Marifetnâme · Haziran 27, 2026

Sûra üçüncü defa üflenmesini, ölülerin diriltilmesini, cesetlerin mahşerde

KİTABIN MUKADDİMESİ · Beşinci Madde Beşinci Madde Sûra üçüncü defa üflenmesini, ölülerin diriltilmesini, cesetlerin mahşerde toplanmasını, herkesin dünyada ne yaptığını ayrıntılarıyla gösteren amel defterlerinin …

KİTABIN MUKADDİMESİ · Beşinci Madde

Beşinci Madde

Sûra üçüncü defa üflenmesini, ölülerin diriltilmesini, cesetlerin mahşerde

toplanmasını, herkesin dünyada ne yaptığını ayrıntılarıyla gösteren amel

defterlerinin verilmesini, hesabın görülmesini, amellerin tartılmasını, sırat

köprüsünü ve Ârâfı özet olarak bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki tefsir ve hadis âlimleri şu konuda görüş birliği

içinde olmuşlardır. Hak teâlâ yeryüzünü şiddetli bir rüzgar ile dümdüz edip

mahşer yerini Şam sahrâsı düzgünlüğünde ve bu yeryüzünün yüzbin misli

genişleterek kurar. Bundan sonra bu dünyaya arşın altında bulunan hayat

denizi nden kesintisiz kırk gün koyu kıvamlı yağmur yağar. Bu yağmurla

bütün yeryüzü dolunca, çamur tabakası içinde toprağa karışmış halde

bulunan insan ve hayvan bedenlerinin tümü, o yağmuru iyice çeker. Bütün

canlıların organları bir araya gelir. Her beden ölmeden önceki halini alıp

yeryüzünde bakla gibi bitmeye başlar. Her beden kendi olgunluğuna erişir.

Bundan sonra Hak teâlâ, ilk önce büyük meleklerden sekizini diriltir. İsrâfîl

(a. s.)’a tekrar sûra üflemesini emreder.

İsrâfîl (a. s.) sûra üçüncü defa öyle latîf ve zarîf üfler ki sûrun içinde

bulunan ruhlar o anda havaya uçuşup ufuklara yayılır; kalabalık koyun

sürüsü içinde her kuzu kendi anasını bildiği gibi her ruh kendi cesedini

bulur. Bunun gibi her ruh kendi cismini bulur ve onda kalır. Mahlukatın

ilkleri ve sonları, melekler, güzel gözlü hûriler, insanlar, cinler, şeytanlar,

deniz yaratıkları, karada yaşayan canlılar ve tüm haşerât o anda canlanıp

mahşer yerine doğru her taraftan toplanırlar. Peygamberlere, evliyâya,

âlimlere ve sâlih kullara cennetten elbiseler ve buraklar gelir; onlar o

elbiseleri giyip binitlere binerek arşın gölgesinde kendilerine tahsis edilen

yerlerine ve kürsülerine gider, rahat ve selâmetle makãmlarına otururlar.

Geri kalan yaratılmışların hepsi aç, susuz, başları açık, çıplak, yalın ayak,

yaya olarak düşe kalka arasat meydanına gelip mahşer yerinde toplanırlar.

Sıklaşıp ayak üzerine dururlar. Güneş, başları üzerine bir mil kadar yaklaşır.

Hararetten çok ter dökerler. Kimi topuğuna, kimi göğsüne, kimi boğazına

kadar ter içinde kalır. Niceleri ter denizine batar. Yer altında bulunan

cehennemi, yetmiş bin saf zebânî çekerek mahşer meydanına getirirler.

Mahşer meydanında bulunan halkı, halka gibi çepeçevre kuşatırlar. Mahşer

halkı elli bin yıl kadar hesaplarının görülmesini beklerken, bu sıkıntılı hal

içinde bulunurlar.

Dünyada kirâmen kâtibîn adlı yazıcı meleklerin tuttukları amel defterleri,

mahşerde sahiplerine verilir. Söz konusu defterleri mü’minlere ve itaatkâr

kullara sağından, kafirlere ve günah işlemekte bilerek ısrar eden fâsıklara

solundan verirler. Hak teâlâ o sırada bütün yaratılmışlara vasıtasız olarak

konuşur; aracısız hitap eder. Ve bir ânda bütün yaratılmışların hesâbını

görür; kimini suçundan dolayı azarlar, kimini hitâbıyla şereflendirir.

Mazlûmun hakkını zâlimden alır; zâlimin iyiliği varsa mazlûma verir.

Yoksa mazlûmun günahlarını zâlime yükler; hesap görüldükten sonra

hayvanları toprak eder. Kâfir olanlar hayvanlara gıpta edip “Keşke biz de

toprak olaydık” [423] derler.

Mahşer meydanında iki direk üzerine büyük bir terâzi konulur ki her bir

direğin uzunluğu beş yüz yıllık yoldur. Ve terazinin her kefesi, yeryüzü

kadar geniştir. İşte bu terâzi ile mahşer gününde iyilikler ve kötülükler

ölçülür. İyilikleri ağır gelenler cennete, kötülükleri ağır gelenler cehenneme

giderler. Şu var ki eğer kul imanla vefat etmişse Hak teâlâ kereminden

kulunu affeder veya peygamberlerden, evliyâdan, âlimlerden, sâlihlerden

birisinin şefaati erişirse kurtulur. Çünkü dünyadan imansız olarak göçenlere

cennet, bağışlanma ve şefaat olmaz ve onlar, aslâ cehennemden

kurtulamazlar. Eğer kişi iman ile âhirete göçüp tartıda günahları ağır

gelmişse ve kendisine bağışlanma veya şefaat erişmemişse; işte böyleleri

günahı kadar cehennemde [14/b] yanıp sonra cennete giderler. Zerre kadar

iman ile âhirete giden, elbette cehennemden çıkıp huzura erişir.

Sırat köprüsü kıldan ince, kılıçtan keskindir. Uzunluğu üç bin yıllık

yoldur. Ve bin yılı yokuş, bin yılı düz, bin yılı iniştir. Bu köprü cehennem

üzerine kurulmuş olup mahşer halkının tamamı onun üzerinden geçip

giderler. Bunlardan kimi şimşek gibi, kimi ok gibi ve kimi de dört nala

seğirten at gibi geçip giderler. Kimi günahlarını yüklenmiş vaziyette oradan

yürür, kimi de cehenneme düşüp yanar. O sırada cehennem şöyle feryâd

eder: “Ey mü’min, çabuk üzerimden geçip git. Çünkü senin nûrun benim

ateşimi söndürmektedir.”

Şu halde, mü’minler selâmetle sıratı geçip giderler. Ve Rasûlullah (s. a.

v)’ın kevser havuzundan içerler. Orada yıkanıp kirlerini paslarını arıtırlar;

huzura çıkmaya engel olacak eksiklerini giderirler, cennete girerler. Herkes

amellerinin derecesine göre kendi makãmını bulur. Ebediyyen orada zevk

ve safâ içinde kalırlar. Çünkü cennetlikler bazen doğru türlü nimetlerle tat

alırlar, bazen de Mevlâ teâlâyı görme şerefine ermek ve ona kavuşmakla

mest ve hayrân olurlar. Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve

hiç kimsenin hatırına gelmeyen benzersiz nimetler bulurlar.

Cennet ile cehennemin arasında kale duvarı gibi burçları ve mazgalları

sayısız büyük bir sur vardır ki yüksekliği beş yüz yıllık mesafedir; uzunluğu

ise sınırsızdır. Yapısı parlak mücevherlerle süslüdür. Buraya ârâf denir ki

kendilerinden kalem kaldırılmış olan ilâhî emir ve yasaklarla sorumlu

olmayan deliler ile müşriklerin büluğa ermeden ölen çocukları, cennetle

cehennemin arasında bulunan bu sûrun üzerinde kalırlar. Cennete baktıkça,

cennet ehlini nimetler içinde görünce orada olmayı dileyerek hüzünlenirler.

Cehennem tarafına bakıp da oradakileri azap içinde görünce, kendi

esenliklerinden mutlu olup şükrederler. Bir rivayete göre ârâf halkı sonsuza

kadar bazen üzüntü ve bazen de sevinç içinde orada kalırlar.

Ey hataları örten, günahları mağfiretiyle gizleyen Allahım! Seçilmiş

Peygamberin, sevgilin, Muhammed Mustafa (s.a.v) hürmetine bizi

cehennem ateşinin azâbından koru. İyilerle berâber cennetine al. Sonsuzluk

yurdunda sana kavuşma nimetiyle rızıklandır. Ey affedici! Âmin.

[372] . Âyet-i kerîmeler Mushaf-ı Şerîf’teki tertibine göre sıralanmıştır.

[373] . Mârifetnâme müellifi İbrahim Hakkı Erzurûmî Hazretleri bu

hacimli eserinde ele aldığı konularla ilgili eski-yeni ne kadar rivayet varsa

hepsine yer vermeye çalışmıştır. İşlediği konunun önce geleneksel

rivayetlerini vermiş, daha sonra da yaşadığı çağa kadar gelişen deney ve

gözleme dayalı yeni bilgileri aktarmıştır. Bu sebeple okuyucunun bu

noktaya dikkat etmesi gerekir. Eserin baştan sona bir bütünlük teşkil ettiğini

hatırda tutmalıdır.

Erzurûmî rivayetler konusunda çoğunlukla nakledici durumundadır.

Kendi zamanına kadar gelen bilgi-hikmet ve inanç mirasını eserinde

toplamıştır.

Kadîm zamana ait bu mirasın sonraki nesillere aktarılmasında bir köprü

vazifesi yapmıştır. Bu konularla ilgili bir değerlendirme yaparken sırf

Erzurûmî’nin düşünceleri diye düşünüp ona ithamlarda bulunmak doğru

değildir.

Özetle Mârifetnâme ’de ele alınıp incelenen konular, yazılan rivayetler,

Erzurûmî’nin kendisinin îcat ettiği şeyler değildir.

O günün müslüman toplumunda hatta diğer din mensupları arasında

derece derece bilinen ve kabul görülen hususlardır.

Burada geçen bilgi ve rivayetleri günümüz bilgi ve kültürüyle elbette

mukãyese edebiliriz. Doğru-yanlış, geçerli-geçersiz gibi hükümlere

varabiliriz. Ancak bu günün verileri ile üç asır öncesinin bir emeğini

küçültüp karalamak doğru olmaz diye düşünüyoruz. Bunun yerine, şerefli

mazimize not düşen fazîletli âlimleri emeklerinden dolayı hayır ve şükran

ile yâd etmenin daha uygun olacağını düşünüyoruz.

[374] . Âlemin yaratılışı konusunda İslâm tarihinde Yahudi ve Hıristiyan

kaynaklardan pek çok rivayet, tefsir ve hadis kitaplarına girmiştir.

Bu rivayetler tefsir usûlünde “İsrâiliyât” adı altında incelenmektedir.

Gerek Hz. Muhammed (s.a.v.) zamanında Müslüman olan az sayıdaki

Yahudi asıllı Müslüman ve gerekse onun vefatından sonra ehl-i kitaptan

Müslüman olanlar eski din ve kültürlerinden bazı konuları Müslüman

olduktan sonra da dile getirmişlerdir. Zamanla bazı Müslüman bilginlerin

de bazı konularda bizden önceki ümmetlerin bilgilerine baş vurdukları

görülmüştür.

Tefsir âlimleri İsrâiliyât denilen haberleri üç kısımda değerlendirmişlerdir.

a-Sıhhati bilinip Kur’ân’a uygun olanlar. Bunlar makbul olan haberlerdir. b-

Yalan olduğu bilinip Kur’ân’a muhâlif olanlar ki bunların rivayeti aslâ câiz

değildir. c-Sıhhati tam olarak bilinemeyen, bu bakımdan ne kabul ne de

yalanlanabilen rivayetler. Özellikle tefsirdeki ihtilaflar bu gibi hallerde

ortaya çıkmaktadır. Biz bu dar yerimizde İsrâiliyâtta meşhur olmuş birkaç

önemli zâtın ismini verip konuyu bitirelim: Abdullah b. Selâm (ö.43/663-

664), Ka’bu’l-Ahbâr (32/652-653), Vehb b. Münebbih (110-114/728-732-

734) ve Abdülmelik b. Abdilazîz b. Cüreyc (150/767). Daha fazla bilgi için

bkz. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi , Diyânet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.

I, Ankara 1988, s.120. Özellikle tasavvufî muhitlerde bu tür rivayetler daha

çok yer edinmiştir.

Tasavvuf erbâbı (mutasavvıfe) bu rivayetlere gönül dünyalarındaki

zenginlik oranında çok değişik anlamlar yüklemişlerdir. Mesela 1544-1628

yılları arasında yaşayan önemli Osmanlı mutasavvıfı azîz Mahmud Hüdâyi

de Hulâsatü’l-ahbâr fî Ahvâli’n-Nebiyyi’l-muhtâr adlı eserinde bu tür

rivayetleri zikretmiştir. Bkz. Âlemin Yaratılışı ve Hz. Muhammed’in Zuhûru ,

Hulâsatü’l-ahbâr , Çeviren: Kerîm Kara-Mustafa Özdemir, İnsan Yayınları,

İstanbul.

[375] . İbrahim Hakkı Erzurûmî Hazretleri’nin burada ittifak ettiklerini

bildirdiği tefsir ve hadis bilginlerini İsrâiliyât nakletmekte bir sakınca

görmeyen âlimler diye düşünmek doğru olur. Hatta bunlara tasavvufta

“vahdet-i vücud” düşüncesini kabul eden âlimleri de katmalıyız. Çünkü

buradan itibaren bahsedilen konular, daha çok tasavvufta “varlığın birliği”

düşüncesine sahip âlimlerce ifade edilen düşüncelerdir.

[376] . Önceki sayfalarda da işaret ettiğimiz gibi, burada “Küntü kenzen

mahfiyyen…” hadisine işaret vardır. Tasavvuf ehlinin “İlâhî aşk”

düşüncesinin kaynağı saydığı bu ifadenin hadis olup olmadığı konusunda

pek çok değerlendirme yapılmıştır. Sûfîlere göre varlığın yaratılışının temel

sebebi özetle, Allah’ın kendi zâtına duyduğu sevgiyi, varlığı yaratmak

sûretiyle dışarıya çıkarmasıdır. Özellikle İbn Arabî’nin eserlerinde ortaya

koyduğu, fakat bizzat kendisinin adını koymadığı vahdet-i vücud

düşüncesine göre, varlığın Hakk’ın ezelî ilminden çıkarak son şekline

geldiği âna kadar geçirdiği bir takım aşamalar vardır. Bunlara “merâtib-i

vücud”, “varlık mertebeleri” denir. Daha fazla bilgi için bk. Yıldırım, a.g.e. ,

s. 98; Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis , Yediveren, Konya 2001,

s. 268.

[377] . “Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır.” hadisiyle bu akla işaret

edilmiştir. Buraya; a)-Vahdet mertebesi, b)-Nûr-ı Muhammedî, c)-Cebrâil,

d)-İnsanın hakikati, e)-Arş denir. Akl-ı evvel Allah’tan ilk zuhûr eden

şeydir. Allah ilk önce onu, sonra onun aracılığı ile tüm diğer şeyleri

yaratmıştır. Buna ilâhî ilmin ilk zuhûru da denir. (Uludağ, a.g.e. , s. 35-36.)

[378] . Âlem: Kâinât, bütün yaratılmış varlıklar, dünya, cihan, belli bir

sınıfı meydana getiren varlıkların ya da canlıların oluşturduğu varlık

toplulukları. Tasavvufta çok çeşitli âlem kavramları ve tarifleri vardır. Daha

fazla bilgi için bkz. Uludağ, a.g.e. , s. 38.

[379] . İnsanın duyu organları ile bilemeyeceği ve akılla kavrayamayacağı

varlıklar âlemine gayb âlemi denir. Eşyaya sirâyet eden bir hayat olup

bunun mahalli nâsûttur. Sırf vahdete de lâhût denir. Arştan arza kadar

melekût âlemi, bunun dışındaki ilâhî tecellîler ceberût âlemidir. (Uludağ,

a.g.e. , s. 39.)

[380] . Emir âlemi maddesiz ve müddetsiz birdenbire (def’aten), halk

âlemi ise zaman içinde tedrîci olarak yaratılmıştır. Akıl, ruh ve nefis emir

âleminden; felekler, unsurlar ve maddî şeyler halk âlemindendir. (Uludağ, a

g.e ., s. 39.)

[381] . Feleklerin feleği, en büyük felek, taht, mülk, hâkimiyet, zuhûr,

tecellî. Tasavvufta Allah’ın mukayyet isimlerinin istikrar mahalli. Arşullah,

Allah isminin mazharı olması itibarıyla insan, yani insanın bir örneği

sayılan mutlak varlık. Arşu’r-Rahmân veya Allah’ın arşı, kâmil insanın

kalbi. Arş, üzerine Allah’ın istivâ ettiği bir varlıktır. Yerler ve göklere

sığmayan Allah mü’min kulunun kalbine sığdığından onun esas arşı ve

istivâ ettiği varlık insan-ı kâmilin kalbidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 53.)

[382] . Bu konu ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır:

“ Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a

istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze geceyi

bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda

yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O’na

mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” (A’râf, 7/54). Bu konu

ile ilgili diğer âyetler şunlardır: Yûnus, 10/3; Hûd, 11/7; Furkan, 25/59;

Secde, 32/4; Kaf, 50/38; Hadîd, 57/4.

[383] . Mesela Cenâb-ı Hak, âlemi yaratmaya ne gün başlayıp ne gün

bitirdiğini Kur’ân’da haber vermemiştir. Bu konuda söylenilenlerin

İsrâiliyât olduğu belirtilmektedir.

[384] . Mânâsı: “Mülk ve melekût âlemlerinin Rabbini tesbih ederiz. Arşın

sahibi, yücelik, azamet, heybet, güç, ululuk ve celâl sahibi Allah’ı tesbih

ederiz. Kulların gerçek mânâda melikini ve bütün varlıkların sahibini tesbih

ederiz. Her zaman diri olan O meliki tesbih ederiz ki kendisine uyku hali

gelmez ve O’nun için ölüm söz konusu değildir. Her türlü noksandan uzak

olan O kutsal varlığı; Rabbimizi, meleklerin ve ruhun Rabbini tesbih

ederiz.”

[385] . Burada Zümer sûresinin 75.inci âyet-i kerimesine telmih

olunmuştur.

[386] . Mânâsı: “Allah’ı tesbih ederiz, O’na hamd ederiz ki; O’ndan başka

ilâh yoktur, O en büyüktür. O yücedir, O büyüktür; O’ndan başka gerçek

mânâda hiçbir güç ve kuvvet yoktur.”

[387] . Tûr sûresinin 6. âyetinde bahr-ı mescûrun, zamanı geldiğinde fokur

fokur kaynatılacağı bildirilmektedir.

[388] . Rahîk-ı Mahtûm: Mutaffifîn sûresinin 25. âyet-i kerîmesinde

geçmektedir.

[389] . Livâ-yı hamd: Kıyamet gününde mahşerde Hz. Muhammed’in

(s.a.v.) ümmetinin, altında toplanacağı bildirilen sancaktır. Ansiklopedik

İslâm Lugatı , Yay: Tercüman Gazetesi, İstanbul 1982, c. I, s. 375.

[390] . Beyt-i Ma‘mûr: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mîrâc sırasında göğün

yedinci katında ziyaret ettiği bir evin adı. Kâbe’nin tam üzerinde olduğu

ifade edilir. ( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. I, s. 134.)

[391] . Makãm-ı mahmûd: Övülmüş makãm demek olup, âyet-i kerîmede

şöyle geçmektedir: “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir

nâfile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer

bir makãma (makãm-ı mahmûd) göndereceğini umabilirsin.” (İsrâ,

17/79) Müfessirlere göre makãm-ı mahmûd, Hz. Peygamber’in, kıyamet

günündeki şefaat makãmı veya kendisine livâü’l-hamd sancağının

verileceği makãmdır. ( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. II, s. 398.)

[392] . Zeberced: Zümrütten daha açık yeşil olan ve zümrüt kadar değeri

olmayan bir süs taşı.

[393] . Firdevs cenneti, şu âyet-i kerîmelerde geçmektedir: “İman edip iyi

davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makãm olarak Firdevs

cennetleri vardır.” (Kehf, 18/107); “(Evet) Firdevs’e vâris olan bu

kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.” (Mü’minûn, 23/11)

[394] . Harem bölgesi: Halen, hac ve umre için ihrâma girilen mîkat

mahallerinin bulunduğu noktalar ve avlanma yasağı gibi belirli kuralların

geçerli olduğu harem bölgesi, Beyt-i Ma‘mûr’dan söz konusu ışığın

vurduğu yerdir denilmektedir.

[395] . Bu fasıldaki maddeleri okurken, biyografide bu konularla ilgili

yapılan hatırlatmaların göz önünde tutulması halinde, eserden daha iyi

istifade edilecektir.

[396] . Bahr-ı rakk-ı menşûr: Yayılmış ince deri üzerine rızıkların yazıldığı

hususi levha. Bkz. Tûr sûresi, 52/3)

[397] . Bahr-ı rızk-ı maksûm: Yayılmış ince deri üzerine, sahiplerine

paylaştırılmış halde rızıkların yazıldığı hususi levha.

[398] . Mânâsı: “Allah bütün noksan sıfatlardan uzaktır. O’nu

yarattıklarının sayısınca, arşının direkleri adedince ve kelimelerin

mürekkebince tesbih ederiz.”

[399] . Mânâsı: “Her şeyin Rabb’i olan Allah teâlâ bütün noksan

sıfatlardan tenzih ederiz.”

[400] . Mânâsı: “Nûrun yaratıcısı olan Allah, noksan sıfatlardan uzaktır;

O’nu tesbih ederiz.”

[401] . Mânâsı: “Hiçbir eksiği olmayan Allah, noksan sıfatlardan

münezzehtir. Rabbimiz! Meleklerin ve ruhun Rabbi!”

[402] . Mânâsı: “Hükümranlığı son bulmayan ve daima diri olan

Rabbimizi tesbih ederiz.”

[403] . Mânâsı: “Kudret sahibi Yüce Allah, noksan sıfatlardan uzaktır.”

[404] . Mânâsı: “Mülk ve melekut âleminin sahibi Allah’ı tesbih ederiz.”

[405] . Kaf dağı, dünyayı ihâta eden bir dağ olarak düşünülürdü. Dünyanın

düz olduğuna inanıldığı dönemlerde İbrâniler, Yunanlılar ve Araplar

arasında yaygın olan inanışa göre dünyanın etrafı Okyanus denilen uçsuz-

bucaksız karanlık bir denizle çevrilidir. Kaf dağı işte bu Okyanus’tan sonra

yer almakta olup, kara ve denizin ikisini birden ihâta etmektedir. Efsânevî

bir kuş olan Ankâ’nın yuvası da Kaf dağındadır. ( Ansiklopedik İslâm

Lugatı , c. I, s. 314.)

[406] . Seb’a-i seyyâre: Bunlar Ay, Merkür, Uranüs, Güneş, Mars, Jüpiter

ve Satürn’dür.

[407] . Benzer rivayet için bkz. Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , XI/27, H. no:

10949; Heysemî, Mecma‘u’z-zevâ’id , I/280, H. no: 346.

[408] . “O melek, yerlerin etrafını tutup bir omuzunda sâkinleştirmiştir.

Bundan sonra Hak teâlâ, yerleri tutan görevli meleğin ayağını sabitlemek

için yeşil yâkuttan, kare biçiminde büyük bir kaya yaratmıştır. Bu kayanın

en yüksek yüzeyinde bin vâdi yaratmıştır. Bu vâdilerin her birini bir deniz

ile doldurmuş, her denizi de binlerce çeşit yaratıkla doldurmuştur. Bundan

sonra Hak teâlâ sözünü ettiğimiz kayayı sağlam tutmak için büyük kırmızı

bir boğa yaratmıştır. Onun kırk bin başı, kırk bin boynuzu ve kırk bin ayağı

vardır. Ve her iki ayağı arası bir yıllık mesafedir. Boğa o kayayı boynuzları

ve sırtı üzerine yüklenmiştir. Söz konusu boğanın adı, Leyunan’dır. Bundan

sonra Hak teâlâ boğanın ayağını sabitleştirmek için büyük bir balık

yaratmıştır ki yedi deniz onun ağzında bir damla su gibidir. O balığın

altında büyük bir deniz yaratmıştır ki o muazzam balık orada sâkin ve

hareketsiz durmaktadır. Bundan sonra Hak teâlâ söz konusu denizin altında

yedi kat cehennemi yaratmıştır ki o büyük deniz, cehennem üzerinde sâkin

olmuştur.” Muhterem okuyucularımızdan ricamız, dipnota aldığımız bu

ibareyi okurken biyografideki hatırlatmaları göz önünde bulundurmalarıdır.

[409] . Bu maddeyi okurken, merhum müellifin cehennemin yerin altında

olduğu inancını gözardı etmediğini hatırda tutmak gerekiyor.

[410] . “Saîr”in Kur’ân’da geçtiği bazı âyetler: Nisâ, 4/10 ve 55; İsrâ,

17/97.

[411] . “Sakar”ın Kur’ân’da geçtiği bazı âyetler: Kamer, 54/48; Müddessir,

74/26, 27 ve 42.

[412] . “Cahîm”in Kur’ân’da geçtiği bazı âyetler: Bakara, 2/119; Mâide,

5/10; Tevbe, 9/113.

[413] . “Hutame”nin Kur’ân’da geçtiği bazı âyetler: Hümeze, 104/4 ve 5.

[414] . “Lezâ”nın Kur’ân’da geçtiği âyet-i kerîme: Meâric sûresi, 70/15.

[415] . “Hâviye”nin Kur’ân’da geçtiği âyet-i kerîme: Kâria sûresi, 101/9.

[416] . Hz. Âdem (a.s.) ile Havva’nın yaratılışıyla ilgili benzer rivayetler,

azîz Mahmud Hüdâyi’nin Hulâsatü’l-ahbâr ’ında da mevcuttur. Bu eserde

mümkün olduğu ölçüde bahsedilen rivayetlerin kaynaklarına ulaşılmaya

çalışılmıştır.

[417] . Bu konudaki hadis-i şerifler, hadis kitaplarının Kitâbü’l-fiten ve

Eşrâtü’s-sâ‘a bâblarında bulunmaktadır.

[418] . Kıyametin on alâmeti diye bilinen şartlar, Huzeyfe b. Useyd

Gıfârî’den gelen rivayette şu şekildedir: “Biz kendi aramızda bir takım

meselelerden bahsederken Rasûlullah (s.a.v.) çıkageldi ve: “Neden

bahsediyorsunuz?” diye sordu. “Kıyamet üzerinden konuşuyoruz” dedik.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kıyametten önce on alâmet görülmedikçe

dünyanın sonu gelmez” dedi ve bu alâmetleri şu şekilde saydı: 1-Duhan

(simsiyah bir duman), 2-Deccâl, 3-Dâbbetü’l-arz, 4-Güneşin batıdan

doğuşu, 5-Meryem oğlu Îsâ’nın (a.s.) nüzûlü, 6-Ye’cûc ve Me’cûc, 7-Üç

yerde batma hâdisesi, a-Doğuda yer batması, b (8)-Batıda yer batması, c(9)-

Arap Yarımadası’nda yer batması, 10-İnsanları önüne katıp mahşer yerine

sürecek olan bir ateşin Yemen’den çıkması. ( Buhâri-Müslim , “Fiten”; Ebû

Dâvûd , “Melâhim” 11; İbn Mâce , “Fiten”, 28; Taftazânî Kelâm İlmi ve

İslâm Akâidi Şerhu’l-akâid , Haz: Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları,

Üçüncü Baskı, İstanbul 1991, s. 360, 26 numaralı dipnot.)

[419] . Kâria, 101/5.

[420] . “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve

ikram sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacak.” Rahmân, 55/26-27.

[421] . Ğâfir, 40/16.

[422] . Ğâfir, 40/16.

[423] . Nebe’, 78/40

Bunun altında altıncı kat gökyüzü vardır ve o taze incidendir. Buranın

ismi Raka ’dır; Altıncı kat semâdaki melekler gılmân (hizmetkâr)

şeklindedir. Yüzleri gülden tazedir. Hepsi de Allah korkusundan rükûa

varmışlardır. Ve “subhâne rabbî külli şey’in” tesbihini dillerine vird

edinmişlerdir. Reislerinin adı Kemhâil ’dir, altıncı kat gökyüzünün

bekçisidir. Onun altında beşinci kat gökyüzü vardır; kırmızı altındandır.

İsmi Denika ’dır. Buranın melekleri hûriler şeklindedir. Onların hepsi de

Allah korkusundan tevazu ile oturur vaziyette dururlar. Tesbihleri şudur;

“subhâne’l-hâlıkı’n-nûri ve bi-hamdihî” Reislerinin ismi Semhâil ’dir ki o,

beşinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında dördüncü kat gökyüzü

vardır ki beyaz gümüştendir. İsmi, Erkalun ’dur. Ve onun melekleri at

şeklindedir. Tesbihleri şudur; “subhâne’l-meliki’l-kuddûsi rabbünâ ve

rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh” Reislerinin ismi Kâkâil ’dir; dördüncü kat

gökyüzünün bekçisidir. Onun altında üçüncü kat gökyüzü vardır ki sarı

yâkuttandır. İsmi Mâûn ’dur ve onun melekleri kartal şeklindedir; tesbihleri

şudur; “subhâne’l-hayyi’llezî lâ yemûtü” Reislerinin ismi Safdail ’dir;

üçüncü kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında ikinci kat gökyüzü vardır

ki kırmızı yâkuttandır. İsmi Kaydum ’dur. Buranın bütün melekleri deve

şeklindedir. Tesbihleri şudur; “Subhâne zi’l-izzeti ve’l-ceberût” Reislerinin

ismi Mencail ’dir; ikinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında birinci kat

gökyüzü vardır ki yeşil zeberceddendir. İsmi Berkia ’dır; melekleri sığır

şeklindedir.

Tesbihleri

şudur;

“subhâne

zi’l-melülki

ve’l-melekût”

Reislerinin ismi İsmail’dir; dünya semâsının bekçisidir. Bu, büyük ve güzel

bir melek olup Mîkâil ’in vekilidir. Yağmuru her yere o paylaştırır. Damlalar

onun hesap ettiği yerlere yağar ve bulutlar ancak onun sevk ettiği bölgelere

gider.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Hak Teâlâ bu âlemi, vahdaniyetinin varlığına delil

olarak yaratmış, bütün eşyada sanatını göstererek hikmetinin hakikatlerini

akıl sahiplerine duyurmuştur. [2/b] Kullarını kendi zâtının bilinmesini

arzulamaları için Kur’ân-ı Kerîm’de tüm azametiyle şöyle buyurmuştur:

Ey azîz! Bilinmelidir ki sadece hadis âlimleri şu konuda görüş birliği

içindedirler: Kıyametin şartları ve alâmetleri iki çeşittir. Bunlardan bir

kısmı gizli alâmetler, diğerleri açık alâmetlerdir.

Cehennem tabakalarından ilkinin adı da Cehennem ’dir. Oradaki azap

diğerlerine nazaran hafiftir. Burası, Muhammed ümmetinin günahkârları

için yaratılmıştır. İkinci tabakanın adı, Saîr ’dir ki Hristiyanlar orada

hapsedilmiştir. Üçüncü tabakanın adı, Sakar ’dır ki orası Yahudiler için

ayrılmıştır. Dördüncü tabakanın adı Cahîm ’dir ki dinden dönen (mürted)ler

ve şeytanlar için onun pek şiddetli azâbı vardır. Beşinci tabakanın adı,

Hutame ’dir, Gayyâ Kuyusu ondadır. Ye’cûc ve me’cûc ile kafirlerin yeridir.

Altıncı tabakanın adı, Lezâ ’dır. Putperest, ateşperest ve sihirbazlar için

hazırlanmıştır. Yedinci tabaka en diptedir ve adı, Hâviye ’dir. O dinsizleri,

zındıkları, hîlekârları, yalancı ve münafıkları içine alacaktır. Onun ateşinin

yakıcılığı ve gazabının şiddeti diğer cehennem tabakalarının hepsinden

fazladır. Sayılan yedi cehennem tabakasının tüm katmanları yedi binden

fazladır.

“Subhâne zi’l-mülki ve’l-melekûti. Subhâne zi’l-arşi ve’l-izzeti ve’l-

azameti ve’l-heybeti ve’l-kudreti ve’l-kibriyâi ve’l-ceberût. Subhâne’l-

meliki’l-ma’bûd, subhâne’l-meliki’l-mevcûd, subhâne’l-meliki’l-hayyillezî

lâ yenâmü velâ yemût. Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbü’l-melâiketi

ve’r-rûh.”

Sekiz nehrin ötesinde arş-ı a’zamın etrafında, -arştan gelen nûrun

şiddetiyle çevresinde bulunan meleklerin yanmasına engel olsun diye-

nûrdan bin perde ve karanlıktan bin perde yaratılmıştır. Bu perdelerin

ardında saf tutmuş yetmiş bin melek yaratılmıştır. Bu melekler arşı kuşatan

Rahmân’ı sürekli tesbih ederler ve arşı tavaf etmek için sürekli hareket

ederler. Günde iki kez arşın taşıyıcılarına selâm verirler. Bunlara “melâike-i

sâffûn ve hâffûn” (saf tutup arşın etrafını kuşatan melekler) denir. Bunlar

sonsuza kadar ayakta durup şöylece Allah’ı tesbih ederler. Bunların

ötesinde de saf tutmuş yetmiş bin melekler vardır; kıyamda durup sürekli

olarak Allah’ı şöyle tesbih ederler: “Subhânallâhi ve’l-hamdü li’llâhi velâ

ilâhe illa’llâhu va’llâhu ekber. Velâ havle velâ kuvvete illâ bi’llâhi’l-

aliyyi’l-azîm.”

Tefsir âlimleri de görüş birliği içinde şunu söylerler: artık iş bu raddeye

geldikten sonra Hak teâlâ, İsrâfîl (a. s.)’a sûra üflemesini emreder. Sûra

üflendiği sırada yedi kat göklerde bulunan meleklerin hepsi ve yeryüzünde

bulunan canlıların tamamı, kıyamet koptu zannederek yüz üstü düşüp

kendilerinden geçerler. Göklere ve yeryüzüne bir titreyiş ve sarsıntı hâkim

olur; yıldızlar dökülür, insanların saçları ve sakalları ağarır, hâmile olanlar,

vaktinden önce çocuklarını doğurur. İnsanların hepsi kendinden geçip

sarhoş gibi kala kalırlar. İşte bu, ilk sûrun üflenmesidir ki bütün

yaratılmışlar korkuya kapılırlar. Kırk yıl bu şekilde sürüp gider. Bundan

sonra Hak teâlâ İsrâfîl (a. s)’a tekrar sûra üflemesini emreder ve İsrâfîl (a.

s.) ikincisinde sûra öyle kuvvetle üfler ki şiddetinden bütün dağlar

yerlerinden kopup havada savrulur “atılmış renkli pamuk yığınları gibi”

gibi dağılırlar. Yedi kat gökler parça parça olup; su misali eriyip yeryüzüne

dökülür. Denizlerin suyu çekilir, yeryüzü kupkuru olur. Güneşin ve ayın

ışığı çekilip kapkara olur. Kâinâtı karanlık kaplar; arş-ı âlâdan aşağıların en

aşağısına, en dipteki perdeye değin ne kadar mahlukat ve melek varsa hepsi

yok olurlar. Ancak büyük meleklerden (melâike-i mukarrabûn) sekizi kalır.

Bunların ilk dördü; Cebrâil, Mikâil, Rıdvân ve Azrâil’dir. Diğer dördü;

arşın taşıyıcıları (hamele-i arş)dır ki bunların biri de İsrâfîl’dir. Bundan

sonra Azrâil (a. s.) Hak teâlânın emriyle diğer yedi meleğin ruhlarını alır.

Sonra kendi ruhunu alırken öyle bir çığlık atar ki sesi yedi kat gökleri aşar,

yerin derinliklerine varır. İşte o zaman her can ölümü tadıp yok olmuş olur.

İki âlemde ölümü tatmayan hiç kimse [14/a] kalmaz; ancak şânı yüce ve

bağışlayıcı olan Allah teâlâ kalır.

Bu kâinât, harap, boş, kimsesiz virâneler gibi kırk yıl öylece kalır. Hak

teâlâ azametiyle “Bu gün mülk kimin?” diye sorar. Yüce zâtından başka

kâinâtta hiç kimse olmadığı için yine kendisi, “Her şeye gâlip olan bir tek

Allah’ındır” diye kendisine cevap verir.

Melekût âlemi (bâtın âlem), bu on dört çeşit ruh ile tamam olmuştur.

Âlemin en saf, en temiz ve en güzel olanına gayb âlemi, lâhût âlemi ve

ceberût âlemi denir. Ortasına; ruhlar âlemi, mânâlar âlemi ve emir âlemi

denir. En aşağı, en kesîf ve cisimlere en yakın olanına ise âlem-i mücerredât

[4/a] (soyut âlem), berzah âlemi ve misal âlemi denir.

Bu perdelerin altında bahr-ı mescûr, onun altında bahr-ı rakk-ı menşûr,

onun altında bahr-ı rızk-ı maksûm, onun altında bahr-ı in’âm (nimetler

denizi) , onun altında bahr-ı kumkâm (su denizi,) o nun altında bahr-ı hayvân

(hayat denizi) vardır. Ve bütün bu denizler, Cenâb-ı Hakk’ın bitip tükenmez

hazinelerinden kinâyedir. Söz konusu denizlerin altında yedinci kat

gökyüzü vardır ki parlak nûrdan, bir rivayete göre kırmızı yâkuttandır. Ve

ismi Aribâ ’dır, yüce meleklerle doludur. Ve oradaki hürmete layık melekler,

insan şeklindedir. Tesbihleri daima şudur; “subhânallâhi ve bi-hamdihî

adede halkıhî ve zînete arşihî ve midâde kelimâtihî.” Onlar Hak teâlâdan

başka kimseyi bilmezler ve birbirlerine bile dönüp bakmazlar. Allah

korkusundan kıyamda durup kıyamete kadar ağlarlar. Bunlara [8/b]

melâike-i mukarrabîn ve rûhânîyyîn ( manevî olarak Allah’a yaklaştırılmış

melekler) derler. Reislerinin ismi Raykail ’dir ki yedinci kat gökyüzünün

bekçisidir.

Bunun altında altıncı kat gökyüzü vardır ve o taze incidendir. Buranın

ismi Raka ’dır; Altıncı kat semâdaki melekler gılmân (hizmetkâr)

şeklindedir. Yüzleri gülden tazedir. Hepsi de Allah korkusundan rükûa

varmışlardır. Ve “subhâne rabbî külli şey’in” tesbihini dillerine vird

edinmişlerdir. Reislerinin adı Kemhâil ’dir, altıncı kat gökyüzünün

bekçisidir. Onun altında beşinci kat gökyüzü vardır; kırmızı altındandır.

İsmi Denika ’dır. Buranın melekleri hûriler şeklindedir. Onların hepsi de

Allah korkusundan tevazu ile oturur vaziyette dururlar. Tesbihleri şudur;

“subhâne’l-hâlıkı’n-nûri ve bi-hamdihî” Reislerinin ismi Semhâil ’dir ki o,

beşinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında dördüncü kat gökyüzü

vardır ki beyaz gümüştendir. İsmi, Erkalun ’dur. Ve onun melekleri at

şeklindedir. Tesbihleri şudur; “subhâne’l-meliki’l-kuddûsi rabbünâ ve

rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh” Reislerinin ismi Kâkâil ’dir; dördüncü kat

gökyüzünün bekçisidir. Onun altında üçüncü kat gökyüzü vardır ki sarı

yâkuttandır. İsmi Mâûn ’dur ve onun melekleri kartal şeklindedir; tesbihleri

şudur; “subhâne’l-hayyi’llezî lâ yemûtü” Reislerinin ismi Safdail ’dir;

üçüncü kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında ikinci kat gökyüzü vardır

ki kırmızı yâkuttandır. İsmi Kaydum ’dur. Buranın bütün melekleri deve

şeklindedir. Tesbihleri şudur; “Subhâne zi’l-izzeti ve’l-ceberût” Reislerinin

ismi Mencail ’dir; ikinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında birinci kat

gökyüzü vardır ki yeşil zeberceddendir. İsmi Berkia ’dır; melekleri sığır

şeklindedir.

Tesbihleri

şudur;

“subhâne

zi’l-melülki

ve’l-melekût”

Reislerinin ismi İsmail’dir; dünya semâsının bekçisidir. Bu, büyük ve güzel

bir melek olup Mîkâil ’in vekilidir. Yağmuru her yere o paylaştırır. Damlalar

onun hesap ettiği yerlere yağar ve bulutlar ancak onun sevk ettiği bölgelere

gider.

Ey azîz! Bilinmelidir ki tefsir ve hadis âlimleri ittifak etmişlerdir ki, Allah

Teâlâ ve Tekaddes hazretleri ehadiyet mertebesinde gizli bir hazine iken,

bilinmeyi murad edip dilemesiyle ruhlar âlemiyle cisimler âlemini

yaratmıştır. Rahmetinin güzelliği ve kudretinin kemâli, azametinin görkemi,

nimetinin bolluğu, sanatının çeşitliliği ve hikmetinin sırlarını meydana

çıkarmayı

istediğinde,

bütün

yaratılmışlardan

önce,

yokluğun

bilinmezliğinden parlak, yeşil bir cevher vücuda getirmiştir. Bir rivayete

göre; kendi nûrundan oldukça hoş ve büyük bir cevher var edip o cevherden

kâinâtın tamamını derece derece düzenli bir biçimde yaratmıştır. Buna ilk

cevher, Nûr-ı Muhammedî, (levh-i mahfûz) korunmuş kutsal levha, (akl-ı

küll) evrensel akıl ve (rûh-ı izâfî) göreceli ruh da denilir. Bütün ruhların ve

cesetlerin başlangıcı ve kaynağı bu cevherdir.

Tefsir âlimleri de görüş birliği içinde şunu söylerler: artık iş bu raddeye

geldikten sonra Hak teâlâ, İsrâfîl (a. s.)’a sûra üflemesini emreder. Sûra

üflendiği sırada yedi kat göklerde bulunan meleklerin hepsi ve yeryüzünde

bulunan canlıların tamamı, kıyamet koptu zannederek yüz üstü düşüp

kendilerinden geçerler. Göklere ve yeryüzüne bir titreyiş ve sarsıntı hâkim

olur; yıldızlar dökülür, insanların saçları ve sakalları ağarır, hâmile olanlar,

vaktinden önce çocuklarını doğurur. İnsanların hepsi kendinden geçip

sarhoş gibi kala kalırlar. İşte bu, ilk sûrun üflenmesidir ki bütün

yaratılmışlar korkuya kapılırlar. Kırk yıl bu şekilde sürüp gider. Bundan

sonra Hak teâlâ İsrâfîl (a. s)’a tekrar sûra üflemesini emreder ve İsrâfîl (a.

s.) ikincisinde sûra öyle kuvvetle üfler ki şiddetinden bütün dağlar

yerlerinden kopup havada savrulur “atılmış renkli pamuk yığınları gibi”

gibi dağılırlar. Yedi kat gökler parça parça olup; su misali eriyip yeryüzüne

dökülür. Denizlerin suyu çekilir, yeryüzü kupkuru olur. Güneşin ve ayın

ışığı çekilip kapkara olur. Kâinâtı karanlık kaplar; arş-ı âlâdan aşağıların en

aşağısına, en dipteki perdeye değin ne kadar mahlukat ve melek varsa hepsi

yok olurlar. Ancak büyük meleklerden (melâike-i mukarrabûn) sekizi kalır.

Bunların ilk dördü; Cebrâil, Mikâil, Rıdvân ve Azrâil’dir. Diğer dördü;

arşın taşıyıcıları (hamele-i arş)dır ki bunların biri de İsrâfîl’dir. Bundan

sonra Azrâil (a. s.) Hak teâlânın emriyle diğer yedi meleğin ruhlarını alır.

Sonra kendi ruhunu alırken öyle bir çığlık atar ki sesi yedi kat gökleri aşar,

yerin derinliklerine varır. İşte o zaman her can ölümü tadıp yok olmuş olur.

İki âlemde ölümü tatmayan hiç kimse [14/a] kalmaz; ancak şânı yüce ve

bağışlayıcı olan Allah teâlâ kalır.

Hamd Sancağı’nı (Livâ-yı hamd) ve Beyt-i Ma‘mûr’u bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki tefsir ve hadis âlimleri ittifak etmişlerdir ki, Allah

Teâlâ ve Tekaddes hazretleri ehadiyet mertebesinde gizli bir hazine iken,

bilinmeyi murad edip dilemesiyle ruhlar âlemiyle cisimler âlemini

yaratmıştır. Rahmetinin güzelliği ve kudretinin kemâli, azametinin görkemi,

nimetinin bolluğu, sanatının çeşitliliği ve hikmetinin sırlarını meydana

çıkarmayı

istediğinde,

bütün

yaratılmışlardan

önce,

yokluğun

bilinmezliğinden parlak, yeşil bir cevher vücuda getirmiştir. Bir rivayete

göre; kendi nûrundan oldukça hoş ve büyük bir cevher var edip o cevherden

kâinâtın tamamını derece derece düzenli bir biçimde yaratmıştır. Buna ilk

cevher, Nûr-ı Muhammedî, (levh-i mahfûz) korunmuş kutsal levha, (akl-ı

küll) evrensel akıl ve (rûh-ı izâfî) göreceli ruh da denilir. Bütün ruhların ve

cesetlerin başlangıcı ve kaynağı bu cevherdir.

Diğer yıldız ve gezegenlerin büyüklerine onar melek, küçüklerine birer

melek tayin olunmuştur. Bu melekler hikmet ve kudret sahibi Allah’ın

dilemesiyle belirlenen vakitlerinde doğup batmaları, her birini kendi

doğacakları yere götürmeleri, anılan yıldızlardan kopan parçalarla, semâda

konuşulanları dinleyen şeytanları taşlayıp yakmaları için gökyüzü

deryâsında hareket ettirirler. Hak teâlâ kudretiyle güneş, ay ve bütün

yıldızlar içinden ancak beş tanesi için, yeryüzünün iki tarafında doğup

batacakları çeşitli noktalar belirlemiştir. Bu sebeple sözü edilen yıldızlara

yedi gezegen (seb’a-i seyyâre) derler ki her gün başka bir yerden doğup

farklı bir yerde batarlar.

Ayın tutulması vakti geldiğinde aynı şekilde güzel ay arabasından gök

yüzü denizinin derinliğine ya tamamen ya da kısmen düşer ve düştüğü

miktarda tutulma meydana gelir. O sırada onu hareket ettirmekle görevli

melekler dahi iki kısma ayrılırlar. Yukarıda anlatıldığı üzere ayı tekrar

arabasına koyarlar. Ay tekrar parlar; karanlık geceyi aydınlatır ve melekler

onu alıp tekrar battığı yere götürürler. Ay ve güneş tutulmasının bir çok

faydaları vardır. Bunlardan biri şudur; güneşi ve ayı tanrı edinenlerin

sözlerinin asılsızlığı [10/a] ortaya çıkar. Çünkü değişime uğrayan nesne

tanrı olamaz. Güneşin, ayın görünmediği son üç günde kendi parlaklığını

gösterip de tutulması ve ayın da dolunay halindeyken tutulmasının onun

eksilmeye yakın olduğuna delâlet ettiği gibi, “her kemâle erenin zevâle

uğraması kesindir” sözü gereği bolluk içinde bulunan kemâl sahibi

kimselere, belâdan emin olmamaları ve Hazret-i Hakka yönelmeleri

gerektiğini gösterir. Nitekim Habîb-i Ekrem (s.a.v.): “Güvende olmayı

umarak belâ içinde olmayı (sınanmayı) , emniyet halinde iken belâdan

(imtihan edilmekten) daha çok severim” buyurmuştur. Çünkü Allah bir

kuluna ancak belâ (denemek) için emniyet hissi verir.

Dünyada kirâmen kâtibîn adlı yazıcı meleklerin tuttukları amel defterleri,

mahşerde sahiplerine verilir. Söz konusu defterleri mü’minlere ve itaatkâr

kullara sağından, kafirlere ve günah işlemekte bilerek ısrar eden fâsıklara

solundan verirler. Hak teâlâ o sırada bütün yaratılmışlara vasıtasız olarak

konuşur; aracısız hitap eder. Ve bir ânda bütün yaratılmışların hesâbını

görür; kimini suçundan dolayı azarlar, kimini hitâbıyla şereflendirir.

Mazlûmun hakkını zâlimden alır; zâlimin iyiliği varsa mazlûma verir.

Yoksa mazlûmun günahlarını zâlime yükler; hesap görüldükten sonra

hayvanları toprak eder. Kâfir olanlar hayvanlara gıpta edip “Keşke biz de

toprak olaydık” derler.