BEŞİNCİ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Beşinci Madde
Beşinci Madde
Ölümün keyfiyetini, ruhun bedenden ayrılmasını, can çekişme halini,
ölenin berzah âleminde göreceği izzet ve ikramı bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar (hikmet ehli) şöyle demişlerdir: Bir
kimsenin ayağa kalkmaya kuvveti kalmasa, o kimseye zayıf denir. Eğer
oturmaya takati kalmasa, ona hasta denir. Eğer konuşmaya mecali kalmasa
ona ölüme hazır (muhtazar) ve hastalığına da ölüm hastalığı denir. Şayet
nefes almaya kuvveti kalmadıysa, ona ölü (meyyit) denir. İşte o kişi bu
âlemde ölmüş ve berzah âleminde doğmuştur. Nitekim berzah âleminde
ölünce bu âlemde doğmuştu.
İnsanın ölümünün hakikati, onun bedenine ilişen mücerred hayalin,
bedenden ilişiğini kesmesinden ibarettir. Bu mücerred hayal ise insânî
ruhtan kinâyedir. Mü’minin ruhu, bedeni ölünce çok güzel bir hayale
dönüşür. Mü’min olmayanın ruhu ise bedeni ölünce çirkin bir hayale
dönüşür. Şu halde mücerred özün bu mürekkeb cisimden ayrılıp kendi
ordusuna karışmasına insanın ölümü denilmiştir. Bu ruhun cisimden ilgisini
kesmesi, hayvanî ruhun insan bedeninden ayrılması sırasında gerçekleşir.
Beyt
Ey birâder tû hemân endîşeî
Mâ bekâ tû ustuhân u rîşeî
Beyt (in tercümesi):
Ey kardeş! Sen ancak o düşünceden, ruhtan ibaretsin; geriye kalan
varlığın ise kemik ve deriden ibarettir.
İnsanın ölümü şöyle olur: Hasta kişinin vücuduna bir sebeple bir hastalık
gelip onun tabiî nefsini bedeninden aşama aşama ayrıştırarak çıkarıp
hayvanî nefsini zayıf ve perişan ettiğinde o illet onunla yerleşip kalır. Hasta
kişi, o halde sıhhat bulmuş gibi harekete gelip gözlerini açıp etrafına hoş bir
bakışla nazar eder. O kadar ki kendisi ve etrafındakilerin çoğu onun sıhhat
bulmuş olduğunu zanneder. Hâlbuki o illet, hastanın tabiatının mekânına
yerleşip hayvanî ruhuna gâlip gelerek tamamen işini bitirmiştir. Bu hal son
hayat kalıntısı (ramak-ı âhir) sayılır ki ruhu sönmek için (son bir) ışık
çakmış olur.
Hastanın bu son sıhhatli zamanında, kendisinden bir hayal ortaya çıkıp bu
çektiği dert ve sıkıntıları hatırına getirir. Bu tahayyül halinde, her ne kadar
kendini kuvvet terazisine çekse de tabiatı tarafına ve normal mizacına
kavuşacak kuvveti bulamaz. Çünkü bu hayalinde kendini kuvvetten
uzaklaşmış bulur. Bunun üzerine gayret edip bir daha harekete gelir. Bu
hareketinde mümkündür ki yemek arzusunda olur. Bir daha bir başka hayal
ile meşgul olup her defasında daha çok hayallere gider. Bu hayallerin hepsi,
ancak kendi cisminde asıl kuvvetini bulmak içindir. Hâlbuki onu bulması
artık imkânsızdır. Çünkü o halde, kendisi bedenden başka, bir hayal
topluluğudur. Şu halde, ölüme hazır kişi, bu hayal bolluğu içinde bir hareket
daha eder ve öyle olur ki bu hareketle kalkıp gider.
Eğer kalkmaya gücü yetmezse [172/a] elini başına koyup yüzüne sürer,
göğsüne götürür. Bu işleri gayretinin ve hasretinin çokluğundan eder, lâkin
fayda vermez, gider. Bir daha bir başka hayale dalıp kendini tekrar kuvvet
terazisi ile tartar. Fakat kendini bir hayaller topluluğu olarak bulur. Tekrar
bir harekete gelir. Eğer hareket etmeye gücü yetmezse o zaman, “bacağı
bacağına dolaşır” (Kıyâme, 75/29) ve beden hayatından ümidi keser. İşte
bu gittikçe artan birbirine zıt ve kararsız olan hayallere, ölüm sarhoşluğu
(sekerât-ı mevt) denir. Çünkü hayaller çoğalıp kuvveti geçer.
O zaman ölüm yolcusu (muhtazar) elbise ve yorganından bir şeyler
kaldırmaya, toplamaya başlar. Veya dudaklarını geriye çekip dişlerini
gösterir. Ya da yüksek sesle ağlar. Veya gözlerini yumar. Yahut yüzünü
duvar tarafına döndürüp böyle işler yapar. Yahut gözlerini fazla açar, her
tarafa döndürür. Huzurunda bulunan dostlarına, evlatlarına ve ailesine sık
sık bakmaya başlar. Lâkin bu hallerinde sırf hayal ordusundan olmuştur ki
çadırını ovada kurulu bulmuştur. Bedeninde hayvanî ruhtan soğuk bir kırıntı
kalmıştır. Hayvanî ruh, mücerred hayal ile bedenden dışarı gelmiştir. O
kalan soğuk kırıntıyı da kendine çekmek istemiştir. İşte bu halde, mürekkeb
beden ile mücerred buhar arasında bir çekişme ve rekabet hâsıl olur ki ona
can çekişme (hâlet-i nez’) denlmiştir. Şeriat bilginlerinin lisanıyla bu çok
hayallere, rahmet ve azap melekleri ve mücerred ruhlar denilmiştir.
Yukarıda bahsedilen çekişme; olacak her şeyin olduğu, his ve kuvvetlerin
hepsinin düzeninden ayrı kaldığı, bedenin dış görünüşünün ve özünün
tamamen mücerred hayaller olarak dışarı geldiğinde ve bedende ancak
soğuk bir kırıntı kaldığında olur. Sanki o mürekkeb beden der ki; “Bu soğuk
ramak da bana benzer, bendendir.” Mücerred buhar der ki “Asıl ramak
bedenden hariçtir, onun da aslına gelmesi uygundur.” İşte bu iki bileşik ve
soyut (mürekkeb ve mücerred) kişilik, bu çekişme ile o kadar zahmet
çekerler ki, sonunda bedende kalan soğuk nefes aslına kavuşup bileşik
beden şişirilmiş bir deri gibi yerinde kalır. Ve o hayal ordusu toprağın
tozları, suyun buharları, havanın zerreleri ve ateşin kıvılcımları gibi
“Canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır.” (Zuhruf,
43/71) âyetinin müjdesi ile şartsız, sınırsız ve kedersiz olarak uçup
dolaşarak zevk eder. O bileşik bedenden çıktıkları hal üzere onun etrafında
dolaşırlar.
Beden de kendisinin soyutlanması (tecerrüdü) işinde tamamıyla, şöyle bir
hazırlıkta olur: Bir ihtimale göre, beden karanlık mezar içinde bağlı ve
kayıtlı kalmaz. İkinci diriliş için, bitki şeklinde çıkıp yetişerek, her an o iç
açıcı şekiller olan hayal askerlerine kavuşabilir. Onlar gibi soyut ve yalın
olur. Bir diğer ihtimale göre de beden, o arzu ve istekte olur ki o acayip
görünüşlü ve itici hayaller aslâ onu reddetmesinler. Böylece bedenin
uzuvları onların eziyet ve azaplarından kurtulmuş olsunlar.
Hâlbuki o hayaller, son derece çirkin, kaba ve itici şekil ve sûretlerde ona
gelirler; onu terk etmezler, bir an bile ondan ayrılmazlar. İşte o, mü’min
olmayan kişinin bedenidir ki kıyamete kadar kabir azâbı ile elem çeker.
Yukarıda bahsi geçen ikinci diriliş hazırlığında bulunan beden, mü’min
kişinin bedenidir. Kıyamet gününe kadar çeşitli lezzetlerle nimetlenir.
Toprak zerreleri ile yakınlık, ünsiyet kurar.
Kıta
1-Bu âlem kim, gönül kaydın [90] çekersin mihnet ü gamdır
Fenâsız âlemi seyr eyle kim, bir hoşca âlemdir
2-Görüb tenhâlığı kabr içre nefret kılma ölmekden
Tarîk-ı ünsi tut kim, her avuç toprak bir âdemdir
Günümüz Türkçesiyle
1-Ey gönül! Bağlanıp kaldığın şu âlemde eziyet ve üzüntü çekersin. Hiç
yok olmayacak âlemi seyreyle ki o ne güzel âlemdir.
2-Kabir içindeki yalnızlığı görüp de sakın ölmekten nefret etme. Yakınlık
ve dostluk yolunu tut ki her avuç toprak bir insan demektir.
Cismânî bileşenlerinden ayrılan ruhun halleri, aynen uyuyan kimsenin
halleri gibidir. Nitekim uyuyan kimse, [172/b] uyanıklık halinde şehirlerden
ve ovalardan, dağlardan ve denizlerden, zevk ü safâ ile mutlulukla, sıhhatle
gördüğü yerleri, eylediği safâları, rüyasında da zevkle seyreder. Yahut
korku ve zorluk içinde, keder ve sıkıntıyla gidip geçtiği yerleri, rüyasında
da zahmetle görür. Aynı şekilde ruhun berzah âlemindeki (kabir hayatında)
olan yeri, kendinin dünyadaki halinde (terkîbi halinde) söylediği söz,
yaptığı iş ve ahlâkına göredir. Çünkü insan, kendi çalışması ile sahip olduğu
kemâli bulur.
Eğer dünya hayatındaki halleri hep hayır ve iyilik ise, onun yalnızlık yeri
(kabir hayatı) de o güzel sözlü, işi ve ahlâkına göre olup o daima; “(Onlara)
canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır.” (Zuhruf, 43/71)
âyetinde ifade edildiği üzere en güzel lezzetlerle mükâfatlandırılıp
cehennem korkusu olmadan, cennette makãmında olur.
Eğer dünyada iken (terkîbi halinde) olan halleri iyilik ve kötülük karışımı
ise, onun kabir hayatındaki yeri de karışık olur ki, ne huzur ile hakkına râzı
olur, ne de ayrılık ile kararda bulunur. Sürekli elem verici azaplar içinde
kararsız kalır. Eğer dünyada iken (terkîbi halinde) her hali kötülük ve isyan
olmuş ise, kabir hayatındaki yeri de o sözü, işi ve ahlâkına göredir ki büyük
azap içinde bulunur.
Çünkü ölünün berzah âleminde olan lezzetleri ve zahmetleri, dirinin
rüyadaki lezzetleri ve zahmetleri gibidir. Şu halde, kıyamet gününe kadar
ölünün halleri, yaşayanın uyanması gibi olup ikisi birdir. Çünkü ölünün ve
uyuyanın halleri berzah âleminde hâsıl olan bir yerdir. İşte, “ Yaşadığınız
gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi diriltilirsiniz ” hadîs-i şerifinin mânâsı
bunu bildirir.
“Bizi ölümümüzden sonra dirilten ve ruhlarımızı bize iade eden, yeniden
dirilme ve dönüş kendisine olan Allah teâlâya hamd olsun” hadîs-i şerifi
gereğince, uyku ile ölüm birdir. Şu halde kendisinin nasıl bir ruh olduğunu
bilen ölümü nimet bilir, hiçbir korkusu kalmaz.
Kıta
1-Sû-yi merg-est halk-râ âheng
Dem zeden kâm u sâl u meh ferseng
2-Coz du rengî ne-şod zi-merg helâk
Merd-i yek reng-râ zi-merg çi bâk
Kıta (nın tercümesi)
1-Halk sonunda ölümle yüzleşecek; nihayet bir yıl ya da bir aylık saltanatı
olacak.
2-İkiyüzlüden başkası helâk olmadı; dosdoğru adamın ölümden ne
korkusu olacak.
Rubâî
Ân merd neyem k’ez ademem bîm âyed
An nîme merâ hoş-ter ez-în nîm âyed
Cânîst be-âriyet be-men dâde Hudây
Teslîm konem çu vakt-i teslîm âyed
Rubâî (nin tercümesi)
Yokluktan, yok olmaktan korkan biri değilim; o yarım bana bu yarımdan
daha hoş gelir. Şu canımı bana Allah geçici olarak vermiş; teslim etme vakti
gelince çekinmeden teslim ederim.
Beyt
În cân-i âriyet ki be-Hâfiz supurd dûst
Rûzî roheş be-bînem u teslîm-i vey konem
Beyt (in tercümesi)
Dost’un Hâfız’a emanet olarak verdiği bu canı da, bir gün yüzünü görür
ve O’na teslim ederim.

