Marifetnâme · Haziran 27, 2026

BİRİNCİ FEN · BİRİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Birinci Madde

BİRİNCİ FEN · BİRİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Birinci Madde Birinci Madde Vacibü’l-vücûdun (zorunlu varlık/Allah teala) varlığını aklî delillerle ıspat ederek O’nun eşyaya (yaratılmışlara) yakın bulunmakla birlikte onlara …

BİRİNCİ FEN · BİRİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Birinci Madde

Birinci Madde

Vacibü’l-vücûdun (zorunlu varlık/Allah teala) varlığını aklî delillerle ıspat

ederek O’nun eşyaya (yaratılmışlara) yakın bulunmakla birlikte onlara

benzemediğini delilleriyle bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar (ehl-i hikmet) şöyle demişlerdir:

Vacibü’l-vücûd (varlığı mutlak gerekli olan) Allah teâlânın dışında olan

bütün varlıklara “âlem” denir. Allah’ın tertemiz varlığı, bütün bunlardan

farklı ve ayrıdır.

Nitekim Hak teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyurmuştur: “Allah,

göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsili, içinde lamba

bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fânus içindedir; o

fânus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki doğuya da, batıya da

nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan)

tutuşturulur. Onun yağı, nerede ise, kendisine ateş değmese dahi ışık

verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir.

Allah insanlara (işte böyle) misaller getirir. Allah her şeyi bilir.” (Nûr,

24/35)

Â’yânın (dış dünyadaki varlıklar) nitelikleri ve eşyanın mâhiyeti

dikkatlice incelenip araştırılsa, varlıkların halleri ve kâinâtın hareketleri

aynı basîretle düşünülüp gözden geçirilse âlemdeki bütün varlıkların

Allah’ın yaratma kudretiyle meydana geldiğini görmek ve sağlam bir aklın

bunu kavrayıp onaylaması muhakkaktır. Nitekim Hak teâlâ şöyle

buyurmuştur: “( O Allah ki) gökleri ve yeri, yerli yerince yarattı. Sizi

şekillendirdi ve şekillerinizi güzel yaptı. Dönüş ancak O’nadır.”

(Teğâbün, 64/3)

Vacibü’l-vücûd olan Allah’ın cömertliği sâyesinde mümkinü’l-vücud

(mümkün varlıklar/Allah dışındaki herşey) olan varlıklar meydana gelmiş

olup O’nunla mevcudiyetlerini sürdürmektedir. İstisnasız her şey, fânî, O

ise bâkî ve kalıcıdır. Nitekim kendi Kitab’ında şöyle buyurmuştur: “O’nun

zâtından başka her şey yok olup gidecektir. Hüküm O’nundur ve siz

ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 28/88)

O kudret ve hikmet sahibinin gücü ve hikmetli eserleri, dış ve iç dünyada

basîret sahibi kimselerin gözüne âlemi aydınlatan güneşten daha âşikâr

olarak

görünmektedir.

Nitekim

O,

Kur’ân-ı

Kerîm’inde

şöyle

buyurmaktadır: “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi

(kudretimize işaret eden işaretleri) göstereceğiz ki onun (Kur’ân’ın Hak

katından inmiş bir) gerçek olduğu iyice belli olsun. Rabbinin her şeye

şahit olması yetmez mi?” (Fussilet, 41/53)

O yaratıcı Allah’ın yoktan var edip en güzel sûrette yaratmasındaki sırlar,

zâhirî ve bâtınî âlemde irfân sahiplerinin gözünde gündüzün aydınlığından

daha parlak ve belirgindir. Nitekim Hak teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle

buyurmuştur: “Gerçekten iman edenler için, yeryüzünde bir çok âyet

(sonsuz kudretimizi gösteren ibret) ler vardır. Kendi nefislerinizde de bir

çok alâmet (aynı yönde işaret) ler var. Görmüyor musunuz?” (Zâriyât,

51/20-21)

Havadaki zerrecikler, dağlar, taşlar, yağmur damlaları, nehirler ve

denizler, belki dönmekte olan feleklerin parçaları ve hareket halindeki

yıldızlar, unsurlar (elementler) ve bileşkeler; kısacası kâinâtta her ne varsa,

hepsi gecenin ve gündüzün her vaktinde bir, bağışlayıcı ve affedici olan

Allah teâlâ Hazretlerini övmekte olup O’nun birliğini haber vermek ve

göstermek için, her biri bir dil mesâbesindedir. Nitekim Hak teâlâ Nazm-ı

Kerîm’inde şöyle buyurmuştur: “Yedi kat göklerde, yerde ve bunlarda

bulunan her şey (kendi dilince) O’nu tesbih ederler. O’nu tesbih ile

övmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak siz, (onların kendi dillerince

söyledikleri bu) tesbihleri anlamazsınız. O, gerçekten halîmdir,

bağışlayıcıdır.” (İsrâ, 17/44)

Belki dünyada var olan bütün zerreler (moleküller), o parlak güneşin

varlığının sâyesinde var olabilmişlerdir. Bunların hepsi Allah’ın cemâlinin

nûrunu görebilmek için basîret sahiplerinin karşısında saf ve parlak aynalar

gibidir. Nitekim Kur’ân-ı Mübîn’de şöyle buyrulur: “Doğu da, batı da

Allah’ındır. Hangi tarafa yönelirseniz, orası Allah’a ibadet yönüdür.

Şüphesiz Allah’ın bağışlaması geniştir, O her şeyi hakkıyla bilendir.”

(Bakara, 2/115)

İslâm filozoflarının ve bir çok din âliminin [16/b] isâbetli görüşlerine

göre; bir şeyin varlığı zorunlu ise, ona vâcibü’l-vücûd denir. Yokluğu

zorunlu olana da “mümteniu’l-vücûd” denir. Ne varlığı ne de yokluğu

zorunlu olan nesneye de “mümkinü’l-vücûd” denir. Öyleyse var olan şeyler

ya vâcibü’l-vücûddur, ya mümkinü’l-vücuttur. Çünkü o var olan şey, var

oluşunda ya başka bir varlığa muhtaçtır ya da değildir. Eğer başkasına

muhtaç değilse; vâcibü’l-vücûddur. Yani Allah teâlâdır. Eğer muhtaç ise; o

mümkinü’l-ivücuttur. Yani âlemdir.

Bir nesne mevcut değilse, o Yaratıcı’nın ortağıdır; (esasen, böyle bir şey)

yoktur. Çünkü filozoflar demişlerdir ki; “mümkün değildir ki var olan yok

olsun.” Belki var olan sürekli vardır, yok olan daima yoktur. Ancak şu

mümkündür ki var olan bir şey bir durumdan başka bir duruma geçebilir.

Bir nitelikten farklı bir niteliğe bürünerek değişime uğrayabilir. Basit/yalın

cisimlerin zamanla bileşik cisimlere dönüşmesi; bileşiklerin bir süre sonra

tekrar basit cisimler haline gelmesi gibi. Halk, bu değişimleri görünce

zanneder ki; yoktan bir şey var olmakta, var olan şey yok olmaktadır.

Bu açıklamalar ışığında varlığı mutlak olanın isbatı açık seçik ortaya

çıkmıştır. Şu delil ile ki; varlığı mümkün olanlara mevcut derler. Halbuki

varlığı mümkün olanların var olması, başkasına bağlıdır ki o bağlılık

kendisini, varlığı gerekli olan Yaratıcı’ya götürür. Çünkü varlığı mutlak

olan olmadıkça, varlığı mümkün olan meydana gelemez. Öncelikle

kendisine muhtaç olunan mutlak varlık bulunmalıdır ki filan nesneye, filan

nesne muhtaçtır demek doğru olsun. Şu halde yukarıda açıkladığımız

deliller

muvacehesinde

varlığı

mutlak

gerekli

olan

Allah

teâlâ

Hazretleri’nin mevcûdiyeti, ispat edilip ortaya konulmuş olmaktadır.