BİRİNCİ FEN · BİRİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Birinci Madde
Birinci Madde
Vacibü’l-vücûdun (zorunlu varlık/Allah teala) varlığını aklî delillerle ıspat
ederek O’nun eşyaya (yaratılmışlara) yakın bulunmakla birlikte onlara
benzemediğini delilleriyle bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar (ehl-i hikmet) şöyle demişlerdir:
Vacibü’l-vücûd (varlığı mutlak gerekli olan) Allah teâlânın dışında olan
bütün varlıklara “âlem” denir. Allah’ın tertemiz varlığı, bütün bunlardan
farklı ve ayrıdır.
Nitekim Hak teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyurmuştur: “Allah,
göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsili, içinde lamba
bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fânus içindedir; o
fânus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki doğuya da, batıya da
nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan)
tutuşturulur. Onun yağı, nerede ise, kendisine ateş değmese dahi ışık
verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir.
Allah insanlara (işte böyle) misaller getirir. Allah her şeyi bilir.” (Nûr,
24/35)
Â’yânın (dış dünyadaki varlıklar) nitelikleri ve eşyanın mâhiyeti
dikkatlice incelenip araştırılsa, varlıkların halleri ve kâinâtın hareketleri
aynı basîretle düşünülüp gözden geçirilse âlemdeki bütün varlıkların
Allah’ın yaratma kudretiyle meydana geldiğini görmek ve sağlam bir aklın
bunu kavrayıp onaylaması muhakkaktır. Nitekim Hak teâlâ şöyle
buyurmuştur: “( O Allah ki) gökleri ve yeri, yerli yerince yarattı. Sizi
şekillendirdi ve şekillerinizi güzel yaptı. Dönüş ancak O’nadır.”
(Teğâbün, 64/3)
Vacibü’l-vücûd olan Allah’ın cömertliği sâyesinde mümkinü’l-vücud
(mümkün varlıklar/Allah dışındaki herşey) olan varlıklar meydana gelmiş
olup O’nunla mevcudiyetlerini sürdürmektedir. İstisnasız her şey, fânî, O
ise bâkî ve kalıcıdır. Nitekim kendi Kitab’ında şöyle buyurmuştur: “O’nun
zâtından başka her şey yok olup gidecektir. Hüküm O’nundur ve siz
ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 28/88)
O kudret ve hikmet sahibinin gücü ve hikmetli eserleri, dış ve iç dünyada
basîret sahibi kimselerin gözüne âlemi aydınlatan güneşten daha âşikâr
olarak
görünmektedir.
Nitekim
O,
Kur’ân-ı
Kerîm’inde
şöyle
buyurmaktadır: “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi
(kudretimize işaret eden işaretleri) göstereceğiz ki onun (Kur’ân’ın Hak
katından inmiş bir) gerçek olduğu iyice belli olsun. Rabbinin her şeye
şahit olması yetmez mi?” (Fussilet, 41/53)
O yaratıcı Allah’ın yoktan var edip en güzel sûrette yaratmasındaki sırlar,
zâhirî ve bâtınî âlemde irfân sahiplerinin gözünde gündüzün aydınlığından
daha parlak ve belirgindir. Nitekim Hak teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle
buyurmuştur: “Gerçekten iman edenler için, yeryüzünde bir çok âyet
(sonsuz kudretimizi gösteren ibret) ler vardır. Kendi nefislerinizde de bir
çok alâmet (aynı yönde işaret) ler var. Görmüyor musunuz?” (Zâriyât,
51/20-21)
Havadaki zerrecikler, dağlar, taşlar, yağmur damlaları, nehirler ve
denizler, belki dönmekte olan feleklerin parçaları ve hareket halindeki
yıldızlar, unsurlar (elementler) ve bileşkeler; kısacası kâinâtta her ne varsa,
hepsi gecenin ve gündüzün her vaktinde bir, bağışlayıcı ve affedici olan
Allah teâlâ Hazretlerini övmekte olup O’nun birliğini haber vermek ve
göstermek için, her biri bir dil mesâbesindedir. Nitekim Hak teâlâ Nazm-ı
Kerîm’inde şöyle buyurmuştur: “Yedi kat göklerde, yerde ve bunlarda
bulunan her şey (kendi dilince) O’nu tesbih ederler. O’nu tesbih ile
övmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak siz, (onların kendi dillerince
söyledikleri bu) tesbihleri anlamazsınız. O, gerçekten halîmdir,
bağışlayıcıdır.” (İsrâ, 17/44)
Belki dünyada var olan bütün zerreler (moleküller), o parlak güneşin
varlığının sâyesinde var olabilmişlerdir. Bunların hepsi Allah’ın cemâlinin
nûrunu görebilmek için basîret sahiplerinin karşısında saf ve parlak aynalar
gibidir. Nitekim Kur’ân-ı Mübîn’de şöyle buyrulur: “Doğu da, batı da
Allah’ındır. Hangi tarafa yönelirseniz, orası Allah’a ibadet yönüdür.
Şüphesiz Allah’ın bağışlaması geniştir, O her şeyi hakkıyla bilendir.”
(Bakara, 2/115)
İslâm filozoflarının ve bir çok din âliminin [16/b] isâbetli görüşlerine
göre; bir şeyin varlığı zorunlu ise, ona vâcibü’l-vücûd denir. Yokluğu
zorunlu olana da “mümteniu’l-vücûd” denir. Ne varlığı ne de yokluğu
zorunlu olan nesneye de “mümkinü’l-vücûd” denir. Öyleyse var olan şeyler
ya vâcibü’l-vücûddur, ya mümkinü’l-vücuttur. Çünkü o var olan şey, var
oluşunda ya başka bir varlığa muhtaçtır ya da değildir. Eğer başkasına
muhtaç değilse; vâcibü’l-vücûddur. Yani Allah teâlâdır. Eğer muhtaç ise; o
mümkinü’l-ivücuttur. Yani âlemdir.
Bir nesne mevcut değilse, o Yaratıcı’nın ortağıdır; (esasen, böyle bir şey)
yoktur. Çünkü filozoflar demişlerdir ki; “mümkün değildir ki var olan yok
olsun.” Belki var olan sürekli vardır, yok olan daima yoktur. Ancak şu
mümkündür ki var olan bir şey bir durumdan başka bir duruma geçebilir.
Bir nitelikten farklı bir niteliğe bürünerek değişime uğrayabilir. Basit/yalın
cisimlerin zamanla bileşik cisimlere dönüşmesi; bileşiklerin bir süre sonra
tekrar basit cisimler haline gelmesi gibi. Halk, bu değişimleri görünce
zanneder ki; yoktan bir şey var olmakta, var olan şey yok olmaktadır.
Bu açıklamalar ışığında varlığı mutlak olanın isbatı açık seçik ortaya
çıkmıştır. Şu delil ile ki; varlığı mümkün olanlara mevcut derler. Halbuki
varlığı mümkün olanların var olması, başkasına bağlıdır ki o bağlılık
kendisini, varlığı gerekli olan Yaratıcı’ya götürür. Çünkü varlığı mutlak
olan olmadıkça, varlığı mümkün olan meydana gelemez. Öncelikle
kendisine muhtaç olunan mutlak varlık bulunmalıdır ki filan nesneye, filan
nesne muhtaçtır demek doğru olsun. Şu halde yukarıda açıkladığımız
deliller
muvacehesinde
varlığı
mutlak
gerekli
olan
Allah
teâlâ
Hazretleri’nin mevcûdiyeti, ispat edilip ortaya konulmuş olmaktadır.

