BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ALTINCI FASIL · Üçüncü Madde
Üçüncü Madde
Önceden beri iskâna açık olduğu bilinen yerkürenin dörtte birinden başka,
mamur olup iskâna açık bulunan yeni bir kıtanın bulunduğunu (Amerika)
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki astronomi bilginlerinden Nasîr Tûsî ve ondan
önce gelen filozoflar demişlerdir ki; ekvator (daire-i muaddel) ile ufuk
dairesi nin kesişmesinden dolayı yeryüzünde meydana gelen dört kısımdan,
kuzeyde bulunan ikisinden biri mâmur olup iskâna açıktır ki bununla
yerkürenin dörtte biri mamur olmuş olur. Geri kalan dörtte üçünün durumu
bizce meçhûldür. Bunlar ya mâmur olup iskâna açıktır ya da okyanuslarla
kaplıdır. Ancak son dönem bilginleri, okyanusları gemilerle dolaşarak
(mâmur bölgelerin dışında) kalan dörtte üçün durumlarını tamamen
keşfedip isbat etmişlerdir.
Yapılan bu keşifler sâyesinde [80/b] eski bilginlerin bilmedikleri nice
bilgilere ulaşılmış ve böylece mâmur bölgeleri yeryüzünün dörtte birine
hasretmeye imkân kalmamıştır. Çünkü miladî tarihin 1492 senesinde -bu
hicrî tarihin 903.ncü senesine tekabül etmektedir- Endülüs ’te cebir ilminde
mahâretli bir korsan ki ona Kristof Kolomb derlerdi. İşte o, gayretli
keşişlerle birlikte okyanusun durumlarını incelemek için yola çıktı. İç
denizin dış denize döküldüğü noktada; Sebte Boğazı hâricinde İspanya
Limanı’ndan hareket eden üç gemide 120 adamıyla birlikte yelken açıp batı
istikãmetine doğru yola çıktılar. Devamlı Yengeç dönencesi nde seyrederek
yirmi derece kuzeyi hedef aldılar. Yani hep 43 derece enlemi dahilinde
gittiler. Çünkü o, iki taraftan da sıcaklık ve soğukluk altına düşmekten
çekinirdi. O, daima pusula ile güneşin batışını gözeterek bu şekilde otuz üç
gün yol aldı. Ve bu zaman zarfında okyanus sahilinde tam üç bin sekiz yüz
mil mesafe kat etti. Yanında bulunanlar pek çok kere pişmanlıklarını
belirterek geri dönmek istediler. Gemilerde bulunanlar defalarca onu
suçlayıp; “Bizi belânın içine çektin, hepimizi bu uçsuz bucaksız denizler
içinde kimsesiz ve yardımsız bıraktın” diyerek o hünerli Kolomb’u
öldürmeye yeltendiler. O (bütün bunlara karşı serinkanlılığını koruyarak)
şöyle cevap vermiştir: “Sizin bu girdaptan kurtulmanız, ancak denizin
durumlarını bilen ve astronomi âletlerini kullanabilen bir adamla mümkün
olabilir. Beni öldürürseniz; hepiniz bu uçsuz bucaksız denizlerde kalırsınız.
Helâk olup gidersiniz” derdi. Bazen ümit va’d ederek, bazen korkutarak
onları yatıştırırdı.
Kristof Kolomb ve ekibi artık kurtulmaktan ümidi kesip ne yapacakları
hususunda şaşkın kaldıkları bir sırada, birden karşılarında iskân olunmamış
bir ada gördüler. Şırıl şırıl akan ırmakları, yüksek ağaçları vardı. Gemideki
tayfalar bunu görünce biraz rahatladılar ve Kristof Kolomb’a teslim oldular.
Bundan sonra tekrar yelken açıp altı gün yol aldılar. Hep gün batımı
istikãmetine gittiler ve bu zaman zarfında altı tane boş ada gördüler. Ve
bunların içinde en büyük olanına İspanyol adası adını verdiler. Buradan da
geçip sekiz yüz mil mesafeyi karayel istikãmetinde gittiler. Nihayetinde bir
sahile vardılar. Günlerce o sahilin güney ve kuzey taraflarına doğru (o kara
parçasını tanımak üzere) seyrettiler. Onun bir ada olmadığını anladılar.
Orada bir toplumun yaşadığını farkettiler; karadakiler de sahile toplanıp
gemiyi ve içinde bulunanları görmeye geldiler. Ancak gemi sahile
yaklaştığı sırada hepsi birden kaçışmaya başladılar. Çünkü onlar ilk
gördüklerinde gemiyi büyük ve acayip bir balık zannetmişlerdi. Sonra onun
balık olmadığını, içindekilerin de insanoğlu olduğunu anlayınca, korkarak
tabana kuvvet kaçmışlardır. Çünkü o toplum gemi ve sandal nedir, hiç
bilmezlermiş.
Buna rağmen gemidekiler karaya inerek onlara yetişmek için arkalarından
koştular. Yetişip yakalayabildikleri bir kadına pek çok hediyeler verdiler.
Ona hürmet gösterip iyi davrandılar. Lisanlarını bilmedikleri için, diğer
insanları da yanlarına çağırmasını işaretlerle anlatmışlardır. O kadın,
hediyelerle kendi kavminin yanına varıp onları ikna etti. Korkmadan
gemidekilerin yanına gitmelerini sağladı. Nitekim onlar da mukãbil
hediyelerle oraya gittiler. Altın ve gümüş takılar, meyveler, ekmekler ve
birbirinden değişik kuşlar, çeşitli hayvanlar ve yiyeceklerle iskelenin yanına
vardılar. Gemidekiler bu tanışma ve ısınmadan sonra nice günler ve aylar
orada kaldılar. Bol bol alış veriş ettiler. Oraya Batı Hint Yarımadası adını
verdiler ve kırk adamlarını orada bırakarak ayrıldılar. Doğuya doğru
seyretmek üzere tekrar yola koyuldular. İspanya Kralı’na (keşfettikleri) yeni
dünyadan getirdikleri hediyeleri takdim ettiler.
(İspanyollar) bundan sonra ikinci ve üçüncü senelerde gemilerle varıp
yeni dünyalıların lisanlarını ve geleneklerini tamamen öğrenmişlerdir. Ve
aradaki mesafenin 5 200 mil deniz yolu olduğunu tesbit etmişlerdir. Ancak
okyanustaki doğuya doğru seyreden akıntıdan dolayı elli günde ( Batı Hint
Yarımadası ’na)
vardıkları
halde,
aynı
yoldan
beş
ayda
geri
gelebilmişlerdir. Sonra, mahâretli bilgin Kristof Kolomb , (Keşif
maksadıyla
çıktığı
seyahatlerin)
dördüncü
yılında,
(Batı
Hint
Yarımadası’ndan doğuya doğru giderken, başka bir) yeni dünyaya
(Amerika) ulaştığında [81/a] oranın Kâsîk adlı hükümdarı, bilgin
Kolomb’un gemiden inmesine izin vermedi; karaya çıkmasına engel oldu.
Kolomb’un ona karşı koyacak kuvveti olmadığından bilgece bir hîleye baş
vurup muhataplarına dedi ki:
“Böyle davranmakla siz bize eziyet etmiş oldunuz. Bizi incittiniz.
Sanırım, bu hareketinizden dolayı Rabbiniz size gazap etmiştir. Bunun da
alâmeti şudur ki yarın üzerinizden güneşin ışığını alacaktır.” Meğer ertesi
günü, -bize nisbetle yer yüzünün altı sayılan- güney yarım kürede güneş
tutulması mukaddermiş. Kristof Kolomb bunu, takvim ve astronomi bilgisi
ile bilmekteymiş. Bu sözler üzerine halk şüphelenip yarını beklemeye
başlamış.
Kolomb ’un bildirdiği saatte güneş tutulması meydana gelince, halk
korkuya kapılmış. Hediyelerle Kolomb’un yanına gelip barışmak istemişler;
her konuda ona itaat edeceklerini bildirmişler. Putlara tapan bir toplum
oldukları halde halkın çoğu bu inancından dönmüş ve Keşiş Kolomb’un
mensup
olduğu
hiristiyanlığa
katılmıştır.
Kristof
Kolomb,
berâberindekilerle birlikte Yeni Dünya’da uzun süre kaldılar. Yirmi senede
oranın pek çok memleketlerini zabt edip idare altına aldılar. Yeni Dünya’nın
kuzey bölgelerinde yaşayanların kimi esmer, kimi beyaz tenli olduğunu
gördüler. Güney bölgelerinde bulunanlar ise kimi Habeşî, kimi esmer
tenliydi. Boyları on dört arşından fazla olup genellikle uzun boylu idiler.
Yeni Dünya ’nın pek çok nehirleri, meyveli ağaçları, yüksek dağları ve
derin vâdileri vardır. Orada türlü çeşit kuşlar ve pek çok türden –
sayılamayacak kadar- vahşi hayvanlar vardır. Oradaki köy ve şehirlerin
sayısını, vâdilerinin ve ovalarının miktarını, ancak bunları yaratan Allah
teâlâ bilir. O sayısız memleketler genişlik ve açıklıkta; yer yüzünün
önceden mâmur olduğu bilinen (ve dörtte biri sayılan) diğer kıtalarına
denktir. Bu Yeni Dünya, mâmurlukta yer yüzünün yedi kıtasına muâdil ve
benzer bir dünyadır ki acayip halleri vardır. Bütün bu gariplikler ve şaşırtıcı
haller, onları yoktan var eden Yüce Yaratıcı’nın nihayetsiz kudretine delâlet
eder. Bunların hepsi O’nun sanatının yüceliğini ve kudretini tasdik eden
birer âyettir. Yeni Dünya’da (insanların o zamana kadar bilmedikleri) bunca
arazinin genişliği ve imkânların çokluğu, hâdiselere ibretle bakanların
ayrıca yakînini arttırmıştır. Bununla birlikte eskilerin kitapları ve
öncekilerin belgeleri buranın haberlerinden boş olup Âdem (a.s.) devrinden
beri burası görülmüş ve işitilmiş değilken, âlemin var oluşundan (keşfin
yapıldığı) tarihe kadar oraya hiç gidilmemişken; her şeyi yoktan var eden ve
her zaman diri olan Allah’ın takdiriyle o Yeni Hindistan keşf edilip ortaya
çıkarılmış ve Yeni Dünya namıyla şöhret bulmuştur.
Şu halde, okyanuslar yerkürenin çoğunu kaplayıp örtmüşken, Kolomb’un
keşfinden önce de imar ve iskâna açık bulunan yeryüzünün dörtte birinde ve
o tarihten itibaren varlığından haberdar olunan Yeni Dünya’da nice büyük
adalar vardır. Söz konusu adalarda nice büyük dağlar, taşlar, vâdiler, ovalar,
nehirler, nice ağaçlar, meyve bahçeleri mevcuttur. Oralarda Yüce
Yaratıcı’nın benzersiz san’atının mükemmelliğine işaret sayılacak nice
nimetler vardır ki bütün bunları tafsilatıyla birlikte ancak, şânı yüce ve
nihayetsiz kudret sahibi olan Allah teâlâ bilir. O ki kudretiyle geceyi ve
gündüzü birbirinin ardı sıra döndürendir. Gökleri ve yeri yaratandır.
Buralardaki ve bizim henüz varlığını bilmediğimiz başka yerlerdeki her
şeyin ayrıntısını ancak O Cebbâr olan Allah bilir. Nitekim Kelâm-ı
Kadîmi’nde: “ O’nun bilgisi dışında, bir yaprak bile yerinden
kıpırdamaz .” (En’âm, 6/59) buyurmuştur.

