Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Arifin kendi varlığından fânî olup Allah’la baki olduğunu bildirir

DÖRDÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Beşinci Madde Beşinci Madde Arifin kendi varlığından fânî olup Allah’la baki olduğunu bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Ârif, herkesi, her şeyi ve kendi …

DÖRDÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Beşinci Madde

Beşinci Madde

Arifin kendi varlığından fânî olup Allah’la baki olduğunu bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Ârif, herkesi, her

şeyi ve kendi benliğini terk edip enaniyet tepesinden inerse, o zaman

mutlaka kalp âlemine girer. Daha sonra hayal bineğine binip tevekkül

dağlarından inerek tefvîz sahrasını geçip sabır meydanını seyredip gider.

Nihayet rıza bahçelerine gelerek irfân gülistânına ulaşır. Sonra sevgi

meclisine girip ünsiyet ve huzur mahfeline dahil olur. Sonra gönül rahatlığı

(inbisat) yaygısı üzerine çıkıp münâcât ve Allah’a manevî yakınlık

(kurbiyet) derecelerine ulaşır. Ardından beğenilen ahlâk (ahlâk-ı hamide)

sıfatına bürünüp ve esma kaftanını giyip bu kerâmetlerin yüceliklerine ve

makamların lezzetlerine erişerek, ömrü oldukça bu hâller içinde nimetlenip

durur. Ve onun için ebedî saadet hâsıl olur.

Onun bedeni dünyada, kalbi ukbadadır. Günbegün mânen ilerleyip terakki

eder. Ta ki dünyadan kaçıp yüz çevirir; insanlar onu kınamaya başlar. Mele-

i a‘lâya [14] yükselir, şevki kemâle erer ve ölümü arzu eder. Vadesi dolunca

Rahmân’ın görevlendirdiği elçi (Azrâil aleyhisselam) ona güller, reyhanlar

ve müjdelerle gelir. Gönül hoşluğu ile beşaretle ve Allah’la beraberlikten

doğan huzurla (ünsiyet) bu kokuşmuş dünyadan geçip O Hazret’in

huzuruna, yakınlığına göçer.

Bu fakir ve zayıf nefsi için onda öyle muazzam bir mülk ve daimî

nimetler görüp merhametli Rabb’inden nice hoşnutluk, yakınlık, selâm ve

ikramlar bulur ki, onları burada anlatmak mümkün olmaz. İşte (bir nebze

vasfetmeye çalıştığımız) daimî devlet ebediyyen ondan geçip gitmez.

“Allah’ım! Ey herkese merhamet eden rahmet sahibi! Senden, sana

mahsus sıfatlarının hakkı için bizi bu daimî nimete ve büyük saadete

kavuşturmanı istiyoruz. Allah’ım! Nihayetsiz lütfunla velî kulların [268/a]

senin marifetine erdiler, seni bildiler. Sana düşmanlık edenler lütfunu

bilselerdi, senin hasmın olmazlardı.”

Haberde şöyle denilmiştir: “Hakikaten dünyada öyle bir cennet vardır ki

onu elde eden kişide cennet arzusu kalmaz. Bu dediğim cennet

Marifetullahtır.” Yine haberde gelmiştir ki: “İnsanlar bu dünyadan göçüp

gittiler. Hâlbuki buradaki en güzel şeyin zevkini tatmaktan mahrum kaldılar.

O güzel şey Mevlâ’yı bilmektir ki bu her türlü nimetten daha leziz ve daha

üstündür.”

Beyt

Bu günki cennet-i irfâna dâhil olsalar uşşâk

Yârinki va‘d olan hûrî veyâ gılmânı neylerler

Günümüz Türkçesiyle

Âşıklar, bugünkü irfân cennetini bulsalar. Yarına va’dedilen huriyi

gılmanı neylesinler?

Hz. Ali (r.a.) buyurmuştur ki: “Ahirette cennete kavuşmak şaşılacak bir

durum değildir. Acayip olan, kişinin bu dünyada cenneti bulmasıdır.

Şaşılacak şey o değildir ki bir kişi cennete girmekle iftihar etmiş olsun.

Acayip olan, onun girmesiyle cennetin iftihar etmiş olmasıdır.”

Şiir

1- İnne irfâne zi’l-celâl li-izzin

Ve zıyâ’in ve behcetin ve surûrin

2- Ve ale’l-ârifîne eyzan bahâ’in

Ve aleyhim mine’l-mahabbeti nûr

3- Fe henî’en [15] li-ârifi bi kemâlin

Huva v’Allâhi dehruhû mesrûrun

Şiir (in tercümesi)

1- Celâl sahibi Mevlâ’yı bilmek şereftir. Nuru, behceti, sevinci gönülde

duymak şereftir.

2- Ârifler de aynen bunlar gibidir. Muhabbet nuru yağar üzerlerine.

3- O kâmil âriflere ne mutlu! Vallahi onların zamanı bile kutlu.

Şu halde ârif-i billah olanın nimeti nimet, cenneti cennet, sevinci sevinç,

lezzeti lezzet, huzuru huzur, izzeti izzettir. Nitekim cennete giren kimse de

ölüm, hastalık, zarar, fakirlik, zillet ve üzüntüden kurtulur. Bunun gibi,

ârifin kalbine giren kimse de korku, üzüntü ve her türlü sıkıntıdan uzak

olur.

Nazm

1- Zinde-i cânânem ey cân bu sözü fehm eyle sen

Geç bu cândan bulasın tâ sen de aşk-ı Zü’l-minen

2- Çün şarâb-ı nâm-ı irfânî içün mest olsa dil

Mahrem-i vahdetsin andan dime aslâ bir suhan

3- Kendini bildinse şâd u munsif ol ger diseler

Kılca yokdur kudretin kat‘ itme ol sözden resen [16]

4- Gerçi bildim dostumı bilmecedir dâ’im velî

Şems-i dîdârından olmuş kalbe hâ’il ebr-i ten

5- Ârifin cânı şuhûd-ı yâr ile dolmuş huzûr

Gâfilin kalbinde kalmış ukde-i tahmîn ü zan

6- Sırr-ı tevhîd-i Hudâ’yı itme ifşâ müşrike

Anlamaz anı o kim dir benliğiyle sen ü ben

7- Buldı Hakkı lezzet-i câvîdi lutf-ı Hakk ile

Câna çün oldı müyesser halvet-ender-encümen

Günümüz Türkçesiyle

1- Cânân ile zindeyim, ey can! Sözümü iyi anla. Bu candan geç ki,

nimetler sahibi olan Allah aşkını nefsinde bulasın.

2- Gönül, irfân şarabını içip kendinden geçerse. Vahdet sırrına

mahremsin, aslâ bir söz söyleme.

3- Kendini bildinse; insaf et, mesud ol deseler. Kılıca gücün yetmez; bari

sözle bağını kesme.

4- Gerçi dostumu bildim; O daima bilmecedir. Güneşi seyrederken, ten

kafesi kalbi gölgeler.

5- Ârifin kalbi cânânı görmekle huzur dolmuşken. Gâfilin kalbinde

tahmin ve zan ukdesi kalır ancak.

6-Tevhid sırrını müşrike söyleme; perdeyi açma. Anlamaz bunu hâlâ,

“ben sen” davası güder.

7- Hakkı, ebedî lezzeti Hakk’ın lütfuyla buldu. Canına toplum içinde

halvet nasip oldu. [17]