BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ALTINCI FASIL · İkinci Madde
İkinci Madde
Toprak unsurunun iki tabaka halinde bulunduğunu ve filozoflardan bir
kısmının görüşlerinin, bazı âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflere bir yönüyle
uygun düştüğünü bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar ve kelâm bilginleri şöyle demişlerdir:
bu toprak unsuru bir küre olduğu halde iki tabakaya bölünmüştür.
Bunlardan ilki çamur tabakasıdır (tabaka-i tîniyye). Bütün madenler,
bitkiler, canlılar, kaynak suları, depremler ve gazlar (buhârat) bu çamur
tabakasının üst tarafında oluşup meydana gelmiştir.
Toprak unsuru renksiz olduğu halde, yukarıda bahsi geçen oluşumlarla
karıştığından türlü renklere bürünmüş olur. Söz konusu çamur tabakasının
kalınlığını ve derinliğini ölçmek için, Hindistan filozofları bal mumları
yakıp değişik metotlarla, farklı yerlerde bir çok derin kuyular kazarak,
ateşin yanmasına göre yerin kalınlığı hakkında tahminler yürütmüşlerdir.
Bu tesbiti yapmak için sahrâlarda yedi bin kulaçtan fazla, deniz kıyılarında
ise on beş bin beş yüz kulaç -ki bu da takrîben beş fersah mesafedir-
derinliğe kadar kazıp ulaşınca, ancak çamur tabakasının sonuna gelmişler;
halis, kuru ve renksiz toprağa ulaşmışlardır. Hâlâ o kuyuların dördü
Hindistan ’ın nihayeti olan Kenkeder Sahrâsı ’ndadır.
Şeddad Kuyusu Şam’ın Altın Semti’nde Zeydânî Sahrâsı’ndadır. Buna
aynı zamanda Hâviye Kuyusu derler. Bu semtin halkı, söz konusu kuyuyu
seyretmek için yanına giderler. Yağa batırılmış kumaşlardan deve
büyüklüğünde tomarlar yaparlar; sonra onu ateşle tutuşturarak kuyuya
atarlar. Attıkları ateş kütlesini ardından izleyince görürler ki o aşağı doğru
indikçe küçük görünür; tâ ki (gökteki bir) yıldız gibi ufak görününceye
kadar aşağı iner.
Tartışma (münâzara) ilminde şu gerçek tespit edilmiştir ki, karanlık bir
gecede büyük bir dağın üzerinde yakılan ve deve büyüklüğünde olan ateş,
beş fersah mesafeden bir yıldız kadar görünür. İşte bu mukãyese ile çamur
tabakasının kalınlığı bilinmiştir. Çamur tabakası, ateş tabakasına nispetle
altıncı tabaka sayılır.
Toprak unsurunun ikinci tabakası halis topraktır ki merkezi kuşatan toprak
unsurunun ikinci tabakası halis topraktır ve [80/a] merkezi kuşatan aslî
unsur odur. O, tamamen soğuk, kuru ve renksizdir; renklendirilmiş değildir.
Çünkü aslî unsurun rengi olmaz. Nitekim su da doldurulduğu kabın rengini
alır. Bu halis toprak tabakasının derinliği, merkeze varıncaya kadar bin iki
yüz atmış yedi fersah mesafe olarak hesaplanmıştır. Çünkü yerkürenin
çevresi (kuşağı) sekiz bin fersah mesafe olduğundan, bu çevrenin herhangi
bir noktasından merkeze varıncaya kadar yarı çapı, bin iki yüz yetmiş iki
fersah olarak bulunmuştur. Bu durumda yerkürenin yarı çapından, beş
fersah olan çamur tabakasının kalınlığı çıkarılınca, kalan halis tabakanın
kalınlığı bulunmuş olur. Öyleyse ay feleğinin altında ateş tabakası, onun
içinde duman tabakası, onun da içinde soğuk tabakası, onun içinde buhar
tabakası, onun içinde su tabakası, onun altında çamur tabakası ve onun da
içinde halis tabaka vardır ki bu yedinci tabakadır. Söz konusu yedi tabaka
birbirini kuşatmıştır. Nitekim getirdiğimiz bu açıklamalar; “ Allah, yedi
göğü ve bir o kadar yeri yarattı ” (Talak, 65/12) âyetinin muhtevasına
uygun düşmektedir.
İbn Abbas (r. anhumâ) dan nakledilen; “dünyanın boğanın boynuzları
arasında ve balığın sırtında olduğu” kıssasının gerçekliği kabul edildiği
takdirde, burada kastedilenleri, boğa ve balık burçları olarak yorumlamak
daha uygun olacaktır. Çünkü ashâb-ı kirâmın söz konusu işlere dair bu
türden yorumları galiba İslâm’ın ilk asrında olmuştur. O vakitlerde dînî
işlere ait hükümler henüz kurumsallaşmamış, her şey yerli yerine
oturmamıştı. Halkın ekserisi (bunun gibi çetrefilli mevzularda) felsefî
görüşlere müracaat ederdi. Bu itibarla onlar da, insanlar İslâm dininin
kãidelerini ezberleyip rivayet etmekten geri durmasınlar diye, din işlerinden
olmayan suallere dahi; “İnsanlarla akılları seviyesince konuşun” hadis-i
şerifi gereğince hakimâne cevap verirlerdi. Şüphesiz peygamberlerin ve
ashâbının asıl görevi insanlara dini öğretmektir; eşyanın hakikatini
açıklamak değildir. Bu sebepledir ki Efendimiz’e kamerin değişimine ait
durumlardan sorulunca, Allah katından; “ Sana yeni doğan aydan
soruyorlar. De ki onlar insanların (çeşitli) muameleleri ve hac için vakit
ölçüleridir. ” (Bakara, 2/189) buyuruluncaya kadar beklemiştir. Tâ ki
insanlar onlara ne soracaklarını bilsinler. Ve dînî hükümlere dair olmayan
işlerini onlardan sormasınlar. Nitekim hurma ağacının ne zaman dikileceği
ve nasıl aşılanacağı konusunda Peygamberimiz (s.a.v.); “Siz dünya işlerini
daha iyi bilirsiniz” buyurmuştur.
Yerkürenin iki kutbu -yukarıda açıklandığı üzere- doksanıncı enlemdedir
ki oralarda altı ay gece ve altı ay gündüz olur. Bu durumda Hızır ve
İskender karanlığı kuzey kutbunda olmaktadır ve o altı ay geceden ibarettir.
Yoksa, bir yerin sürekli karanlık olduğu, ilim adamlarınca tesbit
edilmemiştir. Ye’cûc ve Me’cüc Seddi ’nin ise, yedinci iklimin doğusunda,
eski Tataristan’ın kuzeyinde bir yerde olduğu rivayet edilmektedir.
Bazı eski kitaplarda; “yeryüzünün mesafesi beş yüz yıllık yoldur ve yer
ile gök arası da beş yüz yıllık yoldur” diye yazılmıştır. Sümmüvât adlı
eserde bu sözleri doğrular tarzda hadis de rivayet edilmiştir. Ancak bize
göre bu tür rivayetlerde belirtilen sayılardan maksat, mesafenin çokluğunu
belirtmektir; yoksa bu sayılar kesinlik ifade etmezler. Çünkü elli, yetmiş,
beş yüz, yedi yüz, bin, elli bin, yetmiş bin ve yüz bin vb. bunun gibi sayılar
her zaman çokluk ifade etmek için kullanılmıştır. Nitekim; “ Ey Rasûlüm!
O münafıklar için ister mağfiret dile, ister dileme. Onlar için yetmiş bin
kere af dilesen de, Allah onları bağışlayacak değildir. ” (Tevbe, 9/80)
buyrulan âyet-i kerîmede sayı kast edilmemiş, bilakis çokluktan kinâye
olunmuştur. Nitekim bunun gibi yorumlarla ilim adamlarının pek çok
görüşleri dine uygun hale getirilmiştir.

