Marifetnâme · Haziran 27, 2026

BİRİNCİ FEN · BİRİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde

BİRİNCİ FEN · BİRİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde Ruhların mebde’ (çıkış) ve meâd (geri dönüş) yerleri ile cesetlerin varlıklarını benzer vücutlar içinde devrin niceliğini bildirir. Ey azîz! …

BİRİNCİ FEN · BİRİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

Ruhların mebde’ (çıkış) ve meâd (geri dönüş) yerleri ile cesetlerin

varlıklarını benzer vücutlar içinde devrin niceliğini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar şöyle demişlerdir: (Varlık sahnesini

şenlendirmesi sebebiyle) âlemin ışığı olan geçici vücut (vücûd-i sâri) için

küllî akıldan dokuz akıla, onlardan dokuz feleğe, onlardan dört mizaca

(kuru, yaş, sıcak ve soğuk), onlardan dört esas unsura (anâsır-ı erba‘a) ve

toprağa varıncaya kadar meydana gelen süreç, mebde’ (başlangıç) yoludur.

Topraktan madene, ondan bitkiye, ondan hayvana, ondan insana ve nihayet

ondan da kâmil insana varıncaya kadar olan süreç ise, meâd (dönüş)

yoludur. O halde İlâhî nûr ve sonsuz bereket kaynağı, birlik mertebesinden

(mertebe-i ahadiyet) akıllar üzerine, onlardan nefisler üzerine, nefislerden

felekler üzerine, onlardan mizâçlar üzerine, onlardan unsurlara ve toprağa

iner ve bütün bunları sırasıyla bereketlendirir. İşte buna başlangıç (mebde’)

ve iniş yayı (kavs-i nüzûl) da derler.

Sonra topraktan madenlere, oradan bitkilere, bitkilerden hayvanlara,

oradan insana ve ondan da kâmil insana yükselip dönerek oradan Hakk’a

vâsıl olur. İşte bu, yukarıda sözünü ettiğimiz ilâhî nûrdur ki, ilk önce

Hakk’ın yüce huzurundan gelerek, yukarıda sayılan aşamaları geçer. Sonra

yine kendi lâyık olduğu aslına döner. “ Her şey aslına döner ” kuralı

gereğince ilâhî nûr da aslına döner. Esâsen Allah teâlâ, “ Her işin

başlangıcı O’ndandır ve sonu yine O’na dönmektir ” (Yûnus, 10/4)

buyruğu ile bu geçici vücudun (vücûd-i sâri) sürekli bir değişim içinde

bulunduğunu duyurmaktadır. Sözünü ettiğimiz aslına dönme sürecine

(meâd) ise, çıkış yayı (kavs-i urûc) derler.

Şu halde aslî muhabbet hükmüyle ve oluş hakikatlerindeki yönelişleriyle

geçici olan genel varlık (vücûd-i âm); tavırların ve yansımaların her birine

ulaştıkça; o tavrın rengiyle renklenir, o yansımanın özelliğine bürünür. Bu

tür geçişler, etkileşimler söz konusu genel varlığın (vücûd-i âm) iniş

mertebelerinden (tenezzülât) ibarettir. Dünyâda kemâle ermeye lâyık

varlığın seyri ise şu minval üzeredir ki onun seyri akıllardan nefislere,

oradan unsurlara ve nihayet toprağa varıncaya kadar sür’atle gerçekleşir. Ve

onun inişinde duraksama olmaz. Topraktan madenlere, oradan bitkilere,

bitkilerden hayvanlara ve oradan da kâmil insana gelinceye kadar olan

yükselme mertebelerinde (merâtib-i suûd) hızla yükselir. Bunlardan birinde

durup kalmaz.

Olgunluğa (kemâl) ermeye lâyık olmayan varlık ise, dereceleri geçiş

(seyir) esnasında belli yerlere takılıp kalır. İnişlerinde ve yükselmelerinde

umulan olgunluğu bulamaz. İniş mertebelerinde (merâtib-i nüzûl) bazen

ateş sûretinde, bazen hava sûretinde, bazen [19/b] su sûretinde ve bazen de

toprak sûretindeki engellere takılıp kalır. Çıkış derecelerinde (merâtib-i

urûc) ise, bazen maden sûretinde, bazen bitki sûretinde, bazen de hayvan

sûretinde ve bazen de insan sûretine gelip olgunluğa erinceye kadar nice

engellerle oyalanır. Mesela o geçici varlık (vücûd-i sâri), bitkiler âlemine

geçerken bazı doğal âfetler meydana gelir, bitki sûretine giremez. Yahut

bitki olur, ancak bu kez olgunluk mertebesine varmadan önce bozulur;

yerden yeniden bitmeye muhtaç hale gelir. Yahut yetişmesi için gereken

uygun şartların uzağına düşer; bir hayvanın yemesine lâyık halde

gelişemez. Bazen hayvanın yemesine uygun halde gelişimini tamamlar;

ancak hayvan onu yemeden önce telef olur. Ve buna benzer sebeplerle nice

yıllar geçişini tamamlayamadan engellenip durur.

Bazen şöyle olur; mesela bir hayvan eti insanlar tarafından yenilebilecek

bir duruma gelmişken insanlar onu yemeden bozulur, telef olur. Geçici

vücut (vücûd-i sâri), o hayvanın insan mertebesine taşınmasına engel olur.

Bazen de, insan derecesine ulaşır, ancak kâmil insan derecesine erişemez.

Küllî aklı bulamaz; dünyaya hayvan gelir, akılsız olarak gider. Söz konusu

geçici vücut, bazen de yükseliş aşamalarını kısa yoldan geçer; topraktan

ağaçlara ulaşır. Sür’atle meyve sûretine bürünüp insanlara gıda olur. Onda

tez zamanda nutfe şeklini bulur; hemen insan sûretine bürünür. Akıllı ve

bilgili olur. Ancak buna rağmen yine de ilk akla erişemez. Olgunluk

derecesine ulaşamaz.

Bu geçici vücut bazen de sür’atle buğday, arpa, pirinç ve darı sûretine

girer. İnsan yiyeceği olur, sperm sûretine kısa yoldan ulaşır. Annenin

rahmine tutunup; kan pıhtısı ve bir çiğnem et parçası aşamalarını geçip

insan şekline bürünür. Akıllı, bilgili ve olgun olur. İlk akla ulaşır.

Yükselişteki yolculuğunu (seyr) hakkıyla tamamlar. Düşün ki böyle değerli

bir vücudun yükseliş seyri, ilk önce maden olmaktan başlamıştır. Halbuki o

madenlerin başlangıcı, kaygan ve yapışkan bir çamurdur. İşte o geçici

varlığın gelişim aşamaları oradan taşların derecesine yükselmekle

başlamıştır. Taşlardan kıymetli cevherler derecesine yükselmiştir. Bu

kıymetli cevherler de demir, bakır, kalay, gümüş ve altındır. Madenler

içindeki ikinci yükselişi; inci, yâkut ve zümrüt gibi cevherler derecesine

yükselmek olmuştur.

Buradan sonra tâ mercana kadar varmıştır. Ve orada bitkisel gelişimin

aşamalarında yükselmeye başlamıştır. Orada da sür’atle gelişimini

tamamlayıp tohumsuz yetişen bitkiler derecesine yükselmiştir. Bundan

sonra tohum ile yetişen bitkiler derecesine gelmiştir. Oradan da, ağaçların

sûretine varıp tâ ki hurma ağacındaki gelişim aşamasını bulmuştur.

Hurmadan hayvanlar mertebesine yükselip senelerce o mertebede ömür

sürmüştür. Nihayetinde davranışları, tepkileri bakımından ve görünüş

itibâriyle insana benzeyen goril ve maymun sûretine bürünmüştür.

Neticede, o dereceden de yükselerek insan sûretine gelmiştir.

Bir insan ki olgunluk mertebelerini görünürde ve ahlâkında özümseyerek

ilerler ve olgun insan (insan-ı kâmil) derecesine ulaşırsa; ilâhî ahlâkı

kuşanmış ve mükemmel erdemlerle donanmış demektir. Bu üstün ahlâk

ilkelerini özümseyince, Allah’ın büyüklüğünü gereğince tanıma bilincinin

(marifet-i ilâhî) en üst seviyesine erişip küllî akla ulaşmış demektir. İşte bu

aşamada varlık dairesi birleşip sona ermiş olur. Çünkü umumî varlık

(vücûd-i âm) devrini tamamlamış olur. (Nitekim yukarıdaki paragraflarda

serüvenini özetlediğimiz) geçici vücud tarafımızdan bir daire şeklinde

aşağıda gösterilerek tarif edilecektir ki onun başlangıcı ilk akıl , sonu ise

kâmil insan dır. Nitekim bu vücut dairesinin başı sonuna gelip anlatımın

hikâyesi olgun insanda birleşince, bu iş tamamlanmış olur.

Ancak rabbânî feyz bütün varlıklara birlikte ulaşır. Ve bütün varlıklar

aslında, o feyzin parladığı yöne doğru yüzünü çevirip bekleşmektedir;

nasiplenmek için ilâhî feyzi gözetlemektedir. Herkes kãbiliyeti miktarınca,

bolluk ve bereketi dağıtan yüce Allah’ın feyzine ulaşır. Çünkü geçici varlık

olan rabbânî feyz ve bereket çeşitli görünüşlerde ortaya çıkar. Ve böylece

farklı derecelerden her birine yakın olur. Bu durumda o her ortaya çıkışında,

o anda olması gereken şeklin boyasıyla boyanmış, ona uygun parıltı ile ışık

salmış olur. Özünde bir tek varlık iken, farklı görünüşlerde ortaya çıkmış

olur.

Yukarıda sözünü ettiğimiz aşamaların her birinde, eşyanın bir adı vardır

ve o isim nesneyi o haliyle sahiplenip ona rab (rabb-i hâs) olmuş olur. Şu

halde her kim kendi bağlı bulunduğu derecesindeki rabbin terbiyesinde

kalırsa [20/a] işte o kimse Hakk’ı unutup kendine tapmış olur. Çoğu zaman

âlemdeki varlıklarla kavga ve mücâdele halinde bulunur ve bu haliyle kendi

varlığının esas maksadını inkâr etmiş olur. Kendini itiraz ve inkâr ateşine

atmış olur. İşlerini yürütme derdine düşer; işlerini görürken gam ve sıkıntı

deryâsına dalar. Kim de varlık âleminde bağlı bulunduğu ilintinin

sahipliğinden sıyrılıp Rabler Rabb’inin terbiyesi dairesine girerse varlık

zindanından kurtulup ruhun fezâsında ışıldayan nûrlu ufuklara yükselmiş

olur. İşte o kimse nefis putunu kırıp bir ve benzersiz olan Allah’a tapar. Ve

diğer yaratıklarla olan münasebeti, her zaman barış ve esenlik içinde olur;

herkesle iyilikle geçinir. (Gerekli tedbiri aldıktan sonra) işlerini Allah’a

ısmarlayıp üzüntü ve kederden uzak olur. Bu şekilde sınırsız, tarifsiz bir

mutluluğa erişir. Çünkü o kâmil insan derecesine erişmiş; küllî akla

ulaşmıştır. Ve âlem içinde (yukarıda sözünü ettiğimiz) devrânını

tamamlamış ve her istediğini (Allah’ın takdiri ölçüsünde) elde etmiştir. Bu

varlık dairesini, bir İslâm filozofu şiirle remz edip (daha önce sözünü

ettiğimiz) yükseliş kavsini beş beyitle açıklamıştır.

Mesnevî (den şiir)

1-Ez-cemâdî mordem u nâmî şodem

V’ez nemâ mordem be-hayvân ber-zedem

2-Mordem ez-hayvânî u âdem şodem

Pes çi tersem key zi-morden kem şodem

3-Hamle-i dîger be-mîrem ez-beşer

Tâ ber ârem ez-melâyik perr u ser

4-V’ez melek hem bâyedem cesten zi-cû

Küllü şey’in hêlik illâ vechehû [429]

5-Bâr-ı dîger ez-melek kurbân şevem

Ânçi ender vehm n’âyed ân şevem

Mesnevî (den şiirin tercümesi) [430]

1-Cansızlıktan öldüm, bitki oldum. Bitkilikten öldüm hayvanlığa ulaştım.

2-Hayvanlıktan da öldüm; nihayet insan oldum. Ne bu telaş o halde, hani

eksildim mi ölmekle?

3-Bir sonraki aşamada insanlıktan öleyim. Melekler arasından başım,

kanadım yükselsin

4-Meleklik ırmağından da atlamalıyım. “O’nun zâtı dışında her şey yok

olucudur.”

5-İsterim ki sonunda, meleklikten kurban olayım. Hayale gelmeyen

neyse, işte o ben olayım.

Bir kâmil insan (kendi halini açıklayarak) bu mânâyı izâh etmiştir.

Şiir

1-Devr idüb geldim cihâna, yine bir devrân ola

Ben gidem bu ten sarâyı, yıkılıp vîrân ola

2-Bahr-i can tuğyân edip, cismim gemisin dağıta

Yerler altında bu cismim, hâk ile yeksân ola

3-Dört yanımdan nâr u bâd u âb u hâk edip hücûm

Benliğim onlar alıp bu varlığım tâlân ola

4-Dağılıp terkîbim otuz iki harf ola tamâm

Nokta-i rûhum kamunun cevherine kân ola

5-Bu vücudum dağı kalkıp atıla yünler gibi

Şeş cihâtım açılıp, bir haddi yok meydân ola

6-Cümle efkâr u havâsım haşr olup ol arsada

Kalkalar hep yeniden san kim bahâristân ola

7-Yevm-i tüblâdır [431] o gün her mâni bir sûret giyip

Hem kimi sebze kimi hayvân kimi insân ola

8-Kabrime yârân gelip fikr edeler ahvâlimi

Her biri bilmekte halim vâlih ü hayrân ola

9-Her kim ister bu Niyâzî derdmendi ol zamân

Sözlerini okusun kim sırrına mihmân ola

Günümüz Türkçesiyle

1-Devredip geldim cihana; yine bir devrân olur. Ben gittiğim zaman bu

ten sarayım yıkılıp virân olur.

2-Can deryâsı coşup cismim gemisini parçalayınca; Yer altına giren bu

cismim toprak ile bir olur.

3-Dört yanımdan hücum eder; ateş, hava, su ve toprak; Benliğimi alıp

götürür bunlar varlığım tâlân olur.

4-Beni oluşturan terkipler dağılıp 32 harf tamamlanınca, ruhumun

noktası, herkesin cevherine maden olur.

5-Atılır dağlar gibi vücudum, yünler gibi savrulur. Altı yönüm açılıp ucu

bucağı olmayan meydan olur.

6-O meydanda düşüncelerim, hislerim yeniden diriltilir. Hepsi birden

kalkıp sanki gül bahçesi olur.

7-Belâ günüdür o gün, her mânâ bir sûrete bürünür. Kimi sebze, kimi

hayvan, kimi de insan olur.

8-Dostlar kabrime gelip düşünürler halimi. Her biri halîmi anlayınca,

şaşırıp hayrân olur.

9-Kim bu dertli Niyâzi’yi bilmek isterse. Sözlerini okursa, sırrına vâkıf

olur.

Vâcibü’l-vücûd (zorunlu varlık) olan Allah teala ile mümkinü’l-vücûd

(mümkün varlıkları) bir daire gibi düşünmek mümkündür. Bu daireyi düz

bir çizgi ortadan ikiye böler. Buna hatt-ı mevhûm (hâyalî çizgi) ve kutr-ı

daire (dairenin çapı) derler. Bu hayali çizgi ile bir daire iki yay şeklinde

görünür. Çünkü bu, hayalî varlıktan ibaret olan hayali çizgi, geri dönüş

vaktinde merkezine ulaşarak aradan kalkar. İşte o zaman varlık dairesinin

şekli, tam bir daire sûretinde görünür. Ve o noktada “ iki kaş arası veya

ondan da yakın ” (Necm 53/9) âyet-i kerîmesinin sırrı bilinir. Yukarıda

ortaya koyduğumuz açıklamaları, filozofların izlediği metotla bu noktaya

kadar getirmiş olduk. Bundan sonra, astronomi ilmini öğrenmede faydalı

olur ve bir giriş teşkil eder ümidiyle matematik ve geometriden birer bölüm

yazmak uygun olacaktır.

İmdi, bilgelerin takip ettiği yolla varlığın devrânını/hareketini bu ölçüde

açıklayarak bu fasıl tamamlanmış ve hey’et ilmine araç ve giriş konumunda

olan aritmetik ve geometriden bir fasıl yazılması uygun görülmüştür.

[20/b]

[426] . Akıl: Sözlükte mastar olarak “men etmek, engellemek, alıkoymak,

bağlamak” gibi anlamlara gelen akıl kelimesi, felsefe ve mantık terimi

olarak “varlığın hakikatini idrak eden, maddî olmayan, fakat maddeye tesir

eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline

getiren ve kavramlar arasında ilişkiler kurarak önermelerde bulunan, kıyas

yapabilen güç” demektir. Geniş bilgi için bkz. Süleyman Hayri Bolay,

“Akıl”, Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , c. II, İstanbul 1989. Bu

maddede aklın felsefî yönü yine Süleyman Hayri Bolay (s. 238-242),

kelâmî yönü Yusuf Şevki Yavuz (s. 242-246), tasavvufî yönü Süleyman

Uludağ (s. 246-247) tarafından kaleme alınmıştır.

[427] . Mekûlât: İslâm düşünce sisteminde, varlığın genel ilkelerine,

Aristo’nun kategorilerine verilen ad. Mâkûlâtı, eşya ya da varlık içi genel

geçerliliği olan kesin ve değişmez ilkeler olarak yorumlayan İslâm

düşünürleri, zaman zaman Aristo’nun etkisi altında kalırken, tüm

kategorileri töz (cevher) ile nek (araz) ve hayyiz’e (mekânda yer kaplama)

indirgeme tavrında zaman zaman da Stoacıların etkisi altında kalmıştır.

(Ahmet Cevizci, Felsefe Terimleri Sözlüğü , Paradigma, İstanbul 2003, s.

255.)

[428] .

Müellifin

buraya

derc

etmiş

olduğu

malumatın

nasıl

değerlendirilmesi gerektiği ve Darwinizm ile aradaki farkı izah etmek üzere

gerekli açıklama biyografide yapılmıştır.

[429] . “Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan

başka tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.

Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas,

28/88).

[430] . Mevlânâ, Mesnevî , III. Defter, b.3901-3905.

[431] . “Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde insan için ne bir güç

ne de bir yardımcı vardır.” (Târık, 86/9-10)

Yukarıda sayılan beş cevheri bir cevher sayıp dokuz ârâz ekleyerek

hepsine on mekûlât demişlerdir. Halbuki cevher kendi zâtıyla vardır ve

sabittir. Ârâz ise ancak cevherle birlikte vardır ve onu niteler. Bütün âlem,

tüm cüzleriyle on mekûlât tan oluşan tek bir cisimdir. Tamamı hal diliyle

zorunlu varlık olan Hak teâlânın tek varlık olduğunu dile getirir ve buna

şahitlik eder. Aşağıdaki beytimiz, on mekûlât ı içermektedir.

Mesnevî (den şiirin tercümesi)

7-Yevm-i tüblâdır o gün her mâni bir sûret giyip

Bitkilerle hayvanlar arasında yer alan ara canlı hurma ağacıdır. Çünkü o

bitki olmasına rağmen hayvanlar gibi erkeğine yakın olmadıkça hurma

olmaz. Kezâ başı kesilince helâk olur; kuruyarak ne yapraığı ne de meyvesi

kalır. Hayvanlarla insanlar arasında yer alan ara canlıya en açık örnek

maymundur. Çünkü kılları ve kuyruğunun haricinde dışı ve içi bütün

organlarıyla insana benzer. Bu orta canlıların varlığında ki hikmet şudur:

söz konusu canlılardan her birinin kendi mertebelerinin en aşağısından en

üst derecesine erip varlıkların mertebeleri o silsile ile düzene girerek

insanlık derecesinde nihayet bulur. Buna göre âlemde cihanın en seçkin

varlığı insan yaratılmıştır.

Cevherler beş kısımdır ki bunlardan biri heyûlâ (kaos), biri sûret-i

cismiyye ve biri cism-i tabiî dir. Bu üçü yakın cevherlerdir. Diğer ikisi farklı

cevherler olup biri nefs , diğeri akıl dır. Akıl eğer, kendisiyle zorunlu varlık

arasında bir vasıta olmamışsa ona, akl-ı evvel ya da akl-ı küll de denir .

Şayet aklın arka planında başka bir akıl yoksa, o takdirde ona akl-ı âşir

yahut akl-ı fa‘al dahi denir. Ve eğer aklın iki tarafında akıllar varsa buna,

akl-ı mutavassıt denir. Aklın en şereflisi ve en latîf olanı, akl-ı külldür.

Bundan sonra sırasıyla ona yakın olan akıllar gelir.

. “Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde insan için ne bir güç ne de

bir yardımcı vardır.” (Târık, 86/9-10)

. Müellifin buraya derc etmiş olduğu malumatın nasıl değerlendirilmesi

gerektiği ve Darwinizm ile aradaki farkı izah etmek üzere gerekli açıklama

biyografide yapılmıştır.

. Mekûlât: İslâm düşünce sisteminde, varlığın genel ilkelerine, Aristo’nun

kategorilerine verilen ad. Mâkûlâtı, eşya ya da varlık içi genel geçerliliği

olan kesin ve değişmez ilkeler olarak yorumlayan İslâm düşünürleri, zaman

zaman Aristo’nun etkisi altında kalırken, tüm kategorileri töz (cevher) ile

nek (araz) ve hayyiz’e (mekânda yer kaplama) indirgeme tavrında zaman

zaman da Stoacıların etkisi altında kalmıştır. (Ahmet Cevizci, Felsefe

Terimleri Sözlüğü , Paradigma, İstanbul 2003, s. 255.)

. Mevlânâ, Mesnevî , III. Defter, b.3901-3905.

. “Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka

tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm

O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 28/88).

. Akıl: Sözlükte mastar olarak “men etmek, engellemek, alıkoymak,

bağlamak” gibi anlamlara gelen akıl kelimesi, felsefe ve mantık terimi

olarak “varlığın hakikatini idrak eden, maddî olmayan, fakat maddeye tesir

eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline

getiren ve kavramlar arasında ilişkiler kurarak önermelerde bulunan, kıyas

yapabilen güç” demektir. Geniş bilgi için bkz. Süleyman Hayri Bolay,

“Akıl”, Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , c. II, İstanbul 1989. Bu

maddede aklın felsefî yönü yine Süleyman Hayri Bolay (s. 238-242),

kelâmî yönü Yusuf Şevki Yavuz (s. 242-246), tasavvufî yönü Süleyman

Uludağ (s. 246-247) tarafından kaleme alınmıştır.

Küllü şey’in hêlik illâ vechehû