BİRİNCİ FEN · BİRİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
Ruhların mebde’ (çıkış) ve meâd (geri dönüş) yerleri ile cesetlerin
varlıklarını benzer vücutlar içinde devrin niceliğini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar şöyle demişlerdir: (Varlık sahnesini
şenlendirmesi sebebiyle) âlemin ışığı olan geçici vücut (vücûd-i sâri) için
küllî akıldan dokuz akıla, onlardan dokuz feleğe, onlardan dört mizaca
(kuru, yaş, sıcak ve soğuk), onlardan dört esas unsura (anâsır-ı erba‘a) ve
toprağa varıncaya kadar meydana gelen süreç, mebde’ (başlangıç) yoludur.
Topraktan madene, ondan bitkiye, ondan hayvana, ondan insana ve nihayet
ondan da kâmil insana varıncaya kadar olan süreç ise, meâd (dönüş)
yoludur. O halde İlâhî nûr ve sonsuz bereket kaynağı, birlik mertebesinden
(mertebe-i ahadiyet) akıllar üzerine, onlardan nefisler üzerine, nefislerden
felekler üzerine, onlardan mizâçlar üzerine, onlardan unsurlara ve toprağa
iner ve bütün bunları sırasıyla bereketlendirir. İşte buna başlangıç (mebde’)
ve iniş yayı (kavs-i nüzûl) da derler.
Sonra topraktan madenlere, oradan bitkilere, bitkilerden hayvanlara,
oradan insana ve ondan da kâmil insana yükselip dönerek oradan Hakk’a
vâsıl olur. İşte bu, yukarıda sözünü ettiğimiz ilâhî nûrdur ki, ilk önce
Hakk’ın yüce huzurundan gelerek, yukarıda sayılan aşamaları geçer. Sonra
yine kendi lâyık olduğu aslına döner. “ Her şey aslına döner ” kuralı
gereğince ilâhî nûr da aslına döner. Esâsen Allah teâlâ, “ Her işin
başlangıcı O’ndandır ve sonu yine O’na dönmektir ” (Yûnus, 10/4)
buyruğu ile bu geçici vücudun (vücûd-i sâri) sürekli bir değişim içinde
bulunduğunu duyurmaktadır. Sözünü ettiğimiz aslına dönme sürecine
(meâd) ise, çıkış yayı (kavs-i urûc) derler.
Şu halde aslî muhabbet hükmüyle ve oluş hakikatlerindeki yönelişleriyle
geçici olan genel varlık (vücûd-i âm); tavırların ve yansımaların her birine
ulaştıkça; o tavrın rengiyle renklenir, o yansımanın özelliğine bürünür. Bu
tür geçişler, etkileşimler söz konusu genel varlığın (vücûd-i âm) iniş
mertebelerinden (tenezzülât) ibarettir. Dünyâda kemâle ermeye lâyık
varlığın seyri ise şu minval üzeredir ki onun seyri akıllardan nefislere,
oradan unsurlara ve nihayet toprağa varıncaya kadar sür’atle gerçekleşir. Ve
onun inişinde duraksama olmaz. Topraktan madenlere, oradan bitkilere,
bitkilerden hayvanlara ve oradan da kâmil insana gelinceye kadar olan
yükselme mertebelerinde (merâtib-i suûd) hızla yükselir. Bunlardan birinde
durup kalmaz.
Olgunluğa (kemâl) ermeye lâyık olmayan varlık ise, dereceleri geçiş
(seyir) esnasında belli yerlere takılıp kalır. İnişlerinde ve yükselmelerinde
umulan olgunluğu bulamaz. İniş mertebelerinde (merâtib-i nüzûl) bazen
ateş sûretinde, bazen hava sûretinde, bazen [19/b] su sûretinde ve bazen de
toprak sûretindeki engellere takılıp kalır. Çıkış derecelerinde (merâtib-i
urûc) ise, bazen maden sûretinde, bazen bitki sûretinde, bazen de hayvan
sûretinde ve bazen de insan sûretine gelip olgunluğa erinceye kadar nice
engellerle oyalanır. Mesela o geçici varlık (vücûd-i sâri), bitkiler âlemine
geçerken bazı doğal âfetler meydana gelir, bitki sûretine giremez. Yahut
bitki olur, ancak bu kez olgunluk mertebesine varmadan önce bozulur;
yerden yeniden bitmeye muhtaç hale gelir. Yahut yetişmesi için gereken
uygun şartların uzağına düşer; bir hayvanın yemesine lâyık halde
gelişemez. Bazen hayvanın yemesine uygun halde gelişimini tamamlar;
ancak hayvan onu yemeden önce telef olur. Ve buna benzer sebeplerle nice
yıllar geçişini tamamlayamadan engellenip durur.
Bazen şöyle olur; mesela bir hayvan eti insanlar tarafından yenilebilecek
bir duruma gelmişken insanlar onu yemeden bozulur, telef olur. Geçici
vücut (vücûd-i sâri), o hayvanın insan mertebesine taşınmasına engel olur.
Bazen de, insan derecesine ulaşır, ancak kâmil insan derecesine erişemez.
Küllî aklı bulamaz; dünyaya hayvan gelir, akılsız olarak gider. Söz konusu
geçici vücut, bazen de yükseliş aşamalarını kısa yoldan geçer; topraktan
ağaçlara ulaşır. Sür’atle meyve sûretine bürünüp insanlara gıda olur. Onda
tez zamanda nutfe şeklini bulur; hemen insan sûretine bürünür. Akıllı ve
bilgili olur. Ancak buna rağmen yine de ilk akla erişemez. Olgunluk
derecesine ulaşamaz.
Bu geçici vücut bazen de sür’atle buğday, arpa, pirinç ve darı sûretine
girer. İnsan yiyeceği olur, sperm sûretine kısa yoldan ulaşır. Annenin
rahmine tutunup; kan pıhtısı ve bir çiğnem et parçası aşamalarını geçip
insan şekline bürünür. Akıllı, bilgili ve olgun olur. İlk akla ulaşır.
Yükselişteki yolculuğunu (seyr) hakkıyla tamamlar. Düşün ki böyle değerli
bir vücudun yükseliş seyri, ilk önce maden olmaktan başlamıştır. Halbuki o
madenlerin başlangıcı, kaygan ve yapışkan bir çamurdur. İşte o geçici
varlığın gelişim aşamaları oradan taşların derecesine yükselmekle
başlamıştır. Taşlardan kıymetli cevherler derecesine yükselmiştir. Bu
kıymetli cevherler de demir, bakır, kalay, gümüş ve altındır. Madenler
içindeki ikinci yükselişi; inci, yâkut ve zümrüt gibi cevherler derecesine
yükselmek olmuştur.
Buradan sonra tâ mercana kadar varmıştır. Ve orada bitkisel gelişimin
aşamalarında yükselmeye başlamıştır. Orada da sür’atle gelişimini
tamamlayıp tohumsuz yetişen bitkiler derecesine yükselmiştir. Bundan
sonra tohum ile yetişen bitkiler derecesine gelmiştir. Oradan da, ağaçların
sûretine varıp tâ ki hurma ağacındaki gelişim aşamasını bulmuştur.
Hurmadan hayvanlar mertebesine yükselip senelerce o mertebede ömür
sürmüştür. Nihayetinde davranışları, tepkileri bakımından ve görünüş
itibâriyle insana benzeyen goril ve maymun sûretine bürünmüştür.
Neticede, o dereceden de yükselerek insan sûretine gelmiştir.
Bir insan ki olgunluk mertebelerini görünürde ve ahlâkında özümseyerek
ilerler ve olgun insan (insan-ı kâmil) derecesine ulaşırsa; ilâhî ahlâkı
kuşanmış ve mükemmel erdemlerle donanmış demektir. Bu üstün ahlâk
ilkelerini özümseyince, Allah’ın büyüklüğünü gereğince tanıma bilincinin
(marifet-i ilâhî) en üst seviyesine erişip küllî akla ulaşmış demektir. İşte bu
aşamada varlık dairesi birleşip sona ermiş olur. Çünkü umumî varlık
(vücûd-i âm) devrini tamamlamış olur. (Nitekim yukarıdaki paragraflarda
serüvenini özetlediğimiz) geçici vücud tarafımızdan bir daire şeklinde
aşağıda gösterilerek tarif edilecektir ki onun başlangıcı ilk akıl , sonu ise
kâmil insan dır. Nitekim bu vücut dairesinin başı sonuna gelip anlatımın
hikâyesi olgun insanda birleşince, bu iş tamamlanmış olur.
Ancak rabbânî feyz bütün varlıklara birlikte ulaşır. Ve bütün varlıklar
aslında, o feyzin parladığı yöne doğru yüzünü çevirip bekleşmektedir;
nasiplenmek için ilâhî feyzi gözetlemektedir. Herkes kãbiliyeti miktarınca,
bolluk ve bereketi dağıtan yüce Allah’ın feyzine ulaşır. Çünkü geçici varlık
olan rabbânî feyz ve bereket çeşitli görünüşlerde ortaya çıkar. Ve böylece
farklı derecelerden her birine yakın olur. Bu durumda o her ortaya çıkışında,
o anda olması gereken şeklin boyasıyla boyanmış, ona uygun parıltı ile ışık
salmış olur. Özünde bir tek varlık iken, farklı görünüşlerde ortaya çıkmış
olur.
Yukarıda sözünü ettiğimiz aşamaların her birinde, eşyanın bir adı vardır
ve o isim nesneyi o haliyle sahiplenip ona rab (rabb-i hâs) olmuş olur. Şu
halde her kim kendi bağlı bulunduğu derecesindeki rabbin terbiyesinde
kalırsa [20/a] işte o kimse Hakk’ı unutup kendine tapmış olur. Çoğu zaman
âlemdeki varlıklarla kavga ve mücâdele halinde bulunur ve bu haliyle kendi
varlığının esas maksadını inkâr etmiş olur. Kendini itiraz ve inkâr ateşine
atmış olur. İşlerini yürütme derdine düşer; işlerini görürken gam ve sıkıntı
deryâsına dalar. Kim de varlık âleminde bağlı bulunduğu ilintinin
sahipliğinden sıyrılıp Rabler Rabb’inin terbiyesi dairesine girerse varlık
zindanından kurtulup ruhun fezâsında ışıldayan nûrlu ufuklara yükselmiş
olur. İşte o kimse nefis putunu kırıp bir ve benzersiz olan Allah’a tapar. Ve
diğer yaratıklarla olan münasebeti, her zaman barış ve esenlik içinde olur;
herkesle iyilikle geçinir. (Gerekli tedbiri aldıktan sonra) işlerini Allah’a
ısmarlayıp üzüntü ve kederden uzak olur. Bu şekilde sınırsız, tarifsiz bir
mutluluğa erişir. Çünkü o kâmil insan derecesine erişmiş; küllî akla
ulaşmıştır. Ve âlem içinde (yukarıda sözünü ettiğimiz) devrânını
tamamlamış ve her istediğini (Allah’ın takdiri ölçüsünde) elde etmiştir. Bu
varlık dairesini, bir İslâm filozofu şiirle remz edip (daha önce sözünü
ettiğimiz) yükseliş kavsini beş beyitle açıklamıştır.
Mesnevî (den şiir)
1-Ez-cemâdî mordem u nâmî şodem
V’ez nemâ mordem be-hayvân ber-zedem
2-Mordem ez-hayvânî u âdem şodem
Pes çi tersem key zi-morden kem şodem
3-Hamle-i dîger be-mîrem ez-beşer
Tâ ber ârem ez-melâyik perr u ser
4-V’ez melek hem bâyedem cesten zi-cû
Küllü şey’in hêlik illâ vechehû [429]
5-Bâr-ı dîger ez-melek kurbân şevem
Ânçi ender vehm n’âyed ân şevem
Mesnevî (den şiirin tercümesi) [430]
1-Cansızlıktan öldüm, bitki oldum. Bitkilikten öldüm hayvanlığa ulaştım.
2-Hayvanlıktan da öldüm; nihayet insan oldum. Ne bu telaş o halde, hani
eksildim mi ölmekle?
3-Bir sonraki aşamada insanlıktan öleyim. Melekler arasından başım,
kanadım yükselsin
4-Meleklik ırmağından da atlamalıyım. “O’nun zâtı dışında her şey yok
olucudur.”
5-İsterim ki sonunda, meleklikten kurban olayım. Hayale gelmeyen
neyse, işte o ben olayım.
Bir kâmil insan (kendi halini açıklayarak) bu mânâyı izâh etmiştir.
Şiir
1-Devr idüb geldim cihâna, yine bir devrân ola
Ben gidem bu ten sarâyı, yıkılıp vîrân ola
2-Bahr-i can tuğyân edip, cismim gemisin dağıta
Yerler altında bu cismim, hâk ile yeksân ola
3-Dört yanımdan nâr u bâd u âb u hâk edip hücûm
Benliğim onlar alıp bu varlığım tâlân ola
4-Dağılıp terkîbim otuz iki harf ola tamâm
Nokta-i rûhum kamunun cevherine kân ola
5-Bu vücudum dağı kalkıp atıla yünler gibi
Şeş cihâtım açılıp, bir haddi yok meydân ola
6-Cümle efkâr u havâsım haşr olup ol arsada
Kalkalar hep yeniden san kim bahâristân ola
7-Yevm-i tüblâdır [431] o gün her mâni bir sûret giyip
Hem kimi sebze kimi hayvân kimi insân ola
8-Kabrime yârân gelip fikr edeler ahvâlimi
Her biri bilmekte halim vâlih ü hayrân ola
9-Her kim ister bu Niyâzî derdmendi ol zamân
Sözlerini okusun kim sırrına mihmân ola
Günümüz Türkçesiyle
1-Devredip geldim cihana; yine bir devrân olur. Ben gittiğim zaman bu
ten sarayım yıkılıp virân olur.
2-Can deryâsı coşup cismim gemisini parçalayınca; Yer altına giren bu
cismim toprak ile bir olur.
3-Dört yanımdan hücum eder; ateş, hava, su ve toprak; Benliğimi alıp
götürür bunlar varlığım tâlân olur.
4-Beni oluşturan terkipler dağılıp 32 harf tamamlanınca, ruhumun
noktası, herkesin cevherine maden olur.
5-Atılır dağlar gibi vücudum, yünler gibi savrulur. Altı yönüm açılıp ucu
bucağı olmayan meydan olur.
6-O meydanda düşüncelerim, hislerim yeniden diriltilir. Hepsi birden
kalkıp sanki gül bahçesi olur.
7-Belâ günüdür o gün, her mânâ bir sûrete bürünür. Kimi sebze, kimi
hayvan, kimi de insan olur.
8-Dostlar kabrime gelip düşünürler halimi. Her biri halîmi anlayınca,
şaşırıp hayrân olur.
9-Kim bu dertli Niyâzi’yi bilmek isterse. Sözlerini okursa, sırrına vâkıf
olur.
Vâcibü’l-vücûd (zorunlu varlık) olan Allah teala ile mümkinü’l-vücûd
(mümkün varlıkları) bir daire gibi düşünmek mümkündür. Bu daireyi düz
bir çizgi ortadan ikiye böler. Buna hatt-ı mevhûm (hâyalî çizgi) ve kutr-ı
daire (dairenin çapı) derler. Bu hayali çizgi ile bir daire iki yay şeklinde
görünür. Çünkü bu, hayalî varlıktan ibaret olan hayali çizgi, geri dönüş
vaktinde merkezine ulaşarak aradan kalkar. İşte o zaman varlık dairesinin
şekli, tam bir daire sûretinde görünür. Ve o noktada “ iki kaş arası veya
ondan da yakın ” (Necm 53/9) âyet-i kerîmesinin sırrı bilinir. Yukarıda
ortaya koyduğumuz açıklamaları, filozofların izlediği metotla bu noktaya
kadar getirmiş olduk. Bundan sonra, astronomi ilmini öğrenmede faydalı
olur ve bir giriş teşkil eder ümidiyle matematik ve geometriden birer bölüm
yazmak uygun olacaktır.
İmdi, bilgelerin takip ettiği yolla varlığın devrânını/hareketini bu ölçüde
açıklayarak bu fasıl tamamlanmış ve hey’et ilmine araç ve giriş konumunda
olan aritmetik ve geometriden bir fasıl yazılması uygun görülmüştür.
[20/b]
[426] . Akıl: Sözlükte mastar olarak “men etmek, engellemek, alıkoymak,
bağlamak” gibi anlamlara gelen akıl kelimesi, felsefe ve mantık terimi
olarak “varlığın hakikatini idrak eden, maddî olmayan, fakat maddeye tesir
eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline
getiren ve kavramlar arasında ilişkiler kurarak önermelerde bulunan, kıyas
yapabilen güç” demektir. Geniş bilgi için bkz. Süleyman Hayri Bolay,
“Akıl”, Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , c. II, İstanbul 1989. Bu
maddede aklın felsefî yönü yine Süleyman Hayri Bolay (s. 238-242),
kelâmî yönü Yusuf Şevki Yavuz (s. 242-246), tasavvufî yönü Süleyman
Uludağ (s. 246-247) tarafından kaleme alınmıştır.
[427] . Mekûlât: İslâm düşünce sisteminde, varlığın genel ilkelerine,
Aristo’nun kategorilerine verilen ad. Mâkûlâtı, eşya ya da varlık içi genel
geçerliliği olan kesin ve değişmez ilkeler olarak yorumlayan İslâm
düşünürleri, zaman zaman Aristo’nun etkisi altında kalırken, tüm
kategorileri töz (cevher) ile nek (araz) ve hayyiz’e (mekânda yer kaplama)
indirgeme tavrında zaman zaman da Stoacıların etkisi altında kalmıştır.
(Ahmet Cevizci, Felsefe Terimleri Sözlüğü , Paradigma, İstanbul 2003, s.
255.)
[428] .
Müellifin
buraya
derc
etmiş
olduğu
malumatın
nasıl
değerlendirilmesi gerektiği ve Darwinizm ile aradaki farkı izah etmek üzere
gerekli açıklama biyografide yapılmıştır.
[429] . “Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan
başka tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.
Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas,
28/88).
[430] . Mevlânâ, Mesnevî , III. Defter, b.3901-3905.
[431] . “Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde insan için ne bir güç
ne de bir yardımcı vardır.” (Târık, 86/9-10)
Yukarıda sayılan beş cevheri bir cevher sayıp dokuz ârâz ekleyerek
hepsine on mekûlât demişlerdir. Halbuki cevher kendi zâtıyla vardır ve
sabittir. Ârâz ise ancak cevherle birlikte vardır ve onu niteler. Bütün âlem,
tüm cüzleriyle on mekûlât tan oluşan tek bir cisimdir. Tamamı hal diliyle
zorunlu varlık olan Hak teâlânın tek varlık olduğunu dile getirir ve buna
şahitlik eder. Aşağıdaki beytimiz, on mekûlât ı içermektedir.
Mesnevî (den şiirin tercümesi)
7-Yevm-i tüblâdır o gün her mâni bir sûret giyip
Bitkilerle hayvanlar arasında yer alan ara canlı hurma ağacıdır. Çünkü o
bitki olmasına rağmen hayvanlar gibi erkeğine yakın olmadıkça hurma
olmaz. Kezâ başı kesilince helâk olur; kuruyarak ne yapraığı ne de meyvesi
kalır. Hayvanlarla insanlar arasında yer alan ara canlıya en açık örnek
maymundur. Çünkü kılları ve kuyruğunun haricinde dışı ve içi bütün
organlarıyla insana benzer. Bu orta canlıların varlığında ki hikmet şudur:
söz konusu canlılardan her birinin kendi mertebelerinin en aşağısından en
üst derecesine erip varlıkların mertebeleri o silsile ile düzene girerek
insanlık derecesinde nihayet bulur. Buna göre âlemde cihanın en seçkin
varlığı insan yaratılmıştır.
Cevherler beş kısımdır ki bunlardan biri heyûlâ (kaos), biri sûret-i
cismiyye ve biri cism-i tabiî dir. Bu üçü yakın cevherlerdir. Diğer ikisi farklı
cevherler olup biri nefs , diğeri akıl dır. Akıl eğer, kendisiyle zorunlu varlık
arasında bir vasıta olmamışsa ona, akl-ı evvel ya da akl-ı küll de denir .
Şayet aklın arka planında başka bir akıl yoksa, o takdirde ona akl-ı âşir
yahut akl-ı fa‘al dahi denir. Ve eğer aklın iki tarafında akıllar varsa buna,
akl-ı mutavassıt denir. Aklın en şereflisi ve en latîf olanı, akl-ı külldür.
Bundan sonra sırasıyla ona yakın olan akıllar gelir.
. “Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde insan için ne bir güç ne de
bir yardımcı vardır.” (Târık, 86/9-10)
. Müellifin buraya derc etmiş olduğu malumatın nasıl değerlendirilmesi
gerektiği ve Darwinizm ile aradaki farkı izah etmek üzere gerekli açıklama
biyografide yapılmıştır.
. Mekûlât: İslâm düşünce sisteminde, varlığın genel ilkelerine, Aristo’nun
kategorilerine verilen ad. Mâkûlâtı, eşya ya da varlık içi genel geçerliliği
olan kesin ve değişmez ilkeler olarak yorumlayan İslâm düşünürleri, zaman
zaman Aristo’nun etkisi altında kalırken, tüm kategorileri töz (cevher) ile
nek (araz) ve hayyiz’e (mekânda yer kaplama) indirgeme tavrında zaman
zaman da Stoacıların etkisi altında kalmıştır. (Ahmet Cevizci, Felsefe
Terimleri Sözlüğü , Paradigma, İstanbul 2003, s. 255.)
. Mevlânâ, Mesnevî , III. Defter, b.3901-3905.
. “Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka
tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm
O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 28/88).
. Akıl: Sözlükte mastar olarak “men etmek, engellemek, alıkoymak,
bağlamak” gibi anlamlara gelen akıl kelimesi, felsefe ve mantık terimi
olarak “varlığın hakikatini idrak eden, maddî olmayan, fakat maddeye tesir
eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline
getiren ve kavramlar arasında ilişkiler kurarak önermelerde bulunan, kıyas
yapabilen güç” demektir. Geniş bilgi için bkz. Süleyman Hayri Bolay,
“Akıl”, Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , c. II, İstanbul 1989. Bu
maddede aklın felsefî yönü yine Süleyman Hayri Bolay (s. 238-242),
kelâmî yönü Yusuf Şevki Yavuz (s. 242-246), tasavvufî yönü Süleyman
Uludağ (s. 246-247) tarafından kaleme alınmıştır.
Küllü şey’in hêlik illâ vechehû

