.

27-Bütün hayvanlara şah olan kimse! Artık elbise sıkıntısı ve ekmek

derdinden kurtul.

28-Bütün canlıların efendisi olanın elbise ve ekmeğin kölesi olması çirkin

bir şeydir.

29-Ey ar ve utanca bulanmış; çoluk çocuk ve kadın elinde kalmış!

30-Senin yol azığın ölüm olursa, gönlünde ölümün kalbi azık olur.

31-Ey dost, malın burada göze benzer. Bu sebepten ecel düşman, dünya

da dost görünür.

32-Ölümü ara, çünkü bu menzilde ölüm gerçek, hayat yalandır.

33-Bâtıl olanı bırak ey haktan habersiz olan; böylelikle o mutlak olanı

bilir ve görürsün.

34-Beş duyu beş gün senin tuzağında olsa, akıl ve can ebediyyen senin

hizmetkârın olur.

35-Bu şeytanın tuzağından can kurtulunca, bedenin başına toprak yağsın.

[175/a]

Şimdi, kabirleri ziyaret edip geçmişlerin yerlerini görmek, “insanın

ölümü” konusunun tamamlayıcı bilgilerinden sayıldığı için bu yedi beyti de

buraya yazmak uygun görüldü.

Nazm

1-Emera aleyye bâliyâtü’l-hıyâm

Ve ebkî aleyhâ bükâ’e’l-ğamâm

2-Hayf kalmamış devr-i gerdûn ile

Geçen silk-i cem‘iyyet içre nizâm

3-Ne zâhirdir ol haymelerden nişân

Ne bâkîdir ashâbının gayr-ı nâm

4-Sütûn-i hıyem cümle tahte’t-türâb

Dökülmüş hem olmuş remîm-i izâm

5-Kanı rûh-ı mahbûb ayn-ı kemâl

Kanı hûr-ı maksûr-ı sâhib-hıyâm

6-Aceb kande varmış o şîrîn-revân

O cân-ı cihan kande tutmuş makãm

7-İder Hakkı candan o geçmişlere

Hezârân tahiyyât hezârân selâm

Günümüz Türkçesiyle

1-Yolum düştü, çürümüş çadırların semtine; gözlerim yaşardı, ağladım her

birine.

2-Yazık, izi kalmamış; zaman silip götürmüş. Cemiyet içinde geçen, o

nizam unutulmuş.

3-O çadırlardan şimdi, ne bir nişan var. Ne de sahiplerinden bir iz kaldı,

namdan gayrı.

4-Çadır direkleri hep toprak altında şimdi. Etleri hep dökülmüş, kemikleri

kalmış.

5-Nerde o sevgili can, nerde olgunluk çağı? Nerde kasılmış gözler,

çadırların sahibi?

6-Acep nerde yürümüş o nazlı güzel? O cihanın cânı; makãmı

neresiymiş?

7-Hakkı, candan tahiyyât eder o geçmişlere ve binlerce selâm.

[80] . Beş maddî ve beş manevî duyu, havâss-ı hamse-i zâhire ve bâtıne.

[81] . Hayvânî ruh / Nefs-i hayvânî: His ve irâdeli harekete sahip olma

gücü.

[82] . İnsânî ruh / Nefs-i insânî: İnsandaki küllîleri kavrama ve akıl

yürütme gücü.

[83] . Nefs-i nâtıka: Bizâtihi maddeden mücerred, ama maddeyle faaliyette

bulunan cevher.

[84] . Akl-ı kül (Küllî ilâhî akıl): İlk akıldan (akl-ı evvel) sonra gelen bir

mertebedir. Levh kubbesindeki âdil ölçü ve doğru kıstastır, âkildir. Yani

nurlu bir müdrike olup akl-ı evvele tevdi edilen bilgilerin sûretleri onunla

zuhûr eder. Akl-ı küllî, akl-ı evvelin mazharıdır.

[85] . Sudûr: Özellikle Plotinus ve Neo-Platonistlerce âlemin Nihâî

Varlık’tan türemesini ifade etmek üzere kullanılan deyim. Bu öyle bir şeydir

ki sudur yoluyla güneş, kendisi değişmeden sâbit kalarak ve azalmadan ışık

yaymaktadır; yine aynı şekilde ısı ateşten, soğuk kardan, koku çiçekten,

nehir kaynaktan sudur etmekte (yayılmakta, fışkırmakta, çıkmakta)dır.

( Alternatif Düşünceler Sözlüğü , Edisyon Seyit N. Erkal, Çev: Komisyon,

İnsan Yayınları, İstanbul 2001, s. 284.)

[86] . Âlem-i berzah: Mülk ile melekût âlemi arasındaki âlem. Berzah,

farklı iki ortam arasında yer alan ve bu iki ortama tamamıyla benzemediği

gibi tam olarak onlardan farklı da olmayan ara ortam, ara bölge.

[87] . Huzur ve üns kavramları bu eserde bundan sonraki bölümlerde

çokça karşımıza çıkacaktır. Huzur : Hâzır olma, huzurda bulunma

anlamındadır. Tasavvufta vahdet makãmıdır. Hakk’ın huzurunda bulunma

ve kendinden geçme demektir. Halktan gâib olan Hakk’ın huzurunu bulur.

Hak’tan gâib olan ise halkın huzurunda bulunur. Üns : Ülfet etmek, cana

yakın olmak, candan sevgi demektir. Tasavvufta recâ ve bast halinin

üstünde ve onlardan daha güçlü bir manevî neş’e halidir. (Uludağ, Tasavvuf

Terimleri Sözlüğü , s. 243, 502.)

[88] . Vâkıa: Olay olgu. Tasavvufta misal ya da hitap yoluyla o âlemden

kalbe gelen mânâ ve müjdeler. Halvette zikir ve ibadetle meşgul olan sâlik

kendini kaybedip çevresiyle ilgiyi kesince bazı hakikatlere vâkıf olur. Uyku

ile uyanıklık arasında meydana gelen bu hale vâkıa denir. (Uludağ, Tasavvuf

Terimleri Sözlüğü , s. 509.)

[89] . Mak‘ad-ı sıdk: Takvâ ehlinin cennette gideceği makãm.

[90] . Yazma nüshada bu mısra “gönül kaydından” şeklinde geçmektedir.

[91] . Dînî ve şer’î hükümlerin bazıları, amelin (yapılış ve biçimi ve)

keyfiyeti ile ilgilidir. Bunlara “fer’î ve amelî hükümler” denir. Diğer

bazıları akîdelerle (ve inanma şekliyle ilgilidir. Bunlara da “aslî ve îtikãdî

hükümler” adı verilir. (Uludağ, Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi Şerhu’l-akâid , s.

93.)

[92] . Tevil: Kelimeleri anlaşıldığı mânânın hâricinde başka muhtemel

mânâlara çekmektir.

[93] . Akãid kitaplarında ilk olarak eşyanın hakikatlerinin hak ve gerçek

olduğu, ancak sonradan yaratılmış olduğu işlenmiştir.

İkinci sebebin (illet) giderilmesinin ilacı, nefs-i nâtıka olan insânî ruhun

şöyle bir yolculuk yaptığını bilmektir. İnsânî ruh, “akl-ı kül”den türeyerek

(sudûr), göklerin saltanatı (melekût) olan ruhlar âlemine inmiştir. Oradan

yeryüzünün (arz) melekûtu olan berzah âlemine dahil olmuştur. Oradan oluş

ve bozuluş (kevn ü fesâd) dünyası olan tabiat âlemine gelerek insan

bedenine girmiştir. Onda güç ve söz sahibi (mutasarrıf) olmuştur. İnsan bu

âlemde yücelik ve olgunluk elde edip Mevlâ’sını bilme (marifet) nimetine

nâil olmuştur. Önceki makãmından daha yükseğine kavuşmuştur. Hakk’a

huzur ve ünsiyet ile her muradı hâsıl olmuştur.

İşte

bu

yedi

sebep

için

ölümden

korkup

kaçmak,

ancak

yorgunluk/bıkkınlık ve usançtır (kelâl ve melâl). Çünkü bu yedi sebep sırf

bozuk düşünceler ve kötü zanlardan ibarettir ki kaynakları hayal ve

cehalettir. Bu korku ve kaçma, bir acı hastalıktır ki ilacı yukarıda bahsedilen

ifsad edici sebepleri gidermektir. Bu sebeplerin giderilmesi, ölümün

hakikatini bilerek, mânâsına ve mâhiyetine ulaşmaktır. Söz konusu yedi

sebepten birincisinin giderilmesi, yani ilacı, ölümün hakikatini, insan

özünün (nefs-i nâtıka) beden âletini kullanmaması şeklinde bilmektir.

Nitekim bir sanat sahibi, kendi âletlerinden birini kullanmayıp bıraktığı

gibi, nefs-i nâtıka da kendi cismini kullanmaz, ondan el çeker.

Şu halde eğer ruh bedende mutasarrıf olduğu halde kişinin sözü, işi ve

ahlâkı kötü olup da yücelik ve olgunluk elde edemezse, ruh bedenden

alâkasını kesince berzah âleminde, kendi işledikleri ve ahlâkı ile yeniden

dirilme gününe kadar mahpus ve bağlı kalır. Adetâ korkunç rüyalarla azap

olunur. Eğer, insânî ruh bedende mutasarrıf iken sözü, işi ve ahlâkı güzel

olup da yücelik ve olgunluk elde edebilirse, bedenden ayrılınca berzah

âleminde hapis kalmaz. Hiçbir şeyle bağlı olmayıp bazen melekût âlemi

içine girer, bazen şehâdet âleminde uçar. Sevinç ve huzur ile gelip gider.

Adetâ ferahlandırıcı vâkıalarla ve rüyalarla zevk ve safâlar sürer. Sonunda

da cennette mak‘ad-ı sıdka gider. Orada yine akl-ı küll olan aşka döner. Şu

halde insânî ruhun ilk başlangıç ve çıkış yeri, rabbânî aşk denizi olduğu

gibi, sonu ve dönüş yeri de yine o deryâdır.

Çünkü yüce dinin ikinci dereceden konularına muhâlif bulunan bazı

felsefî düşüncelerin, yine ikinci derecedeki konulardan sayılan eşyanın

hakikatleri (hakãyık-ı eşya) konusunun Müslüman âlimlerce kabul edilebilir

olduğu yukarıda açıklanmıştır. Şimdi bu makãmda, feyz ve bereket olsun

diye, Hakîm Senâî (rahmetu’llâhi aleyh) hazretlerinin Hadîka-i Şerîfe ’sinde

ölümü öven ve ona rağbet ettiren otuz beş beyt ile bu ikinci fen bitirilmiştir.

Gerçi tenâsüh (reenkarnasyon) görüşünde olan filozoflar, kendi akıllarınca

demişlerdir ki: “Kemâl tahsili, ancak ahlâkın güzelleştirilmesiyle olur.

Ahlâkın güzelleşmesi, bedenlerin değişmesi ile olur. Bedenlerin değişmesi

ise tenâsühle olur. Ve ancak bu şekilde ilim ve temizlikte kemâl bulunur. Bu

olgunluğa erişen, bulunduğu bedenden önce, çeşitli yeniden doğuşlarda ne

şekil bedenlerde göründüğünü, her birinde ne kadar zaman kalıp sonra

nereye gittiğini bilir. Hepsini hatırlayarak aklına getirir. Ayrıntılarıyla idrak

edebilir” diye felsefe kitaplarında yazmışlardır. Fakat tenâsühe inananlar bu

dîn-i mübînin esaslarına muhalefet ederek, azmışlardır. Ancak filozoflar,

imanla alâkası olmayan bazı ikinci dereceden sayılan (furû’) konulara

muhâlif nice eşyanın hakikatlerini sezmişlerdir ki o (felsefî fikirleri)

hikmetleri, kelâm bilginleri (mütekellimîn) çeşitli tevil metotlarıyla –

yukarıda da açıklandığı gibi- dînî esaslara uygun olarak nizamıyla

sıralamışlardır.

Şu halde eğer ruh bedende mutasarrıf olduğu halde kişinin sözü, işi ve

ahlâkı kötü olup da yücelik ve olgunluk elde edemezse, ruh bedenden

alâkasını kesince berzah âleminde, kendi işledikleri ve ahlâkı ile yeniden

dirilme gününe kadar mahpus ve bağlı kalır. Adetâ korkunç rüyalarla azap

olunur. Eğer, insânî ruh bedende mutasarrıf iken sözü, işi ve ahlâkı güzel

olup da yücelik ve olgunluk elde edebilirse, bedenden ayrılınca berzah

âleminde hapis kalmaz. Hiçbir şeyle bağlı olmayıp bazen melekût âlemi

içine girer, bazen şehâdet âleminde uçar. Sevinç ve huzur ile gelip gider.

Adetâ ferahlandırıcı vâkıalarla ve rüyalarla zevk ve safâlar sürer. Sonunda

da cennette mak‘ad-ı sıdka gider. Orada yine akl-ı küll olan aşka döner. Şu

halde insânî ruhun ilk başlangıç ve çıkış yeri, rabbânî aşk denizi olduğu

gibi, sonu ve dönüş yeri de yine o deryâdır.

Şu halde, insanın hayvanî ruhu, kalbine üstünlük sağlayıp ona hâkim ve

gâlip olursa, o kimse nefsine boyun eğmiş olur. Ölümden korkar ve kaçar.

Çünkü hayvanî ruh, mülk âlemindendir ki bu aslını sever ve ister. Demek ki

nefsanî kimse dünya hayatına rağbet eder. Dünya malını, mülkünü ister ve

toplar. Çünkü Allah teâlânın yardımı ile insânî ruh kuvvetlenip hayvanî

ruha üstünlük sağlayıp ona gâlip ve hâkim olursa, o kimse kâmil (rûhânî)

bir insan olur ki, ölümü can u gönülden sever ve ister.

. Mak‘ad-ı sıdk: Takvâ ehlinin cennette gideceği makãm.

. Vâkıa: Olay olgu. Tasavvufta misal ya da hitap yoluyla o âlemden kalbe

gelen mânâ ve müjdeler. Halvette zikir ve ibadetle meşgul olan sâlik

kendini kaybedip çevresiyle ilgiyi kesince bazı hakikatlere vâkıf olur. Uyku

ile uyanıklık arasında meydana gelen bu hale vâkıa denir. (Uludağ, Tasavvuf

Terimleri Sözlüğü , s. 509.)

. Huzur ve üns kavramları bu eserde bundan sonraki bölümlerde çokça

karşımıza çıkacaktır. Huzur : Hâzır olma, huzurda bulunma anlamındadır.

Tasavvufta vahdet makãmıdır. Hakk’ın huzurunda bulunma ve kendinden

geçme demektir. Halktan gâib olan Hakk’ın huzurunu bulur. Hak’tan gâib

olan ise halkın huzurunda bulunur. Üns : Ülfet etmek, cana yakın olmak,

candan sevgi demektir. Tasavvufta recâ ve bast halinin üstünde ve onlardan

daha güçlü bir manevî neş’e halidir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s.

243, 502.)

. Âlem-i berzah: Mülk ile melekût âlemi arasındaki âlem. Berzah, farklı

iki ortam arasında yer alan ve bu iki ortama tamamıyla benzemediği gibi

tam olarak onlardan farklı da olmayan ara ortam, ara bölge.

. Tevil: Kelimeleri anlaşıldığı mânânın hâricinde başka muhtemel

mânâlara çekmektir.

. Dînî ve şer’î hükümlerin bazıları, amelin (yapılış ve biçimi ve) keyfiyeti

ile ilgilidir. Bunlara “fer’î ve amelî hükümler” denir. Diğer bazıları

akîdelerle (ve inanma şekliyle ilgilidir. Bunlara da “aslî ve îtikãdî

hükümler” adı verilir. (Uludağ, Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi Şerhu’l-akâid , s.

93.)

. Yazma nüshada bu mısra “gönül kaydından” şeklinde geçmektedir.

. Akãid kitaplarında ilk olarak eşyanın hakikatlerinin hak ve gerçek

olduğu, ancak sonradan yaratılmış olduğu işlenmiştir.

. İnsânî ruh / Nefs-i insânî: İnsandaki küllîleri kavrama ve akıl yürütme

gücü.

. Hayvânî ruh / Nefs-i hayvânî: His ve irâdeli harekete sahip olma gücü.

. Beş maddî ve beş manevî duyu, havâss-ı hamse-i zâhire ve bâtıne.

. Sudûr: Özellikle Plotinus ve Neo-Platonistlerce âlemin Nihâî Varlık’tan

türemesini ifade etmek üzere kullanılan deyim. Bu öyle bir şeydir ki sudur

yoluyla güneş, kendisi değişmeden sâbit kalarak ve azalmadan ışık

yaymaktadır; yine aynı şekilde ısı ateşten, soğuk kardan, koku çiçekten,

nehir kaynaktan sudur etmekte (yayılmakta, fışkırmakta, çıkmakta)dır.

( Alternatif Düşünceler Sözlüğü , Edisyon Seyit N. Erkal, Çev: Komisyon,

İnsan Yayınları, İstanbul 2001, s. 284.)

. Akl-ı kül (Küllî ilâhî akıl): İlk akıldan (akl-ı evvel) sonra gelen bir

mertebedir. Levh kubbesindeki âdil ölçü ve doğru kıstastır, âkildir. Yani

nurlu bir müdrike olup akl-ı evvele tevdi edilen bilgilerin sûretleri onunla

zuhûr eder. Akl-ı küllî, akl-ı evvelin mazharıdır.

. Nefs-i nâtıka: Bizâtihi maddeden mücerred, ama maddeyle faaliyette

bulunan cevher.

İkinci sebebin (illet) giderilmesinin ilacı, nefs-i nâtıka olan insânî ruhun

şöyle bir yolculuk yaptığını bilmektir. İnsânî ruh, “akl-ı kül”den türeyerek

(sudûr), göklerin saltanatı (melekût) olan ruhlar âlemine inmiştir. Oradan

yeryüzünün (arz) melekûtu olan berzah âlemine dahil olmuştur. Oradan oluş

ve bozuluş (kevn ü fesâd) dünyası olan tabiat âlemine gelerek insan

bedenine girmiştir. Onda güç ve söz sahibi (mutasarrıf) olmuştur. İnsan bu

âlemde yücelik ve olgunluk elde edip Mevlâ’sını bilme (marifet) nimetine

nâil olmuştur. Önceki makãmından daha yükseğine kavuşmuştur. Hakk’a

huzur ve ünsiyet ile her muradı hâsıl olmuştur.

Gerçi tenâsüh (reenkarnasyon) görüşünde olan filozoflar, kendi akıllarınca

demişlerdir ki: “Kemâl tahsili, ancak ahlâkın güzelleştirilmesiyle olur.

Ahlâkın güzelleşmesi, bedenlerin değişmesi ile olur. Bedenlerin değişmesi

ise tenâsühle olur. Ve ancak bu şekilde ilim ve temizlikte kemâl bulunur. Bu

olgunluğa erişen, bulunduğu bedenden önce, çeşitli yeniden doğuşlarda ne

şekil bedenlerde göründüğünü, her birinde ne kadar zaman kalıp sonra

nereye gittiğini bilir. Hepsini hatırlayarak aklına getirir. Ayrıntılarıyla idrak

edebilir” diye felsefe kitaplarında yazmışlardır. Fakat tenâsühe inananlar bu

dîn-i mübînin esaslarına muhalefet ederek, azmışlardır. Ancak filozoflar,

imanla alâkası olmayan bazı ikinci dereceden sayılan (furû’) konulara

muhâlif nice eşyanın hakikatlerini sezmişlerdir ki o (felsefî fikirleri)

hikmetleri, kelâm bilginleri (mütekellimîn) çeşitli tevil metotlarıyla –

yukarıda da açıklandığı gibi- dînî esaslara uygun olarak nizamıyla

sıralamışlardır.

İbret nazarıyla bakıp Hakk’ın sanatının seyri ve hikmetinin anlaşılması da

ancak maddî ve manevî duyularla mümkün olur. Demek ki on duyu, âlemin

Yaratıcı’sının (Hallâk-ı âlemin) marifetinin kapılarıdır. On duyunun yeri,

insanın bedenidir. Hak teâlâ insanın bedenini bu yüzden birbirine muhâlif

dört tabiattan yaratmıştır. Böylece anlayış sahipleri, bedenin geçici

olduğunu bilsinler. Bu fânî dünyadan uzaklaşıp sonsuz olan âhiret hayatı

için hazırlık yapsınlar. Bedenden geçip karar yurdunda (dâr-ı karâr)

yerleşmek gerektiğini hatırlasınlar. [169/a]

İkinci sebebin (illet) giderilmesinin ilacı, nefs-i nâtıka olan insânî ruhun

şöyle bir yolculuk yaptığını bilmektir. İnsânî ruh, “akl-ı kül”den türeyerek

(sudûr), göklerin saltanatı (melekût) olan ruhlar âlemine inmiştir. Oradan

yeryüzünün (arz) melekûtu olan berzah âlemine dahil olmuştur. Oradan oluş

ve bozuluş (kevn ü fesâd) dünyası olan tabiat âlemine gelerek insan

bedenine girmiştir. Onda güç ve söz sahibi (mutasarrıf) olmuştur. İnsan bu

âlemde yücelik ve olgunluk elde edip Mevlâ’sını bilme (marifet) nimetine

nâil olmuştur. Önceki makãmından daha yükseğine kavuşmuştur. Hakk’a

huzur ve ünsiyet ile her muradı hâsıl olmuştur.

Şu halde, insanın hayvanî ruhu, kalbine üstünlük sağlayıp ona hâkim ve

gâlip olursa, o kimse nefsine boyun eğmiş olur. Ölümden korkar ve kaçar.

Çünkü hayvanî ruh, mülk âlemindendir ki bu aslını sever ve ister. Demek ki

nefsanî kimse dünya hayatına rağbet eder. Dünya malını, mülkünü ister ve

toplar. Çünkü Allah teâlânın yardımı ile insânî ruh kuvvetlenip hayvanî

ruha üstünlük sağlayıp ona gâlip ve hâkim olursa, o kimse kâmil (rûhânî)

bir insan olur ki, ölümü can u gönülden sever ve ister.

1-Bu âlem kim, gönül kaydın çekersin mihnet ü gamdır

İkinci sebebin (illet) giderilmesinin ilacı, nefs-i nâtıka olan insânî ruhun

şöyle bir yolculuk yaptığını bilmektir. İnsânî ruh, “akl-ı kül”den türeyerek

(sudûr), göklerin saltanatı (melekût) olan ruhlar âlemine inmiştir. Oradan

yeryüzünün (arz) melekûtu olan berzah âlemine dahil olmuştur. Oradan oluş

ve bozuluş (kevn ü fesâd) dünyası olan tabiat âlemine gelerek insan

bedenine girmiştir. Onda güç ve söz sahibi (mutasarrıf) olmuştur. İnsan bu

âlemde yücelik ve olgunluk elde edip Mevlâ’sını bilme (marifet) nimetine

nâil olmuştur. Önceki makãmından daha yükseğine kavuşmuştur. Hakk’a

huzur ve ünsiyet ile her muradı hâsıl olmuştur.

Bu fende (şu hususlar açıklanmaktadır); kalplerin aynası olan itikãd ve

imanın ıslah edilmesi, namazın âdâb ve erkânının açıklanması, dünya

zevklerini terk edip kalbin derinliklerine yönelmenin gönlün ve ruhun

hakikatini bilmenin Allah yolunun şartları olması; yeme-içme uyuma ve

konuşmayı azaltmak, uzlete çekilmek, daima Cenâb-ı Hakk’ın zikri üzere

olmak ve tefekkürün irfân [94] yolu olması; Allah’a tevekkül etmenin, işleri

Allah’a havâle etmenin (tefvîz), belâlara sabretmenin ve Allah’ın hükmüne

(kazâ) râzı olmanın insan ruhunun asıl makãmları olması; Allah’ı tanımanın

(marifetullah) en yüksek derece olması, Allah’a muhabbetin en büyük gaye

olması, evliyânın hikmetinin mânânın özü olması ve evliyânın avâmdan

üstün olması.

Bu bölümde ayrıca, üns ve huzur makãmlarını isteyenin (tâlib) nefsin yedi

makãmını nasıl geçtiği, mukaddes makãma (hazret-i kuds) nasıl

ulaşabildiği, irfâna kabiliyeti olan dostlarını Allah’ın hangi yollarla terbiye

ettiği beş bâb ile Kur’ân-ı Kerîm ve sünnete uygun olarak ve

Müslümanların ittifak ettikleri konulara aykırı olmayacak şekilde açıklanıp

ifade edilmiştir.

[94] . İrfân: Allah’ı tanıma, ilâhî bir feyz olarak kâinâtın sırlarını bilme

kudretidir.

. İrfân: Allah’ı tanıma, ilâhî bir feyz olarak kâinâtın sırlarını bilme

kudretidir.

Bu fende (şu hususlar açıklanmaktadır); kalplerin aynası olan itikãd ve

imanın ıslah edilmesi, namazın âdâb ve erkânının açıklanması, dünya

zevklerini terk edip kalbin derinliklerine yönelmenin gönlün ve ruhun

hakikatini bilmenin Allah yolunun şartları olması; yeme-içme uyuma ve

konuşmayı azaltmak, uzlete çekilmek, daima Cenâb-ı Hakk’ın zikri üzere

olmak ve tefekkürün irfân yolu olması; Allah’a tevekkül etmenin, işleri

Allah’a havâle etmenin (tefvîz), belâlara sabretmenin ve Allah’ın hükmüne

(kazâ) râzı olmanın insan ruhunun asıl makãmları olması; Allah’ı tanımanın

(marifetullah) en yüksek derece olması, Allah’a muhabbetin en büyük gaye

olması, evliyânın hikmetinin mânânın özü olması ve evliyânın avâmdan

üstün olması.

Kitap ve sünnete uyup itaat etmeyi, namazın usûl ve şartlarını, dünyanın

zevklerini terk etmeyi, kalbin derinliklerine yönelmeyi, gönül ve ruhun

hakikatlerini dört fasılda anlatır.