BEŞİNCİ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Üçüncü Madde
Üçüncü Madde
Ölümün mâhiyetini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki hikmet ehli (Sûfîler) şöyle demişlerdir: Ölümden
şu kimseler korkup kaçar ki, ölümün ne olduğunu bilmezler; insan ruhunun
(nefs-i nâtıka) nereden geldiğinden ve nereye gideceğinden haberleri olmaz.
Veya öyle zanneder ki [169/b] bedeni yok olup gidince, kendi özü (zâtı) de
yok olup gidecektir. Veya öldükten sonra bu dünyadan habersiz olacağını
zanneder. Veya şöyle mukayese eder ki ölüm, hastalık elemlerinden büyük
bir elemdir. Veya öldükten sonraki hallerinin ne olacağını bilmeyip şaşkın
kalanlardır. Veya bıraktığı mal ve evlâdına üzülen kimselerdir.
İşte
bu
yedi
sebep
için
ölümden
korkup
kaçmak,
ancak
yorgunluk/bıkkınlık ve usançtır (kelâl ve melâl). Çünkü bu yedi sebep sırf
bozuk düşünceler ve kötü zanlardan ibarettir ki kaynakları hayal ve
cehalettir. Bu korku ve kaçma, bir acı hastalıktır ki ilacı yukarıda bahsedilen
ifsad edici sebepleri gidermektir. Bu sebeplerin giderilmesi, ölümün
hakikatini bilerek, mânâsına ve mâhiyetine ulaşmaktır. Söz konusu yedi
sebepten birincisinin giderilmesi, yani ilacı, ölümün hakikatini, insan
özünün (nefs-i nâtıka) [83] beden âletini kullanmaması şeklinde bilmektir.
Nitekim bir sanat sahibi, kendi âletlerinden birini kullanmayıp bıraktığı
gibi, nefs-i nâtıka da kendi cismini kullanmaz, ondan el çeker.
Demek ki nefs-i nâtıka olan insan hakikatinin iki hali vardır. Bir halinde
bedene hükmeder, onu kullanır; bir halinde ise onu bırakır, kullanmaz. Bu
nefsin bedendeki tasarrufu yani hüküm sürmesi, kâtibin kalemdeki tasarrufu
gibidir. Kâtip dilerse kalemini hareket ettirip yazar, isterse kalemi durdurup
kalem kutusuna koyar, bırakır. Nefs-i nâtıka da dilerse bedenini hareket
ettirip koşturur, zıplatır; dilerse hareket ettirmeyip mezara koyar ve toprak
eder. İşte buna göre, nefsin bedenini kullanmasına (tasarruf) hayat, bu
tasarrufun bedenden kesilmesine ölüm derler.
Nazm
1-Rûh-ı zîbâ çunki verâst ez-cesed
Ez-kazâ bî-şek çunîn cismeş resed
2-An toyî ki bî-beden dârî beden
Pes çerâ tersî zi-cân bîrûn şoden
Nazm (ın tercümesi)
1-Kıymetli ruh ki bedenden ötededir. Şüphesiz kazâdan cisme bu gelir.
2-Sen, bedensiz bedene sahipsin? Öyleyse ne korkarsın bu canın
çıkarmasından.
İkinci sebebin (illet) giderilmesinin ilacı, nefs-i nâtıka olan insânî ruhun
şöyle bir yolculuk yaptığını bilmektir. İnsânî ruh, “akl-ı kül” [84] den
türeyerek (sudûr) [85] , göklerin saltanatı (melekût) olan ruhlar âlemine
inmiştir. Oradan yeryüzünün (arz) melekûtu olan berzah âlemine [86] dahil
olmuştur. Oradan oluş ve bozuluş (kevn ü fesâd) dünyası olan tabiat
âlemine gelerek insan bedenine girmiştir. Onda güç ve söz sahibi
(mutasarrıf) olmuştur. İnsan bu âlemde yücelik ve olgunluk elde edip
Mevlâ’sını bilme (marifet) nimetine nâil olmuştur. Önceki makãmından
daha yükseğine kavuşmuştur. Hakk’a huzur ve ünsiyet [87] ile her muradı
hâsıl olmuştur.
Şu halde eğer ruh bedende mutasarrıf olduğu halde kişinin sözü, işi ve
ahlâkı kötü olup da yücelik ve olgunluk elde edemezse, ruh bedenden
alâkasını kesince berzah âleminde, kendi işledikleri ve ahlâkı ile yeniden
dirilme gününe kadar mahpus ve bağlı kalır. Adetâ korkunç rüyalarla azap
olunur. Eğer, insânî ruh bedende mutasarrıf iken sözü, işi ve ahlâkı güzel
olup da yücelik ve olgunluk elde edebilirse, bedenden ayrılınca berzah
âleminde hapis kalmaz. Hiçbir şeyle bağlı olmayıp bazen melekût âlemi
içine girer, bazen şehâdet âleminde uçar. Sevinç ve huzur ile gelip gider.
Adetâ ferahlandırıcı vâkıalarla [88] ve rüyalarla zevk ve safâlar sürer.
Sonunda da cennette mak‘ad-ı sıdka [89] gider. Orada yine akl-ı küll olan
aşka döner. Şu halde insânî ruhun ilk başlangıç ve çıkış yeri, rabbânî aşk
denizi olduğu gibi, sonu ve dönüş yeri de yine o deryâdır.
Kıta
1-Bahr-i nefs ki aşktan olmuş yüz-i cihan
Emvâcıdır havâdis-i âlem ale’d-devâm
2-Çün mebde’ ü meâdımız ol aşk imiş hemân
Biz ara yerde kesret-i mevhûmuz es-selâm
Günümüz Türkçesiyle
1-Bu nefis denizi ki aşktan dolayı cihan olarak görünmüştür. Âlemde olup
bitenler, daima onun dalgalarıdır.
2-Bizim baslangıcımız ve sonumuz o aşk imiş meğer; biz ara yerde itibarî
ve izâfî çokluğuz vesselâm .
[170/a] Üçüncü sebebin giderilmesinin çaresi şöyle bilinmelidir: Bu
insânî ruh, bir sonsuz cevherdir ki bedenin parçalarının bozulması ile yok
olmaz.
Nitekim nar ve elma sıkılsa, şırası bâkîdir. Kar ve buz erise suyu bâkîdir.
Yüz bin hâne yıkılsa ve ışıkları sönse, ay ışığı bâkîdir. Aynı şekilde bedenin
organları parça parça olsa, hayvanî nefis yok olsa, bu insânî nefis yine
olduğu gibi kalır.
Fakat kendi nefsini tanımayan kimse, kendisinin bedenin sûreti olduğunu
zanneder, canın mânâsı olduğunu bilmez. Nar ve elma zannedip tatlı şıra
olduğunu anlamaz. Kar ve buz sanıp hayat suyu olduğunu anlamaz. Ev ve
ışığa kıyas edip mehtap olduğunu anlamaz. Böylesinin korkup kaçması,
kendi cehaletindendir, yoksa ölümden değildir. Nitekim bir ârif der ki;
Nazm
1-Morden u koşten ki ber nakş-i ten-est
Çun enâr u sîb-râ be’şkesten-est
2-Âb-ı cân-râ rîzed ender bahr-ı cân
Tâ şevî deryâ-yı bî-hadd u kerân
Nazm (ın tercümesi)
1-Bedenin sûretiyle olan ölmek ve öldürmek, narı ve elmayı kırıp yarmak
gibidir.
2-Âb-ı hayat akıtsan şu can denizine. Sonsuz deryâ olursun, varamazlar
dibine.
Dördüncü sebebin giderilmesinin ilacı şöyle bilinmelidir ki bu insânî ruh
bedenden alâkasını kestiğinde, iki âlemin hallerine ziyadesiyle vâkıf olur.
Nitekim kılıç, kınından çıktığında daha çok keser. Ayna örtüsünden
çıkartıldığında, güzel yüz onda görünür. Hümâ kuşu kafesten kurtulunca,
kanatlarını açıp yükseklere uçar. Aynı şekilde temiz ruh, toprak olan şu
bedenden sıyrılınca, uçması hızlı ve kolay olup yükseklere uçar. İki cihanın
gizli sırları ona her an açılır ve belli olur.
Kıta
1-Dilâ! Terk it bu zindânı bu mihnet-hânedir fânî
Bul ol gülzâr ü eyvânı ki ferşi âsumân olmuş
2-Ma’âzallah ki insânın teni zindânıdır ânın
Te’âlallah ki Ankâ’nın yeri teng âşiyân olmuş
Günümüz Türkçesiyle
1-Ey gönül! Zindan gibi olan bu dünyayı terk et, bu eziyet yurdu elbet
geçicidir. Yaygısı gökyüzü olan o gülistânı ve sarayı bulmaya bak.
2-Allah korusun, insanın bedeni yine onun zindanıdır. Allah ne yücedir ki
Ankâ kuşunun yeri daracık bir yuva olmuştur.
Beşinci sebebin giderilmesinin ilacı şöyle bilmektir ki, insânî ruhun
bineği olan hayvanî ruh, bedenin dışına ve içine tamamen yöneldiğinde,
ilgilenerek ona eşlik ettiğinde, bedenin hayatı mükemmel derecede güzellik
ve hareketle dolar. Eğer bedenin dışından yönelişi ve eşlik etmeyi bir parça
keserse, o zaman bedene uyku gelir.
Eğer bütün bedenden ilgi ve alâkasını tamamen keserse o zaman bedende
ölüm meydana gelir. O zaman insânî ruhun hüküm ve tasarrufu da o
bedenden gider. Alâkası da kesilip rahat bulur.
Çünkü hayvanî ruhun bedenden ilgisini bir parça kesmesiyle uyku,
tamamen kesmesiyle ölüm hâsıl olduğuna göre, uyku ile ölüm ruhun
bedenden ilgisini kesmesinde ortak olduğundan ölüm, hastalık elemleri
cinsinden olmayıp uyku ile aynı cinsten olmuştur. Nitekim haberde, “ Uyku
ölümün kardeşidir ” işaretiyle müjde verilmiştir.
Mü’min, rahat ve selâmet olan uykuyu, nimet ve kerâmet olan ölüme
denk, eş ve benzer bilmiştir. Kalp gözü açık olanlar, uyku ile ölümü
birbirinin benzeri iki kardeş kabul etmişlerdir. Nitekim uyku halindeki ruh,
berzah âleminde olanları rüya ile bilir. Aynı şekilde ölüm halindeki ruh, o
âleme varıp orayı seyir ve temâşâ eder.
Çünkü uyuyanın hali ağır yükünden, palanından ve eğerinden bir an
kurtulan atın haline benzer. At yükten kurtulmuştur ama, o eğer ve palana
bağlanmış olan uzun bir ayak bağı (köstek) ile yine bağlıdır. At, bağ ve
bahçe benzeri otlaklarda bir zaman güven içinde sümbül ve reyhan gibi
çiçeklik ve yeşillikler içinde, her taraftan akan sular kenarında otlayıp
neşelenirken, sonunda o eyerin ve palan vasıtasıyla sebebiyle yine ağır bir
yük altına girip nice sıkıntı ile düşe kalka koşup gider. [170/b]
Ancak ölünün hali, o atın durumu gibidir ki palanı bedeninden ayrılmış,
ayak bağı kesilmiş, cismânî ve nefsanî pek çok ağır yükten kurtulmuştur.
Can dünyasının (rûh âleminin) bahçelerinde her zaman emniyet içinde
gönlü hoş olmuştur.
Çünkü gazap ve şehvetine kul, nefis ve tabiatına esir olan bir kimsenin
ölümü, kendisine özgürlük ve rahatlıktır. Şu halde ölüm, insana yüce bir
şeref ve tam bir lezzet iken, onu şiddetli bir hastalık ve büyük bir acı
zannetmek, son derece büyük bir gaflet ve cehalettir.
Ölüm sarhoşluğunu bedenin çekeceği rivayet edilir. Nitekim “Kendi
ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara, 2/195) âyetindeki
yasaklama, ölümün tatlılığına işarettir.
Çünkü mü’minin ölümü dünya ve içindekilerden daha lezzetli ve tatlı
olduğu halde, -cismine bozulma ve yokluk geldiğinden- bu yasaklama onun
(rûhun) bir zaman bedende kalacağına işarettir. Yasaklamanın sevilen
şeylerden olması âdettir. Acı şeylerden yasak etmek ise hikmete aykırıdır.
Kıta
1-Çünkü zindânımız bu cism olmuş
Mevtimizdir necâtımız hakkâ
2-Dü birâder bilindi nevm ile mevt
Pes ölümden sakınma sen aslâ
3-Hakkı! sen mevti bil huzûr u sürûr
Etme mâtem, bu bala dime belâ
Günümüz Türkçesiyle
1-Bu cismimiz zindanımız ise, gerçek kurtuluşumuz ölümümüzdür.
2-Uyku ile ölüm iki kardeş gibi sayıldılar. Öyleyse sen ölümden aslâ
sakınma.
3-Hakkı! Sen ölümü huzur ve esenlik bil, yas tutma! Bu mutluluğa belâ
deme.
Altıncı sebebin giderilmesinin çaresi şöyle bilmektir ki bedenlerin ölmesi,
ruhların hayatıdır. Görünüşteki bu ölümler, gerçekte hayatın ta kendisidir.
Çünkü seven, sevgilisini ölüm ile bulur. Her muradı ölümle ele geçer. Asıl
vatanına ölümle kavuşur.
Beyt
Köhne cânı kıl nisâr u tâze, can bul der-kenâr
İnne fî-mevtî hayâtî, inne fî-ayşî memât
Günümüz Türkçesiyle
Eskimiş gönlü gençleştir, can bul kenar köşede. Ölümüm hayâtımdadır,
hayatım ölümümde.
Kıta
Morden-i ten zindegî-yi cân buved
Reften-i cân cânib-i cânân buved
Merg buved reften-i cân sûy-i cân
Belki be-tahkîk hayât ân buved
Kıta( nın tercümesi)
Tenin ölmesi cana hayattır, canın cânan tarafına gitmesidir. Ölüm, canın
can tarafına gitmesidir, belki gerçekte onlar diridirler.
Yedinci sebebin giderilmesinin çaresi şöyle bilmektir: Bu dünya bir
ağaçtır ki insan da onun meyvesidir. Nitekim meyve ham ve tatsız iken
ağaca kuvvetle bağlıdır. Sonra yetişip olgunlaşıp lezzetlenince, ağaca
ihtiyacı kalmaz ve ondan ayrılıp gider. Aynı şekilde insan da noksan ve ham
olduğu müddetçe bu dünyaya bağlılığı tamdır. Bütün dikkat ve gayreti,
geçici dünya hayatı ile bedende durup eğlenmektir. Bütün himmeti dünya
malı ile nizam ve intizam yapmaktır. Ne zaman ki kemâle kavuşur ve
kalbinden içeri gider, işte o zaman ölümün lezzetini alır. Artık bu geçici
dünya hayatını neylesin?
Çünkü insân-ı kâmil, bu oluş ve bozuluş âlemini bir çekirdeğe bile almaz.
Mal ve evlâda da meyli ve muhabbeti olmaz. Dünyalık izzet ve lezzetlerle
mağrur olmaz. Ölüm nimetini arzu etmekle dünyada kararı kalmaz.
Nazm
1-Bu mürg-i can nice uçmaz çün ol cenâb-ı cemâl
Hitâb-ı lutf u vidâd eyleyüb di ki te‘âl
2-Nîçün suya kurîdan, kendin atmaz ol mâhî
Ki geldi gûşuna hoş bang-ı mevc-i bahr-ı zülâl
3-Niçün şikârdan uçmaz şehîne ol şâhin
Ki “İrci‘î” haberin virdiler tabûl u devâl
4-Aceb halâveti vardır bu aşk-ı can-bahşın
O kim, karâr ider ansız görür şekâ vu dalâl
5-Tîz uç, iriş hemân ey mürg-i can o sâhibine
Halâs bul bu kafesden açılsun ol per u bâl
6-Bu hâk-i şûreden eyle sefer iç âb-ı hayât
Gönülde sadr-ı safâ bul yeter bu saff-ı ni‘âl
7-Cihânı ehline vir Hakkı! Âlem-i dile gel
Ki ol cihan-ı firâk oldı bu cihan-ı visâl
Günümüz Türkçesiyle
1-Cemâl sahibi Allah teâlâ, lutuf ve yakınlığıyla “Gel!” deyip dururken,
bu can kuşu niçin uçmaz?
2-Tatlı denizin güzel dalgalarının sesi kulağına geliyorken, o su hayvanı
niçin karadan kendini suya atmaz?
3-Allah’ın “Bana dön!” emrini davullarla haber verdikleri halde, o şahin
niçin avı bırakıp da efendisine uçmaz.
4-Bu canlar bağışlayanın aşkının öyle bir tadı vardır ki onunla sükun
bulur, onsuz kötülük ve şaşkınlığa düşer.
5-Çabuk uç ve hemen o sahibine ulaş ey can kuşu! Bu ten kafesinden
kurtul, o kanatların açılsın artık.
6-Bu çorak topraktan göç et, ölümsüzlük suyunu (âb-ı hayâtı) iç. Gönülde
baş köşeye kurul, ayakkabılıkta durduğun yeter.
7-Hakkı! Bu cihanı, dünya ehline ver. Gönül âlemine gel ki, o ayrılık
dünyası oldu; bu ise kavuşma dünyası.

