Marifetnâme · Haziran 27, 2026

Ölümün keyfiyetini, ruhun bedenden ayrılmasını, can çekişme halini, ölenin berzah…

BEŞİNCİ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Beşinci Madde Beşinci Madde Ölümün keyfiyetini, ruhun bedenden ayrılmasını, can çekişme halini, ölenin berzah âleminde göreceği izzet ve ikramı bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar …

BEŞİNCİ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Beşinci Madde

Beşinci Madde

Ölümün keyfiyetini, ruhun bedenden ayrılmasını, can çekişme halini,

ölenin berzah âleminde göreceği izzet ve ikramı bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar (hikmet ehli) şöyle demişlerdir: Bir

kimsenin ayağa kalkmaya kuvveti kalmasa, o kimseye zayıf denir. Eğer

oturmaya takati kalmasa, ona hasta denir. Eğer konuşmaya mecali kalmasa

ona ölüme hazır (muhtazar) ve hastalığına da ölüm hastalığı denir. Şayet

nefes almaya kuvveti kalmadıysa, ona ölü (meyyit) denir. İşte o kişi bu

âlemde ölmüş ve berzah âleminde doğmuştur. Nitekim berzah âleminde

ölünce bu âlemde doğmuştu.

İnsanın ölümünün hakikati, onun bedenine ilişen mücerred hayalin,

bedenden ilişiğini kesmesinden ibarettir. Bu mücerred hayal ise insânî

ruhtan kinâyedir. Mü’minin ruhu, bedeni ölünce çok güzel bir hayale

dönüşür. Mü’min olmayanın ruhu ise bedeni ölünce çirkin bir hayale

dönüşür. Şu halde mücerred özün bu mürekkeb cisimden ayrılıp kendi

ordusuna karışmasına insanın ölümü denilmiştir. Bu ruhun cisimden ilgisini

kesmesi, hayvanî ruhun insan bedeninden ayrılması sırasında gerçekleşir.

Beyt

Ey birâder tû hemân endîşeî

Mâ bekâ tû ustuhân u rîşeî

Beyt (in tercümesi):

Ey kardeş! Sen ancak o düşünceden, ruhtan ibaretsin; geriye kalan

varlığın ise kemik ve deriden ibarettir.

İnsanın ölümü şöyle olur: Hasta kişinin vücuduna bir sebeple bir hastalık

gelip onun tabiî nefsini bedeninden aşama aşama ayrıştırarak çıkarıp

hayvanî nefsini zayıf ve perişan ettiğinde o illet onunla yerleşip kalır. Hasta

kişi, o halde sıhhat bulmuş gibi harekete gelip gözlerini açıp etrafına hoş bir

bakışla nazar eder. O kadar ki kendisi ve etrafındakilerin çoğu onun sıhhat

bulmuş olduğunu zanneder. Hâlbuki o illet, hastanın tabiatının mekânına

yerleşip hayvanî ruhuna gâlip gelerek tamamen işini bitirmiştir. Bu hal son

hayat kalıntısı (ramak-ı âhir) sayılır ki ruhu sönmek için (son bir) ışık

çakmış olur.

Hastanın bu son sıhhatli zamanında, kendisinden bir hayal ortaya çıkıp bu

çektiği dert ve sıkıntıları hatırına getirir. Bu tahayyül halinde, her ne kadar

kendini kuvvet terazisine çekse de tabiatı tarafına ve normal mizacına

kavuşacak kuvveti bulamaz. Çünkü bu hayalinde kendini kuvvetten

uzaklaşmış bulur. Bunun üzerine gayret edip bir daha harekete gelir. Bu

hareketinde mümkündür ki yemek arzusunda olur. Bir daha bir başka hayal

ile meşgul olup her defasında daha çok hayallere gider. Bu hayallerin hepsi,

ancak kendi cisminde asıl kuvvetini bulmak içindir. Hâlbuki onu bulması

artık imkânsızdır. Çünkü o halde, kendisi bedenden başka, bir hayal

topluluğudur. Şu halde, ölüme hazır kişi, bu hayal bolluğu içinde bir hareket

daha eder ve öyle olur ki bu hareketle kalkıp gider.

Eğer kalkmaya gücü yetmezse [172/a] elini başına koyup yüzüne sürer,

göğsüne götürür. Bu işleri gayretinin ve hasretinin çokluğundan eder, lâkin

fayda vermez, gider. Bir daha bir başka hayale dalıp kendini tekrar kuvvet

terazisi ile tartar. Fakat kendini bir hayaller topluluğu olarak bulur. Tekrar

bir harekete gelir. Eğer hareket etmeye gücü yetmezse o zaman, “bacağı

bacağına dolaşır” (Kıyâme, 75/29) ve beden hayatından ümidi keser. İşte

bu gittikçe artan birbirine zıt ve kararsız olan hayallere, ölüm sarhoşluğu

(sekerât-ı mevt) denir. Çünkü hayaller çoğalıp kuvveti geçer.

O zaman ölüm yolcusu (muhtazar) elbise ve yorganından bir şeyler

kaldırmaya, toplamaya başlar. Veya dudaklarını geriye çekip dişlerini

gösterir. Ya da yüksek sesle ağlar. Veya gözlerini yumar. Yahut yüzünü

duvar tarafına döndürüp böyle işler yapar. Yahut gözlerini fazla açar, her

tarafa döndürür. Huzurunda bulunan dostlarına, evlatlarına ve ailesine sık

sık bakmaya başlar. Lâkin bu hallerinde sırf hayal ordusundan olmuştur ki

çadırını ovada kurulu bulmuştur. Bedeninde hayvanî ruhtan soğuk bir kırıntı

kalmıştır. Hayvanî ruh, mücerred hayal ile bedenden dışarı gelmiştir. O

kalan soğuk kırıntıyı da kendine çekmek istemiştir. İşte bu halde, mürekkeb

beden ile mücerred buhar arasında bir çekişme ve rekabet hâsıl olur ki ona

can çekişme (hâlet-i nez’) denlmiştir. Şeriat bilginlerinin lisanıyla bu çok

hayallere, rahmet ve azap melekleri ve mücerred ruhlar denilmiştir.

Yukarıda bahsedilen çekişme; olacak her şeyin olduğu, his ve kuvvetlerin

hepsinin düzeninden ayrı kaldığı, bedenin dış görünüşünün ve özünün

tamamen mücerred hayaller olarak dışarı geldiğinde ve bedende ancak

soğuk bir kırıntı kaldığında olur. Sanki o mürekkeb beden der ki; “Bu soğuk

ramak da bana benzer, bendendir.” Mücerred buhar der ki “Asıl ramak

bedenden hariçtir, onun da aslına gelmesi uygundur.” İşte bu iki bileşik ve

soyut (mürekkeb ve mücerred) kişilik, bu çekişme ile o kadar zahmet

çekerler ki, sonunda bedende kalan soğuk nefes aslına kavuşup bileşik

beden şişirilmiş bir deri gibi yerinde kalır. Ve o hayal ordusu toprağın

tozları, suyun buharları, havanın zerreleri ve ateşin kıvılcımları gibi

“Canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır.” (Zuhruf,

43/71) âyetinin müjdesi ile şartsız, sınırsız ve kedersiz olarak uçup

dolaşarak zevk eder. O bileşik bedenden çıktıkları hal üzere onun etrafında

dolaşırlar.

Beden de kendisinin soyutlanması (tecerrüdü) işinde tamamıyla, şöyle bir

hazırlıkta olur: Bir ihtimale göre, beden karanlık mezar içinde bağlı ve

kayıtlı kalmaz. İkinci diriliş için, bitki şeklinde çıkıp yetişerek, her an o iç

açıcı şekiller olan hayal askerlerine kavuşabilir. Onlar gibi soyut ve yalın

olur. Bir diğer ihtimale göre de beden, o arzu ve istekte olur ki o acayip

görünüşlü ve itici hayaller aslâ onu reddetmesinler. Böylece bedenin

uzuvları onların eziyet ve azaplarından kurtulmuş olsunlar.

Hâlbuki o hayaller, son derece çirkin, kaba ve itici şekil ve sûretlerde ona

gelirler; onu terk etmezler, bir an bile ondan ayrılmazlar. İşte o, mü’min

olmayan kişinin bedenidir ki kıyamete kadar kabir azâbı ile elem çeker.

Yukarıda bahsi geçen ikinci diriliş hazırlığında bulunan beden, mü’min

kişinin bedenidir. Kıyamet gününe kadar çeşitli lezzetlerle nimetlenir.

Toprak zerreleri ile yakınlık, ünsiyet kurar.

Kıta

1-Bu âlem kim, gönül kaydın [90] çekersin mihnet ü gamdır

Fenâsız âlemi seyr eyle kim, bir hoşca âlemdir

2-Görüb tenhâlığı kabr içre nefret kılma ölmekden

Tarîk-ı ünsi tut kim, her avuç toprak bir âdemdir

Günümüz Türkçesiyle

1-Ey gönül! Bağlanıp kaldığın şu âlemde eziyet ve üzüntü çekersin. Hiç

yok olmayacak âlemi seyreyle ki o ne güzel âlemdir.

2-Kabir içindeki yalnızlığı görüp de sakın ölmekten nefret etme. Yakınlık

ve dostluk yolunu tut ki her avuç toprak bir insan demektir.

Cismânî bileşenlerinden ayrılan ruhun halleri, aynen uyuyan kimsenin

halleri gibidir. Nitekim uyuyan kimse, [172/b] uyanıklık halinde şehirlerden

ve ovalardan, dağlardan ve denizlerden, zevk ü safâ ile mutlulukla, sıhhatle

gördüğü yerleri, eylediği safâları, rüyasında da zevkle seyreder. Yahut

korku ve zorluk içinde, keder ve sıkıntıyla gidip geçtiği yerleri, rüyasında

da zahmetle görür. Aynı şekilde ruhun berzah âlemindeki (kabir hayatında)

olan yeri, kendinin dünyadaki halinde (terkîbi halinde) söylediği söz,

yaptığı iş ve ahlâkına göredir. Çünkü insan, kendi çalışması ile sahip olduğu

kemâli bulur.

Eğer dünya hayatındaki halleri hep hayır ve iyilik ise, onun yalnızlık yeri

(kabir hayatı) de o güzel sözlü, işi ve ahlâkına göre olup o daima; “(Onlara)

canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır.” (Zuhruf, 43/71)

âyetinde ifade edildiği üzere en güzel lezzetlerle mükâfatlandırılıp

cehennem korkusu olmadan, cennette makãmında olur.

Eğer dünyada iken (terkîbi halinde) olan halleri iyilik ve kötülük karışımı

ise, onun kabir hayatındaki yeri de karışık olur ki, ne huzur ile hakkına râzı

olur, ne de ayrılık ile kararda bulunur. Sürekli elem verici azaplar içinde

kararsız kalır. Eğer dünyada iken (terkîbi halinde) her hali kötülük ve isyan

olmuş ise, kabir hayatındaki yeri de o sözü, işi ve ahlâkına göredir ki büyük

azap içinde bulunur.

Çünkü ölünün berzah âleminde olan lezzetleri ve zahmetleri, dirinin

rüyadaki lezzetleri ve zahmetleri gibidir. Şu halde, kıyamet gününe kadar

ölünün halleri, yaşayanın uyanması gibi olup ikisi birdir. Çünkü ölünün ve

uyuyanın halleri berzah âleminde hâsıl olan bir yerdir. İşte, “ Yaşadığınız

gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi diriltilirsiniz ” hadîs-i şerifinin mânâsı

bunu bildirir.

“Bizi ölümümüzden sonra dirilten ve ruhlarımızı bize iade eden, yeniden

dirilme ve dönüş kendisine olan Allah teâlâya hamd olsun” hadîs-i şerifi

gereğince, uyku ile ölüm birdir. Şu halde kendisinin nasıl bir ruh olduğunu

bilen ölümü nimet bilir, hiçbir korkusu kalmaz.

Kıta

1-Sû-yi merg-est halk-râ âheng

Dem zeden kâm u sâl u meh ferseng

2-Coz du rengî ne-şod zi-merg helâk

Merd-i yek reng-râ zi-merg çi bâk

Kıta (nın tercümesi)

1-Halk sonunda ölümle yüzleşecek; nihayet bir yıl ya da bir aylık saltanatı

olacak.

2-İkiyüzlüden başkası helâk olmadı; dosdoğru adamın ölümden ne

korkusu olacak.

Rubâî

Ân merd neyem k’ez ademem bîm âyed

An nîme merâ hoş-ter ez-în nîm âyed

Cânîst be-âriyet be-men dâde Hudây

Teslîm konem çu vakt-i teslîm âyed

Rubâî (nin tercümesi)

Yokluktan, yok olmaktan korkan biri değilim; o yarım bana bu yarımdan

daha hoş gelir. Şu canımı bana Allah geçici olarak vermiş; teslim etme vakti

gelince çekinmeden teslim ederim.

Beyt

În cân-i âriyet ki be-Hâfiz supurd dûst

Rûzî roheş be-bînem u teslîm-i vey konem

Beyt (in tercümesi)

Dost’un Hâfız’a emanet olarak verdiği bu canı da, bir gün yüzünü görür

ve O’na teslim ederim.