BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ALTINCI FASIL · Birinci Madde
Birinci Madde
Toprak unsurunun mâhiyetini, faydalarını ve özelliklerini, keyfiyetini ve
durumlarını, vâdilerini ve dağlarını, yerinde sâkin olup kararlı durmasını ve
parçalarını kendine çekmesini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar ve astronomi bilginleri ittifakla şöyle
demişlerdir. Dört unsurun dördüncüsü ve hepsi içinde özün özü
mesâbesinde olanı toprak unsurudur ki o basit ve yoğun bir cevherdir.
Tabiatının esas özelliği soğuk ve kuru olmakla, diğer unsurlara zıttır.
Mutlak mânâda yoğun olup onun tabiî yeri (hayyiz-i tabi‘î) diğer unsurların
altıdır. Kendi parçalarını (diğer üç unsur içinden) çekip koruması sebebiyle
yerinde yerleşip karar kılmıştır.
Toprak unsuru bir tek yüzeyle kuşatılmış kürevî bir cisimdir ki o kürenin
merkezi aynı zamanda âlemin merkezi olup insanların ve diğer bütün canlı
topluluklarının ayağının altına döşenmiştir. Toprak küresinin yüzeyi,
üzerinde bulunan dağlar ve vâdilerle girintili–çıkıntılı olup üzerinde
bulunan su ve hava kürelerinin alt yüzeyleriyle temas etmiştir.
Diğer bütün felekler ve unsurlar yerkürenin etrafında hareket etmekte
olup birinci felek hareketinin sür’atiyle bu toprak unsurunu her yönden
ortaya doğru sıkıştırarak, yerinde tutmaktadır. Nitekim bir şişe içine bir taş
konulup o şişe sür’atle ve kuvvetle döndürülse söz konusu taş, şişenin
ortasında hareket etmeksizin sâkin durur. Bunun gibi yeryüzü de, feleğin
ortasında öylece sâkin olup hep bir karar üzere bulunur. Gerçi bazıları (Yeni
astronomi bilginleri) demişlerdir ki; bu yerküre, güneş etrafında hem kendi
etrafında (hareket-i vaz’iye) hem de hem güneş etrafında (hareket-i
eyniyye) daima dönmektedir. Diğer felekler ve yıldızlar ise ebediyyen
bulundukları yerlerde sâkin ve sabit olup ancak yerin dönmesiyle
döndükleri ve hareket ettikleri zannedilmiştir. Nitekim seyir halinde
bulunan bir gemiye binmiş bulunan kişiye, (ilk bakışta) deniz sahili hareket
edip yerinden gidiyormuş gibi görünür. Bu konuya dair açıklama ileride
dokuzuncu bölümde Yeni Astronomi adıyla gelecek olan maddede
açıklanacaktır. Ancak söz konusu zayıf görüş çoğunluğun reyine aykırı
bulunmuştur. Çünkü bu kitapta bizim âlemin durumlarını açıklamaktan
maksadımız, cihanın yaratıcısının bilinmesi olup asıl maksadımız cihanı
tanıtmak değildir. Şu halde, âlem ne durumda olursa olsun ve nasıl hareket
ederse etsin, söz konusu durumların ve hareketlerin hepsi, “gökleri ve yeri
(benzersiz birer san’at eseri olarak) yaratan” (Bakara, 2/117) ol Hazret’in
nihayetsiz kudretine ve azametine işarettir. Bizlere lâzım olan da, hâdiselere
ibret nazarıyla bakıp kemâl elde etmektir.
Bu toprak unsuru da, kardeşleri olan diğer unsurlar gibi çeşitli oluşumlar
içine girip bozuşuma uğrayarak farklı şekiller almaya kãbiliyetlidir. O kadar
ki kendi halinde iken bile diğer unsurlara dönüşür; başkalaşıma uğrar.
Soğukluk ve kuruluğun toprak unsurunda birlikte bulunmasının sebebi,
katılık ve yapışma özelliğinin olmasındandır. Bu sebepledir onun dışı
canlılar için sığınak ve ikamet yeri, iç kısmı ise madenler ve bitkiler için
oluşum kaynağı olmuştur.
Dünyânın küre şeklinde olduğu çeşitli delillerle isbat edilmiştir. Bütün yer
yüzü üzerinde iki buçuk fersahtan yüksek bir dağ olmadığı yakînen
bilinmiştir. [Ve yerkürenin cirmine nispetle dağların yüksekliği fevkalade
değildir.] Çünkü en büyük dağların yer yüzünün çapına oranla yüksekliği,
bir arpa tanesinin eninin, bir zirâ‘ uzunlukla mukãyese edilmesi gibi olur.
Bu durumda dağlarla yer yüzünün engebeli olması, yerkürenin tamamının
küre şeklinde olmasına engel değildir. Mesela, yuvarlak bir elmanın üzerine
[tanelerin yarısı kabuğun dışında kalacak şekilde] pirinç taneleri saplansa;
bunlar elmanın yuvarlak olmasını değiştirmediği gibi, dağların yer yüzünü
inişli çıkışlı kılması da, onun yuvarlaklığına zarar vermez. Ancak yerküre
[elma veya herhangi bir cisme nispetle] ziyadesiyle büyük olduğundan, ilk
bakışta (göz alabildiğince uzayıp giden) bir düzlük gibi görünür. Onun
içindir ki hikmet (Fen bilimleri) ilminden nasîbi olmayanların aklı, gözünün
gördüğünü geçemeyip bulunduğu yeri düz gördüğü için [79/b] her yerin
öyle olduğunu zanneder. Halbuki böyle demek, hakikate uygun değildir.
Yerkürenin ortasında, olduğu kabul edilen hayalî bir nokta vardır ki
âlemin merkezi ve tam mânâsıyla dibi orasıdır. Bütün yönlerden ağır
cisimler oraya doğru yönelip engeller yükseldikçe varıp onu bulurlar. Her
taraftan yerin göğe olan yüksekliği eşit olduğu halde; ağır cisimlerin
birbirini çekmesi sebebiyle veya (söz konusu) merkezin kendine doğru
çekmesi sebebiyle toprak unsuru, daima diğer unsurların ortasında bulunur.
İnsan yer yüzünün her neresinde durursa dursun, onun başı daima gök
yüzüne doğru olup ayakları merkezden tarafa gelir ve ona gökyüzünün
yarısı görünür. Çünkü onun ufuk dairesinin merkezi, kendi ayakları altında
bulunur. Bu şekilde yeryüzünün neresine doğru giderse gitsin, ona daima
gökyüzünün yarısı görünür. Görünmeyen cihetten o miktarı kendisinden
gizlenmiş bulunur. Şu halde, yirmi iki fersah mesafe ki -bu takrîben yerin
bir derecesidir- o kadar harekete karşılık göğün de bir derecesi kişiye
görünüp görünen kadarı kendisinden gizlenmiş bulunur.
Çünkü arzın bir derecesi yerin kendi kuşağının üç yüz altmışta bir parçası
olduğu gibi, gökyüzünün dereceleri de öyledir. Bu sebepledir ki yerin bir
derecesinin, karşısında bulunan göğün bir derecesine eşit ve denk olduğu
kabul edilmiştir. Gerçi yer dairesinin kavsinden, gök dairesinin kavsi uzun
bulunmuştur. Ancak (yine de bu, bir ölçü sayılmış ve) bu mukayese metodu
ile bütün mıntıkaların dereceleri bulunmuştur; feleklerin kuşakları ve
yıldızların yeryüzüne olan uzaklık ve yakınlıkları (çeşitli karşılaştırmalar
yapılarak) bilinmiştir.

