KİTABIN MUKADDİMESİ · Beşinci Madde
Beşinci Madde
Sûra üçüncü defa üflenmesini, ölülerin diriltilmesini, cesetlerin mahşerde
toplanmasını, herkesin dünyada ne yaptığını ayrıntılarıyla gösteren amel
defterlerinin verilmesini, hesabın görülmesini, amellerin tartılmasını, sırat
köprüsünü ve Ârâfı özet olarak bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki tefsir ve hadis âlimleri şu konuda görüş birliği
içinde olmuşlardır. Hak teâlâ yeryüzünü şiddetli bir rüzgar ile dümdüz edip
mahşer yerini Şam sahrâsı düzgünlüğünde ve bu yeryüzünün yüzbin misli
genişleterek kurar. Bundan sonra bu dünyaya arşın altında bulunan hayat
denizi nden kesintisiz kırk gün koyu kıvamlı yağmur yağar. Bu yağmurla
bütün yeryüzü dolunca, çamur tabakası içinde toprağa karışmış halde
bulunan insan ve hayvan bedenlerinin tümü, o yağmuru iyice çeker. Bütün
canlıların organları bir araya gelir. Her beden ölmeden önceki halini alıp
yeryüzünde bakla gibi bitmeye başlar. Her beden kendi olgunluğuna erişir.
Bundan sonra Hak teâlâ, ilk önce büyük meleklerden sekizini diriltir. İsrâfîl
(a. s.)’a tekrar sûra üflemesini emreder.
İsrâfîl (a. s.) sûra üçüncü defa öyle latîf ve zarîf üfler ki sûrun içinde
bulunan ruhlar o anda havaya uçuşup ufuklara yayılır; kalabalık koyun
sürüsü içinde her kuzu kendi anasını bildiği gibi her ruh kendi cesedini
bulur. Bunun gibi her ruh kendi cismini bulur ve onda kalır. Mahlukatın
ilkleri ve sonları, melekler, güzel gözlü hûriler, insanlar, cinler, şeytanlar,
deniz yaratıkları, karada yaşayan canlılar ve tüm haşerât o anda canlanıp
mahşer yerine doğru her taraftan toplanırlar. Peygamberlere, evliyâya,
âlimlere ve sâlih kullara cennetten elbiseler ve buraklar gelir; onlar o
elbiseleri giyip binitlere binerek arşın gölgesinde kendilerine tahsis edilen
yerlerine ve kürsülerine gider, rahat ve selâmetle makãmlarına otururlar.
Geri kalan yaratılmışların hepsi aç, susuz, başları açık, çıplak, yalın ayak,
yaya olarak düşe kalka arasat meydanına gelip mahşer yerinde toplanırlar.
Sıklaşıp ayak üzerine dururlar. Güneş, başları üzerine bir mil kadar yaklaşır.
Hararetten çok ter dökerler. Kimi topuğuna, kimi göğsüne, kimi boğazına
kadar ter içinde kalır. Niceleri ter denizine batar. Yer altında bulunan
cehennemi, yetmiş bin saf zebânî çekerek mahşer meydanına getirirler.
Mahşer meydanında bulunan halkı, halka gibi çepeçevre kuşatırlar. Mahşer
halkı elli bin yıl kadar hesaplarının görülmesini beklerken, bu sıkıntılı hal
içinde bulunurlar.
Dünyada kirâmen kâtibîn adlı yazıcı meleklerin tuttukları amel defterleri,
mahşerde sahiplerine verilir. Söz konusu defterleri mü’minlere ve itaatkâr
kullara sağından, kafirlere ve günah işlemekte bilerek ısrar eden fâsıklara
solundan verirler. Hak teâlâ o sırada bütün yaratılmışlara vasıtasız olarak
konuşur; aracısız hitap eder. Ve bir ânda bütün yaratılmışların hesâbını
görür; kimini suçundan dolayı azarlar, kimini hitâbıyla şereflendirir.
Mazlûmun hakkını zâlimden alır; zâlimin iyiliği varsa mazlûma verir.
Yoksa mazlûmun günahlarını zâlime yükler; hesap görüldükten sonra
hayvanları toprak eder. Kâfir olanlar hayvanlara gıpta edip “Keşke biz de
toprak olaydık” [423] derler.
Mahşer meydanında iki direk üzerine büyük bir terâzi konulur ki her bir
direğin uzunluğu beş yüz yıllık yoldur. Ve terazinin her kefesi, yeryüzü
kadar geniştir. İşte bu terâzi ile mahşer gününde iyilikler ve kötülükler
ölçülür. İyilikleri ağır gelenler cennete, kötülükleri ağır gelenler cehenneme
giderler. Şu var ki eğer kul imanla vefat etmişse Hak teâlâ kereminden
kulunu affeder veya peygamberlerden, evliyâdan, âlimlerden, sâlihlerden
birisinin şefaati erişirse kurtulur. Çünkü dünyadan imansız olarak göçenlere
cennet, bağışlanma ve şefaat olmaz ve onlar, aslâ cehennemden
kurtulamazlar. Eğer kişi iman ile âhirete göçüp tartıda günahları ağır
gelmişse ve kendisine bağışlanma veya şefaat erişmemişse; işte böyleleri
günahı kadar cehennemde [14/b] yanıp sonra cennete giderler. Zerre kadar
iman ile âhirete giden, elbette cehennemden çıkıp huzura erişir.
Sırat köprüsü kıldan ince, kılıçtan keskindir. Uzunluğu üç bin yıllık
yoldur. Ve bin yılı yokuş, bin yılı düz, bin yılı iniştir. Bu köprü cehennem
üzerine kurulmuş olup mahşer halkının tamamı onun üzerinden geçip
giderler. Bunlardan kimi şimşek gibi, kimi ok gibi ve kimi de dört nala
seğirten at gibi geçip giderler. Kimi günahlarını yüklenmiş vaziyette oradan
yürür, kimi de cehenneme düşüp yanar. O sırada cehennem şöyle feryâd
eder: “Ey mü’min, çabuk üzerimden geçip git. Çünkü senin nûrun benim
ateşimi söndürmektedir.”
Şu halde, mü’minler selâmetle sıratı geçip giderler. Ve Rasûlullah (s. a.
v)’ın kevser havuzundan içerler. Orada yıkanıp kirlerini paslarını arıtırlar;
huzura çıkmaya engel olacak eksiklerini giderirler, cennete girerler. Herkes
amellerinin derecesine göre kendi makãmını bulur. Ebediyyen orada zevk
ve safâ içinde kalırlar. Çünkü cennetlikler bazen doğru türlü nimetlerle tat
alırlar, bazen de Mevlâ teâlâyı görme şerefine ermek ve ona kavuşmakla
mest ve hayrân olurlar. Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve
hiç kimsenin hatırına gelmeyen benzersiz nimetler bulurlar.
Cennet ile cehennemin arasında kale duvarı gibi burçları ve mazgalları
sayısız büyük bir sur vardır ki yüksekliği beş yüz yıllık mesafedir; uzunluğu
ise sınırsızdır. Yapısı parlak mücevherlerle süslüdür. Buraya ârâf denir ki
kendilerinden kalem kaldırılmış olan ilâhî emir ve yasaklarla sorumlu
olmayan deliler ile müşriklerin büluğa ermeden ölen çocukları, cennetle
cehennemin arasında bulunan bu sûrun üzerinde kalırlar. Cennete baktıkça,
cennet ehlini nimetler içinde görünce orada olmayı dileyerek hüzünlenirler.
Cehennem tarafına bakıp da oradakileri azap içinde görünce, kendi
esenliklerinden mutlu olup şükrederler. Bir rivayete göre ârâf halkı sonsuza
kadar bazen üzüntü ve bazen de sevinç içinde orada kalırlar.
Ey hataları örten, günahları mağfiretiyle gizleyen Allahım! Seçilmiş
Peygamberin, sevgilin, Muhammed Mustafa (s.a.v) hürmetine bizi
cehennem ateşinin azâbından koru. İyilerle berâber cennetine al. Sonsuzluk
yurdunda sana kavuşma nimetiyle rızıklandır. Ey affedici! Âmin.
[372] . Âyet-i kerîmeler Mushaf-ı Şerîf’teki tertibine göre sıralanmıştır.
[373] . Mârifetnâme müellifi İbrahim Hakkı Erzurûmî Hazretleri bu
hacimli eserinde ele aldığı konularla ilgili eski-yeni ne kadar rivayet varsa
hepsine yer vermeye çalışmıştır. İşlediği konunun önce geleneksel
rivayetlerini vermiş, daha sonra da yaşadığı çağa kadar gelişen deney ve
gözleme dayalı yeni bilgileri aktarmıştır. Bu sebeple okuyucunun bu
noktaya dikkat etmesi gerekir. Eserin baştan sona bir bütünlük teşkil ettiğini
hatırda tutmalıdır.
Erzurûmî rivayetler konusunda çoğunlukla nakledici durumundadır.
Kendi zamanına kadar gelen bilgi-hikmet ve inanç mirasını eserinde
toplamıştır.
Kadîm zamana ait bu mirasın sonraki nesillere aktarılmasında bir köprü
vazifesi yapmıştır. Bu konularla ilgili bir değerlendirme yaparken sırf
Erzurûmî’nin düşünceleri diye düşünüp ona ithamlarda bulunmak doğru
değildir.
Özetle Mârifetnâme ’de ele alınıp incelenen konular, yazılan rivayetler,
Erzurûmî’nin kendisinin îcat ettiği şeyler değildir.
O günün müslüman toplumunda hatta diğer din mensupları arasında
derece derece bilinen ve kabul görülen hususlardır.
Burada geçen bilgi ve rivayetleri günümüz bilgi ve kültürüyle elbette
mukãyese edebiliriz. Doğru-yanlış, geçerli-geçersiz gibi hükümlere
varabiliriz. Ancak bu günün verileri ile üç asır öncesinin bir emeğini
küçültüp karalamak doğru olmaz diye düşünüyoruz. Bunun yerine, şerefli
mazimize not düşen fazîletli âlimleri emeklerinden dolayı hayır ve şükran
ile yâd etmenin daha uygun olacağını düşünüyoruz.
[374] . Âlemin yaratılışı konusunda İslâm tarihinde Yahudi ve Hıristiyan
kaynaklardan pek çok rivayet, tefsir ve hadis kitaplarına girmiştir.
Bu rivayetler tefsir usûlünde “İsrâiliyât” adı altında incelenmektedir.
Gerek Hz. Muhammed (s.a.v.) zamanında Müslüman olan az sayıdaki
Yahudi asıllı Müslüman ve gerekse onun vefatından sonra ehl-i kitaptan
Müslüman olanlar eski din ve kültürlerinden bazı konuları Müslüman
olduktan sonra da dile getirmişlerdir. Zamanla bazı Müslüman bilginlerin
de bazı konularda bizden önceki ümmetlerin bilgilerine baş vurdukları
görülmüştür.
Tefsir âlimleri İsrâiliyât denilen haberleri üç kısımda değerlendirmişlerdir.
a-Sıhhati bilinip Kur’ân’a uygun olanlar. Bunlar makbul olan haberlerdir. b-
Yalan olduğu bilinip Kur’ân’a muhâlif olanlar ki bunların rivayeti aslâ câiz
değildir. c-Sıhhati tam olarak bilinemeyen, bu bakımdan ne kabul ne de
yalanlanabilen rivayetler. Özellikle tefsirdeki ihtilaflar bu gibi hallerde
ortaya çıkmaktadır. Biz bu dar yerimizde İsrâiliyâtta meşhur olmuş birkaç
önemli zâtın ismini verip konuyu bitirelim: Abdullah b. Selâm (ö.43/663-
664), Ka’bu’l-Ahbâr (32/652-653), Vehb b. Münebbih (110-114/728-732-
734) ve Abdülmelik b. Abdilazîz b. Cüreyc (150/767). Daha fazla bilgi için
bkz. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi , Diyânet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.
I, Ankara 1988, s.120. Özellikle tasavvufî muhitlerde bu tür rivayetler daha
çok yer edinmiştir.
Tasavvuf erbâbı (mutasavvıfe) bu rivayetlere gönül dünyalarındaki
zenginlik oranında çok değişik anlamlar yüklemişlerdir. Mesela 1544-1628
yılları arasında yaşayan önemli Osmanlı mutasavvıfı azîz Mahmud Hüdâyi
de Hulâsatü’l-ahbâr fî Ahvâli’n-Nebiyyi’l-muhtâr adlı eserinde bu tür
rivayetleri zikretmiştir. Bkz. Âlemin Yaratılışı ve Hz. Muhammed’in Zuhûru ,
Hulâsatü’l-ahbâr , Çeviren: Kerîm Kara-Mustafa Özdemir, İnsan Yayınları,
İstanbul.
[375] . İbrahim Hakkı Erzurûmî Hazretleri’nin burada ittifak ettiklerini
bildirdiği tefsir ve hadis bilginlerini İsrâiliyât nakletmekte bir sakınca
görmeyen âlimler diye düşünmek doğru olur. Hatta bunlara tasavvufta
“vahdet-i vücud” düşüncesini kabul eden âlimleri de katmalıyız. Çünkü
buradan itibaren bahsedilen konular, daha çok tasavvufta “varlığın birliği”
düşüncesine sahip âlimlerce ifade edilen düşüncelerdir.
[376] . Önceki sayfalarda da işaret ettiğimiz gibi, burada “Küntü kenzen
mahfiyyen…” hadisine işaret vardır. Tasavvuf ehlinin “İlâhî aşk”
düşüncesinin kaynağı saydığı bu ifadenin hadis olup olmadığı konusunda
pek çok değerlendirme yapılmıştır. Sûfîlere göre varlığın yaratılışının temel
sebebi özetle, Allah’ın kendi zâtına duyduğu sevgiyi, varlığı yaratmak
sûretiyle dışarıya çıkarmasıdır. Özellikle İbn Arabî’nin eserlerinde ortaya
koyduğu, fakat bizzat kendisinin adını koymadığı vahdet-i vücud
düşüncesine göre, varlığın Hakk’ın ezelî ilminden çıkarak son şekline
geldiği âna kadar geçirdiği bir takım aşamalar vardır. Bunlara “merâtib-i
vücud”, “varlık mertebeleri” denir. Daha fazla bilgi için bk. Yıldırım, a.g.e. ,
s. 98; Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis , Yediveren, Konya 2001,
s. 268.
[377] . “Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır.” hadisiyle bu akla işaret
edilmiştir. Buraya; a)-Vahdet mertebesi, b)-Nûr-ı Muhammedî, c)-Cebrâil,
d)-İnsanın hakikati, e)-Arş denir. Akl-ı evvel Allah’tan ilk zuhûr eden
şeydir. Allah ilk önce onu, sonra onun aracılığı ile tüm diğer şeyleri
yaratmıştır. Buna ilâhî ilmin ilk zuhûru da denir. (Uludağ, a.g.e. , s. 35-36.)
[378] . Âlem: Kâinât, bütün yaratılmış varlıklar, dünya, cihan, belli bir
sınıfı meydana getiren varlıkların ya da canlıların oluşturduğu varlık
toplulukları. Tasavvufta çok çeşitli âlem kavramları ve tarifleri vardır. Daha
fazla bilgi için bkz. Uludağ, a.g.e. , s. 38.
[379] . İnsanın duyu organları ile bilemeyeceği ve akılla kavrayamayacağı
varlıklar âlemine gayb âlemi denir. Eşyaya sirâyet eden bir hayat olup
bunun mahalli nâsûttur. Sırf vahdete de lâhût denir. Arştan arza kadar
melekût âlemi, bunun dışındaki ilâhî tecellîler ceberût âlemidir. (Uludağ,
a.g.e. , s. 39.)
[380] . Emir âlemi maddesiz ve müddetsiz birdenbire (def’aten), halk
âlemi ise zaman içinde tedrîci olarak yaratılmıştır. Akıl, ruh ve nefis emir
âleminden; felekler, unsurlar ve maddî şeyler halk âlemindendir. (Uludağ, a
g.e ., s. 39.)
[381] . Feleklerin feleği, en büyük felek, taht, mülk, hâkimiyet, zuhûr,
tecellî. Tasavvufta Allah’ın mukayyet isimlerinin istikrar mahalli. Arşullah,
Allah isminin mazharı olması itibarıyla insan, yani insanın bir örneği
sayılan mutlak varlık. Arşu’r-Rahmân veya Allah’ın arşı, kâmil insanın
kalbi. Arş, üzerine Allah’ın istivâ ettiği bir varlıktır. Yerler ve göklere
sığmayan Allah mü’min kulunun kalbine sığdığından onun esas arşı ve
istivâ ettiği varlık insan-ı kâmilin kalbidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 53.)
[382] . Bu konu ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır:
“ Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a
istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze geceyi
bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda
yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O’na
mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” (A’râf, 7/54). Bu konu
ile ilgili diğer âyetler şunlardır: Yûnus, 10/3; Hûd, 11/7; Furkan, 25/59;
Secde, 32/4; Kaf, 50/38; Hadîd, 57/4.
[383] . Mesela Cenâb-ı Hak, âlemi yaratmaya ne gün başlayıp ne gün
bitirdiğini Kur’ân’da haber vermemiştir. Bu konuda söylenilenlerin
İsrâiliyât olduğu belirtilmektedir.
[384] . Mânâsı: “Mülk ve melekût âlemlerinin Rabbini tesbih ederiz. Arşın
sahibi, yücelik, azamet, heybet, güç, ululuk ve celâl sahibi Allah’ı tesbih
ederiz. Kulların gerçek mânâda melikini ve bütün varlıkların sahibini tesbih
ederiz. Her zaman diri olan O meliki tesbih ederiz ki kendisine uyku hali
gelmez ve O’nun için ölüm söz konusu değildir. Her türlü noksandan uzak
olan O kutsal varlığı; Rabbimizi, meleklerin ve ruhun Rabbini tesbih
ederiz.”
[385] . Burada Zümer sûresinin 75.inci âyet-i kerimesine telmih
olunmuştur.
[386] . Mânâsı: “Allah’ı tesbih ederiz, O’na hamd ederiz ki; O’ndan başka
ilâh yoktur, O en büyüktür. O yücedir, O büyüktür; O’ndan başka gerçek
mânâda hiçbir güç ve kuvvet yoktur.”
[387] . Tûr sûresinin 6. âyetinde bahr-ı mescûrun, zamanı geldiğinde fokur
fokur kaynatılacağı bildirilmektedir.
[388] . Rahîk-ı Mahtûm: Mutaffifîn sûresinin 25. âyet-i kerîmesinde
geçmektedir.
[389] . Livâ-yı hamd: Kıyamet gününde mahşerde Hz. Muhammed’in
(s.a.v.) ümmetinin, altında toplanacağı bildirilen sancaktır. Ansiklopedik
İslâm Lugatı , Yay: Tercüman Gazetesi, İstanbul 1982, c. I, s. 375.
[390] . Beyt-i Ma‘mûr: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mîrâc sırasında göğün
yedinci katında ziyaret ettiği bir evin adı. Kâbe’nin tam üzerinde olduğu
ifade edilir. ( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. I, s. 134.)
[391] . Makãm-ı mahmûd: Övülmüş makãm demek olup, âyet-i kerîmede
şöyle geçmektedir: “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir
nâfile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer
bir makãma (makãm-ı mahmûd) göndereceğini umabilirsin.” (İsrâ,
17/79) Müfessirlere göre makãm-ı mahmûd, Hz. Peygamber’in, kıyamet
günündeki şefaat makãmı veya kendisine livâü’l-hamd sancağının
verileceği makãmdır. ( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. II, s. 398.)
[392] . Zeberced: Zümrütten daha açık yeşil olan ve zümrüt kadar değeri
olmayan bir süs taşı.
[393] . Firdevs cenneti, şu âyet-i kerîmelerde geçmektedir: “İman edip iyi
davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makãm olarak Firdevs
cennetleri vardır.” (Kehf, 18/107); “(Evet) Firdevs’e vâris olan bu
kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.” (Mü’minûn, 23/11)
[394] . Harem bölgesi: Halen, hac ve umre için ihrâma girilen mîkat
mahallerinin bulunduğu noktalar ve avlanma yasağı gibi belirli kuralların
geçerli olduğu harem bölgesi, Beyt-i Ma‘mûr’dan söz konusu ışığın
vurduğu yerdir denilmektedir.
[395] . Bu fasıldaki maddeleri okurken, biyografide bu konularla ilgili
yapılan hatırlatmaların göz önünde tutulması halinde, eserden daha iyi
istifade edilecektir.
[396] . Bahr-ı rakk-ı menşûr: Yayılmış ince deri üzerine rızıkların yazıldığı
hususi levha. Bkz. Tûr sûresi, 52/3)
[397] . Bahr-ı rızk-ı maksûm: Yayılmış ince deri üzerine, sahiplerine
paylaştırılmış halde rızıkların yazıldığı hususi levha.
[398] . Mânâsı: “Allah bütün noksan sıfatlardan uzaktır. O’nu
yarattıklarının sayısınca, arşının direkleri adedince ve kelimelerin
mürekkebince tesbih ederiz.”
[399] . Mânâsı: “Her şeyin Rabb’i olan Allah teâlâ bütün noksan
sıfatlardan tenzih ederiz.”
[400] . Mânâsı: “Nûrun yaratıcısı olan Allah, noksan sıfatlardan uzaktır;
O’nu tesbih ederiz.”
[401] . Mânâsı: “Hiçbir eksiği olmayan Allah, noksan sıfatlardan
münezzehtir. Rabbimiz! Meleklerin ve ruhun Rabbi!”
[402] . Mânâsı: “Hükümranlığı son bulmayan ve daima diri olan
Rabbimizi tesbih ederiz.”
[403] . Mânâsı: “Kudret sahibi Yüce Allah, noksan sıfatlardan uzaktır.”
[404] . Mânâsı: “Mülk ve melekut âleminin sahibi Allah’ı tesbih ederiz.”
[405] . Kaf dağı, dünyayı ihâta eden bir dağ olarak düşünülürdü. Dünyanın
düz olduğuna inanıldığı dönemlerde İbrâniler, Yunanlılar ve Araplar
arasında yaygın olan inanışa göre dünyanın etrafı Okyanus denilen uçsuz-
bucaksız karanlık bir denizle çevrilidir. Kaf dağı işte bu Okyanus’tan sonra
yer almakta olup, kara ve denizin ikisini birden ihâta etmektedir. Efsânevî
bir kuş olan Ankâ’nın yuvası da Kaf dağındadır. ( Ansiklopedik İslâm
Lugatı , c. I, s. 314.)
[406] . Seb’a-i seyyâre: Bunlar Ay, Merkür, Uranüs, Güneş, Mars, Jüpiter
ve Satürn’dür.
[407] . Benzer rivayet için bkz. Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , XI/27, H. no:
10949; Heysemî, Mecma‘u’z-zevâ’id , I/280, H. no: 346.
[408] . “O melek, yerlerin etrafını tutup bir omuzunda sâkinleştirmiştir.
Bundan sonra Hak teâlâ, yerleri tutan görevli meleğin ayağını sabitlemek
için yeşil yâkuttan, kare biçiminde büyük bir kaya yaratmıştır. Bu kayanın
en yüksek yüzeyinde bin vâdi yaratmıştır. Bu vâdilerin her birini bir deniz
ile doldurmuş, her denizi de binlerce çeşit yaratıkla doldurmuştur. Bundan
sonra Hak teâlâ sözünü ettiğimiz kayayı sağlam tutmak için büyük kırmızı
bir boğa yaratmıştır. Onun kırk bin başı, kırk bin boynuzu ve kırk bin ayağı
vardır. Ve her iki ayağı arası bir yıllık mesafedir. Boğa o kayayı boynuzları
ve sırtı üzerine yüklenmiştir. Söz konusu boğanın adı, Leyunan’dır. Bundan
sonra Hak teâlâ boğanın ayağını sabitleştirmek için büyük bir balık
yaratmıştır ki yedi deniz onun ağzında bir damla su gibidir. O balığın
altında büyük bir deniz yaratmıştır ki o muazzam balık orada sâkin ve
hareketsiz durmaktadır. Bundan sonra Hak teâlâ söz konusu denizin altında
yedi kat cehennemi yaratmıştır ki o büyük deniz, cehennem üzerinde sâkin
olmuştur.” Muhterem okuyucularımızdan ricamız, dipnota aldığımız bu
ibareyi okurken biyografideki hatırlatmaları göz önünde bulundurmalarıdır.
[409] . Bu maddeyi okurken, merhum müellifin cehennemin yerin altında
olduğu inancını gözardı etmediğini hatırda tutmak gerekiyor.
[410] . “Saîr”in Kur’ân’da geçtiği bazı âyetler: Nisâ, 4/10 ve 55; İsrâ,
17/97.
[411] . “Sakar”ın Kur’ân’da geçtiği bazı âyetler: Kamer, 54/48; Müddessir,
74/26, 27 ve 42.
[412] . “Cahîm”in Kur’ân’da geçtiği bazı âyetler: Bakara, 2/119; Mâide,
5/10; Tevbe, 9/113.
[413] . “Hutame”nin Kur’ân’da geçtiği bazı âyetler: Hümeze, 104/4 ve 5.
[414] . “Lezâ”nın Kur’ân’da geçtiği âyet-i kerîme: Meâric sûresi, 70/15.
[415] . “Hâviye”nin Kur’ân’da geçtiği âyet-i kerîme: Kâria sûresi, 101/9.
[416] . Hz. Âdem (a.s.) ile Havva’nın yaratılışıyla ilgili benzer rivayetler,
azîz Mahmud Hüdâyi’nin Hulâsatü’l-ahbâr ’ında da mevcuttur. Bu eserde
mümkün olduğu ölçüde bahsedilen rivayetlerin kaynaklarına ulaşılmaya
çalışılmıştır.
[417] . Bu konudaki hadis-i şerifler, hadis kitaplarının Kitâbü’l-fiten ve
Eşrâtü’s-sâ‘a bâblarında bulunmaktadır.
[418] . Kıyametin on alâmeti diye bilinen şartlar, Huzeyfe b. Useyd
Gıfârî’den gelen rivayette şu şekildedir: “Biz kendi aramızda bir takım
meselelerden bahsederken Rasûlullah (s.a.v.) çıkageldi ve: “Neden
bahsediyorsunuz?” diye sordu. “Kıyamet üzerinden konuşuyoruz” dedik.
Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kıyametten önce on alâmet görülmedikçe
dünyanın sonu gelmez” dedi ve bu alâmetleri şu şekilde saydı: 1-Duhan
(simsiyah bir duman), 2-Deccâl, 3-Dâbbetü’l-arz, 4-Güneşin batıdan
doğuşu, 5-Meryem oğlu Îsâ’nın (a.s.) nüzûlü, 6-Ye’cûc ve Me’cûc, 7-Üç
yerde batma hâdisesi, a-Doğuda yer batması, b (8)-Batıda yer batması, c(9)-
Arap Yarımadası’nda yer batması, 10-İnsanları önüne katıp mahşer yerine
sürecek olan bir ateşin Yemen’den çıkması. ( Buhâri-Müslim , “Fiten”; Ebû
Dâvûd , “Melâhim” 11; İbn Mâce , “Fiten”, 28; Taftazânî Kelâm İlmi ve
İslâm Akâidi Şerhu’l-akâid , Haz: Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları,
Üçüncü Baskı, İstanbul 1991, s. 360, 26 numaralı dipnot.)
[419] . Kâria, 101/5.
[420] . “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve
ikram sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacak.” Rahmân, 55/26-27.
[421] . Ğâfir, 40/16.
[422] . Ğâfir, 40/16.
[423] . Nebe’, 78/40
Bunun altında altıncı kat gökyüzü vardır ve o taze incidendir. Buranın
ismi Raka ’dır; Altıncı kat semâdaki melekler gılmân (hizmetkâr)
şeklindedir. Yüzleri gülden tazedir. Hepsi de Allah korkusundan rükûa
varmışlardır. Ve “subhâne rabbî külli şey’in” tesbihini dillerine vird
edinmişlerdir. Reislerinin adı Kemhâil ’dir, altıncı kat gökyüzünün
bekçisidir. Onun altında beşinci kat gökyüzü vardır; kırmızı altındandır.
İsmi Denika ’dır. Buranın melekleri hûriler şeklindedir. Onların hepsi de
Allah korkusundan tevazu ile oturur vaziyette dururlar. Tesbihleri şudur;
“subhâne’l-hâlıkı’n-nûri ve bi-hamdihî” Reislerinin ismi Semhâil ’dir ki o,
beşinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında dördüncü kat gökyüzü
vardır ki beyaz gümüştendir. İsmi, Erkalun ’dur. Ve onun melekleri at
şeklindedir. Tesbihleri şudur; “subhâne’l-meliki’l-kuddûsi rabbünâ ve
rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh” Reislerinin ismi Kâkâil ’dir; dördüncü kat
gökyüzünün bekçisidir. Onun altında üçüncü kat gökyüzü vardır ki sarı
yâkuttandır. İsmi Mâûn ’dur ve onun melekleri kartal şeklindedir; tesbihleri
şudur; “subhâne’l-hayyi’llezî lâ yemûtü” Reislerinin ismi Safdail ’dir;
üçüncü kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında ikinci kat gökyüzü vardır
ki kırmızı yâkuttandır. İsmi Kaydum ’dur. Buranın bütün melekleri deve
şeklindedir. Tesbihleri şudur; “Subhâne zi’l-izzeti ve’l-ceberût” Reislerinin
ismi Mencail ’dir; ikinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında birinci kat
gökyüzü vardır ki yeşil zeberceddendir. İsmi Berkia ’dır; melekleri sığır
şeklindedir.
Tesbihleri
şudur;
“subhâne
zi’l-melülki
ve’l-melekût”
Reislerinin ismi İsmail’dir; dünya semâsının bekçisidir. Bu, büyük ve güzel
bir melek olup Mîkâil ’in vekilidir. Yağmuru her yere o paylaştırır. Damlalar
onun hesap ettiği yerlere yağar ve bulutlar ancak onun sevk ettiği bölgelere
gider.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Hak Teâlâ bu âlemi, vahdaniyetinin varlığına delil
olarak yaratmış, bütün eşyada sanatını göstererek hikmetinin hakikatlerini
akıl sahiplerine duyurmuştur. [2/b] Kullarını kendi zâtının bilinmesini
arzulamaları için Kur’ân-ı Kerîm’de tüm azametiyle şöyle buyurmuştur:
Ey azîz! Bilinmelidir ki sadece hadis âlimleri şu konuda görüş birliği
içindedirler: Kıyametin şartları ve alâmetleri iki çeşittir. Bunlardan bir
kısmı gizli alâmetler, diğerleri açık alâmetlerdir.
Cehennem tabakalarından ilkinin adı da Cehennem ’dir. Oradaki azap
diğerlerine nazaran hafiftir. Burası, Muhammed ümmetinin günahkârları
için yaratılmıştır. İkinci tabakanın adı, Saîr ’dir ki Hristiyanlar orada
hapsedilmiştir. Üçüncü tabakanın adı, Sakar ’dır ki orası Yahudiler için
ayrılmıştır. Dördüncü tabakanın adı Cahîm ’dir ki dinden dönen (mürted)ler
ve şeytanlar için onun pek şiddetli azâbı vardır. Beşinci tabakanın adı,
Hutame ’dir, Gayyâ Kuyusu ondadır. Ye’cûc ve me’cûc ile kafirlerin yeridir.
Altıncı tabakanın adı, Lezâ ’dır. Putperest, ateşperest ve sihirbazlar için
hazırlanmıştır. Yedinci tabaka en diptedir ve adı, Hâviye ’dir. O dinsizleri,
zındıkları, hîlekârları, yalancı ve münafıkları içine alacaktır. Onun ateşinin
yakıcılığı ve gazabının şiddeti diğer cehennem tabakalarının hepsinden
fazladır. Sayılan yedi cehennem tabakasının tüm katmanları yedi binden
fazladır.
“Subhâne zi’l-mülki ve’l-melekûti. Subhâne zi’l-arşi ve’l-izzeti ve’l-
azameti ve’l-heybeti ve’l-kudreti ve’l-kibriyâi ve’l-ceberût. Subhâne’l-
meliki’l-ma’bûd, subhâne’l-meliki’l-mevcûd, subhâne’l-meliki’l-hayyillezî
lâ yenâmü velâ yemût. Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbü’l-melâiketi
ve’r-rûh.”
Sekiz nehrin ötesinde arş-ı a’zamın etrafında, -arştan gelen nûrun
şiddetiyle çevresinde bulunan meleklerin yanmasına engel olsun diye-
nûrdan bin perde ve karanlıktan bin perde yaratılmıştır. Bu perdelerin
ardında saf tutmuş yetmiş bin melek yaratılmıştır. Bu melekler arşı kuşatan
Rahmân’ı sürekli tesbih ederler ve arşı tavaf etmek için sürekli hareket
ederler. Günde iki kez arşın taşıyıcılarına selâm verirler. Bunlara “melâike-i
sâffûn ve hâffûn” (saf tutup arşın etrafını kuşatan melekler) denir. Bunlar
sonsuza kadar ayakta durup şöylece Allah’ı tesbih ederler. Bunların
ötesinde de saf tutmuş yetmiş bin melekler vardır; kıyamda durup sürekli
olarak Allah’ı şöyle tesbih ederler: “Subhânallâhi ve’l-hamdü li’llâhi velâ
ilâhe illa’llâhu va’llâhu ekber. Velâ havle velâ kuvvete illâ bi’llâhi’l-
aliyyi’l-azîm.”
Tefsir âlimleri de görüş birliği içinde şunu söylerler: artık iş bu raddeye
geldikten sonra Hak teâlâ, İsrâfîl (a. s.)’a sûra üflemesini emreder. Sûra
üflendiği sırada yedi kat göklerde bulunan meleklerin hepsi ve yeryüzünde
bulunan canlıların tamamı, kıyamet koptu zannederek yüz üstü düşüp
kendilerinden geçerler. Göklere ve yeryüzüne bir titreyiş ve sarsıntı hâkim
olur; yıldızlar dökülür, insanların saçları ve sakalları ağarır, hâmile olanlar,
vaktinden önce çocuklarını doğurur. İnsanların hepsi kendinden geçip
sarhoş gibi kala kalırlar. İşte bu, ilk sûrun üflenmesidir ki bütün
yaratılmışlar korkuya kapılırlar. Kırk yıl bu şekilde sürüp gider. Bundan
sonra Hak teâlâ İsrâfîl (a. s)’a tekrar sûra üflemesini emreder ve İsrâfîl (a.
s.) ikincisinde sûra öyle kuvvetle üfler ki şiddetinden bütün dağlar
yerlerinden kopup havada savrulur “atılmış renkli pamuk yığınları gibi”
gibi dağılırlar. Yedi kat gökler parça parça olup; su misali eriyip yeryüzüne
dökülür. Denizlerin suyu çekilir, yeryüzü kupkuru olur. Güneşin ve ayın
ışığı çekilip kapkara olur. Kâinâtı karanlık kaplar; arş-ı âlâdan aşağıların en
aşağısına, en dipteki perdeye değin ne kadar mahlukat ve melek varsa hepsi
yok olurlar. Ancak büyük meleklerden (melâike-i mukarrabûn) sekizi kalır.
Bunların ilk dördü; Cebrâil, Mikâil, Rıdvân ve Azrâil’dir. Diğer dördü;
arşın taşıyıcıları (hamele-i arş)dır ki bunların biri de İsrâfîl’dir. Bundan
sonra Azrâil (a. s.) Hak teâlânın emriyle diğer yedi meleğin ruhlarını alır.
Sonra kendi ruhunu alırken öyle bir çığlık atar ki sesi yedi kat gökleri aşar,
yerin derinliklerine varır. İşte o zaman her can ölümü tadıp yok olmuş olur.
İki âlemde ölümü tatmayan hiç kimse [14/a] kalmaz; ancak şânı yüce ve
bağışlayıcı olan Allah teâlâ kalır.
Bu kâinât, harap, boş, kimsesiz virâneler gibi kırk yıl öylece kalır. Hak
teâlâ azametiyle “Bu gün mülk kimin?” diye sorar. Yüce zâtından başka
kâinâtta hiç kimse olmadığı için yine kendisi, “Her şeye gâlip olan bir tek
Allah’ındır” diye kendisine cevap verir.
Melekût âlemi (bâtın âlem), bu on dört çeşit ruh ile tamam olmuştur.
Âlemin en saf, en temiz ve en güzel olanına gayb âlemi, lâhût âlemi ve
ceberût âlemi denir. Ortasına; ruhlar âlemi, mânâlar âlemi ve emir âlemi
denir. En aşağı, en kesîf ve cisimlere en yakın olanına ise âlem-i mücerredât
[4/a] (soyut âlem), berzah âlemi ve misal âlemi denir.
Bu perdelerin altında bahr-ı mescûr, onun altında bahr-ı rakk-ı menşûr,
onun altında bahr-ı rızk-ı maksûm, onun altında bahr-ı in’âm (nimetler
denizi) , onun altında bahr-ı kumkâm (su denizi,) o nun altında bahr-ı hayvân
(hayat denizi) vardır. Ve bütün bu denizler, Cenâb-ı Hakk’ın bitip tükenmez
hazinelerinden kinâyedir. Söz konusu denizlerin altında yedinci kat
gökyüzü vardır ki parlak nûrdan, bir rivayete göre kırmızı yâkuttandır. Ve
ismi Aribâ ’dır, yüce meleklerle doludur. Ve oradaki hürmete layık melekler,
insan şeklindedir. Tesbihleri daima şudur; “subhânallâhi ve bi-hamdihî
adede halkıhî ve zînete arşihî ve midâde kelimâtihî.” Onlar Hak teâlâdan
başka kimseyi bilmezler ve birbirlerine bile dönüp bakmazlar. Allah
korkusundan kıyamda durup kıyamete kadar ağlarlar. Bunlara [8/b]
melâike-i mukarrabîn ve rûhânîyyîn ( manevî olarak Allah’a yaklaştırılmış
melekler) derler. Reislerinin ismi Raykail ’dir ki yedinci kat gökyüzünün
bekçisidir.
Bunun altında altıncı kat gökyüzü vardır ve o taze incidendir. Buranın
ismi Raka ’dır; Altıncı kat semâdaki melekler gılmân (hizmetkâr)
şeklindedir. Yüzleri gülden tazedir. Hepsi de Allah korkusundan rükûa
varmışlardır. Ve “subhâne rabbî külli şey’in” tesbihini dillerine vird
edinmişlerdir. Reislerinin adı Kemhâil ’dir, altıncı kat gökyüzünün
bekçisidir. Onun altında beşinci kat gökyüzü vardır; kırmızı altındandır.
İsmi Denika ’dır. Buranın melekleri hûriler şeklindedir. Onların hepsi de
Allah korkusundan tevazu ile oturur vaziyette dururlar. Tesbihleri şudur;
“subhâne’l-hâlıkı’n-nûri ve bi-hamdihî” Reislerinin ismi Semhâil ’dir ki o,
beşinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında dördüncü kat gökyüzü
vardır ki beyaz gümüştendir. İsmi, Erkalun ’dur. Ve onun melekleri at
şeklindedir. Tesbihleri şudur; “subhâne’l-meliki’l-kuddûsi rabbünâ ve
rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh” Reislerinin ismi Kâkâil ’dir; dördüncü kat
gökyüzünün bekçisidir. Onun altında üçüncü kat gökyüzü vardır ki sarı
yâkuttandır. İsmi Mâûn ’dur ve onun melekleri kartal şeklindedir; tesbihleri
şudur; “subhâne’l-hayyi’llezî lâ yemûtü” Reislerinin ismi Safdail ’dir;
üçüncü kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında ikinci kat gökyüzü vardır
ki kırmızı yâkuttandır. İsmi Kaydum ’dur. Buranın bütün melekleri deve
şeklindedir. Tesbihleri şudur; “Subhâne zi’l-izzeti ve’l-ceberût” Reislerinin
ismi Mencail ’dir; ikinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında birinci kat
gökyüzü vardır ki yeşil zeberceddendir. İsmi Berkia ’dır; melekleri sığır
şeklindedir.
Tesbihleri
şudur;
“subhâne
zi’l-melülki
ve’l-melekût”
Reislerinin ismi İsmail’dir; dünya semâsının bekçisidir. Bu, büyük ve güzel
bir melek olup Mîkâil ’in vekilidir. Yağmuru her yere o paylaştırır. Damlalar
onun hesap ettiği yerlere yağar ve bulutlar ancak onun sevk ettiği bölgelere
gider.
Ey azîz! Bilinmelidir ki tefsir ve hadis âlimleri ittifak etmişlerdir ki, Allah
Teâlâ ve Tekaddes hazretleri ehadiyet mertebesinde gizli bir hazine iken,
bilinmeyi murad edip dilemesiyle ruhlar âlemiyle cisimler âlemini
yaratmıştır. Rahmetinin güzelliği ve kudretinin kemâli, azametinin görkemi,
nimetinin bolluğu, sanatının çeşitliliği ve hikmetinin sırlarını meydana
çıkarmayı
istediğinde,
bütün
yaratılmışlardan
önce,
yokluğun
bilinmezliğinden parlak, yeşil bir cevher vücuda getirmiştir. Bir rivayete
göre; kendi nûrundan oldukça hoş ve büyük bir cevher var edip o cevherden
kâinâtın tamamını derece derece düzenli bir biçimde yaratmıştır. Buna ilk
cevher, Nûr-ı Muhammedî, (levh-i mahfûz) korunmuş kutsal levha, (akl-ı
küll) evrensel akıl ve (rûh-ı izâfî) göreceli ruh da denilir. Bütün ruhların ve
cesetlerin başlangıcı ve kaynağı bu cevherdir.
Tefsir âlimleri de görüş birliği içinde şunu söylerler: artık iş bu raddeye
geldikten sonra Hak teâlâ, İsrâfîl (a. s.)’a sûra üflemesini emreder. Sûra
üflendiği sırada yedi kat göklerde bulunan meleklerin hepsi ve yeryüzünde
bulunan canlıların tamamı, kıyamet koptu zannederek yüz üstü düşüp
kendilerinden geçerler. Göklere ve yeryüzüne bir titreyiş ve sarsıntı hâkim
olur; yıldızlar dökülür, insanların saçları ve sakalları ağarır, hâmile olanlar,
vaktinden önce çocuklarını doğurur. İnsanların hepsi kendinden geçip
sarhoş gibi kala kalırlar. İşte bu, ilk sûrun üflenmesidir ki bütün
yaratılmışlar korkuya kapılırlar. Kırk yıl bu şekilde sürüp gider. Bundan
sonra Hak teâlâ İsrâfîl (a. s)’a tekrar sûra üflemesini emreder ve İsrâfîl (a.
s.) ikincisinde sûra öyle kuvvetle üfler ki şiddetinden bütün dağlar
yerlerinden kopup havada savrulur “atılmış renkli pamuk yığınları gibi”
gibi dağılırlar. Yedi kat gökler parça parça olup; su misali eriyip yeryüzüne
dökülür. Denizlerin suyu çekilir, yeryüzü kupkuru olur. Güneşin ve ayın
ışığı çekilip kapkara olur. Kâinâtı karanlık kaplar; arş-ı âlâdan aşağıların en
aşağısına, en dipteki perdeye değin ne kadar mahlukat ve melek varsa hepsi
yok olurlar. Ancak büyük meleklerden (melâike-i mukarrabûn) sekizi kalır.
Bunların ilk dördü; Cebrâil, Mikâil, Rıdvân ve Azrâil’dir. Diğer dördü;
arşın taşıyıcıları (hamele-i arş)dır ki bunların biri de İsrâfîl’dir. Bundan
sonra Azrâil (a. s.) Hak teâlânın emriyle diğer yedi meleğin ruhlarını alır.
Sonra kendi ruhunu alırken öyle bir çığlık atar ki sesi yedi kat gökleri aşar,
yerin derinliklerine varır. İşte o zaman her can ölümü tadıp yok olmuş olur.
İki âlemde ölümü tatmayan hiç kimse [14/a] kalmaz; ancak şânı yüce ve
bağışlayıcı olan Allah teâlâ kalır.
Hamd Sancağı’nı (Livâ-yı hamd) ve Beyt-i Ma‘mûr’u bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki tefsir ve hadis âlimleri ittifak etmişlerdir ki, Allah
Teâlâ ve Tekaddes hazretleri ehadiyet mertebesinde gizli bir hazine iken,
bilinmeyi murad edip dilemesiyle ruhlar âlemiyle cisimler âlemini
yaratmıştır. Rahmetinin güzelliği ve kudretinin kemâli, azametinin görkemi,
nimetinin bolluğu, sanatının çeşitliliği ve hikmetinin sırlarını meydana
çıkarmayı
istediğinde,
bütün
yaratılmışlardan
önce,
yokluğun
bilinmezliğinden parlak, yeşil bir cevher vücuda getirmiştir. Bir rivayete
göre; kendi nûrundan oldukça hoş ve büyük bir cevher var edip o cevherden
kâinâtın tamamını derece derece düzenli bir biçimde yaratmıştır. Buna ilk
cevher, Nûr-ı Muhammedî, (levh-i mahfûz) korunmuş kutsal levha, (akl-ı
küll) evrensel akıl ve (rûh-ı izâfî) göreceli ruh da denilir. Bütün ruhların ve
cesetlerin başlangıcı ve kaynağı bu cevherdir.
Diğer yıldız ve gezegenlerin büyüklerine onar melek, küçüklerine birer
melek tayin olunmuştur. Bu melekler hikmet ve kudret sahibi Allah’ın
dilemesiyle belirlenen vakitlerinde doğup batmaları, her birini kendi
doğacakları yere götürmeleri, anılan yıldızlardan kopan parçalarla, semâda
konuşulanları dinleyen şeytanları taşlayıp yakmaları için gökyüzü
deryâsında hareket ettirirler. Hak teâlâ kudretiyle güneş, ay ve bütün
yıldızlar içinden ancak beş tanesi için, yeryüzünün iki tarafında doğup
batacakları çeşitli noktalar belirlemiştir. Bu sebeple sözü edilen yıldızlara
yedi gezegen (seb’a-i seyyâre) derler ki her gün başka bir yerden doğup
farklı bir yerde batarlar.
Ayın tutulması vakti geldiğinde aynı şekilde güzel ay arabasından gök
yüzü denizinin derinliğine ya tamamen ya da kısmen düşer ve düştüğü
miktarda tutulma meydana gelir. O sırada onu hareket ettirmekle görevli
melekler dahi iki kısma ayrılırlar. Yukarıda anlatıldığı üzere ayı tekrar
arabasına koyarlar. Ay tekrar parlar; karanlık geceyi aydınlatır ve melekler
onu alıp tekrar battığı yere götürürler. Ay ve güneş tutulmasının bir çok
faydaları vardır. Bunlardan biri şudur; güneşi ve ayı tanrı edinenlerin
sözlerinin asılsızlığı [10/a] ortaya çıkar. Çünkü değişime uğrayan nesne
tanrı olamaz. Güneşin, ayın görünmediği son üç günde kendi parlaklığını
gösterip de tutulması ve ayın da dolunay halindeyken tutulmasının onun
eksilmeye yakın olduğuna delâlet ettiği gibi, “her kemâle erenin zevâle
uğraması kesindir” sözü gereği bolluk içinde bulunan kemâl sahibi
kimselere, belâdan emin olmamaları ve Hazret-i Hakka yönelmeleri
gerektiğini gösterir. Nitekim Habîb-i Ekrem (s.a.v.): “Güvende olmayı
umarak belâ içinde olmayı (sınanmayı) , emniyet halinde iken belâdan
(imtihan edilmekten) daha çok severim” buyurmuştur. Çünkü Allah bir
kuluna ancak belâ (denemek) için emniyet hissi verir.
Dünyada kirâmen kâtibîn adlı yazıcı meleklerin tuttukları amel defterleri,
mahşerde sahiplerine verilir. Söz konusu defterleri mü’minlere ve itaatkâr
kullara sağından, kafirlere ve günah işlemekte bilerek ısrar eden fâsıklara
solundan verirler. Hak teâlâ o sırada bütün yaratılmışlara vasıtasız olarak
konuşur; aracısız hitap eder. Ve bir ânda bütün yaratılmışların hesâbını
görür; kimini suçundan dolayı azarlar, kimini hitâbıyla şereflendirir.
Mazlûmun hakkını zâlimden alır; zâlimin iyiliği varsa mazlûma verir.
Yoksa mazlûmun günahlarını zâlime yükler; hesap görüldükten sonra
hayvanları toprak eder. Kâfir olanlar hayvanlara gıpta edip “Keşke biz de
toprak olaydık” derler.

