Marifetnâme · Haziran 27, 2026

BİRİNCİ FEN · İKİNCİ BÂB · ONUNCU FASIL · Beşinci Madde

BİRİNCİ FEN · İKİNCİ BÂB · ONUNCU FASIL · Beşinci Madde Beşinci Madde Yedi gezegen yıldızın ve dört keyfiyetini (soğukluk, sıcaklık, yaşlık ve kuruluk), etkilerinin başlangıç noktalarını bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir …

BİRİNCİ FEN · İKİNCİ BÂB · ONUNCU FASIL · Beşinci Madde

Beşinci Madde

Yedi gezegen yıldızın ve dört keyfiyetini (soğukluk, sıcaklık, yaşlık ve

kuruluk), etkilerinin başlangıç noktalarını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki kelâm âlimleri şöyle demişlerdir: Müneccimler ve

tabîîler , âlemin yaratıcısı olan Allah teâlâyı tanımaktan mahrum olmuşlar

ve marifetten uzak kalmışlardır. Çünkü onlar (kâinâtta esasen Allah’ın

çekip çevirdiği) bütün işlerin oluş ve işleyişini yıldızların durumlarına ve

tabiat olaylarına bağlamışlardır. Bu ise, onların hakikatten uzakta

kalmalarına sebep olmuştur.

Bunların durumu, anlatacağımız şu iki karınca misali gibidir ki; karıncalar

herhangi bir kağıt üzerinde yürümekte iken, ortaya bir desen çıkar.

Onlardan biri bu hârika desenleri görünce hayretler içinde kalır ve sevinçle

şöyle der:

“Ben kâinâttaki oluş ve işleyişin sırrına vâkıf oldum ki her şey kalemin

yazmasıyla meydana gelmiştir.” İşte bu karıncanın sözleri, bir sonraki

aşamada benzer şeyleri söyleyen, tabiînin iddialarına benzer. Çünkü o da,

Allah’ın eşyadaki her türlü tasarrufunu soğukluk, sıcaklık, kuruluk ve yaşlık

gibi sebeplere bağlamıştır.

Diğer karınca dikkatle bakıp görür ki (o desenlerin çiziminde belli bir rolü

olan) kalemin hareketi kendiliğinden değildir. Bilakis o desenler, kalemi

tutan parmakların etkisiyle ortaya çıkmıştır. O zaman (kendince gerçeği

görmekle) sevinip ilk sözü söyleyen karıncaya der ki; “Sen hata etmişsin.

Ve işin aslını anlamaktan pek uzağa düşmüşsün.

Çünkü gördüğün desenlerin meydana gelmesi kalemin etkisiyle değildir,

belki onları tutan parmakların irâdesiyle olmuştur. Kalem ise, onu tutan

parmaklar arasında istenileni çizmeye bir bakıma mecburdur; onlara boyun

eğmiştir. Bu sözleri söyleyen (ikinci) karıncanın durumu da, şimdi sözünü

edeceğimiz müneccim gibidir ki; o bütün oluş ve işleyişi, yıldızların o

andaki konumuna bağlamıştır. Bilakis kendi de bilmeden hataya düşmüştür.

Çünkü yıldızlar da, melâike-i kirâmın emrine boyun eğmişlerdir; onların

yürütmesiyle hareket ederler. Ve melekler de Cenâb-ı Hakk’ın emrine itaat

edip boyun eğmişlerdir.

Şu halde bütün felekler, O’nun dilemesi ve kudretiyle sâkin olur ya da

hareket ederler.

Amma o bîçâre tabiatçı ki oluşum ve işleyişi dokuyan bütün hâdiseleri

tamamen tabiî sebeplere bağlamıştır. Gerçi bu sözünün bir nebze de olsa

hakikat payı vardır. Çünkü tabiî sebeplerin oluş ve işleyişe elbette katkısı

vardır. Aksi olsaydı, bu gün tıp ilmi mevcut olmazdı; asırlardır bu ilim

dalında kullanılan kurallar geçersiz olurdu. Çeşitli hastalıklar için uygulanıp

şifâya sebep olan ilaçlar geçersiz olup âtıl kalırdı.

Halbuki insan anatomisi (ilm-i ebdân) meşrû bir ilimdir. Onu öğrenip

uygulamaya dînen izin verilmiştir. Bu durumda o tabiatçının hatası şudur ki,

görüşünü zayıf tutmuş ya da az bir inceleme ile görüş beyan edip hata

etmiştir. Topal eşek misali menzilinde yatmıştır. Ve şunu hiç düşünmemiştir

ki, tabiatçılar da, Hak teâlânın kudret elindedir. Yapıp ettikleri O’nun

tesiriyle meydana gelmiştir.

Bîçâre müneccime gelince, o şöyle demiştir: “Güneş öyle bir yıldızdır ki

âlemde sıcaklık ve aydınlık onunladır. Eğer Güneş olmasaydı, bitkiler ve

hayvanlar olmazdı. Gece ve gündüz birbirinden ayırt edilemezdi. Ay da

öyle bir yıldızdır ki meyvelerin tatlanması onunla olur. Gecelerin aydın

olması ancak onunla mümkündür.

Eğer ay olmasaydı; çiçeklerin ve meyvelerin tabiî kokuları meydana

gelmezdi. İnsanı hayrette bırakan çeşit çeşit renkler ve kokular olmazdı.

Haftaları sayma, günleri takip etme ve seneleri bilme imkânı bulunmazdı.

Güneş sıcak ve kurudur. Ay ise soğuk ve rutûbetlidir. Öyleyse yıldızlar bu

vasıflarıyla âlemde tasarruf ederler.” Müneccim, bu söylediklerinde bir

bakıma haklıdır.

Ancak şu noktada hatalıdır (yalancı durumuna düşmüştür) ki, oluş ve

işleyişteki bütün işlerin meydana gelmesini yıldızlara bağlamıştır. Halbuki

yıldızların eşyaya bu kabil tesir etmesi ancak Cenâb-ı Hakk’ın izniyle

mümkün olur. Ve hakiki müessir sadece Allah teâlâdır. Müneccim ile

tabiînin ihtilafa düşmeleri, aşağıda vereceğimiz şu iki âmânın durumuna

benzer ki, onlardan biri filin hortumunu, diğeri ayağını tutmuştur. Biri şöyle

der; “Fil, hortum (oluk) gibi bir nesnedir.” Buna karşılık öbürü şöyle der:

“Hayır, fil sütun gibi bir şeydir.”

Esâsen bu körlerden her biri kendi tarif ettiği uzvu tanımlarken

dediklerinde doğru söylemektedir. Fakat filin bir uzvundan hareketle “fil

bundan ibarettir” demekle hata etmiştir.

Doğrusu yıldızlar ve tabiat hâdiseleri, kâinâttaki oluş ve işleyişe elbette

tesir eder. Ancak bu tesir ve tasarruf sırf onlara mahsus değildir. Bilakis

yıldızlar ve eşyaya tesir eden tabiat hâdiseleri, işlerinde hikmet sahibi olan

Yüce Yaratıcı’nın âletler misali hizmetkârlarıdır.

Mesela bir pâdişâh büyük bir saray inşa edip onda kendisi ve vezirleri için

mutenâ bir köşk tefriş ettirse. Sonra o köşkün etrafına bir avlu inşa ettirip

avlunun dört bir yanına on iki hücre yaptırsa. Ve her bir hücreye bir bekçi

tayin eylese. Vezir-i a‘zam içeriden ne emrederse, bu bekçiler onu dışarıya

tebliğ etseler.

Sonra o hücrelerin kapıları önüne yedişer süvari bey tayin eylese. Bunlar

verilen emirlerin bizzat infaz ve icrasına vekil olsalar. Pâdişâhtan vezire,

oradan nakiblere ve nâiblere verilen emir ve tâlimatı taşrada [59/b] icra

etseler.

Pâdişâh, taşrada da dört piyâde zâbit tayin eylese. Onlar da ellerinde

kelepçelerle hazır bekleyip pâdişâhın tutuklama emri çıkardıklarını

yakalayıp huzuruna getirseler. Dergâhından kovduğu bazı kişileri de

uzaklaştırıp sürgüne gönderseler.

Şimdi bu verdiğimiz misaldeki pâdişâhtan maksat, âlemlerin Rabbi olan

Allah teâlâ hazretleridir. Büyük saraydan kasıt, arş-ı a‘zamdır. Vezir-i

a‘zam, akl-ı evveldir. Hususi köşk kürsîdir ki bu vezir-i a‘zamın makãmıdır.

Avludan murat, sekizinci felektir ki onun on iki burcunda on iki melek

vardır. Süvari binicilerden maksat yedi gezegendir ki onlar gece gündüz

burçların kapılarında dolaşıp hizmet ederler.

Piyâde zabitler, (toprak, su, hava ve ateşten oluşan) dört unsurdur ki

bunlar kendi vatanlarından dışarı hareket etmezler. Sıcaklık, soğukluk,

kuruluk ve yaşlık; toprak, su hava ve ateşin ellerinde dört kement gibidir.

Bir kimsenin hali değişse, üzüntü ve kederinden şaşırıp kalsa, dünyadan

yüz çevirip el etek çekme zamanı gelse, onun hakkında doktor der ki; “buna

kara sevda hastalığı gelip çatmıştır, kuruntu illeti (malihulyâ) kendisine

gâlip gelmiştir. Bunu, “eftimon şerbeti” ile ilaçlamak lâzımdır.”

Tabiatçı kişi der ki; “Bunun hastalığı tabiatında kuruluk olması

sebebiyledir ki dimağı üzere bu illet onu tutmuştur. Tabiatının kuru

olmasına sebep ise soğuk havalardır, kış mevsimidir. Bahar mevsimi gelip

de havanın rutûbeti gâlip olmadıkça buna ilaç vermek fayda sağlamaz.”

Müneccim der ki;

“Buna kara sevdâ illeti ârız olmuştur. Bu sevdâ ise Merkür ile Mars’ın

aralarında bir açı oluşmasından meydana gelir. Merkür’e iki kutlu yaklaşıp

da, orada bir üçlü oluşmadıkça bunun hali ıslah olmaz.”

Halbuki bunların her biri iddialarında doğrudur; kendi bildiklerine göre

doğruyu söylerler. Çünkü bunlardan her biri, kendi aklının erdiği kadarını

söylemiştir. Ne yapsınlar ki cüz’î akılla (ancak bu kadar gidebilmişler ve

işin) aslına erememişlerdir.

Amma hakikatte işin aslı şudur ki; bir kimseye saâdet bahtlılığı erip

mesud insan olmak nasip olmuşsa, Hak teâlâ onu hidâyete erdirmeyi murad

etmişse, öncelikle o kimseye iki kuvvetli elçisini gönderir. Bunlar da

Merkür ile Mars gezegenleridir. Bu ikisi dört unsura, yani piyâde zâbitler

hükmünde olan toprak, su, ateş ve havaya emrederler ki, kuruluk kemendi o

kimsenin boynuna takılsın. Böylece kuruluk onun dimağına ve başına

musallat edilir.

Dünya lezzetlerinden kendisini uzaklaştırır, gam ve keder kamçısıyla

âdeta güderek, irâde yularıyla Hakk’ın huzuruna yedip götürürler. (İşin aslı

budur. Ancak) bu hakikati böylece bilmek, ne tıp ilmi verileriyle ne

tabiatçıların hikmet saydıkları sözlerle ve ne de müneccimlerin elde ettikleri

bilgi kırıntılarıyla mümkündür. Hakîkat-i halin böyle olduğu ancak

nübüvvet ilmiyle ortaya çıkar ki cümle âlemi ilmi ve kudretiyle kuşatmış

olan ezelî ve ebedî pâdişâh böylece bilinmiş olsun.

Çünkü Hak teâlâ kendi muhabbet eylediği kullarını bazen sıkıntı ve

belâlarla, bazen hastalık ve sevdâ ile Cenâb-ı İzzetine davet eder ki;

“Ey benim kullarım! Sizin belâ ve sıkıntı sandığınız şeyler benim lutuf ve

muhabbet kementlerimdir ki katımda hatırı sayılır olan kullarımı bunlarla

kendi rızama ve cennetime doğru yederim; huzuruma, izzetime davet

ederim.”

Nitekim haberde şöyle vârid olmuştur: “Belâlar önce peygamberlere,

ondan sonra evliyâya, sonra onlara benzeyenlere, sonra bunlara benzemeye

gayret edenlere uğrar.”

Astronomi ilminin hikmetleriyle feleklerin hallerine ve yıldızların

durumlarına dair bilgilere bu kadar değinmeyi yeterli buluyoruz. Buraya

kaydettiklerimizi şu yüce maksatla yazdık ki bu bilgiler irfâna vesile olsun.

Akledip tefekkür etmeye kapı aralayıp cihanın yaratıcısının hikmetli

işlerinde saklı ince sanatları görmeye sebep olsun.

Bunlarla Allah’ı tanımak kolay olsun ki asıl hedefimiz olan ma’rifet-i

Mevlâ meydana gelmiş olsun. Bundan sonra bir nebze daha unsurların ve

bileşkelerin durumlarını açıklayıp oluş ve bozuluş mekânı olan cihanın

sırlarını, çeşitli remizlerle açıklamayı uygun bulduk. Umulur ki bu bilgileri

okuyup tetkik eden akıl sahipleri için okudukları ibret almaya vesile olsun.

Gönülleri (kulluk şuuruna ermenin) neşesi ve sevinciyle dolup dillerinin

virdi, Mevlâ teâlâyı (şunun gibi) tesbih etmek olsun:

“Mülk ve melekût âleminin ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allah teâlâ her

türlü noksanlıktan münezzehtir. Arş’ın sahibi; izzet, büyüklük, heybet, [60/a]

kudret, kibriyâ sahibi ve gücü her şeye yeten, her şeyin sahibi ve mâbudu

Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir. Bütün varlıkların melikini tesbih

ederiz. Her zaman diri ve ölümsüz olan ve kendisini hiçbir zaman uyku

tutmayan ilâhı tesbih ederiz. O ki mukaddestir, övülmeye lâyıktır. O bizim

Rabbimiz, meleklerin ve ruhun da Rabbi’dir; şânı yücedir, sıfatları ulvîdir.”

[516]

[516] . “Subhâne zî’l-meliki ve’l-melekûti subhâne zî’l-arşi ve’l-izzeti ve’l-

azameti ve’l-heybeti ve’l-kudreti ve’l-kibriyâ’i ve’l-ceberût. Subhâne’l-

meliki’l-ma‘bûdi subhâne’l-meliki’l-mevcûdi subhâne’l-meliki’l-hayyi’l-lezî

lâ yenâmü ve lâ yemûtu. Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbü’l-melâiketi

ve’r-rûhi celle celâlehû ve amme nevâlühû.”

“Mülk ve melekût âleminin ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allah teâlâ her

türlü noksanlıktan münezzehtir. Arş’ın sahibi; izzet, büyüklük, heybet, [60/a]

kudret, kibriyâ sahibi ve gücü her şeye yeten, her şeyin sahibi ve mâbudu

Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir. Bütün varlıkların melikini tesbih

ederiz. Her zaman diri ve ölümsüz olan ve kendisini hiçbir zaman uyku

tutmayan ilâhı tesbih ederiz. O ki mukaddestir, övülmeye lâyıktır. O bizim

Rabbimiz, meleklerin ve ruhun da Rabbi’dir; şânı yücedir, sıfatları ulvîdir.”

. “Subhâne zî’l-meliki ve’l-melekûti subhâne zî’l-arşi ve’l-izzeti ve’l-

azameti ve’l-heybeti ve’l-kudreti ve’l-kibriyâ’i ve’l-ceberût. Subhâne’l-

meliki’l-ma‘bûdi subhâne’l-meliki’l-mevcûdi subhâne’l-meliki’l-hayyi’l-lezî

lâ yenâmü ve lâ yemûtu. Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbü’l-melâiketi

ve’r-rûhi celle celâlehû ve amme nevâlühû.”

[60/b]

[61/a]

[62/a]

Oluş ve bozuluş âlemi olan aşağı âleme ait cisimlerin (ecsâm-ı süflî)

mâhiyet ve keyfiyetini, yani dört esas unsurun (erkân-ı erba’a) konumlarını

ve gelişimlerini, mevâlîd-i selâse denilen maden bitki ve hayvanların

özelliklerini ve hallerini, esîrî maddelerin [517] etkisiyle oluşan şekil

değişikliklerini, ve Türk yılının etkisiyle oluşan değişimlerin niceliğini,

yeni astronomiye dair bazı sözleri on fasılda hakîmâne bir üslupla bildirir.

[517] . Esîr (

): Daha önce de açıkladığımız gibi kâinâtı dolduran ve bütün

cisimlere nüfuz eden, fizikçilerce, ışık, hararet ve elektrik gibi şeylere nakil

vasıtası hizmeti gördüğü farz olunan, tartısız, elâstikî ve akıcı hafif bir

cisim. Kelime Rumcadan Arapça’ya geçmiştir.

. Esîr (): Daha önce de açıkladığımız gibi kâinâtı dolduran ve bütün

cisimlere nüfuz eden, fizikçilerce, ışık, hararet ve elektrik gibi şeylere nakil

vasıtası hizmeti gördüğü farz olunan, tartısız, elâstikî ve akıcı hafif bir

cisim. Kelime Rumcadan Arapça’ya geçmiştir.

Oluş ve bozuluş âlemi olan aşağı âleme ait cisimlerin (ecsâm-ı süflî)

mâhiyet ve keyfiyetini, yani dört esas unsurun (erkân-ı erba’a) konumlarını

ve gelişimlerini, mevâlîd-i selâse denilen maden bitki ve hayvanların

özelliklerini ve hallerini, esîrî maddelerin etkisiyle oluşan şekil

değişikliklerini, ve Türk yılının etkisiyle oluşan değişimlerin niceliğini,

yeni astronomiye dair bazı sözleri on fasılda hakîmâne bir üslupla bildirir.