BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ONUNCU FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
Organların özelliklerini ve faydalarını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki anatomi bilginleri şöyle demişlerdir: Duyu sahibi
ve hareketli olan bütün organların his ve hareketinin kaynağı ya bir sinirdir
ya da farklı şeyler olup her kuvvetin kaynağı bir başka sinirdir.
Membranları (gışâ) kaplamış olan bütün iç organların zarının kaynağı,
göğüs ve karnın iki iç yüzüne yabancı olmayan membranların birisindendir.
Göğüste olan diyaframa, akciğer, damarlar ve atardamarlar gibi organların
zarlarının çıkış yeri, kaburgaların iç yüzündeki mebranlardır. Karın
boşluğundaki organların ve damarların zarlarının çıkış yeri, karın kaslarının
iç derisidir (safâk). [566] Etli organların hepsi kaslardaki etler gibi ya liflidir
ya da karaciğer gibi lifsizdir. Bedenin bütün hareketleri ise; ister tabiî olsun,
isterse isteğe bağlı olsun, ancak lif ile olur. İsteğe bağlı hareketler kasların
lifi ile olur. Etin ve damarların hareketi gibi tabiî hareketler, isteğe bağlı
hareketler ile tabiî hareketlerin karışımından meydana gelen bileşik
hareketler, boyuna, enine ve oblik (eğimli) liflerin kasılma hareketiyle olur.
Şu halde boyuna lifler çekme hareketine, enine lifler bırakma ve yayılma
hareketine mahsustur. Oblik lifler de tutma ve sıkma hareketine mahsustur.
Uzuvlardan toplardamarlar (evride) gibi tek örtüye sahip organların üç
kısım lifi birbirine girmiş örülmüş vaziyettedir. İki örtüye sahip uzuvların
dış örtülerindeki lif eninedir. İç örtülerindeki lif obliktir. İç örtünün iç
kısmındaki lif ise boyunadır. Ancak (onlar )bu tarz üzere yaratılmıştır ki,
çeken lifler ile yayıp genişleten lifler bir arada toplanmayıp çeken lifler ile
tutup sıkan lifler birbirine yakın olmuşlardır. Bağırsaklar bu kuralın
dışındadır. Çünkü bağırsakların tutmaya fazla ihtiyacı yoktur. Onların
çekmeye ve genişleyip gidermeye ihtiyacı vardır.
Kendi özünden uzak olan, cisimleri kuşatan ve sinirlere benzeyen
organların kimisi bir örtülü, kimisi iki örtülüdür. İki örtülü olanların bu
şekilde olmalarında pek çok fayda vardır: Birinci faydası; damarlarda
olduğu gibi içlerindeki cisimlerin kuvvetli hareketleriyle yırtılma ve
yarılmalardan korunurlar. İkinci faydası şudur ki kıymetli şeyler
bozulmaktan ve dışarı akmaktan iki kat korunmuş olurlar. Damarların
içindeki ruh ve kan gibi. Üçüncü faydası şudur ki itme ve çekmede kuvvetli
harekete ihtiyacı olduğunda, itme âleti bir tabakasında, çekme âleti bir
tabakasında bulunur. Mide ve bağırsaklar gibi. Dördüncü faydası şudur ki o
uzvun iç taraftaki sinirsi tabaka koruma için, dış taraftaki etsi tabaka hazım
içindir. Çünkü hazmedenin hazmettiği şeye onunla karşılaşmadan da
ulaşması mümkündür.
Azâlardan bazısının mizacı kana benzer olup kanın ona gıda olması için
[113/a] pek çok değişimde bulunmasına (asimilasyon) gerek kalmaz. Etler
gibi. Onun için et ve benzeri dokularda, kendilerine ulaşan gıdanın içinde
bir müddet kalacağı sonra da etin gıdası olacağı bir boşluk ve çukur
bulunmaz. Gıda ete ulaştığı anda orada emilime (asimile) edilir. Azâların
bazısının mizacı kandan uzak olup kanın onda asimilasyona uğraması için
pek çok değişime uğraması gerekir. Kemikler gibi. Onun için gıda onda bir
müddet içinde kalacağı ya bir çukur vardır ya da muhtelif çukurlar vardır.
Uyluk kemiği (azm-ı sâk), kol kemiği ve alt çene kemiği (azm-ı fekk-i
esfel) gibi. Bu tür organlar kendilerine gerekenden fazla gıda alırlar ki
kademeli olarak kanı kendi içinde asimile edebilsinler. Kuvvetli organlar
fazlalıklarını daha zayıf komşu organlara gönderirler. Kalbin koltuk altı
bezlerine, beynin kulak ardındaki bezelere, karaciğerin de ernebeye (burnun
iki yanına) ek gıda göndermeleri gibi.
“En güzel bir şekilde yaratıp şekil veren, her şeyi hikmete uyun yaratan
ve şânı yüce, hükümranlığı daimî olan Allah’ı her türlü noksanlıklardan
tenzih ederiz.”
[556] . Sevdâ: Eskilerin insan mizacında kabul ettikleri dört hılttan biridir.
Balgamdan, kandan ve safradan başka vücuttan çıkan bir nevi ifrâzâttır.
[557] . Cüzzam: Hansel mikrobunun sebep olduğu bulaşıcı deri hastalığı.
[558] . Nutfe: Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrenin birleşmesi.
[559] . Bu hakîkati ifade eden hadis için bkz. Hâkim, el-Müstedrek, II,
672/4228.
[560] . Buhârî , “Bed’ü’l-halk” 6, “Enbiyâ” 1, “Kader” 1; Müslim , “Kader”
1.
[561] . Kemirdek: Kuyruğun kemikli kısmına denir. Bir de kemircik tabiri
vardır ki burun, göz ve kulağın kıkırdağına denir. ( Hayat Büyük Türk
Sözlüğü , sayfa 701.) Sıkça rastlanılmayan bu tabir İtâkî’de “
kemirden”
şeklinde yazılmış, Esin Kâhya “kümürden” diye okumuş ve kıkırdak olarak
tercüme etmiş. Şemseddîn-i İtâkî’nin Resimli Anatomi Kitabı , Haz: Esin
Kâhya, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür
Merkezi Yayını, Ankara 1996, s. 126.
[562] . Buhârî , “Bed’ü’l-halk” 6, “Enbiyâ” 1, “Kader” 1; Müslim , “Kader”
1.
[563] . Sübhâne’l-Hâlıkı’l-Bâri’i’l-Musavviri’l-Muhyi’l-Mümîti’l-Hayyi’l-
Kayyûm, Celle Celâluhû ve amme nevâluhû ve lâ ilâhe gayruhû.”
[564] . Tendon: Kasları kemiklere bağlayan yoğun, düzenli bağ dokusudur.
Kiriş de denilir.
[565] .
(Kursak)
kelimesinin
buraya
uygun
bir
karşılığı
bulunamamıştır. Ancak Esin Kahya, el-Kânûn fi’t-Tıb tercümesinin birinci
kitabının 29. sayfasında burayla ilgili kısmında “rennet peynirinin teşekkülü
gibi” şeklinde bir ifade kullanmıştır. Rennet, buzağı şirdeninden elde edilen
ve rennin enzimi içeren karışıma denmektedir. Şirden ise, geviş getirenlerde
bezsel
mukozayla
kaplı
dördüncü
mide
kompartımanı,
mayalık
anlamındadır.
[566] . Safâk: Kıllı derinin altında olan ince deri.
Bunlardan temizlenen kan, karaciğer içinde su ile karışık olup kıvamını
henüz bulamadığından, ondan önce bu suyu böbrek kendine çekerek
değiştirir. Böbrekte kalanın yoğun kısmı bol olup (idrar olarak) mesane
yoluna gider. Sonra ciğerde kalıp kıvama gelen saf kan, damarlar vasıtasıyla
bütün organlara ulaşır. Büyüme kuvveti organlara hayat verir; vücut etlerine
ve yağlarına kuvvet ve kudret meydana gelir. Damarlar içinde kalan kandan
çoğalma-üreme kuvveti erkeklerde sperm, kadınlarda hem sperm hem süt
meydana getirip sperm iki böbreğe ve testislere (husye) dolar. Süt ise meme
damarlarına gelir. Şu halde eğer dalak bir hastalık yüzünden, kandan daha
önce söylenilen sevdâyı ayırıp devretmezse, o sevdâ ile karışık kalan kan,
beden âzâlarında dağılıp ondan ateşli hastalık (humma-sıtma), cüzzam ve
delilik benzeri sevdâvî hastalıklar meydana gelir. Ve eğer öd kesesine bir
hastalık erişip de öd kesesi safrayı kandan uzak tutmazsa, o kandan
susuzluk gibi hastalıklar ortaya çıkar. Bunun benzeri bedende olan organ ve
kuvvetlerin her biri kendi hizmetlerini görür. Eğer bunların biri eksik olsa
ya da görevinden geri kalsa, çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasıyla beden
bozulup insan nefsi onda yapacağı işleri yapamaz olur.
Basit organ (müfred) odur ki kendine ait herhangi parçası alındığında,
tarif ve isimde o parça bütününe ortak olan organdır. Kemik, et ve sinir gibi.
Bunlara “aynı yapıya sahip organlar” denir. Bileşik (mürekkep) organ odur
ki herhangi bir parçası alındığında, o parça ne tarifte ve ne de isimde
bütününe ortak olmayan organdır. Yüz, el ve ayak gibi. Çünkü yüzün
(sadece) bir kısmı yüz değildir. Bunlara “âlet uvuzlar” da derler. Çünkü
hareket ve eylemlerin gerçekleşmesinde âlet olmuşlardır. Aynı yapıya sahip
olan âzâların birincisi kemiktir ki katı ve sert olarak yaratılmıştır. Çünkü
kemikler, bedenin esası ve organların hareketinin direğidir. Sonra [111/b]
kıkırdak gelir ki o yumuşaktır; eğilip bükülür. Kemikten daha yumuşak,
fakat diğer organlardan daha sert yaratılmıştır. Kıkırdağın vazifesi, yumuşak
bir organa kemiğin bağlanmasını güzel bir şekilde gerçekleştirmektir.
Böylece yumuşak cisim ile sert cismin ortasında kalarak, vurma ve düşme
zamanlarında yumuşak cismin katı cisimden zarar görmesini önler. Sonra
sinirler gelir ki onlar, beyinden ya da omurilikten çıkan, eğilip bükülme
durumlarında yumuşak, birbirinden ayrılma durumlarında sert ve beyaz
olan cisimlerdir. His ve hareket için olan organların hepsi sinirler ile
tamamlanır. Sonra tendonlar (evtâr) vardır ki bunlar, kasların uçlarından
biten ve sinirlere benzeyen cisimlerdir. Hareketli organlara tam bitişiklerdir.
Kasın çekilmesiyle ve geri dönüşüyle tendonlar da çekilerek, hareketli
âzâları çekerler. Kasların gevşeyip uzamasıyla ve kendi yerine dönmesiyle
bahsi geçen veterler rahat bularak organı hali üzere uzatırlar.
. Sevdâ: Eskilerin insan mizacında kabul ettikleri dört hılttan biridir.
Balgamdan, kandan ve safradan başka vücuttan çıkan bir nevi ifrâzâttır.
. Buhârî , “Bed’ü’l-halk” 6, “Enbiyâ” 1, “Kader” 1; Müslim , “Kader” 1.
. Bu hakîkati ifade eden hadis için bkz. Hâkim, el-Müstedrek, II,
672/4228.
. Nutfe: Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrenin birleşmesi.
. Cüzzam: Hansel mikrobunun sebep olduğu bulaşıcı deri hastalığı.
. Kemirdek: Kuyruğun kemikli kısmına denir. Bir de kemircik tabiri
vardır ki burun, göz ve kulağın kıkırdağına denir. ( Hayat Büyük Türk
Sözlüğü , sayfa 701.) Sıkça rastlanılmayan bu tabir İtâkî’de “ kemirden”
şeklinde yazılmış, Esin Kâhya “kümürden” diye okumuş ve kıkırdak olarak
tercüme etmiş. Şemseddîn-i İtâkî’nin Resimli Anatomi Kitabı , Haz: Esin
Kâhya, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür
Merkezi Yayını, Ankara 1996, s. 126.
.
Sübhâne’l-Hâlıkı’l-Bâri’i’l-Musavviri’l-Muhyi’l-Mümîti’l-Hayyi’l-
Kayyûm, Celle Celâluhû ve amme nevâluhû ve lâ ilâhe gayruhû.”
. Buhârî , “Bed’ü’l-halk” 6, “Enbiyâ” 1, “Kader” 1; Müslim , “Kader” 1.
. Safâk: Kıllı derinin altında olan ince deri.
. (Kursak) kelimesinin buraya uygun bir karşılığı bulunamamıştır. Ancak
Esin Kahya, el-Kânûn fi’t-Tıb tercümesinin birinci kitabının 29. sayfasında
burayla ilgili kısmında “rennet peynirinin teşekkülü gibi” şeklinde bir ifade
kullanmıştır. Rennet, buzağı şirdeninden elde edilen ve rennin enzimi içeren
karışıma denmektedir. Şirden ise, geviş getirenlerde bezsel mukozayla kaplı
dördüncü mide kompartımanı, mayalık anlamındadır.
. Tendon: Kasları kemiklere bağlayan yoğun, düzenli bağ dokusudur.
Kiriş de denilir.
Mesela; iyilik ve kötülük, anlayış ve ahmaklık, cimrilik ve cömertlik,
korku ve cesaret, sevgi ve nefret, hırs ve kanaat, yüce ahlâk ve alçaklık,
fakirlik ve zenginlik, rahat ve zorluk, hayat ve ölüm, güzellik ve olgunluk,
bıkkınlık ve yorgunluk, her ne hal üzere ise o nutfenin zâtına doğar. Çünkü
o nutfe cenin halindeki cismin levh-i mahfûzudur. Levh-i mahfûz ise bu
âlemin mazharıdır. Şu halde saîd olan saâdetini ana karnında bulmuştur,
şakî olan da şekavetini ana karnında bulmuştur. Nitekim Habîb-i Ekrem
(s.a.v.): “ Saîd, anası karnında saîd olandır. Şakî, anası karnında şakî
olandır” sözüyle herkesin yukarıda bahsedilen bahtına olan tesirleri bir
işaretle duyurmuştur. Çünkü halkın bütün şekil, vasıf ve karışımı,
yıldızların konumları gereğince ana rahimlerinde farklı farklı olmuştur. Şu
halde ecel-i müsemmâları dahi mizacları gereğince onda farklı farklı takdir
olunmuştur. Velhasıl çocukların ve delikanlıların bedenlerinin denge üzere
sıcak ve nemli olduğu gözlenmiştir. Gençlerin bedenleri şiddetli ateşlidir.
Yetişkinlerin ve yaşlıların bedenleri buhar olan ruhtan ve sıcak kandan –
yukarıda açıklandığı cihetle- uzaklaştıkları için soğuk ve kuru bulunmuştur.
Fakat kadınların mizacının erkeklerden daha soğuk ve rütûbetli olduğu
belirlenmiştir.
Gıdaların özü olan sperm ki nutfedir, belirli bir zamanda cinsî münasebet
vasıtasıyla kadının nutfesiyle birleşerek rahime girer. Orada kırk gün sonra
nutfe sûretini terk ederek kan pıhtısı (alaka) sûretine dönüşür. Yani uyuşmuş
kan olur. Bu halde kırk gün geçtikten sonra, yani başlangıçtan seksen gün
geçtikten sonra mudga olur. Yani çiğnenmiş et parçası biçimini alır. Üçüncü
kırk gün tamamlandığında yani yüz yirmi gün sonunda kemikler, sinirler,
damarlar, organlar, kaslar, yağlar, kıllar ve tırnaklar meydana gelir.
Dördüncü ay tamam olunca ceninin bütün organları belirgin hale gelip bu
aşamadaki çocukta hayvanî ruh tasarruf sahibi olup gıdası göbek yolundan
gelen kan olur. Çünkü nutfe rahimde yerleştiği için ilk ayda Zühâl’in
etkisinde olur. İkinci ayda Müşteri’nin terbiyesine girer. Üçüncü ayda
Merih’in, dördüncü ayda güneşin, beşinci ayda Zühre’nin, altıncı ayda
Utarit’in, yedinci ayda Ay’ın terbiyesinde olur. Şu halde eğer çocuk yedi
aylık iken doğarsa yaşar. Sekiz aylık iken doğarsa yaşayamaz, ölür. Çünkü
sekizinci ayda Zühâl’in terbiyesine girer. Zühal soğuk ve kuru olduğu için
tabiatı ölümdür. Eğer dokuz aylık iken doğarsa Müşteri’nin terbiyesinde
olduğu için yaşar. Çünkü Müşteri sıcak ve yaş olduğu için tabiatı hayattır.
Vücuttaki en soğuk varlık balgamdır. Balgamdan sonra kıllar, kıllardan
sonra kemiklerdir. Kemiklerden sonra kemirdektir. Bundan sonra ribât
denilen bağlar, ligamentlerdir. Ondan sonra kirişler, ondan sonra gışâ,
ondan sonra sinirlerdir. Sinirlerden sonra murdar ilik, ondan sonra beyindir.
Beyinden sonra et, ondan sonra yağ ve deridir. Bedendeki en yaş uzuv
balgamdır. Ondan sonra kandır. Kandan sonra yağdır, ondan sonra iç
yağıdır. Bundan sonra beyindir, beyinden sonra murdar iliktir. Daha sonra
kadınların göğüslerindeki etlerin yağıdır. Bundan sonra nefes alıp verme
yeri olan akciğerdir. Ondan sonra karaciğerdir. Ondan sonra dalak ve
böbreklerdir. En sonda ise deridir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki anatomi bilginleri şöyle demişlerdir: Parçaları
birbirine benzeyen beden organlarının hepsi iki spermden meydana gelir. Et
ve yağ bundan hariçtir. Çünkü bunların ikisi de kandan meydana gelir. Şu
halde -et ve yağ hariç olmak üzere- cüzleri birbirine benzeyen organlar,
peynirin mayadan meydana geldiği gibi babanın sperminden meydana gelip
bahsi geçen organlar kursak (rennet) peynirinin oluştuğu gibi, annenin
sperminden meydana gelir. Nitekim kursağın ve sütün her biri,
kendilerinden meydana gelen sütün bütün zerrelerinden birer parçadır.
Aynen bunun gibi, iki spermin her birisi rahimde olan ceninin (fötüs) her bir
cevherinden birer parçadır. Bundan sonra hâmilenin hayız kanı, rahimde
oluşan ceninin göbeği yolundan gıdası olup cenin onunla beslenerek büyür.
Gıdaya dönüşmeyenler ise evvelki organları arasındaki boşlukları
doldurarak et ve yağ olur. Fazla kan, lohusalık (nifas) vaktine kadar kalarak
ondan anneye ait tabiatı giderir. Çocuğun doğumundan sonra karaciğerde
teşekkül etmiş olan besin kanı, göbek bağından aldığı kanın yerini alıp
göbek kanalını kapayarak o kandan [112/b] oluşan et ve yağ bu kandan
oluşmaya başlar. Et, kanın sağlam kısmından meydana gelir, sıcaklık ve
kuruluğuyla şekillenir. Yağ ise sulu ve yağlı kandan doğup oluşur; onun için
sıcaklıkla çözülür ve ayrışır.
Mesela (insanın) içindeki yürek, mide, karaciğer, dalak, öd kesesi, akciğer
ve böbrek gibi organlar; çekme, tutma, hazmetme, ayrıştırma (mümeyyize),
fazlalıkları dışarı atma, şekil alma, artma ve çoğalma gibi kuvvetlerin hepsi
bedende birer hizmetli olarak tayin edilmiştir. Ve her biri kendi işinde her
an vazifesinin başındadır. Çünkü hayat kaynağı olan yürek, her zaman
yukarıda bahsedilen organlara çeşitli derecede sıcaklık ve kuvvet verir.
Midede olan çekme kuvveti, muhtelif gıdaları mideye çeker. Tutma kuvveti,
muhafaza eder ve hazmetme kuvveti pişirir. Ayrıştırma kuvveti, pişmiş
gıdaların katısını incesinden ayırıp fazlalıkları dışarı atma kuvveti katı ve
koyu kısmı bağırsaklara gönderir. Midede kalan ince kısmı ise karaciğer
kendisine çekip ciğerdeki şekil verme (tasvir) kuvveti onu kan rengine
boyar. Onun üzerinde beliren ve sevdâ denilen siyah köpüğü dalak, kendine
çekip değiştirir. Onda kalan ve safra denilen sarı köpüğü öd kesesi kendine
çekip [107/a] değiştirir. Onda olan balgamı akciğer kendine çekip nefesle
boğaz yoluna gönderir.
“Yaratan, yarattığına en güzel şekilde sûret veren, yaşatan ve öldüren, her
an diri olan, yüceliğinin sınırı olmayan, nimetleri herkese ulaşan Allah her
türlü noksanlıktan münezzehtir. O’ndan başka ilâh yoktur.”
Şu halde, gök cisimlerinin hareketlerinden ve unsurların karışımından
(imtizâc) maksat, insanın doğuşu ve ortaya çıkışı olup [108/a] kâinâttaki
bütün oluşlardan maksat ise, ancak insan-ı kâmilin şerefli varlığının
meydana gelmesidir. İnsan-ı kâmilin dışındaki bütün varlıklar ona hizmetçi
ve yardımcı olarak yaratılmıştır. Nitekim Âdemoğlunun en mükemmeli olan
Hz. Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin şânında; “ Sen olmasaydın, evet sen
olmasaydın, felekleri yaratmazdım” denilmiştir. Bu mânâ şu beyitle
bilinmiştir:
Ey azîz! Bilinmelidir ki hikmet ehli şöyle demişlerdir: Bu âlem bizim
şefkatli annemizdir. Nitekim annenin çocuğunu yetiştirip büyüttüğü gibi,
küçük çocuğunun yiyemediği gıdaları yiyip hazmederek, onlardan çocuğa
lâyık gıda, süt meydana geldiği gibi, göğüsleri vasıtasıyla onları çocuğa
ulaştırarak çocuğu büyütüp yetiştirdiği gibi, bu âlem de bizim şefkatli
annemizdir ki iki meme mesâbesinde olan bitki ve hayvanlar yoluyla bize
uygun gıdaları ulaştırır. Çeşitli renklerde lezzetli meyvelerle ve türlü türlü
nefis yiyeceklerle bizi büyütür. Anne denilen bu âlem ki diğer annelerin
zıddınadır. Çünkü bütün anneler [109/a] dış âlemlerine yönelmişken bu
âlem kendi içine yönelmiştir. Böylece bizleri gözetleyerek terbiyemizde
hâzır olmuştur. Öyleyse hakikatte henüz biz hâlâ kendi annemizin karnında
yaşamaktayız ki “ Saîd anasının karnında saîd olandır, şakî anasının
karnında şakî olandır” hadîs-i şerifini bazıları bu şekilde yorumlamışlardır.
Bu mânâ şu âyet-i kerîmeye de uygundur ki Hak teâlâ; “Bu dünyada kör
olan âhirette de kördür, üstelik iyice yolunu şaşırmıştır” (İsrâ, 17/72)
buyurmuştur. Bu mânâyı bir kâmil insan şu beyitle duyurmuştur.
Göğüste olan diyaframa, akciğer, damarlar ve atardamarlar gibi organların
zarlarının çıkış yeri, kaburgaların iç yüzündeki mebranlardır. Karın
boşluğundaki organların ve damarların zarlarının çıkış yeri, karın kaslarının
iç derisidir (safâk). Etli organların hepsi kaslardaki etler gibi ya liflidir ya
da karaciğer gibi lifsizdir. Bedenin bütün hareketleri ise; ister tabiî olsun,
isterse isteğe bağlı olsun, ancak lif ile olur. İsteğe bağlı hareketler kasların
lifi ile olur. Etin ve damarların hareketi gibi tabiî hareketler, isteğe bağlı
hareketler ile tabiî hareketlerin karışımından meydana gelen bileşik
hareketler, boyuna, enine ve oblik (eğimli) liflerin kasılma hareketiyle olur.
Şu halde boyuna lifler çekme hareketine, enine lifler bırakma ve yayılma
hareketine mahsustur. Oblik lifler de tutma ve sıkma hareketine mahsustur.
İnsan bedenindeki kemiklerin nelerden meydana geldiğini, isimlerini ve
özelliklerini üç fasıl ile açıklar.

