Marifetnâme · Haziran 27, 2026

Ölümün mâhiyetini bildirir

BEŞİNCİ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Üçüncü Madde Üçüncü Madde Ölümün mâhiyetini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki hikmet ehli (Sûfîler) şöyle demişlerdir: Ölümden şu kimseler korkup kaçar ki, ölümün ne olduğunu bilmezler; …

BEŞİNCİ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Üçüncü Madde

Üçüncü Madde

Ölümün mâhiyetini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki hikmet ehli (Sûfîler) şöyle demişlerdir: Ölümden

şu kimseler korkup kaçar ki, ölümün ne olduğunu bilmezler; insan ruhunun

(nefs-i nâtıka) nereden geldiğinden ve nereye gideceğinden haberleri olmaz.

Veya öyle zanneder ki [169/b] bedeni yok olup gidince, kendi özü (zâtı) de

yok olup gidecektir. Veya öldükten sonra bu dünyadan habersiz olacağını

zanneder. Veya şöyle mukayese eder ki ölüm, hastalık elemlerinden büyük

bir elemdir. Veya öldükten sonraki hallerinin ne olacağını bilmeyip şaşkın

kalanlardır. Veya bıraktığı mal ve evlâdına üzülen kimselerdir.

İşte

bu

yedi

sebep

için

ölümden

korkup

kaçmak,

ancak

yorgunluk/bıkkınlık ve usançtır (kelâl ve melâl). Çünkü bu yedi sebep sırf

bozuk düşünceler ve kötü zanlardan ibarettir ki kaynakları hayal ve

cehalettir. Bu korku ve kaçma, bir acı hastalıktır ki ilacı yukarıda bahsedilen

ifsad edici sebepleri gidermektir. Bu sebeplerin giderilmesi, ölümün

hakikatini bilerek, mânâsına ve mâhiyetine ulaşmaktır. Söz konusu yedi

sebepten birincisinin giderilmesi, yani ilacı, ölümün hakikatini, insan

özünün (nefs-i nâtıka) [83] beden âletini kullanmaması şeklinde bilmektir.

Nitekim bir sanat sahibi, kendi âletlerinden birini kullanmayıp bıraktığı

gibi, nefs-i nâtıka da kendi cismini kullanmaz, ondan el çeker.

Demek ki nefs-i nâtıka olan insan hakikatinin iki hali vardır. Bir halinde

bedene hükmeder, onu kullanır; bir halinde ise onu bırakır, kullanmaz. Bu

nefsin bedendeki tasarrufu yani hüküm sürmesi, kâtibin kalemdeki tasarrufu

gibidir. Kâtip dilerse kalemini hareket ettirip yazar, isterse kalemi durdurup

kalem kutusuna koyar, bırakır. Nefs-i nâtıka da dilerse bedenini hareket

ettirip koşturur, zıplatır; dilerse hareket ettirmeyip mezara koyar ve toprak

eder. İşte buna göre, nefsin bedenini kullanmasına (tasarruf) hayat, bu

tasarrufun bedenden kesilmesine ölüm derler.

Nazm

1-Rûh-ı zîbâ çunki verâst ez-cesed

Ez-kazâ bî-şek çunîn cismeş resed

2-An toyî ki bî-beden dârî beden

Pes çerâ tersî zi-cân bîrûn şoden

Nazm (ın tercümesi)

1-Kıymetli ruh ki bedenden ötededir. Şüphesiz kazâdan cisme bu gelir.

2-Sen, bedensiz bedene sahipsin? Öyleyse ne korkarsın bu canın

çıkarmasından.

İkinci sebebin (illet) giderilmesinin ilacı, nefs-i nâtıka olan insânî ruhun

şöyle bir yolculuk yaptığını bilmektir. İnsânî ruh, “akl-ı kül” [84] den

türeyerek (sudûr) [85] , göklerin saltanatı (melekût) olan ruhlar âlemine

inmiştir. Oradan yeryüzünün (arz) melekûtu olan berzah âlemine [86] dahil

olmuştur. Oradan oluş ve bozuluş (kevn ü fesâd) dünyası olan tabiat

âlemine gelerek insan bedenine girmiştir. Onda güç ve söz sahibi

(mutasarrıf) olmuştur. İnsan bu âlemde yücelik ve olgunluk elde edip

Mevlâ’sını bilme (marifet) nimetine nâil olmuştur. Önceki makãmından

daha yükseğine kavuşmuştur. Hakk’a huzur ve ünsiyet [87] ile her muradı

hâsıl olmuştur.

Şu halde eğer ruh bedende mutasarrıf olduğu halde kişinin sözü, işi ve

ahlâkı kötü olup da yücelik ve olgunluk elde edemezse, ruh bedenden

alâkasını kesince berzah âleminde, kendi işledikleri ve ahlâkı ile yeniden

dirilme gününe kadar mahpus ve bağlı kalır. Adetâ korkunç rüyalarla azap

olunur. Eğer, insânî ruh bedende mutasarrıf iken sözü, işi ve ahlâkı güzel

olup da yücelik ve olgunluk elde edebilirse, bedenden ayrılınca berzah

âleminde hapis kalmaz. Hiçbir şeyle bağlı olmayıp bazen melekût âlemi

içine girer, bazen şehâdet âleminde uçar. Sevinç ve huzur ile gelip gider.

Adetâ ferahlandırıcı vâkıalarla [88] ve rüyalarla zevk ve safâlar sürer.

Sonunda da cennette mak‘ad-ı sıdka [89] gider. Orada yine akl-ı küll olan

aşka döner. Şu halde insânî ruhun ilk başlangıç ve çıkış yeri, rabbânî aşk

denizi olduğu gibi, sonu ve dönüş yeri de yine o deryâdır.

Kıta

1-Bahr-i nefs ki aşktan olmuş yüz-i cihan

Emvâcıdır havâdis-i âlem ale’d-devâm

2-Çün mebde’ ü meâdımız ol aşk imiş hemân

Biz ara yerde kesret-i mevhûmuz es-selâm

Günümüz Türkçesiyle

1-Bu nefis denizi ki aşktan dolayı cihan olarak görünmüştür. Âlemde olup

bitenler, daima onun dalgalarıdır.

2-Bizim baslangıcımız ve sonumuz o aşk imiş meğer; biz ara yerde itibarî

ve izâfî çokluğuz vesselâm .

[170/a] Üçüncü sebebin giderilmesinin çaresi şöyle bilinmelidir: Bu

insânî ruh, bir sonsuz cevherdir ki bedenin parçalarının bozulması ile yok

olmaz.

Nitekim nar ve elma sıkılsa, şırası bâkîdir. Kar ve buz erise suyu bâkîdir.

Yüz bin hâne yıkılsa ve ışıkları sönse, ay ışığı bâkîdir. Aynı şekilde bedenin

organları parça parça olsa, hayvanî nefis yok olsa, bu insânî nefis yine

olduğu gibi kalır.

Fakat kendi nefsini tanımayan kimse, kendisinin bedenin sûreti olduğunu

zanneder, canın mânâsı olduğunu bilmez. Nar ve elma zannedip tatlı şıra

olduğunu anlamaz. Kar ve buz sanıp hayat suyu olduğunu anlamaz. Ev ve

ışığa kıyas edip mehtap olduğunu anlamaz. Böylesinin korkup kaçması,

kendi cehaletindendir, yoksa ölümden değildir. Nitekim bir ârif der ki;

Nazm

1-Morden u koşten ki ber nakş-i ten-est

Çun enâr u sîb-râ be’şkesten-est

2-Âb-ı cân-râ rîzed ender bahr-ı cân

Tâ şevî deryâ-yı bî-hadd u kerân

Nazm (ın tercümesi)

1-Bedenin sûretiyle olan ölmek ve öldürmek, narı ve elmayı kırıp yarmak

gibidir.

2-Âb-ı hayat akıtsan şu can denizine. Sonsuz deryâ olursun, varamazlar

dibine.

Dördüncü sebebin giderilmesinin ilacı şöyle bilinmelidir ki bu insânî ruh

bedenden alâkasını kestiğinde, iki âlemin hallerine ziyadesiyle vâkıf olur.

Nitekim kılıç, kınından çıktığında daha çok keser. Ayna örtüsünden

çıkartıldığında, güzel yüz onda görünür. Hümâ kuşu kafesten kurtulunca,

kanatlarını açıp yükseklere uçar. Aynı şekilde temiz ruh, toprak olan şu

bedenden sıyrılınca, uçması hızlı ve kolay olup yükseklere uçar. İki cihanın

gizli sırları ona her an açılır ve belli olur.

Kıta

1-Dilâ! Terk it bu zindânı bu mihnet-hânedir fânî

Bul ol gülzâr ü eyvânı ki ferşi âsumân olmuş

2-Ma’âzallah ki insânın teni zindânıdır ânın

Te’âlallah ki Ankâ’nın yeri teng âşiyân olmuş

Günümüz Türkçesiyle

1-Ey gönül! Zindan gibi olan bu dünyayı terk et, bu eziyet yurdu elbet

geçicidir. Yaygısı gökyüzü olan o gülistânı ve sarayı bulmaya bak.

2-Allah korusun, insanın bedeni yine onun zindanıdır. Allah ne yücedir ki

Ankâ kuşunun yeri daracık bir yuva olmuştur.

Beşinci sebebin giderilmesinin ilacı şöyle bilmektir ki, insânî ruhun

bineği olan hayvanî ruh, bedenin dışına ve içine tamamen yöneldiğinde,

ilgilenerek ona eşlik ettiğinde, bedenin hayatı mükemmel derecede güzellik

ve hareketle dolar. Eğer bedenin dışından yönelişi ve eşlik etmeyi bir parça

keserse, o zaman bedene uyku gelir.

Eğer bütün bedenden ilgi ve alâkasını tamamen keserse o zaman bedende

ölüm meydana gelir. O zaman insânî ruhun hüküm ve tasarrufu da o

bedenden gider. Alâkası da kesilip rahat bulur.

Çünkü hayvanî ruhun bedenden ilgisini bir parça kesmesiyle uyku,

tamamen kesmesiyle ölüm hâsıl olduğuna göre, uyku ile ölüm ruhun

bedenden ilgisini kesmesinde ortak olduğundan ölüm, hastalık elemleri

cinsinden olmayıp uyku ile aynı cinsten olmuştur. Nitekim haberde, “ Uyku

ölümün kardeşidir ” işaretiyle müjde verilmiştir.

Mü’min, rahat ve selâmet olan uykuyu, nimet ve kerâmet olan ölüme

denk, eş ve benzer bilmiştir. Kalp gözü açık olanlar, uyku ile ölümü

birbirinin benzeri iki kardeş kabul etmişlerdir. Nitekim uyku halindeki ruh,

berzah âleminde olanları rüya ile bilir. Aynı şekilde ölüm halindeki ruh, o

âleme varıp orayı seyir ve temâşâ eder.

Çünkü uyuyanın hali ağır yükünden, palanından ve eğerinden bir an

kurtulan atın haline benzer. At yükten kurtulmuştur ama, o eğer ve palana

bağlanmış olan uzun bir ayak bağı (köstek) ile yine bağlıdır. At, bağ ve

bahçe benzeri otlaklarda bir zaman güven içinde sümbül ve reyhan gibi

çiçeklik ve yeşillikler içinde, her taraftan akan sular kenarında otlayıp

neşelenirken, sonunda o eyerin ve palan vasıtasıyla sebebiyle yine ağır bir

yük altına girip nice sıkıntı ile düşe kalka koşup gider. [170/b]

Ancak ölünün hali, o atın durumu gibidir ki palanı bedeninden ayrılmış,

ayak bağı kesilmiş, cismânî ve nefsanî pek çok ağır yükten kurtulmuştur.

Can dünyasının (rûh âleminin) bahçelerinde her zaman emniyet içinde

gönlü hoş olmuştur.

Çünkü gazap ve şehvetine kul, nefis ve tabiatına esir olan bir kimsenin

ölümü, kendisine özgürlük ve rahatlıktır. Şu halde ölüm, insana yüce bir

şeref ve tam bir lezzet iken, onu şiddetli bir hastalık ve büyük bir acı

zannetmek, son derece büyük bir gaflet ve cehalettir.

Ölüm sarhoşluğunu bedenin çekeceği rivayet edilir. Nitekim “Kendi

ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara, 2/195) âyetindeki

yasaklama, ölümün tatlılığına işarettir.

Çünkü mü’minin ölümü dünya ve içindekilerden daha lezzetli ve tatlı

olduğu halde, -cismine bozulma ve yokluk geldiğinden- bu yasaklama onun

(rûhun) bir zaman bedende kalacağına işarettir. Yasaklamanın sevilen

şeylerden olması âdettir. Acı şeylerden yasak etmek ise hikmete aykırıdır.

Kıta

1-Çünkü zindânımız bu cism olmuş

Mevtimizdir necâtımız hakkâ

2-Dü birâder bilindi nevm ile mevt

Pes ölümden sakınma sen aslâ

3-Hakkı! sen mevti bil huzûr u sürûr

Etme mâtem, bu bala dime belâ

Günümüz Türkçesiyle

1-Bu cismimiz zindanımız ise, gerçek kurtuluşumuz ölümümüzdür.

2-Uyku ile ölüm iki kardeş gibi sayıldılar. Öyleyse sen ölümden aslâ

sakınma.

3-Hakkı! Sen ölümü huzur ve esenlik bil, yas tutma! Bu mutluluğa belâ

deme.

Altıncı sebebin giderilmesinin çaresi şöyle bilmektir ki bedenlerin ölmesi,

ruhların hayatıdır. Görünüşteki bu ölümler, gerçekte hayatın ta kendisidir.

Çünkü seven, sevgilisini ölüm ile bulur. Her muradı ölümle ele geçer. Asıl

vatanına ölümle kavuşur.

Beyt

Köhne cânı kıl nisâr u tâze, can bul der-kenâr

İnne fî-mevtî hayâtî, inne fî-ayşî memât

Günümüz Türkçesiyle

Eskimiş gönlü gençleştir, can bul kenar köşede. Ölümüm hayâtımdadır,

hayatım ölümümde.

Kıta

Morden-i ten zindegî-yi cân buved

Reften-i cân cânib-i cânân buved

Merg buved reften-i cân sûy-i cân

Belki be-tahkîk hayât ân buved

Kıta( nın tercümesi)

Tenin ölmesi cana hayattır, canın cânan tarafına gitmesidir. Ölüm, canın

can tarafına gitmesidir, belki gerçekte onlar diridirler.

Yedinci sebebin giderilmesinin çaresi şöyle bilmektir: Bu dünya bir

ağaçtır ki insan da onun meyvesidir. Nitekim meyve ham ve tatsız iken

ağaca kuvvetle bağlıdır. Sonra yetişip olgunlaşıp lezzetlenince, ağaca

ihtiyacı kalmaz ve ondan ayrılıp gider. Aynı şekilde insan da noksan ve ham

olduğu müddetçe bu dünyaya bağlılığı tamdır. Bütün dikkat ve gayreti,

geçici dünya hayatı ile bedende durup eğlenmektir. Bütün himmeti dünya

malı ile nizam ve intizam yapmaktır. Ne zaman ki kemâle kavuşur ve

kalbinden içeri gider, işte o zaman ölümün lezzetini alır. Artık bu geçici

dünya hayatını neylesin?

Çünkü insân-ı kâmil, bu oluş ve bozuluş âlemini bir çekirdeğe bile almaz.

Mal ve evlâda da meyli ve muhabbeti olmaz. Dünyalık izzet ve lezzetlerle

mağrur olmaz. Ölüm nimetini arzu etmekle dünyada kararı kalmaz.

Nazm

1-Bu mürg-i can nice uçmaz çün ol cenâb-ı cemâl

Hitâb-ı lutf u vidâd eyleyüb di ki te‘âl

2-Nîçün suya kurîdan, kendin atmaz ol mâhî

Ki geldi gûşuna hoş bang-ı mevc-i bahr-ı zülâl

3-Niçün şikârdan uçmaz şehîne ol şâhin

Ki “İrci‘î” haberin virdiler tabûl u devâl

4-Aceb halâveti vardır bu aşk-ı can-bahşın

O kim, karâr ider ansız görür şekâ vu dalâl

5-Tîz uç, iriş hemân ey mürg-i can o sâhibine

Halâs bul bu kafesden açılsun ol per u bâl

6-Bu hâk-i şûreden eyle sefer iç âb-ı hayât

Gönülde sadr-ı safâ bul yeter bu saff-ı ni‘âl

7-Cihânı ehline vir Hakkı! Âlem-i dile gel

Ki ol cihan-ı firâk oldı bu cihan-ı visâl

Günümüz Türkçesiyle

1-Cemâl sahibi Allah teâlâ, lutuf ve yakınlığıyla “Gel!” deyip dururken,

bu can kuşu niçin uçmaz?

2-Tatlı denizin güzel dalgalarının sesi kulağına geliyorken, o su hayvanı

niçin karadan kendini suya atmaz?

3-Allah’ın “Bana dön!” emrini davullarla haber verdikleri halde, o şahin

niçin avı bırakıp da efendisine uçmaz.

4-Bu canlar bağışlayanın aşkının öyle bir tadı vardır ki onunla sükun

bulur, onsuz kötülük ve şaşkınlığa düşer.

5-Çabuk uç ve hemen o sahibine ulaş ey can kuşu! Bu ten kafesinden

kurtul, o kanatların açılsın artık.

6-Bu çorak topraktan göç et, ölümsüzlük suyunu (âb-ı hayâtı) iç. Gönülde

baş köşeye kurul, ayakkabılıkta durduğun yeter.

7-Hakkı! Bu cihanı, dünya ehline ver. Gönül âlemine gel ki, o ayrılık

dünyası oldu; bu ise kavuşma dünyası.