Marifetnâme · Haziran 27, 2026

BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ALTINCI FASIL · İkinci Madde

BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ALTINCI FASIL · İkinci Madde İkinci Madde Toprak unsurunun iki tabaka halinde bulunduğunu ve filozoflardan bir kısmının görüşlerinin, bazı âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflere bir yönüyle uygun …

BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ALTINCI FASIL · İkinci Madde

İkinci Madde

Toprak unsurunun iki tabaka halinde bulunduğunu ve filozoflardan bir

kısmının görüşlerinin, bazı âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflere bir yönüyle

uygun düştüğünü bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar ve kelâm bilginleri şöyle demişlerdir:

bu toprak unsuru bir küre olduğu halde iki tabakaya bölünmüştür.

Bunlardan ilki çamur tabakasıdır (tabaka-i tîniyye). Bütün madenler,

bitkiler, canlılar, kaynak suları, depremler ve gazlar (buhârat) bu çamur

tabakasının üst tarafında oluşup meydana gelmiştir.

Toprak unsuru renksiz olduğu halde, yukarıda bahsi geçen oluşumlarla

karıştığından türlü renklere bürünmüş olur. Söz konusu çamur tabakasının

kalınlığını ve derinliğini ölçmek için, Hindistan filozofları bal mumları

yakıp değişik metotlarla, farklı yerlerde bir çok derin kuyular kazarak,

ateşin yanmasına göre yerin kalınlığı hakkında tahminler yürütmüşlerdir.

Bu tesbiti yapmak için sahrâlarda yedi bin kulaçtan fazla, deniz kıyılarında

ise on beş bin beş yüz kulaç -ki bu da takrîben beş fersah mesafedir-

derinliğe kadar kazıp ulaşınca, ancak çamur tabakasının sonuna gelmişler;

halis, kuru ve renksiz toprağa ulaşmışlardır. Hâlâ o kuyuların dördü

Hindistan ’ın nihayeti olan Kenkeder Sahrâsı ’ndadır.

Şeddad Kuyusu Şam’ın Altın Semti’nde Zeydânî Sahrâsı’ndadır. Buna

aynı zamanda Hâviye Kuyusu derler. Bu semtin halkı, söz konusu kuyuyu

seyretmek için yanına giderler. Yağa batırılmış kumaşlardan deve

büyüklüğünde tomarlar yaparlar; sonra onu ateşle tutuşturarak kuyuya

atarlar. Attıkları ateş kütlesini ardından izleyince görürler ki o aşağı doğru

indikçe küçük görünür; tâ ki (gökteki bir) yıldız gibi ufak görününceye

kadar aşağı iner.

Tartışma (münâzara) ilminde şu gerçek tespit edilmiştir ki, karanlık bir

gecede büyük bir dağın üzerinde yakılan ve deve büyüklüğünde olan ateş,

beş fersah mesafeden bir yıldız kadar görünür. İşte bu mukãyese ile çamur

tabakasının kalınlığı bilinmiştir. Çamur tabakası, ateş tabakasına nispetle

altıncı tabaka sayılır.

Toprak unsurunun ikinci tabakası halis topraktır ki merkezi kuşatan toprak

unsurunun ikinci tabakası halis topraktır ve [80/a] merkezi kuşatan aslî

unsur odur. O, tamamen soğuk, kuru ve renksizdir; renklendirilmiş değildir.

Çünkü aslî unsurun rengi olmaz. Nitekim su da doldurulduğu kabın rengini

alır. Bu halis toprak tabakasının derinliği, merkeze varıncaya kadar bin iki

yüz atmış yedi fersah mesafe olarak hesaplanmıştır. Çünkü yerkürenin

çevresi (kuşağı) sekiz bin fersah mesafe olduğundan, bu çevrenin herhangi

bir noktasından merkeze varıncaya kadar yarı çapı, bin iki yüz yetmiş iki

fersah olarak bulunmuştur. Bu durumda yerkürenin yarı çapından, beş

fersah olan çamur tabakasının kalınlığı çıkarılınca, kalan halis tabakanın

kalınlığı bulunmuş olur. Öyleyse ay feleğinin altında ateş tabakası, onun

içinde duman tabakası, onun da içinde soğuk tabakası, onun içinde buhar

tabakası, onun içinde su tabakası, onun altında çamur tabakası ve onun da

içinde halis tabaka vardır ki bu yedinci tabakadır. Söz konusu yedi tabaka

birbirini kuşatmıştır. Nitekim getirdiğimiz bu açıklamalar; “ Allah, yedi

göğü ve bir o kadar yeri yarattı ” (Talak, 65/12) âyetinin muhtevasına

uygun düşmektedir.

İbn Abbas (r. anhumâ) dan nakledilen; “dünyanın boğanın boynuzları

arasında ve balığın sırtında olduğu” kıssasının gerçekliği kabul edildiği

takdirde, burada kastedilenleri, boğa ve balık burçları olarak yorumlamak

daha uygun olacaktır. Çünkü ashâb-ı kirâmın söz konusu işlere dair bu

türden yorumları galiba İslâm’ın ilk asrında olmuştur. O vakitlerde dînî

işlere ait hükümler henüz kurumsallaşmamış, her şey yerli yerine

oturmamıştı. Halkın ekserisi (bunun gibi çetrefilli mevzularda) felsefî

görüşlere müracaat ederdi. Bu itibarla onlar da, insanlar İslâm dininin

kãidelerini ezberleyip rivayet etmekten geri durmasınlar diye, din işlerinden

olmayan suallere dahi; “İnsanlarla akılları seviyesince konuşun” hadis-i

şerifi gereğince hakimâne cevap verirlerdi. Şüphesiz peygamberlerin ve

ashâbının asıl görevi insanlara dini öğretmektir; eşyanın hakikatini

açıklamak değildir. Bu sebepledir ki Efendimiz’e kamerin değişimine ait

durumlardan sorulunca, Allah katından; “ Sana yeni doğan aydan

soruyorlar. De ki onlar insanların (çeşitli) muameleleri ve hac için vakit

ölçüleridir. ” (Bakara, 2/189) buyuruluncaya kadar beklemiştir. Tâ ki

insanlar onlara ne soracaklarını bilsinler. Ve dînî hükümlere dair olmayan

işlerini onlardan sormasınlar. Nitekim hurma ağacının ne zaman dikileceği

ve nasıl aşılanacağı konusunda Peygamberimiz (s.a.v.); “Siz dünya işlerini

daha iyi bilirsiniz” buyurmuştur.

Yerkürenin iki kutbu -yukarıda açıklandığı üzere- doksanıncı enlemdedir

ki oralarda altı ay gece ve altı ay gündüz olur. Bu durumda Hızır ve

İskender karanlığı kuzey kutbunda olmaktadır ve o altı ay geceden ibarettir.

Yoksa, bir yerin sürekli karanlık olduğu, ilim adamlarınca tesbit

edilmemiştir. Ye’cûc ve Me’cüc Seddi ’nin ise, yedinci iklimin doğusunda,

eski Tataristan’ın kuzeyinde bir yerde olduğu rivayet edilmektedir.

Bazı eski kitaplarda; “yeryüzünün mesafesi beş yüz yıllık yoldur ve yer

ile gök arası da beş yüz yıllık yoldur” diye yazılmıştır. Sümmüvât adlı

eserde bu sözleri doğrular tarzda hadis de rivayet edilmiştir. Ancak bize

göre bu tür rivayetlerde belirtilen sayılardan maksat, mesafenin çokluğunu

belirtmektir; yoksa bu sayılar kesinlik ifade etmezler. Çünkü elli, yetmiş,

beş yüz, yedi yüz, bin, elli bin, yetmiş bin ve yüz bin vb. bunun gibi sayılar

her zaman çokluk ifade etmek için kullanılmıştır. Nitekim; “ Ey Rasûlüm!

O münafıklar için ister mağfiret dile, ister dileme. Onlar için yetmiş bin

kere af dilesen de, Allah onları bağışlayacak değildir. ” (Tevbe, 9/80)

buyrulan âyet-i kerîmede sayı kast edilmemiş, bilakis çokluktan kinâye

olunmuştur. Nitekim bunun gibi yorumlarla ilim adamlarının pek çok

görüşleri dine uygun hale getirilmiştir.