BİRİNCİ FEN · İKİNCİ BÂB · ONUNCU FASIL · Beşinci Madde
Beşinci Madde
Yedi gezegen yıldızın ve dört keyfiyetini (soğukluk, sıcaklık, yaşlık ve
kuruluk), etkilerinin başlangıç noktalarını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki kelâm âlimleri şöyle demişlerdir: Müneccimler ve
tabîîler , âlemin yaratıcısı olan Allah teâlâyı tanımaktan mahrum olmuşlar
ve marifetten uzak kalmışlardır. Çünkü onlar (kâinâtta esasen Allah’ın
çekip çevirdiği) bütün işlerin oluş ve işleyişini yıldızların durumlarına ve
tabiat olaylarına bağlamışlardır. Bu ise, onların hakikatten uzakta
kalmalarına sebep olmuştur.
Bunların durumu, anlatacağımız şu iki karınca misali gibidir ki; karıncalar
herhangi bir kağıt üzerinde yürümekte iken, ortaya bir desen çıkar.
Onlardan biri bu hârika desenleri görünce hayretler içinde kalır ve sevinçle
şöyle der:
“Ben kâinâttaki oluş ve işleyişin sırrına vâkıf oldum ki her şey kalemin
yazmasıyla meydana gelmiştir.” İşte bu karıncanın sözleri, bir sonraki
aşamada benzer şeyleri söyleyen, tabiînin iddialarına benzer. Çünkü o da,
Allah’ın eşyadaki her türlü tasarrufunu soğukluk, sıcaklık, kuruluk ve yaşlık
gibi sebeplere bağlamıştır.
Diğer karınca dikkatle bakıp görür ki (o desenlerin çiziminde belli bir rolü
olan) kalemin hareketi kendiliğinden değildir. Bilakis o desenler, kalemi
tutan parmakların etkisiyle ortaya çıkmıştır. O zaman (kendince gerçeği
görmekle) sevinip ilk sözü söyleyen karıncaya der ki; “Sen hata etmişsin.
Ve işin aslını anlamaktan pek uzağa düşmüşsün.
Çünkü gördüğün desenlerin meydana gelmesi kalemin etkisiyle değildir,
belki onları tutan parmakların irâdesiyle olmuştur. Kalem ise, onu tutan
parmaklar arasında istenileni çizmeye bir bakıma mecburdur; onlara boyun
eğmiştir. Bu sözleri söyleyen (ikinci) karıncanın durumu da, şimdi sözünü
edeceğimiz müneccim gibidir ki; o bütün oluş ve işleyişi, yıldızların o
andaki konumuna bağlamıştır. Bilakis kendi de bilmeden hataya düşmüştür.
Çünkü yıldızlar da, melâike-i kirâmın emrine boyun eğmişlerdir; onların
yürütmesiyle hareket ederler. Ve melekler de Cenâb-ı Hakk’ın emrine itaat
edip boyun eğmişlerdir.
Şu halde bütün felekler, O’nun dilemesi ve kudretiyle sâkin olur ya da
hareket ederler.
Amma o bîçâre tabiatçı ki oluşum ve işleyişi dokuyan bütün hâdiseleri
tamamen tabiî sebeplere bağlamıştır. Gerçi bu sözünün bir nebze de olsa
hakikat payı vardır. Çünkü tabiî sebeplerin oluş ve işleyişe elbette katkısı
vardır. Aksi olsaydı, bu gün tıp ilmi mevcut olmazdı; asırlardır bu ilim
dalında kullanılan kurallar geçersiz olurdu. Çeşitli hastalıklar için uygulanıp
şifâya sebep olan ilaçlar geçersiz olup âtıl kalırdı.
Halbuki insan anatomisi (ilm-i ebdân) meşrû bir ilimdir. Onu öğrenip
uygulamaya dînen izin verilmiştir. Bu durumda o tabiatçının hatası şudur ki,
görüşünü zayıf tutmuş ya da az bir inceleme ile görüş beyan edip hata
etmiştir. Topal eşek misali menzilinde yatmıştır. Ve şunu hiç düşünmemiştir
ki, tabiatçılar da, Hak teâlânın kudret elindedir. Yapıp ettikleri O’nun
tesiriyle meydana gelmiştir.
Bîçâre müneccime gelince, o şöyle demiştir: “Güneş öyle bir yıldızdır ki
âlemde sıcaklık ve aydınlık onunladır. Eğer Güneş olmasaydı, bitkiler ve
hayvanlar olmazdı. Gece ve gündüz birbirinden ayırt edilemezdi. Ay da
öyle bir yıldızdır ki meyvelerin tatlanması onunla olur. Gecelerin aydın
olması ancak onunla mümkündür.
Eğer ay olmasaydı; çiçeklerin ve meyvelerin tabiî kokuları meydana
gelmezdi. İnsanı hayrette bırakan çeşit çeşit renkler ve kokular olmazdı.
Haftaları sayma, günleri takip etme ve seneleri bilme imkânı bulunmazdı.
Güneş sıcak ve kurudur. Ay ise soğuk ve rutûbetlidir. Öyleyse yıldızlar bu
vasıflarıyla âlemde tasarruf ederler.” Müneccim, bu söylediklerinde bir
bakıma haklıdır.
Ancak şu noktada hatalıdır (yalancı durumuna düşmüştür) ki, oluş ve
işleyişteki bütün işlerin meydana gelmesini yıldızlara bağlamıştır. Halbuki
yıldızların eşyaya bu kabil tesir etmesi ancak Cenâb-ı Hakk’ın izniyle
mümkün olur. Ve hakiki müessir sadece Allah teâlâdır. Müneccim ile
tabiînin ihtilafa düşmeleri, aşağıda vereceğimiz şu iki âmânın durumuna
benzer ki, onlardan biri filin hortumunu, diğeri ayağını tutmuştur. Biri şöyle
der; “Fil, hortum (oluk) gibi bir nesnedir.” Buna karşılık öbürü şöyle der:
“Hayır, fil sütun gibi bir şeydir.”
Esâsen bu körlerden her biri kendi tarif ettiği uzvu tanımlarken
dediklerinde doğru söylemektedir. Fakat filin bir uzvundan hareketle “fil
bundan ibarettir” demekle hata etmiştir.
Doğrusu yıldızlar ve tabiat hâdiseleri, kâinâttaki oluş ve işleyişe elbette
tesir eder. Ancak bu tesir ve tasarruf sırf onlara mahsus değildir. Bilakis
yıldızlar ve eşyaya tesir eden tabiat hâdiseleri, işlerinde hikmet sahibi olan
Yüce Yaratıcı’nın âletler misali hizmetkârlarıdır.
Mesela bir pâdişâh büyük bir saray inşa edip onda kendisi ve vezirleri için
mutenâ bir köşk tefriş ettirse. Sonra o köşkün etrafına bir avlu inşa ettirip
avlunun dört bir yanına on iki hücre yaptırsa. Ve her bir hücreye bir bekçi
tayin eylese. Vezir-i a‘zam içeriden ne emrederse, bu bekçiler onu dışarıya
tebliğ etseler.
Sonra o hücrelerin kapıları önüne yedişer süvari bey tayin eylese. Bunlar
verilen emirlerin bizzat infaz ve icrasına vekil olsalar. Pâdişâhtan vezire,
oradan nakiblere ve nâiblere verilen emir ve tâlimatı taşrada [59/b] icra
etseler.
Pâdişâh, taşrada da dört piyâde zâbit tayin eylese. Onlar da ellerinde
kelepçelerle hazır bekleyip pâdişâhın tutuklama emri çıkardıklarını
yakalayıp huzuruna getirseler. Dergâhından kovduğu bazı kişileri de
uzaklaştırıp sürgüne gönderseler.
Şimdi bu verdiğimiz misaldeki pâdişâhtan maksat, âlemlerin Rabbi olan
Allah teâlâ hazretleridir. Büyük saraydan kasıt, arş-ı a‘zamdır. Vezir-i
a‘zam, akl-ı evveldir. Hususi köşk kürsîdir ki bu vezir-i a‘zamın makãmıdır.
Avludan murat, sekizinci felektir ki onun on iki burcunda on iki melek
vardır. Süvari binicilerden maksat yedi gezegendir ki onlar gece gündüz
burçların kapılarında dolaşıp hizmet ederler.
Piyâde zabitler, (toprak, su, hava ve ateşten oluşan) dört unsurdur ki
bunlar kendi vatanlarından dışarı hareket etmezler. Sıcaklık, soğukluk,
kuruluk ve yaşlık; toprak, su hava ve ateşin ellerinde dört kement gibidir.
Bir kimsenin hali değişse, üzüntü ve kederinden şaşırıp kalsa, dünyadan
yüz çevirip el etek çekme zamanı gelse, onun hakkında doktor der ki; “buna
kara sevda hastalığı gelip çatmıştır, kuruntu illeti (malihulyâ) kendisine
gâlip gelmiştir. Bunu, “eftimon şerbeti” ile ilaçlamak lâzımdır.”
Tabiatçı kişi der ki; “Bunun hastalığı tabiatında kuruluk olması
sebebiyledir ki dimağı üzere bu illet onu tutmuştur. Tabiatının kuru
olmasına sebep ise soğuk havalardır, kış mevsimidir. Bahar mevsimi gelip
de havanın rutûbeti gâlip olmadıkça buna ilaç vermek fayda sağlamaz.”
Müneccim der ki;
“Buna kara sevdâ illeti ârız olmuştur. Bu sevdâ ise Merkür ile Mars’ın
aralarında bir açı oluşmasından meydana gelir. Merkür’e iki kutlu yaklaşıp
da, orada bir üçlü oluşmadıkça bunun hali ıslah olmaz.”
Halbuki bunların her biri iddialarında doğrudur; kendi bildiklerine göre
doğruyu söylerler. Çünkü bunlardan her biri, kendi aklının erdiği kadarını
söylemiştir. Ne yapsınlar ki cüz’î akılla (ancak bu kadar gidebilmişler ve
işin) aslına erememişlerdir.
Amma hakikatte işin aslı şudur ki; bir kimseye saâdet bahtlılığı erip
mesud insan olmak nasip olmuşsa, Hak teâlâ onu hidâyete erdirmeyi murad
etmişse, öncelikle o kimseye iki kuvvetli elçisini gönderir. Bunlar da
Merkür ile Mars gezegenleridir. Bu ikisi dört unsura, yani piyâde zâbitler
hükmünde olan toprak, su, ateş ve havaya emrederler ki, kuruluk kemendi o
kimsenin boynuna takılsın. Böylece kuruluk onun dimağına ve başına
musallat edilir.
Dünya lezzetlerinden kendisini uzaklaştırır, gam ve keder kamçısıyla
âdeta güderek, irâde yularıyla Hakk’ın huzuruna yedip götürürler. (İşin aslı
budur. Ancak) bu hakikati böylece bilmek, ne tıp ilmi verileriyle ne
tabiatçıların hikmet saydıkları sözlerle ve ne de müneccimlerin elde ettikleri
bilgi kırıntılarıyla mümkündür. Hakîkat-i halin böyle olduğu ancak
nübüvvet ilmiyle ortaya çıkar ki cümle âlemi ilmi ve kudretiyle kuşatmış
olan ezelî ve ebedî pâdişâh böylece bilinmiş olsun.
Çünkü Hak teâlâ kendi muhabbet eylediği kullarını bazen sıkıntı ve
belâlarla, bazen hastalık ve sevdâ ile Cenâb-ı İzzetine davet eder ki;
“Ey benim kullarım! Sizin belâ ve sıkıntı sandığınız şeyler benim lutuf ve
muhabbet kementlerimdir ki katımda hatırı sayılır olan kullarımı bunlarla
kendi rızama ve cennetime doğru yederim; huzuruma, izzetime davet
ederim.”
Nitekim haberde şöyle vârid olmuştur: “Belâlar önce peygamberlere,
ondan sonra evliyâya, sonra onlara benzeyenlere, sonra bunlara benzemeye
gayret edenlere uğrar.”
Astronomi ilminin hikmetleriyle feleklerin hallerine ve yıldızların
durumlarına dair bilgilere bu kadar değinmeyi yeterli buluyoruz. Buraya
kaydettiklerimizi şu yüce maksatla yazdık ki bu bilgiler irfâna vesile olsun.
Akledip tefekkür etmeye kapı aralayıp cihanın yaratıcısının hikmetli
işlerinde saklı ince sanatları görmeye sebep olsun.
Bunlarla Allah’ı tanımak kolay olsun ki asıl hedefimiz olan ma’rifet-i
Mevlâ meydana gelmiş olsun. Bundan sonra bir nebze daha unsurların ve
bileşkelerin durumlarını açıklayıp oluş ve bozuluş mekânı olan cihanın
sırlarını, çeşitli remizlerle açıklamayı uygun bulduk. Umulur ki bu bilgileri
okuyup tetkik eden akıl sahipleri için okudukları ibret almaya vesile olsun.
Gönülleri (kulluk şuuruna ermenin) neşesi ve sevinciyle dolup dillerinin
virdi, Mevlâ teâlâyı (şunun gibi) tesbih etmek olsun:
“Mülk ve melekût âleminin ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allah teâlâ her
türlü noksanlıktan münezzehtir. Arş’ın sahibi; izzet, büyüklük, heybet, [60/a]
kudret, kibriyâ sahibi ve gücü her şeye yeten, her şeyin sahibi ve mâbudu
Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir. Bütün varlıkların melikini tesbih
ederiz. Her zaman diri ve ölümsüz olan ve kendisini hiçbir zaman uyku
tutmayan ilâhı tesbih ederiz. O ki mukaddestir, övülmeye lâyıktır. O bizim
Rabbimiz, meleklerin ve ruhun da Rabbi’dir; şânı yücedir, sıfatları ulvîdir.”
[516]
[516] . “Subhâne zî’l-meliki ve’l-melekûti subhâne zî’l-arşi ve’l-izzeti ve’l-
azameti ve’l-heybeti ve’l-kudreti ve’l-kibriyâ’i ve’l-ceberût. Subhâne’l-
meliki’l-ma‘bûdi subhâne’l-meliki’l-mevcûdi subhâne’l-meliki’l-hayyi’l-lezî
lâ yenâmü ve lâ yemûtu. Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbü’l-melâiketi
ve’r-rûhi celle celâlehû ve amme nevâlühû.”
“Mülk ve melekût âleminin ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allah teâlâ her
türlü noksanlıktan münezzehtir. Arş’ın sahibi; izzet, büyüklük, heybet, [60/a]
kudret, kibriyâ sahibi ve gücü her şeye yeten, her şeyin sahibi ve mâbudu
Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir. Bütün varlıkların melikini tesbih
ederiz. Her zaman diri ve ölümsüz olan ve kendisini hiçbir zaman uyku
tutmayan ilâhı tesbih ederiz. O ki mukaddestir, övülmeye lâyıktır. O bizim
Rabbimiz, meleklerin ve ruhun da Rabbi’dir; şânı yücedir, sıfatları ulvîdir.”
. “Subhâne zî’l-meliki ve’l-melekûti subhâne zî’l-arşi ve’l-izzeti ve’l-
azameti ve’l-heybeti ve’l-kudreti ve’l-kibriyâ’i ve’l-ceberût. Subhâne’l-
meliki’l-ma‘bûdi subhâne’l-meliki’l-mevcûdi subhâne’l-meliki’l-hayyi’l-lezî
lâ yenâmü ve lâ yemûtu. Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbü’l-melâiketi
ve’r-rûhi celle celâlehû ve amme nevâlühû.”
[60/b]
[61/a]
[62/a]
Oluş ve bozuluş âlemi olan aşağı âleme ait cisimlerin (ecsâm-ı süflî)
mâhiyet ve keyfiyetini, yani dört esas unsurun (erkân-ı erba’a) konumlarını
ve gelişimlerini, mevâlîd-i selâse denilen maden bitki ve hayvanların
özelliklerini ve hallerini, esîrî maddelerin [517] etkisiyle oluşan şekil
değişikliklerini, ve Türk yılının etkisiyle oluşan değişimlerin niceliğini,
yeni astronomiye dair bazı sözleri on fasılda hakîmâne bir üslupla bildirir.
[517] . Esîr (
): Daha önce de açıkladığımız gibi kâinâtı dolduran ve bütün
cisimlere nüfuz eden, fizikçilerce, ışık, hararet ve elektrik gibi şeylere nakil
vasıtası hizmeti gördüğü farz olunan, tartısız, elâstikî ve akıcı hafif bir
cisim. Kelime Rumcadan Arapça’ya geçmiştir.
. Esîr (): Daha önce de açıkladığımız gibi kâinâtı dolduran ve bütün
cisimlere nüfuz eden, fizikçilerce, ışık, hararet ve elektrik gibi şeylere nakil
vasıtası hizmeti gördüğü farz olunan, tartısız, elâstikî ve akıcı hafif bir
cisim. Kelime Rumcadan Arapça’ya geçmiştir.
Oluş ve bozuluş âlemi olan aşağı âleme ait cisimlerin (ecsâm-ı süflî)
mâhiyet ve keyfiyetini, yani dört esas unsurun (erkân-ı erba’a) konumlarını
ve gelişimlerini, mevâlîd-i selâse denilen maden bitki ve hayvanların
özelliklerini ve hallerini, esîrî maddelerin etkisiyle oluşan şekil
değişikliklerini, ve Türk yılının etkisiyle oluşan değişimlerin niceliğini,
yeni astronomiye dair bazı sözleri on fasılda hakîmâne bir üslupla bildirir.

