Marifetnâme · Haziran 27, 2026

Tahâretin farzlarının âdâbını, namazın nasıl kılınacağını, namazın içindeki şartları…

ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Beşinci Madde Beşinci Madde Tahâretin farzlarının âdâbını, namazın nasıl kılınacağını, namazın içindeki şartları, rükünleri, vâcipleri, sünnetleri, mekruhları ve namazı bozan …

ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Beşinci Madde

Beşinci Madde

Tahâretin farzlarının âdâbını, namazın nasıl kılınacağını, namazın içindeki

şartları, rükünleri, vâcipleri, sünnetleri, mekruhları ve namazı bozan şeyleri;

-ümmetin ışığı, din âlimlerinin baş tâcı, mezhebimizin önderi- Numan bin

Sâbit el-Kûfî, imamımız İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (rahmetullâhi aleyh)’in

ictihadı ve mezhebi üzere özetle bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki müctehid âlimlerin en büyükleri ve Hanefî

mezhebinin önde gelen fıkıh âlimleri demişlerdir ki: büyük tuvalet

ihtiyacını giderdikten sonra makadı taş ile ya da “kesek” ile silmek

sünnettir. [140] Bu iş için kullanılan taşın tek (sayıda) olması müstehaptır. Taş

ile silindikten sonra su ile yıkamak ve bir bez parçası ile kurulamak, iç

çamaşırına su serpmek ve elini sert bir yerde kurulamak, bunların hepsi

edeptendir. Eğer makad çevresinde pislik çok ise sadece taş ile silmek

yetmez, su ile yıkamak da lâzımdır. Sağ el ile silmek ya da yıkamak

mekruhtur. Bu iş, sol elle yapılmalıdır. Kemik, hayvan tezeği, insan ve

hayvan yiyecekleri ile silinmek mekruhtur. Kıbleye karşı dönüp oturarak ya

da kıbleye arkasını dönüp oturarak; güneş ya da aya karşı oturarak tuvalet

ihtiyacını gidermek mekruhtur.

Abdestin farzları

Bir defa yüzünü yıkamak, bir kere iki kolunu dirsekleriyle beraber

yıkamak, bir kere başın dörtte birini meshetmek, bir kere ayakları

topuklarıyla birlikte yıkamaktır.

Abdestin sünnetleri ve âdâbı

Abdest

almakla

ilgili

işleri

kişi

kendisi

yapmalı,

başkasına

yaptırmamalıdır. İlk önce üç kere ellerini bilekleriyle yıkamak, o sırada

“ Bismillâhi’l-azîm ve’l-hamdü li’llâhi alâ dîni’l-İslâm ” demek, misvak

kullanmak, ağzına üç kere su vermek, burnuna üç kere su vermek, bu

organlara sağ eliyle su vermek, abdest alırken yüksek bir yerde kıbleye

karşı oturmak, abdest alırken ara vermemek, yıkama ve meshleri birbiri

ardınca yapmak, abdest alırken dünya kelâmı konuşmamak, yıkanan her

uzuvda sessizce duasını okumak, abdesti Kur’ân’da anlatıldığı sıra üzere

almak, parmaklarını ve sakalını hilâllemek, yıkanan her uzvu ovarak üç

kere yıkamak, başını tamamen meshetmek, kulağını başından artan su ile

meshetmek, boynunu her iki tarafından elinin üç parmağının dışı ile

meshetmek, abdeste niyet ile başlamak, yıkarken sağ tarafından başlamak,

başını meshederken alnından başlamak, ellerini ve ayaklarını yıkamaya

parmaklarından başlamak.

Abdestin mekruhları

Sağ el ile sümkürmek, abdest âzâlarını üçten fazla yıkamak, güneşte

ısınmış su ile abdest almak, yüzünü yıkarken suyu yüzüne çarpmak.

Abdesti Bozan Şeyler

Büyük ve küçük tuvalet ihtiyacını gidermek ve yellenmek. Bedende gusül

abdestinde yıkanması lâzım gelen yerlerden kan, irin ve sarı su çıkıp

akması. -Eğer balgam değilse- ağız dolusu kusmak. [181/b] Dayandığı şey

alındığında düşecek şekilde yatıp ya da dayanıp uyumak. Delirmek,

ağınmak yani kendini kaybedip yerlere atmak. Sarhoş olmak, namaz içinde

başkası duyacak kadar gülmek.

Guslün farzları

Bir kere ağzına su vermek, bir kere burnuna su vermek, bütün bedeni

yıkamak.

Guslün sünnetleri

İlk önce bedende pislik var ise onu yıkamak, gusül abdestine niyet etmek,

namaz abdesti alır gibi abdest almak ve bu esnada ağza ve burna su verirken

mübalağa etmek, bedeni üç kere yıkamak, suyu önce sağ omzuna sonra sol

omzuna, en sonunda da başına ve diğer organlarına dökmek.

Gusül gerektiren haller

Şehvetle meni gelmesi; ister uykuda olsun isterse uyanık iken olsun birdir.

Erkeklik uzvunun sünnetli kısmına kadar ferce girmesi, inzâl vaki olmasa

bile kadına da erkeğe de gusül gerektirir, uykusundan uyandığında

yatağında ya da iç çamaşırında ıslaklık olması, kadın hayız halinden

çıktığında, kadın nifastan kesildiğinde.

Namazın şartları da denilen dışındaki farzları

Namaz kılarken avret mahallini örtmek (setr-i avret). Erkeklerin avret

yeri, göbeğinin altından diz kapağının altına kadar olan kısımdır. Cariyenin

avret yeri de böyledir. Onun fazladan sırtı ve karnı da avrettir. Hür kadının

her bir yeri avrettir. Ancak yüzü, eli, ve ayakları değildir. Saçı da avrettir,

örtülmesi gerekir. Karanlıkta ve tenha yerde kılsa bile örtmesi lâzımdır.

Niyet etmek. Namaza başlarken kılacağı namaz farz bir namaz ise, “Niyet

ettim şu vaktin farzına” demektir. Sünnet ise “şu vaktin sünnetine”

demektir. Nafile bir namaz ise “Niyet ettim nafile namaza” demek

yeterlidir. Eğer imamla birlikte kılacak ise “uydum şu imama” cümlesini

ilâve etmek gerekir. Niyet, kalp ile yöneliştir. Dil ile söylemek lâzım

değildir. Şayet dil ile de söylenirse bir mahzuru yoktur. Niyet ile iftitah

tekbiri arasında bir ara verme (fâsıla) olmamalıdır.

Kıbleye yönelmek.

Namazın vaktini bilip vaktinde kılmak.

Beden, giyecekler ve ayaklarının bastığı, ellerinin ve alnının değdiği

yerlerin necasetten temiz olması.

Abdest almak. Eğer su bulamazsa veya hastalığından dolayı abdest

alamazsa ya da su dökündüğünde hastalığının artmasından endişe duyarsa,

bu gibi hallerde teyemmüm eder. Yani temizlik niyetiyle temiz ve kuru

toprağa ya da tozları temiz şeylere iki elinin iç kısımlarını iki defa vurur.

Birincisiyle yüzünü, ikincisiyle kollarını dirsekleriyle birlikte mesheder.

Namazın rükünleri de denilen içindeki farzları

Namazın başlangıcında Allahu-ekber demek. Gücü yeterse ayakta

durmak. İki rekatta Kur’ân âyetlerinden okumak. Her rekatta bir rükû

yapmak. Her rekatta ikişer secde yapmak. Namazın sonunda “et-Tahıyyâtü”

duasını okuyacak kadar oturmak.

Namazın vâcipleri

İki rekâtta Fâtiha sûresini okumak. Fâtiha’dan sonra bir sûre ya da üç âyet

ya da uzun bir âyet okumak. Kur’ân okumak için ilk iki rekâtı tercih etmek.

İki secdeyi birbirinin ardınca yapmak, ara vermemek. Tâdîl-i erkâna riâyet

etmek. Yani rükûda, secdede, rükû ve secdelerden kalkıp doğrulduğunda,

birinci secdeden kalkıp oturduğunda, bir kere “subhânallah” diyecek kadar

beklemektir.

Üç ya da dört rekâtlı namazlarda iki rekât kıldıktan sonra bir “et-

Tahıyyâtü” [182/a] duası okuyacak kadar oturmak. Namaz içinde ve

sonunda oturduğunda “et-Tahıyyâtü” duasını okumak. Namazın sonunda bir

kere selâm vermek. Bayram tekbirleri. Öğle ve ikindi namazlarının

farzlarında Kur’ân’ı içinden okumak.

Akşam, yatsı ve sabah namazlarının farzlarında imam olursa açıktan

okumak. Tek başına kılarsa açıktan ya da içinden okumakta serbesttir. Gece

kılınan nafile namazların hepsinde de serbesttir. Yani dilerse içinden okur,

dilerse sesli okur.

Namazın sünnetleri

İftitah tekbirinde elleri kaldırmak. Erkekler, ellerini kulaklarının

yumuşağına kadar, kadınlar ise omuzları hizasına kadar kaldırır. Subhâneke

duasını okumak. Eûzü besmele okumak. Subhâneke ve eûzü besmeleyi her

namazda içinden okumak. Fâtiha’yı her okuyuşta önce besmele okumak,

sûrelerden önce besmele okumamak. Subhâneke duasıyla eûzüyü sadece

namazların ilk rekatında iftitah tekbirinden sonra okumak.

Ayakta dururken (kıyam) sağ el, sol el üzerine parmaklar açık vaziyette

konulup erkeklerin göbeği altına, kadınların ise göğsü üzerine el bağlaması.

Fâtiha’yı okuduktan sonra ya da imamdan dinledikten sonra hafif bir ses ile

“âmin” demek. Rükûya indiğinde, secdeye indiğinde ve secdeden

kalktığında “Allahu ekber” demek.

Rükûda üç defa “subhâne rabbiye’l-azîm” demek. Rükûda ellerini dizleri

üzerine koyup parmakları açmak, başını ve sırtını aynı hizada tutmak.

Rükûdan başını kaldırdığında imam ise “semiallâhu li-men hamideh”

demek, imama uyarak kılıyorsa “Rabbenâ leke’l-hamd” demek. Tek başına

kılarsa ikisini de söylemek.

Secdede üç defa “subhâne rabbiye’l-a’lâ” demek. Secdede alın ve burnun

ikisini de yere değdirmek. Secdede iki elinin parmaklarını birbirine

bitiştirmek. Secdede erkek, karnını uyluklardan ayırıp kolları yerden

kaldırmak. Kadın ise, karnını dizlerine yapıştırıp kollarını yere değdirmek.

“Et-Tahıyyâtü” duasını okurken ellerini dizleri üzerine parmakları kendi

hali üzere koymak. “Et-Tahıyyâtü” duası okumak üzere oturduğunda, erkek

ise sol ayağı üzerine oturup sağ ayağını dikmek, kadın ise iki ayağını sağ

tarafından çıkarıp sol ayağı üzerine oturmak. Namazın sonunda “et-

Tahıyyâtü” duasından sonra salavât dualarını okumak. Önce sağ tarafına

sonra da sol tarafına selâm vermek.

Namazın mekruhları

Namaz içinde boynunu eğip bakınmak. Bedenindeki ya da elbisesindeki

bir şeyle oynamak. Secde yerinden gerekli olmadığı halde taş almak.

Parmak çıtlatmak. Ellerini böğrüne koymak. Hiçbir özrü olmadan bağdaş

kurup oturmak. Bir uzvunu bir ya da iki defa kaşımak.

Evinde giyip de dışarıda önemli kişiler karşısında giyemediği elbise ile

namaz kılmak. İnsan yüzüne karşı namaz kılmak. Ateşe karşı namaz

kılmak, mum veya lambaya karşı namaz kılmak mekruh değildir. Ön

tarafında ya da giysisinde hayvan sûreti olmak. Gerinmek. Esnemek.

Paltosunu giymeyip omuzlar üzerine alarak etrafına salıvermek. İki ökçesi

üzerine oturmak. Gözlerini yummak. Tevazu niyeti olmadan başı açık

namaz kılmak.

Secde ve oturuşlarda el ve ayak parmaklarını kıbleden çevirmek.

Önündeki safta yer olduğu halde arkada yalnız durup imama uymak. Kabre

karşı perdesiz olarak namaz kılmak. Pisliğe karşı namaz kılmak. Bir kadınla

aynı hizada durup başka başka namaz kılmak. İdrar sıkıştırması olduğu

halde namaz kılmak.

Secdeden kalkarken dizlerini ellerinden önce kaldırmak. Secdede iken bir

ayağını kaldırmak. Üflemek. İmamdan önce rükûya eğilmek. İmamdan

önce rükûdan başını kaldırmak. İmamdan önce secdeye gitmek. İmamdan

önce secdeden başını [182/b] kaldırmak.

Secdeye inerken bir özrü olmadığı halde ellerini dizlerinden önce yere

koymak. Bir özrü olmadığı halde bir duvara dayanarak namaz kılmak.

Namaz içinde alnından toprak silmek. İkinci rekatta bir sûre atlamak. İkinci

rekatta ilk rekatta okuduğunun evvelki tarafından Kur’ân okumak. Bir

rekatta bir sureyi tekrar okumak.

Farz namazda ikinci rekatta ilk rekatta okuduğundan üç âyet fazla

okumak. İmama uyduğu halde imamın ardından Kur’ân okumak. Bir özrü

olmadığı halde başındaki sarık ya da takke üzerine secde etmek. Kıyamda

iken bir özrü olmaksızın baston ya da duvara dayanıp kılmak. Rükûya

inerken ya da rükûdan kalkarken ellerini kaldırmak. Omuz ve kolları açık

iken namaz kılmak.

Önünden insan geçmesi muhtemel yerde özürsüz olarak bir sütre

dikmeden namaz kılmak. Ayetleri ve tesbihleri parmağıyla saymak. İmamın

mihrapta yalnız başına durması. Eğer ayakları mescidde ve secdesi

mihrapta olursa mekruh değildir. Bir özrü olmadığı halde imamın mihraptan

başka bir yerde namaz kılması.

Yalnız imamın alçak bir yerde, bütün cemaatin ise yüksek bir yerde

namaz kılması. Bütün cemaatin imamdan alçak bir yerde durarak namaz

kılması. Fakat cemaatin bir kısmı imam ile aynı hizada olursa mekruh

olmaz. Besmele ve “âmin”i açıktan söylemek.

Kur’ân okumayı rükûya inerken tamamlamak. Kıyamdan rükûya, rükûdan

secdeye, secdeden kıyama intikal hallerinde söylenmesi gereken tekbirleri

ve duaları bu intikal hallerinden sonra okumak. Rükûnun ve secdelerin

tesbihlerini başını kaldırdıktan sonra söylemek. Özürsüz iki elini yere

koyup ayağa kalkmak. Ayakta iken iki ayağı arasını dört parmaktan fazla

açık tutmak.

Ayakta iken özürsüz olarak bir ayağı üzerinde durmak. Bir tarafa

meyletmek sûretiyle dayanma, yaslanma. Rükûda iken ayaklarını

birbirinden ayırmak. Namazda ilk secdede secde yerinden öteye bakmak.

Kıyamda iken sağına soluna bakınmak. Bir şeyi koklamak.

Namazı bozan şeyler

Namaz kılarken konuşmak. Kendi işiteceği kadar gülmek. Eğer başkası

işitecek derecede gülerse abdesti de bozulur. Âh edip inlemek. Sesli olarak

ağlamak. Eğer bu ağlama başına gelen bir kötülükten ya da dünyevî bir

şeyden ise namazı bozar. Fakat cennet cehennem düşüncesiyle olursa

bozmaz. Özürsüz olarak boğazını temizlemek.

Sakız çiğnemek. Saçını ya da sakalını taramak. Üç kere kıl koparmak. Bit

(haşere) öldürmek. Bir rekatta her seferinde elini kaldırarak üç defa bir

yerini kaşımak. Hayvan üzerinde namaz kılan kişinin iki ayağıyla birden

hayvana vurması. Namazda iki saf arası kadar yürümek. Secdede iken iki

ayağını birden yerden kaldırmak. Bir imama uyup kadınla aynı hizada ya da

arkasında namaz kılmak.

Eğer imam, kadınlara imam olmaya niyet etmemiş ise kadının namazı

geçerli olmaz. Yüzünü ve göğsünü özürsüz olarak kıbleden başka yöne

çevirmek. Kendi imamından başka birisinin okuduğu Kur’ân’daki yanlışlığı

düzeltmek. Kırâati (Kur’ân-ı Kerîm’e) bakarak okumak. Yemek yemek. Su

içmek. Mânâyı bozacak kadar Kur’ân’ı yanlış okumak. Selam almak.

Bilerek selâm vermek. Fakat son oturuş zannedip unutarak selâm verirse

namazı bozulmaz, sehiv secdesi gerekir.

Temizlik ve abdest duaları

Tuvalete girmeden önce

“ Allâhumme innî e‘ûzü bike mine’r-ricsi ve’n-necesi ve mine’ş-şeytâni’r-

racîm ” denilir.

Tuvaletten çıkınca

“ El-hamdü li’llâhi’llezî ezhebe annî mâ yü’zînî ve ebkâ aleyye mâ

yenfaunî ” denilir.

Abest alırken önce besmele çekilir ve arkasından

“ El-hamdü li’llâhillezî ce‘ale’l-mâ’a tahûran” denilir.

Ağza su verirken

“ Allâhumme e‘innî alâ zikrike ve şükrike ve tilâveti kitâbike ” denilir.

Burna su verilirken

“ Allâhumme erihnî min râihati’l-cenneti ve’rzuknî min naîmihâ ve lâ

teruhnî bi-râihati’n-nâri ” denilir.

Yüzü yıkarken

[183/a] “ Allâhumme beyyiz vechî bi-nûrike yevme tebyazzu vücûhu

evliyâike ve lâ tüsevvid vechî bi-zünûbî yevme tesveddü vücûhu a‘dâike ”

denilir.

Sağ el yıkanırken

“ Allâhumme a‘tinî kitâbî bi-yemînî ve hâsibnî hisâben yesîran ” denilir.

Sol el yıkanırken

“ Allâhumme lâ tu‘tinî kitâbî bi-şimâlî ve lâ min verâi zahrî ” denilir.

Baş meshedilirken

“ Allâhumme gaşşinî bi-rahmetike ve enzil aleyye min berakâtike ” denilir.

Kulaklar meshedilirken

“ Allâhummec‘alnî mine’llezîne yestemiûne’l-kavle fe-yettebiûne ahseneh”

denilir.

Boyun meshedilirken

“ Allâhumme a‘tık rakabetî mine’n-nâri ve mine’s-selâsili ve’l-ağlâli ”

denir.

Sağ ayak yıkanırken

“ Allâhumme sebbit kademeyye alâ’s-sırâtı yevme tezillü fîhi’l-akdâm ”

denir.

Sol ayak yıkanırken

“ Allâhummec‘al-lî sa‘yen meşkûren ve zenben mağfûren ve amelen

makbûlen ve ticâreten len tebûr ” denir.

Abdest aldıktan sonra geriye kalan su içildikten sonra

“ Allâhumme’şfinî bi-şifâ’ike ve dâvinî bi-devâ’ike ve‘sımnî mine’l-vehli

ve’l-emrâzi ve’l-evcâi ” denir.

Abdest bitirilince

“ Allâhummec‘alnî

mine’t-tevvâbîne

vec‘alnî

mine’l-mutetahhirîne

vec‘alnî min ibâdike’s-sâlihîn vec‘alnî mine’llezîne lâ havfün aleyhim ve lâ

hüm yahzenûn ” deyip Kadr sûresi okunur.

Namaz kılarken iftitah tekbirinin ardından ilk önce

“ Subhâneke Allâhumme ve bi-hamdike ve tebârake’smük ve te‘âlâ ceddük

ve lâ ilâhe gayrük ” duası okunur.

Üç ya da dört rekatlı farz namazların ilk oturuşunda (kãde-i ûlâ)

“ Et-tahiyyâtü li’llâhi ve’s-salâvâtü ve’t-tayyibâtü. Es-selâmu aleyke

eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetu’llâhi ve berakâtühü. Es-selâmu aleynâ ve alâ

ibâdi’llâhi’s-sâlihîne. Eşhedu en-lâ ilâhe illa’llâhü ve eşhedu enne

Muhammeden abduhû ve Rasûlühû ” duası okunur.

Nâfile namazların ilk ve son oturuşlarında, her farzın son oturuşunda

(kãde-i âhire)

“ Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ salleyte

alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke Hamîdün Mecîd. Allâhumme bârik

alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ bârakte alâ İbrâhîme

ve‘alâ âli İbrâhim. İnneke Hamîdün Mecîd ” duasını okunur.

Vitir namazının üçüncü rekatında rükûya eğilmeden önce okunan vitir

duaları şunlardır;

“ Allâhumme innâ nesta‘înüke ve ne’stağfirüke ve ne’stehdîke. Ve nü’minü

bike ve netûbu ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleyke’l-hayra küllehû

neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahla‘u ve netrükü men yefcürük.

Allâhumme iyyâke na‘budu ve leke nusallî ve nescüdü ve ileyke nes‘â ve

nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke. İnne azâbeke bi’l-küffâri

mulhık.

Allâhumme’hdinî fî-men hedeyte ve âfinî fî-men âfeyte ve tevellenî fî-men

tevelleyte ve bârik lî fî-mâ a‘teyte ve kınî şerri mâ kadayte. Fe-inneke takdî

ve lâ yukdâ aleyke ve innehû lâ yezillü men vâleyte ve lâ ya‘izzü men

âdeyte. Tebârekte Rabbenâ ve te‘âleyte ve salli Allâhümme ale’n-Nebiyyi

Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ve sellim. ”

Her namazın sonunda sağına ve soluna başını çevirdiği halde

“ Es-selâmu aleyküm ve rahmetu’llâh ” deyip arkasından “ Allâhumme

ente’s-selâmu ve minke’s-selâmü. Tebârekte yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâmi ve’l-

hamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn ” denir.

[95] . İnsan-ı kâmil: Yetkin insan, mükemmel insan demektir. Tasavvufta

çok çeşitli açıklamaları vardır. Mesela, Allah’ın zât, sıfat, isim ve fiilleriyle

en mükemmel biçimde tecellî ettiği insan; Âlemin var oluşunun ve

varlığının sürdürülmesinin sebebi; Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nûru, hakikat-

i Muhammediyye, hakîki mürşid. Daha fazla bilgi için bkz., (Uludağ,

Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 250.)

[96] . Şevkânî, Muhammed b. Ali, el-Fevâidu’l-mecmua fi’l-ehâdisi’l-

mevdu’a , Tahric: Abdurrahman Yahya el-Muallimi, c. I, Beyrut 1407, s.

326, no: 18.

[97] . A’lâ-yı illiyîn: Cennetin en yüksek tabakası. Âhirete giden tam kâmil

mü’minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki sâlihlerin

amelleri oraya yükseltilir. Âhirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızâya en

yakın olan derecedir.

[98] . Veraset ilmi: Tasavvufî bilgiler (marifet) ve haller Hz.

Peygamber’den (s.a.v.) velîlere miras kalmıştır. Velîler Hz. Peygamber’in

(s.a.v.) vârisleridir. Bir evvelki velîden, bir sonraki velîye miras kalan bu

bilgiler ve haller, günümüze kadar gelmiştir. Bu yüzden tasavvufa ilm-i

miras, sûfîlere vâris-i Nebî adı verilir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü ,

s. 521.)

[99] . Buhârî , “Edeb” 96; Müslim , “Birr” 165; Ebû Dâvûd , “Edeb” 122.

[100] . İbn Hibbân, Sahîh , I/166, H. no: 122; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr ,

II/126, H. no: 1539.

[101] . İbn Hibbân, Sahîh , I/166, H. no: 124; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr ,

IX/132, H. no: 8655.

[102] . Ebû Dâvûd , “Salât” 349; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , I/521,

H. no: 2335.

[103] . Dârimî , “Fezâilü’l-Kur’ân” 1; Hâkim, el-Müstedrek , II/774, H. no:

2040; İbnü’l-Cevzî, İlelü’l-Mütenâhiye , I/109, H. no: 145.

[104] . Tirmîzî , “Fezâilü’l-Kur’ân” 14; Müttakî el- Hindî, Kenzü’l-ummâl ,

I/370, H. no: 1636.

[105] . Beyhakî, el-İtikâd , I/184.

[106] . Ahmed b. Hanbel, Müsned , II/129, H. no: 1277; İbn Mâce ,

“Mukaddime” 16; Tirmîzî , “Fezâilü’l-Kur’ân” 13.

[107] . İbn Mâce , “Mukaddime” 6; Ebû Dâvûd , “Sünnet” 6; Tirmîzî ,

“İlim” 16.

[108] . Zimmî: İslâm devletinin tabiiyyet ve himâyesinde bulunan

Müslüman olmayan kimse(ler).

[109] . Ebû Dâvûd , “Et’ime” 33; Taberânî, Mu’cemü’l-kebîr , XX/283, H.

no: 670; Darekutnî, Sünen , IV/287, H. no: 59

[110] . Ebû Dâvûd , “Sünnet” 6; Tirmîzî , “İlim” 10; Müttakî el-Hindî,

Kenzü’l-ummâl , I/175, H. no: 882.

[111] . Cizye: Müslüman olmayan tebaadan (ehl-i kitap) alınan vergi.

[112] . Ebû Dâvûd , “İmâre” 1; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , I/174, H.

no: 881.

[113] . Müslim , “Cum’a” 43; İbn Mâce , “Mukaddime” 7.

[114] . Ahmed b. Hanbel, Müsned , VIII/401, H. no: 8713; Buhârî ,

“İ’tisam” 2; İbn Hibbân, Sahîh , I/111, H. no: 17; Hâkim, el-Müstedrek , I/80,

H. no: 182.

[115] . Tirmîzî , “Sıfatü’l-Kıyâme” 60; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl ,

15, H. no: 43365.

[116] . Taberânî, Mu‘cemü’l-evsat , VI/197, H. no: 5414; Müttakî el-Hindî,

Kenzü’l-ummâl , I/184, H. no: 932.

[117] . Garip (Garib): Arapça’da şu anlamlara gelmektedir: 1-Kimsesiz,

zavallı. 2-Gurbette kendi memleketinin dışında bulunan, yabancı. 3-Tuhaf,

şaşılacak, bambaşka. 4-Dokunaklı.

[118] . Tirmîzî , “Îmân” 13; Taberânî; Mu’cemü’l-evsat , V/478, H. no:

4912; Kudâî, Müsnedü’ş-şihâb , II/139, H. no: 1055.

[119] . Müslim , “Fezâil” 140; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , IV/280, H. no:

4424.

[120] . Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , I/217, H. no: 1084.

[121] . Tirmîzî , “Îmân” 18; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , I/182, H. no:

928.

[122] . Tirmîzî , “İlim” 16.

[123] . Ebû Ya’lâ, Müsned , IV/104, H. no: 2135; Heysemî, Mecma‘u’z-

zevâ’id , I/422, H. no: 809, 810, 811.

[124] . Buhârî , “Nikâh”, 1.

[125] . Bezzâr, Müsned , VI/338, H. no: 2346; İbn Hibbân, Sahîh , I/107, H.

no: 11; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , II/284, H. no: 2186; Beyhakî, Şu’abü’l

Îmân , III/399, H. no: 3878.

[126] . Buhârî , “Îmân” 8, Müslim , “Îmân” 69-70; İbn Mâce , “Mukaddime”

9.

[127] . Buhârî , “Sulh” 5; Müslim , “Akdiyye” 17; Ebû Dâvûd , “Sünnet” 6.

[128] . Hakkâ kelimesi yazma nüshada “ancak” şeklinde geçmektedir.

[129] . Millet, din mânâsına kullanılmıştır.

[130] . Araz: Kendi kendine vücut bulamayıp başka bir cevherle meydana

gelen hal ve keyfiyetler. Renkler, tatlar ve kokular gibi.

[131] . İsmet: Peygamberlerin günah işlemekten korunmuş olmaları.

[132] . Fıtnat-ı nezâfet: Temiz bir zekâ, anlayış ve kavrayış.

[133] . Emanet: Peygamberlerin güvenilir kişiler olması.

[134] . Sıdk: Peygamberlerin doğru kişiler olması.

[135] . Tebliğ: Allah’ın emirlerini noksansız ve fazlalıksız, aynen halka

bildirmeleri.

[136] . Gadr: Zulüm ve haksızlık, merhametsizlik.

[137] . Zenb: Günah, suç ve kabahat.

[138] . Kitmân: Ketum davranan demek olup burada açıklanması gereken

gerçekleri açıklamayıp, gizleyen anlamındadır.

[139] . Heyûla: Felsefede bütün cisimlerin ilk kaynağı olarak düşünülen

şekilsiz madde.

[140] . Burada anlatılanların şimdiki gibi su tesisatlarının olmadığı,

temizlik araçlarının bu derecede gelişmediği çağlarda, zarûreti giderecek

nitelikte temizlik yöntemleri olduğu unutulmamalıdır. Elbette şimdiki

dönemde çok daha iyi şartlarda temizlenme imkânı vardır.

Ve buyurmuştur ki: “ Ey ümmetim! Gözünüzü açınız ki bana bu kitap

verildi; bununla birlikte bir misli daha verilmiştir. Dikkat ediniz ki yakın bir

zamanda çok mal sahibi kimseler kendi taht ve kürsüleri üzerinden

insanlara derler ki: Yalnız Kur’an’la amel ediniz. Onda neyi helâl

bulursanız, onu helâl biliniz. Neyi haram bulursanız onu haram biliniz.

Hâlbuki Allah teâlânın Peygamberi’nin haram ettiği şeyler de, Allah’ın

haram ettiği şeyler gibidir. Dikkat ediniz ki eşek eti size helâl olmaz. Azı dişi

olan yırtıcı hayvanların eti de helâl olmaz. Zimmîlerin malını izinsiz almak

helâl değil vebâldir. Şayet sahibinin ona ihtiyacı yoksa helâl olur. Bir kimse

bir topluma misafir olsa, ev sahiplerine düşen görev ona yemek yedirmektir.

Misafire lâyık olan ise onların yemeği kadar onlara iyilikte bulunmaktır. ”

Ve buyurmuştur ki: “ Kim ki benim sünnetimden yüz çevirirse, benden

değildir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Her amelin bir hırs ve arzusu vardır. Her

hırsın bir ara verme ve kesilmeden (fetret) dolayı usanması vardır. Kimin

usanması, sünnetime uygun olursa, doğru yolu bulmuştur. Kimin usanması

sünnetimden başka bir yönde olursa helâk olmuştur.” Ve buyurmuştur ki:

“ Ben içinizden birine, ana-babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan

daha sevgili gelmedikçe o kimse mü’min sayılmaz .” Ve buyurmuştur ki:

“ Kim şeriatimizde olmayan bir iş icad ederse, o iş reddedilmiştir .”

Ancak, Hakk’ın zıt isimlerinin (esmâ-i mütekãbile) tecellî mahalli ve

birbirine muhâlif sıfatlarının aynası oldukları için bazen “yine onları,

yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık” (İsrâ, 17/ 70)

hitâbıyla şereflenip memnun olurlar, bazen de “yeryüzünde fesâd

çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun, dediler”

(Bakara, 2/30) ifadeleriyle, meleklerin Hak teâlâya verdikleri cevapta

olduğu gibi ayıplanıp eleştirilirler. Kimi zaman, “ Yarattıklarımı senin için

yarattım ” hadîs-i kudsîsi gereğince, Hak teâlânın birliği (ehadiyet)

dergâhının sevgilisi olmaları sebebiyle İlâhî cezbe kanatları ile “a’lâ-yı

illiyîn ”in en yüksek derecesi olan Hak’tan başka hiçbir şeyi görmeme

(cem’ül-cem‘) makãmına yükselirler, kimi zaman da bazıları “Onlar

hayvanlar gibidir, belki daha da aşağıdırlar” (A’râf, 7/179) âyetinde

belirtildiği gibi Allah’ın gazabına uğrayarak aşağılık ve âdî arzuların “esfel-

i sâfilîn”in en aşağı bölgelerine inerler. Birinci gruptakiler, “İyiler

muhakkak cennettedir” (İnfitâr, 82/13) âyetiyle müjdelenirken, diğer

gruba da “Kötüler muhakkak cehennemdedirler” (İnfitâr, 82/14) âyetiyle

mahvolacakları ve azâba uğrayacakları haber verilmiştir.

. Heyûla: Felsefede bütün cisimlerin ilk kaynağı olarak düşünülen şekilsiz

madde.

. Kitmân: Ketum davranan demek olup burada açıklanması gereken

gerçekleri açıklamayıp, gizleyen anlamındadır.

. Burada anlatılanların şimdiki gibi su tesisatlarının olmadığı, temizlik

araçlarının bu derecede gelişmediği çağlarda, zarûreti giderecek nitelikte

temizlik yöntemleri olduğu unutulmamalıdır. Elbette şimdiki dönemde çok

daha iyi şartlarda temizlenme imkânı vardır.

. Tebliğ: Allah’ın emirlerini noksansız ve fazlalıksız, aynen halka

bildirmeleri.

. Zenb: Günah, suç ve kabahat.

. Gadr: Zulüm ve haksızlık, merhametsizlik.

Ve buyurmuştur ki: “ Kim benim ümmetimin bozulduğu bir zamanda

sünnetime yapışıp onunla [178/b] amel ederse, o kimse yüz şehid sevabına

nâil olur .” Ve buyurmuştur ki: “ Muhakkak ki İslâm dini dünyaya garip

gelmiş, garip gidecektir. Benden sonra, insanların bozduğu sünnetimi

düzeltenlere müjdeler olsun .” Ve buyurmuştur ki: “ Siz kendi dünyanızın

işlerinizi daha iyi bilirsiniz. Bana sormayınız. Ne zaman ki ben size din

işlerinden birini emredersem, onu alıp kabul ediniz .”

Ve buyurmuştur ki: “ Bütün sözlerin en hayırlısı, Allah teâlânın Kitabıdır.

Hidâyetlerin en hayırlısı Muhammed aleyhisselâmın hidâyetidir. İşlerin en

kötüsü sonradan çıkanlardır ki bid’attır. Her bid’at ise sapkınlıktır .” Ve

buyurmuştur ki: “ Bütün ümmetim cennete girer, ancak ibâ eden (inatlaşan,

râzı olmayan, tenezzül etmeyen) giremez?” İbâ eden kimdir, diye

sorulduğunda cevap vermiştir ki: “Bana uyan cennete girer, kim bana karşı

gelirse, işte o ibâ etmiş olur. ” Ve buyurmuştur ki: “ Kim ki helâl lokma yiyip

sünnetime göre yaşarsa, insanlar ondan emin olurlar, ona güven duyarlar.

O kişi cennete gider.” Denilmiştir ki: “Bu zamanda senin ümmetin içinde

böyle kişiler çok bulunur.” Bunun üzerine şöyle cevap vermiştir: “Benden

sonra bir topluluk içinde ancak bir tane bulunur. ”

Ve buyurmuştur ki: “ Kim benim ümmetimin bozulduğu bir zamanda

sünnetime yapışıp onunla [178/b] amel ederse, o kimse yüz şehid sevabına

nâil olur .” Ve buyurmuştur ki: “ Muhakkak ki İslâm dini dünyaya garip

gelmiş, garip gidecektir. Benden sonra, insanların bozduğu sünnetimi

düzeltenlere müjdeler olsun .” Ve buyurmuştur ki: “ Siz kendi dünyanızın

işlerinizi daha iyi bilirsiniz. Bana sormayınız. Ne zaman ki ben size din

işlerinden birini emredersem, onu alıp kabul ediniz .”

Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) bazı hadîs-i şeriflerinde buyurmuştur ki:

“ Ey ümmet ve ashâbım! Siz şehâdet etmez misiniz ki Allah teâlâdan başka

ibadete lâyık kimse yoktur ve ben onun hak peygamberiyim? Evet, şehâdet

ederiz, ey Allah’ın Rasûlü dediler. Bunun üzerine buyurmuştur ki:

“Muhakkak ki Kur’ân’ın bir ucu Allâh’ın (kudret) elinde, bir ucu sizin

elinizdedir. Ona sağlam yapışınız. Şüphesiz ki siz Kur’ân-ı Kerîm’e göre

yaşadıktan sonra şaşırıp helâk olmazsınız. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bu

Kur’ân, kıyamet gününde şefaati kabul olunan bir şefaatçidir. Şikâyeti

önemsenen etkili bir şikâyetçidir. Kendisine yapışarak, içindekilere uygun

yaşayanları alıp Cennet tarafına gider. Kendisine uygun yaşamaktan yüz

çevirenleri ise cehennem ateşine sevk eder. ” Ve buyurmuştur ki: “ Kim

Kur’ân’ı okuyup gereğince yaşarsa, kıyamet günü o kimsenin anne ve

babasına bir taç giydirilir ki ışığı dünyadaki evlerde bulunan güneş

ışığından daha güzel görünür. (Anne ve babasının durumu böyle olursa) ya

bu Kur’ân’a göre yaşayanın derecesi nice olur? ”

1-Hudâ Rabbim nebîm hakkâ Muhammed’dir Rasûlullâh

İnsanın, câhil ve gâfil olduğunda hayvanlar gibi olduğunu, ilim ve marifet

sahibi olduğunda ise “insan-ı kâmil” mertebesine vasıl olduğunu bildirir.

Ve buyurmuştur ki: “ Sizden birinizin arzu ve istekleri, benim getirdiğim

şeriatın hükümlerine uygun olmadıkça, o kimse mü’min sayılmaz .” Ve

buyurmuştur ki: “ İsrâiloğullarının başına gelen kargaşalar (fitneler),

elbette benim ümmetime de gelecektir. Hatta onlar içinde alenî anasıyla

zina eden olmuş ise, benim ümmetimden de onu yapan çıkacaktır.

İsrâiloğulları yetmiş iki zümreye ayrılmıştır. Benim ümmetim ise yetmiş üç

fırkaya ayrılacaktır. Ve bunların hepsi cehenneme gidecek, yalnız bir

zümresi kurtulacaktır.” O bir grup kurtuluş fırkası hangisidir, diye

sorulduğunda,

“Benim

ve

ashâbımın

gittiği

yolda

gidenlerdir ”

buyurmuştur.

30-Dahi ben Peygamberler hakkında bildim; ismet, fıtnat-ı nezâfet,

emanet, sıdk ile Allah’ın hükümlerini tebliğ etmek.

31-Bütün peygamberler; gadr, zenb, anlayışsızlık, yalancılık, kitmân ve

ihanetten uzaktır. Bu kötü huylarla Allah’ın nebîlerinin alâkası yoktur.

Ve buyurmuştur ki: “ Kim ki benim sünnetimden yüz çevirirse, benden

değildir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Her amelin bir hırs ve arzusu vardır. Her

hırsın bir ara verme ve kesilmeden (fetret) dolayı usanması vardır. Kimin

usanması, sünnetime uygun olursa, doğru yolu bulmuştur. Kimin usanması

sünnetimden başka bir yönde olursa helâk olmuştur.” Ve buyurmuştur ki:

“ Ben içinizden birine, ana-babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan

daha sevgili gelmedikçe o kimse mü’min sayılmaz .” Ve buyurmuştur ki:

“ Kim şeriatimizde olmayan bir iş icad ederse, o iş reddedilmiştir .”

Ve buyurmuştur ki: “ Sakın ola ki sizden birinizin benim bir emrimi ya da

nehyimi duyduğunda rahat koltuğunda yaslanır vaziyette şöyle dediğini

duymayayım: Ben bunu bilmem, biz ancak Allah’ın kitabında ne bulursak

ona uyarız. ” Ve buyurmuştur ki: “ Sizden biriniz rahat koltuğunda uzanıp da

öyle mi zanneder ki Allah teâlâ bu Kur’ân’da haram eylediği şeylerden

başka bir şey haram etmemiştir. Dikkat ediniz ki ben de pek çok öğüt

vermişimdir, emirler etmişimdir. Çok şeyden sakındırmışımdır ki onlar

Kur’ân kadardır. Belki de daha çoktur. Muhakkak ki Allah teâlâ ehl-i

kitaptan olan zimmîlerin evlerine izinsiz girmenizi, kadınlarını dövmenizi ve

meyvelerini yemenizi helâl etmemiştir. Cizyelerini verdikleri müddetçe,

sizden emin olarak yaşayıp giderler .”

Ve buyurmuştur ki: “ Kim ki benim sünnetimden yüz çevirirse, benden

değildir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Her amelin bir hırs ve arzusu vardır. Her

hırsın bir ara verme ve kesilmeden (fetret) dolayı usanması vardır. Kimin

usanması, sünnetime uygun olursa, doğru yolu bulmuştur. Kimin usanması

sünnetimden başka bir yönde olursa helâk olmuştur.” Ve buyurmuştur ki:

“ Ben içinizden birine, ana-babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan

daha sevgili gelmedikçe o kimse mü’min sayılmaz .” Ve buyurmuştur ki:

“ Kim şeriatimizde olmayan bir iş icad ederse, o iş reddedilmiştir .”

Ve buyurmuştur ki: “ Şüphesiz ki yakında bir kargaşa (fitne) çıkacaktır. O

fitneden çıkış yeri Allah’ın kitabıdır ki ona göre yaşayan kurtulur. Çünkü

sizden öncekilerin eserleri (ve başlarına gelenler) ile sizden geriye kalacak

haberler ve aranızdaki (olayların) hükümleri onda vardır. Kur’ân, hak ile

bâtılı birbirinden ayırır. O, bir oyun ve eğlence değildir . Kur’ân’ı terkeden

zorbaları Allah teâlâ mahveder. Ondan başkasından doğru yol uman şaşırıp

gider. Çünkü Allah teâlâ Kur’ân’ı sapasağlam bir ip hikmetli bir zikir ve

dosdoğru yol eylemiştir. Ancak Kur’ân’dır ki nefsanî arzu ve isteklerle

haktan bâtıla kaymaz. Değişik dillerde (okunmakla) başka şekillere girmez.

Âlimler onu (okumaya) doymaz. Tekrar tekrar okunmakla eskimez.

Mûcizeleri tükenmez. Ve Kur’ân’dır ki cinler onu duyduğunda hükmünden

yüz çevirmezler. Hatta demişlerdir ki: “Gerçekten biz, doğru yola ileten

hârikulâde güzel bir Kur’ân dinledik de ona iman ettik.” (Cin, 72/1) Şu

halde her kim ki Kur’ân’a uygun konuşursa tasdik olunur, kim de Kur’ân’ın

emirlerine göre davranırsa büyük sevap ile mükafatlandırılır. Kim ki onun

hükümleriyle hüküm verirse, adâletli olur. Ve kim ki insanları onunla bir

yola çağırırsa, dosdoğru yola çağırmış olur. ”

Gerçi “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi

tamamladım” (Mâide, 5/3) âyetinde ifade edildiği üzere, yalnız Kitap ve

sünnet ile amel etmek, kurtuluş için yeterli sebeptir. Onlarla amel etmek

maksada ulaştıran mükemmel bir araçtır. Hak teâlânın yolunda sağa sola

sapmadan giden, eninde sonunda cennet konaklarına ulaşır. Kitab ve sünneti

kendisine rehber edinen âhirette emniyet yurdu olan cennet bahçelerine

girer. Bununla beraber veraset ilmi, hak sözler hazinesinin vârisi ve

peygamberlerin sonuncusunun definesinin hediyesidir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki müctehid âlimlerin en büyükleri ve Hanefî

mezhebinin önde gelen fıkıh âlimleri demişlerdir ki: büyük tuvalet

ihtiyacını giderdikten sonra makadı taş ile ya da “kesek” ile silmek

sünnettir. Bu iş için kullanılan taşın tek (sayıda) olması müstehaptır. Taş ile

silindikten sonra su ile yıkamak ve bir bez parçası ile kurulamak, iç

çamaşırına su serpmek ve elini sert bir yerde kurulamak, bunların hepsi

edeptendir. Eğer makad çevresinde pislik çok ise sadece taş ile silmek

yetmez, su ile yıkamak da lâzımdır. Sağ el ile silmek ya da yıkamak

mekruhtur. Bu iş, sol elle yapılmalıdır. Kemik, hayvan tezeği, insan ve

hayvan yiyecekleri ile silinmek mekruhtur. Kıbleye karşı dönüp oturarak ya

da kıbleye arkasını dönüp oturarak; güneş ya da aya karşı oturarak tuvalet

ihtiyacını gidermek mekruhtur.

Ve buyurmuştur ki: “ Sizden birinizin arzu ve istekleri, benim getirdiğim

şeriatın hükümlerine uygun olmadıkça, o kimse mü’min sayılmaz .” Ve

buyurmuştur ki: “ İsrâiloğullarının başına gelen kargaşalar (fitneler),

elbette benim ümmetime de gelecektir. Hatta onlar içinde alenî anasıyla

zina eden olmuş ise, benim ümmetimden de onu yapan çıkacaktır.

İsrâiloğulları yetmiş iki zümreye ayrılmıştır. Benim ümmetim ise yetmiş üç

fırkaya ayrılacaktır. Ve bunların hepsi cehenneme gidecek, yalnız bir

zümresi kurtulacaktır.” O bir grup kurtuluş fırkası hangisidir, diye

sorulduğunda,

“Benim

ve

ashâbımın

gittiği

yolda

gidenlerdir ”

buyurmuştur.

Enes’e (r.a.) hazretlerine o Hazret buyurmuştur ki: “ Ey benim oğulcuğum!

Eğer gücün yeterse, kalbinde hiç kimseye kin ve nefret olmadığı halde

sabahlayıp akşamlayasın. Öyle işlemeye çalış. Çünkü bu benim sünnetimdir.

Sünnetimi seven, beni de sevmiş olur. Beni seven cennette benimle beraber

olur. ” Ve Habîb-i Ekrem (s.a.v)’e Ömer ibn-i Hattab (r.a.) gelip demiştir

ki: “ Biz Yahudilerin bazı (kutsal) sözlerini işitip beğendik. Onların bir

kısmını yazmak istiyoruz. Bize izin verir misiniz? ” deyince, ona cevap verip

buyurmuştur ki: “ Yahudilerin ve Hristiyanların şaşkınlık ve birbirlerine

kızgınlık içinde oldukarı gibi siz de mi şaşkınlığa düşeceksiniz? Şüphesiz ki

ben size şu tertemiz dini (Şeriat-ı Mutahhara) öyle bir kemâl üzere

getirmişimdir ki eğer Hz. Mûsa (a. s.) hayatta olsa idi, bana uymaktan

başka yapacak bir işi olmazdı. ” Ve İbn – i Ömer (r. a.) Mekke ile Medine

arasında bir ağaca geldiğinde, onun altında bir miktar öğle uykusu (kaylûle)

uyurdu. Ve derdi ki “Hazret-i Peygamber de böyle yapardı.”

Habîb-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “ Ey ümmet ve ashâbım! Size

vasiyetim budur ki, Hak teâlâdan korkunuz. Bir Habeşî köle de olsa sizden

olan idarecinize itaat ediniz. Çünkü uzun ömürlü olanlarınız, ileride çok

ayrılıklar görecektir. İşte o zaman size lâzım olan benim sünnetimle amel

etmektir. Sünnetime yapışmakta (sıkılığınız) bir şeyi azı dişlerinizle tutmanız

gibi olsun. Benden sonra ortaya çıkan din işlerinden çok sakınmanız

gerekir. Çünkü sonradan dine sokulan her şey bid’attır ve her bid’at de

sapkınlıktır .”

31-Bütün peygamberler; gadr, zenb, anlayışsızlık, yalancılık, kitmân ve

ihanetten uzaktır. Bu kötü huylarla Allah’ın nebîlerinin alâkası yoktur.

30-Dahi ben Peygamberler hakkında bildim; ismet, fıtnat-ı nezâfet,

emanet, sıdk ile Allah’ın hükümlerini tebliğ etmek.

6-Ne cisimdir, ne ârâzdır, ne uzayda yer kaplar, ne de cevherdir. Yemez,

içmez, üzerinden zaman geçmez; bütün bunlardan münezzehtir Allah.

30-Dahi ben Peygamberler hakkında bildim; ismet, fıtnat-ı nezâfet,

emanet, sıdk ile Allah’ın hükümlerini tebliğ etmek.

Ve buyurmuştur ki: “ Kim benim ümmetimin bozulduğu bir zamanda

sünnetime yapışıp onunla [178/b] amel ederse, o kimse yüz şehid sevabına

nâil olur .” Ve buyurmuştur ki: “ Muhakkak ki İslâm dini dünyaya garip

gelmiş, garip gidecektir. Benden sonra, insanların bozduğu sünnetimi

düzeltenlere müjdeler olsun .” Ve buyurmuştur ki: “ Siz kendi dünyanızın

işlerinizi daha iyi bilirsiniz. Bana sormayınız. Ne zaman ki ben size din

işlerinden birini emredersem, onu alıp kabul ediniz .”

3-Âdem aleyhisselâmın zürriyetindenim hem. Halîl’in milletiyim; dahî

kıblem Kabe’dir, Beytullâh.

Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) bazı hadîs-i şeriflerinde buyurmuştur ki:

“ Ey ümmet ve ashâbım! Siz şehâdet etmez misiniz ki Allah teâlâdan başka

ibadete lâyık kimse yoktur ve ben onun hak peygamberiyim? Evet, şehâdet

ederiz, ey Allah’ın Rasûlü dediler. Bunun üzerine buyurmuştur ki:

“Muhakkak ki Kur’ân’ın bir ucu Allâh’ın (kudret) elinde, bir ucu sizin

elinizdedir. Ona sağlam yapışınız. Şüphesiz ki siz Kur’ân-ı Kerîm’e göre

yaşadıktan sonra şaşırıp helâk olmazsınız. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bu

Kur’ân, kıyamet gününde şefaati kabul olunan bir şefaatçidir. Şikâyeti

önemsenen etkili bir şikâyetçidir. Kendisine yapışarak, içindekilere uygun

yaşayanları alıp Cennet tarafına gider. Kendisine uygun yaşamaktan yüz

çevirenleri ise cehennem ateşine sevk eder. ” Ve buyurmuştur ki: “ Kim

Kur’ân’ı okuyup gereğince yaşarsa, kıyamet günü o kimsenin anne ve

babasına bir taç giydirilir ki ışığı dünyadaki evlerde bulunan güneş

ışığından daha güzel görünür. (Anne ve babasının durumu böyle olursa) ya

bu Kur’ân’a göre yaşayanın derecesi nice olur? ”

. Sıdk: Peygamberlerin doğru kişiler olması.

Ve buyurmuştur ki: “ Sakın ola ki sizden birinizin benim bir emrimi ya da

nehyimi duyduğunda rahat koltuğunda yaslanır vaziyette şöyle dediğini

duymayayım: Ben bunu bilmem, biz ancak Allah’ın kitabında ne bulursak

ona uyarız. ” Ve buyurmuştur ki: “ Sizden biriniz rahat koltuğunda uzanıp da

öyle mi zanneder ki Allah teâlâ bu Kur’ân’da haram eylediği şeylerden

başka bir şey haram etmemiştir. Dikkat ediniz ki ben de pek çok öğüt

vermişimdir, emirler etmişimdir. Çok şeyden sakındırmışımdır ki onlar

Kur’ân kadardır. Belki de daha çoktur. Muhakkak ki Allah teâlâ ehl-i

kitaptan olan zimmîlerin evlerine izinsiz girmenizi, kadınlarını dövmenizi ve

meyvelerini yemenizi helâl etmemiştir. Cizyelerini verdikleri müddetçe,

sizden emin olarak yaşayıp giderler .”

Ve buyurmuştur ki: “ Ey ümmetim! Gözünüzü açınız ki bana bu kitap

verildi; bununla birlikte bir misli daha verilmiştir. Dikkat ediniz ki yakın bir

zamanda çok mal sahibi kimseler kendi taht ve kürsüleri üzerinden

insanlara derler ki: Yalnız Kur’an’la amel ediniz. Onda neyi helâl

bulursanız, onu helâl biliniz. Neyi haram bulursanız onu haram biliniz.

Hâlbuki Allah teâlânın Peygamberi’nin haram ettiği şeyler de, Allah’ın

haram ettiği şeyler gibidir. Dikkat ediniz ki eşek eti size helâl olmaz. Azı dişi

olan yırtıcı hayvanların eti de helâl olmaz. Zimmîlerin malını izinsiz almak

helâl değil vebâldir. Şayet sahibinin ona ihtiyacı yoksa helâl olur. Bir kimse

bir topluma misafir olsa, ev sahiplerine düşen görev ona yemek yedirmektir.

Misafire lâyık olan ise onların yemeği kadar onlara iyilikte bulunmaktır. ”

Ve buyurmuştur ki: “ Bütün sözlerin en hayırlısı, Allah teâlânın Kitabıdır.

Hidâyetlerin en hayırlısı Muhammed aleyhisselâmın hidâyetidir. İşlerin en

kötüsü sonradan çıkanlardır ki bid’attır. Her bid’at ise sapkınlıktır .” Ve

buyurmuştur ki: “ Bütün ümmetim cennete girer, ancak ibâ eden (inatlaşan,

râzı olmayan, tenezzül etmeyen) giremez?” İbâ eden kimdir, diye

sorulduğunda cevap vermiştir ki: “Bana uyan cennete girer, kim bana karşı

gelirse, işte o ibâ etmiş olur. ” Ve buyurmuştur ki: “ Kim ki helâl lokma yiyip

sünnetime göre yaşarsa, insanlar ondan emin olurlar, ona güven duyarlar.

O kişi cennete gider.” Denilmiştir ki: “Bu zamanda senin ümmetin içinde

böyle kişiler çok bulunur.” Bunun üzerine şöyle cevap vermiştir: “Benden

sonra bir topluluk içinde ancak bir tane bulunur. ”

Ve buyurmuştur ki: “ Şüphesiz ki bu Kur’ân, Allah’ın ziyafetidir. Şu halde

gücünüz yettiğince Allah’ın ziyafetinden istifade ediniz. Muhakkak ki bu

Kur’ân, Hak teâlânın sapasağlam bir ipi ve apaçık bir nûrudur. Fayda ve

şifâ kaynağıdır. Kendisine yönelenleri koruyucudur. Ona uyanı (her türlü

kötülükten) kurtarıcıdır. Kur’ân, doğru yol üzeredir; onda hiçbir eğrilik

yoktur ki düzeltilmeye ihtiyacı olmuş olsun. Kur’ân’ın mûcizeleri tükenmez,

tekrar tekrar okumakla eskimez. Onu (çok) okuyunuz ki Allah teâlâ her

harfine on sevap ihsan eder. Dikkat ediniz! Ben demedim ki (Elif-Lâm-

Mîm) bir harftir. Lâkin Elif bir harf, Lam bir harf ve Mîm bir harftir. ”

. Veraset ilmi: Tasavvufî bilgiler (marifet) ve haller Hz. Peygamber’den

(s.a.v.) velîlere miras kalmıştır. Velîler Hz. Peygamber’in (s.a.v.)

vârisleridir. Bir evvelki velîden, bir sonraki velîye miras kalan bu bilgiler ve

haller, günümüze kadar gelmiştir. Bu yüzden tasavvufa ilm-i miras, sûfîlere

vâris-i Nebî adı verilir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 521.)

. A’lâ-yı illiyîn: Cennetin en yüksek tabakası. Âhirete giden tam kâmil

mü’minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki sâlihlerin

amelleri oraya yükseltilir. Âhirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızâya en

yakın olan derecedir.

. İbn Hibbân, Sahîh , I/166, H. no: 122; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , II/126,

H. no: 1539.

. Buhârî , “Edeb” 96; Müslim , “Birr” 165; Ebû Dâvûd , “Edeb” 122.

Ve buyurmuştur ki: “ Bütün sözlerin en hayırlısı, Allah teâlânın Kitabıdır.

Hidâyetlerin en hayırlısı Muhammed aleyhisselâmın hidâyetidir. İşlerin en

kötüsü sonradan çıkanlardır ki bid’attır. Her bid’at ise sapkınlıktır .” Ve

buyurmuştur ki: “ Bütün ümmetim cennete girer, ancak ibâ eden (inatlaşan,

râzı olmayan, tenezzül etmeyen) giremez?” İbâ eden kimdir, diye

sorulduğunda cevap vermiştir ki: “Bana uyan cennete girer, kim bana karşı

gelirse, işte o ibâ etmiş olur. ” Ve buyurmuştur ki: “ Kim ki helâl lokma yiyip

sünnetime göre yaşarsa, insanlar ondan emin olurlar, ona güven duyarlar.

O kişi cennete gider.” Denilmiştir ki: “Bu zamanda senin ümmetin içinde

böyle kişiler çok bulunur.” Bunun üzerine şöyle cevap vermiştir: “Benden

sonra bir topluluk içinde ancak bir tane bulunur. ”

. Şevkânî, Muhammed b. Ali, el-Fevâidu’l-mecmua fi’l-ehâdisi’l-

mevdu’a , Tahric: Abdurrahman Yahya el-Muallimi, c. I, Beyrut 1407, s.

326, no: 18.

. İnsan-ı kâmil: Yetkin insan, mükemmel insan demektir. Tasavvufta çok

çeşitli açıklamaları vardır. Mesela, Allah’ın zât, sıfat, isim ve fiilleriyle en

mükemmel biçimde tecellî ettiği insan; Âlemin var oluşunun ve varlığının

sürdürülmesinin sebebi; Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nûru, hakikat-i

Muhammediyye, hakîki mürşid. Daha fazla bilgi için bkz., (Uludağ,

Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 250.)

. Ebû Dâvûd , “Salât” 349; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , I/521, H. no:

2335.

. İbn Hibbân, Sahîh , I/166, H. no: 124; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr ,

IX/132, H. no: 8655.

. Tirmîzî , “Fezâilü’l-Kur’ân” 14; Müttakî el- Hindî, Kenzü’l-ummâl , I/370,

H. no: 1636.

. Dârimî , “Fezâilü’l-Kur’ân” 1; Hâkim, el-Müstedrek , II/774, H. no: 2040;

İbnü’l-Cevzî, İlelü’l-Mütenâhiye , I/109, H. no: 145.

. Ebû Dâvûd , “Et’ime” 33; Taberânî, Mu’cemü’l-kebîr , XX/283, H. no:

670; Darekutnî, Sünen , IV/287, H. no: 59

. Zimmî: İslâm devletinin tabiiyyet ve himâyesinde bulunan Müslüman

olmayan kimse(ler).

. Cizye: Müslüman olmayan tebaadan (ehl-i kitap) alınan vergi.

. Ebû Dâvûd , “Sünnet” 6; Tirmîzî , “İlim” 10; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-

ummâl , I/175, H. no: 882.

. Beyhakî, el-İtikâd , I/184.

. İbn Mâce , “Mukaddime” 6; Ebû Dâvûd , “Sünnet” 6; Tirmîzî , “İlim” 16.

. Ahmed b. Hanbel, Müsned , II/129, H. no: 1277; İbn Mâce ,

“Mukaddime” 16; Tirmîzî , “Fezâilü’l-Kur’ân” 13.

. Müslim , “Cum’a” 43; İbn Mâce , “Mukaddime” 7.

. Ebû Dâvûd , “İmâre” 1; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , I/174, H. no:

881.

. Ahmed b. Hanbel, Müsned , VIII/401, H. no: 8713; Buhârî , “İ’tisam” 2;

İbn Hibbân, Sahîh , I/111, H. no: 17; Hâkim, el-Müstedrek , I/80, H. no: 182.

[177/a] Ve buyurmuştur ki: “ Şeytan sizin bu memleketinizde kendisine

kulluk edilip perestij edilmesinden ümidini kesmiştir. Fakat ona kulluk

edilmesinin dışında sizin önemsemediğiniz, küçük gördüğünüz hatalarınıza

râzı olur. O halde onun memnun olduğu işleri yapmaktan kaçınınız. Çünkü

ben size öyle bir şey bıraktım ki ona sımsıkı tutunursanız elbette, ebedî

olarak şaşırmayıp doğru yol üzere bulunursunuz. (Bahsettiğim) o şey,

Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünnetidir .” Ve buyurmuştur ki: “ Kim ki

Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup ezberlerse, onun helâlini helâl, haramını haram

bilip buna göre amel işlerse, Hak teâlâ Kur’ân-ı Kerîm ile onu Cennete

koyar. Kendi ev halkından cehenneme müstehak olan on kişiye şefaatçi

kılar .”

. Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , I/217, H. no: 1084.

. Müslim , “Fezâil” 140; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , IV/280, H. no: 4424.

. Tirmîzî , “İlim” 16.

. Tirmîzî , “Îmân” 18; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , I/182, H. no: 928.

. Taberânî, Mu‘cemü’l-evsat , VI/197, H. no: 5414; Müttakî el-Hindî,

Kenzü’l-ummâl , I/184, H. no: 932.

. Tirmîzî , “Sıfatü’l-Kıyâme” 60; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , 15, H.

no: 43365.

. Tirmîzî , “Îmân” 13; Taberânî; Mu’cemü’l-evsat , V/478, H. no: 4912;

Kudâî, Müsnedü’ş-şihâb , II/139, H. no: 1055.

. Garip (Garib): Arapça’da şu anlamlara gelmektedir: 1-Kimsesiz, zavallı.

2-Gurbette kendi memleketinin dışında bulunan, yabancı. 3-Tuhaf,

şaşılacak, bambaşka. 4-Dokunaklı.

. Buhârî , “Nikâh”, 1.

. Ebû Ya’lâ, Müsned , IV/104, H. no: 2135; Heysemî, Mecma‘u’z-zevâ’id ,

I/422, H. no: 809, 810, 811.

. Bezzâr, Müsned , VI/338, H. no: 2346; İbn Hibbân, Sahîh , I/107, H. no:

11; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , II/284, H. no: 2186; Beyhakî, Şu’abü’l

Îmân , III/399, H. no: 3878.

30-Dahi ben Peygamberler hakkında bildim; ismet, fıtnat-ı nezâfet,

emanet, sıdk ile Allah’ın hükümlerini tebliğ etmek.

. İsmet: Peygamberlerin günah işlemekten korunmuş olmaları.

. Araz: Kendi kendine vücut bulamayıp başka bir cevherle meydana gelen

hal ve keyfiyetler. Renkler, tatlar ve kokular gibi.

. Emanet: Peygamberlerin güvenilir kişiler olması.

. Fıtnat-ı nezâfet: Temiz bir zekâ, anlayış ve kavrayış.

. Buhârî , “Sulh” 5; Müslim , “Akdiyye” 17; Ebû Dâvûd , “Sünnet” 6.

. Buhârî , “Îmân” 8, Müslim , “Îmân” 69-70; İbn Mâce , “Mukaddime” 9.

. Millet, din mânâsına kullanılmıştır.

. Hakkâ kelimesi yazma nüshada “ancak” şeklinde geçmektedir.

Hazret-i Peygamber aleyhisselâmdan miras kalan manevî ilmi elde

etmenin yolu da gönül ehli velîlere mürîd olup onları sevmek ve [176/a]

şifâ olan nazarlarına uğramakla mümkün olur. “İşte onlar Allah’ın hidâyet

ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy” (En’âm, 6/90) emri

gereğince hidâyet harmanlarından nasibini alıp “ Kişi sevdiği ile beraberdir ”

hadîs-i şerifinde ifade edildiği üzere, onları sevenlerden (ya da onların

sevdiklerinden) sayılmak için daima muhabbet şefkatlerini gönüllerin

sığınağı eylemek ve ihlaslı vâridâtını, hükümdarın hazinesi gibi ruhun ve

kalbin derinliklerinde saklamak gerekir.

30-Dahi ben Peygamberler hakkında bildim; ismet, fıtnat-ı nezâfet,

emanet, sıdk ile Allah’ın hükümlerini tebliğ etmek.

Ve buyurmuştur ki: “ Kim benim ümmetimin bozulduğu bir zamanda

sünnetime yapışıp onunla [178/b] amel ederse, o kimse yüz şehid sevabına

nâil olur .” Ve buyurmuştur ki: “ Muhakkak ki İslâm dini dünyaya garip

gelmiş, garip gidecektir. Benden sonra, insanların bozduğu sünnetimi

düzeltenlere müjdeler olsun .” Ve buyurmuştur ki: “ Siz kendi dünyanızın

işlerinizi daha iyi bilirsiniz. Bana sormayınız. Ne zaman ki ben size din

işlerinden birini emredersem, onu alıp kabul ediniz .”

Ve buyurmuştur ki: “ Kim ki benim sünnetimden yüz çevirirse, benden

değildir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Her amelin bir hırs ve arzusu vardır. Her

hırsın bir ara verme ve kesilmeden (fetret) dolayı usanması vardır. Kimin

usanması, sünnetime uygun olursa, doğru yolu bulmuştur. Kimin usanması

sünnetimden başka bir yönde olursa helâk olmuştur.” Ve buyurmuştur ki:

“ Ben içinizden birine, ana-babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan

daha sevgili gelmedikçe o kimse mü’min sayılmaz .” Ve buyurmuştur ki:

“ Kim şeriatimizde olmayan bir iş icad ederse, o iş reddedilmiştir .”

31-Bütün peygamberler; gadr, zenb, anlayışsızlık, yalancılık, kitmân ve

ihanetten uzaktır. Bu kötü huylarla Allah’ın nebîlerinin alâkası yoktur.

Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) bazı hadîs-i şeriflerinde buyurmuştur ki:

“ Ey ümmet ve ashâbım! Siz şehâdet etmez misiniz ki Allah teâlâdan başka

ibadete lâyık kimse yoktur ve ben onun hak peygamberiyim? Evet, şehâdet

ederiz, ey Allah’ın Rasûlü dediler. Bunun üzerine buyurmuştur ki:

“Muhakkak ki Kur’ân’ın bir ucu Allâh’ın (kudret) elinde, bir ucu sizin

elinizdedir. Ona sağlam yapışınız. Şüphesiz ki siz Kur’ân-ı Kerîm’e göre

yaşadıktan sonra şaşırıp helâk olmazsınız. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bu

Kur’ân, kıyamet gününde şefaati kabul olunan bir şefaatçidir. Şikâyeti

önemsenen etkili bir şikâyetçidir. Kendisine yapışarak, içindekilere uygun

yaşayanları alıp Cennet tarafına gider. Kendisine uygun yaşamaktan yüz

çevirenleri ise cehennem ateşine sevk eder. ” Ve buyurmuştur ki: “ Kim

Kur’ân’ı okuyup gereğince yaşarsa, kıyamet günü o kimsenin anne ve

babasına bir taç giydirilir ki ışığı dünyadaki evlerde bulunan güneş

ışığından daha güzel görünür. (Anne ve babasının durumu böyle olursa) ya

bu Kur’ân’a göre yaşayanın derecesi nice olur? ”

52-(Gerçekte) heyûlâ yoktur; filozofların zihinlerinde maddenin bir

parçasıdır. Sûfîlere göre o, parçalara ayrılma özelliğinden uzaktır.

Ve buyurmuştur ki: “ Sakın ola ki sizden birinizin benim bir emrimi ya da

nehyimi duyduğunda rahat koltuğunda yaslanır vaziyette şöyle dediğini

duymayayım: Ben bunu bilmem, biz ancak Allah’ın kitabında ne bulursak

ona uyarız. ” Ve buyurmuştur ki: “ Sizden biriniz rahat koltuğunda uzanıp da

öyle mi zanneder ki Allah teâlâ bu Kur’ân’da haram eylediği şeylerden

başka bir şey haram etmemiştir. Dikkat ediniz ki ben de pek çok öğüt

vermişimdir, emirler etmişimdir. Çok şeyden sakındırmışımdır ki onlar

Kur’ân kadardır. Belki de daha çoktur. Muhakkak ki Allah teâlâ ehl-i

kitaptan olan zimmîlerin evlerine izinsiz girmenizi, kadınlarını dövmenizi ve

meyvelerini yemenizi helâl etmemiştir. Cizyelerini verdikleri müddetçe,

sizden emin olarak yaşayıp giderler .”

[177/a] Ve buyurmuştur ki: “ Şeytan sizin bu memleketinizde kendisine

kulluk edilip perestij edilmesinden ümidini kesmiştir. Fakat ona kulluk

edilmesinin dışında sizin önemsemediğiniz, küçük gördüğünüz hatalarınıza

râzı olur. O halde onun memnun olduğu işleri yapmaktan kaçınınız. Çünkü

ben size öyle bir şey bıraktım ki ona sımsıkı tutunursanız elbette, ebedî

olarak şaşırmayıp doğru yol üzere bulunursunuz. (Bahsettiğim) o şey,

Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünnetidir .” Ve buyurmuştur ki: “ Kim ki

Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup ezberlerse, onun helâlini helâl, haramını haram

bilip buna göre amel işlerse, Hak teâlâ Kur’ân-ı Kerîm ile onu Cennete

koyar. Kendi ev halkından cehenneme müstehak olan on kişiye şefaatçi

kılar .”

Enes’e (r.a.) hazretlerine o Hazret buyurmuştur ki: “ Ey benim oğulcuğum!

Eğer gücün yeterse, kalbinde hiç kimseye kin ve nefret olmadığı halde

sabahlayıp akşamlayasın. Öyle işlemeye çalış. Çünkü bu benim sünnetimdir.

Sünnetimi seven, beni de sevmiş olur. Beni seven cennette benimle beraber

olur. ” Ve Habîb-i Ekrem (s.a.v)’e Ömer ibn-i Hattab (r.a.) gelip demiştir

ki: “ Biz Yahudilerin bazı (kutsal) sözlerini işitip beğendik. Onların bir

kısmını yazmak istiyoruz. Bize izin verir misiniz? ” deyince, ona cevap verip

buyurmuştur ki: “ Yahudilerin ve Hristiyanların şaşkınlık ve birbirlerine

kızgınlık içinde oldukarı gibi siz de mi şaşkınlığa düşeceksiniz? Şüphesiz ki

ben size şu tertemiz dini (Şeriat-ı Mutahhara) öyle bir kemâl üzere

getirmişimdir ki eğer Hz. Mûsa (a. s.) hayatta olsa idi, bana uymaktan

başka yapacak bir işi olmazdı. ” Ve İbn – i Ömer (r. a.) Mekke ile Medine

arasında bir ağaca geldiğinde, onun altında bir miktar öğle uykusu (kaylûle)

uyurdu. Ve derdi ki “Hazret-i Peygamber de böyle yapardı.”

Ancak, Hakk’ın zıt isimlerinin (esmâ-i mütekãbile) tecellî mahalli ve

birbirine muhâlif sıfatlarının aynası oldukları için bazen “yine onları,

yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık” (İsrâ, 17/ 70)

hitâbıyla şereflenip memnun olurlar, bazen de “yeryüzünde fesâd

çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun, dediler”

(Bakara, 2/30) ifadeleriyle, meleklerin Hak teâlâya verdikleri cevapta

olduğu gibi ayıplanıp eleştirilirler. Kimi zaman, “ Yarattıklarımı senin için

yarattım ” hadîs-i kudsîsi gereğince, Hak teâlânın birliği (ehadiyet)

dergâhının sevgilisi olmaları sebebiyle İlâhî cezbe kanatları ile “a’lâ-yı

illiyîn ”in en yüksek derecesi olan Hak’tan başka hiçbir şeyi görmeme

(cem’ül-cem‘) makãmına yükselirler, kimi zaman da bazıları “Onlar

hayvanlar gibidir, belki daha da aşağıdırlar” (A’râf, 7/179) âyetinde

belirtildiği gibi Allah’ın gazabına uğrayarak aşağılık ve âdî arzuların “esfel-

i sâfilîn”in en aşağı bölgelerine inerler. Birinci gruptakiler, “İyiler

muhakkak cennettedir” (İnfitâr, 82/13) âyetiyle müjdelenirken, diğer

gruba da “Kötüler muhakkak cehennemdedirler” (İnfitâr, 82/14) âyetiyle

mahvolacakları ve azâba uğrayacakları haber verilmiştir.