DÖRDÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Arifin, korku ve üzüntüden emin ve azad olup ünsiyet ve huzur ile
gönlünün şad olduğunu bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Mevlâ’sını ârif
olanın belâsı kalmaz. Çünkü ona belâ bal olur, üzüntü duymaz. Ârifin Hak
ile arası iyidir, onun için halk ile de ilişkileri iyi olur. Çünkü onun nazarında
hepsi de sevimlidir, mâzurdur. Ârif, bedenini ve ruhunu Mevlâsına hibe
etmiştir. Mülkü gerçek sahibine verip kendisi aradan çıkmıştır. Böylece
Hakk’a yakınlık (kurbiyet) derecesine ermiştir.
Arif, kalbini Mevlâsına, ruhunu (O’nun) belâsına vermiştir. Cismini ise
O’nun rızası uğrunda mahlûkatına hizmet için vakfederek rahata ermiştir.
Ârifin Hak ile olan muamelesi, halkın istek ve arzularına göre değildir.
Belki insanlarla olan ilişkileri Hakk’ın rızası doğrultusundadır.
Arifin bütün arzuları yok olur ki, onun (dünya ile ilgili) hiçbir talebi
kalmaz. Çünkü kalbine marifet nuru iner ki, onda mâsivâya yer kalmaz. Bu
mertebeye yükseldikten sonra ârifin kemâl hâlinden inmesi görülür şey
değildir. Çünkü Hakk’ın huzuruna gelen, artık perde ile geri kalmaz.
Arifin kendi nazarında ne kadar hor hakîr olduğunu bilseler, insanlar nasıl
elini [268/b] öperlerdi? Belki de yüzüne tükürüp başına toprak atarlardı.
Ârife onun için ârif denilmiştir ki, o başkalarının bilemediğini bilmiş,
muttali olmadıklarına vakıf olmuştur. Arifin kalbine doğan marifet
güneşinden bir zerre âbidin gönlüne doğmuş olsaydı, âbid buna tahammül
edemez ve mahvolup giderdi.
Beyt
Tarabdan hâneye sığmazdı belki âleme zâhid
Eger ârif gibi vâkıf olaydı târ u pûdundan
Günümüz Türkçesiyle
Sevinçten evine, belki âleme sığmazdı zâhid. Ârif gibi vakıf olsaydı, bu
sırrın mahiyetine.
Arifin bir alâmeti şudur ki, onun teri misk ü amberden daha güzeldir.
Ârifin bir alâmeti de şudur, yüzünü sana döndüğünde öyle bir yönelir ki
sanki senden başka kimseyi görmez ve bilmez. Senden yüz çevirdiği zaman
da öyle ardını döner ki sanki seni hiç görmedi, hiç bilmedi. Nitekim Hazret-
i Habib-i Ekrem (s.a.v.) ev halkıyla her zaman olduğu üzere sohbet ve ülfet
ederken, ezanı işittiği anda öyle süratle ayağa kalkardı ki sanki onların
yanında sohbette değildi.
Arifin lisanı ancak zikrullah ile söyler. Kalbi Allah’ın muhabbetinde
sâdıktır ve sırrı ebediyyen O’na âşıktır. Arifin kalbi uyumaz ve onun
mâsivâya meyli kalmaz. Çünkü onun gönlü muhabbet elemlerinden lezzet
bulmuş, aşk derdinin hüznüyle dolmuştur. Kalbinin azîz ve allâm olan
Allah’ın nazargâhı olduğunu bilmiştir. Şu halde o nasıl gaflette kalıp
geceleri uyuyabilir?
Bir gönül ki mâsivâdan geçip yücelere gitmiştir, Allah’a manevî
yakınlığın (kurbiyet) rüzgârını hissetmiştir, ünsiyet ve huzur meclisine
varmıştır. O gönül Hak’tan nasıl gâfil olabilir, halka nasıl meyledebilir?
Nazm
1- Cihânda kendini bil, hâmid ol dahi mahmûd
Ki zübde-i dü cihânsın nihâyet-i maksûd
2- Azîz ömrini a‘lâ mahalline sarf it
Tarîk-ı aşk u mahabbetde eyle terk-i vücûd
3- Şarâb-ı aşkı iden nûş o mest olur medhûş
Zihî halâvet-i cân u zihî şarâb-ı vedûd
4- Şarâb-ı vahdeti nûş eyleyen sever zülli
Gönülden eyler o her zerreye rükû‘ u sücûd
5- O kim müşâhid olur bu vücûd vahdetini
Odur hemîşe dü âlemde şâhid ü meşhûd
6- Velî merâtibin ahkâmını kabûl eyler
Emîn-i vahdet ider kesret içre hıfz-ı hudûd
7- Cemî‘-i halkı sever çün muvahhid ey Hakkı
Ol ehl-i vahdet ü şefkat sa‘îd ü hem mes‘ûd
Günümüz Türkçesiyle
1- Cihanda kendini bil; öven ve övülen ol. İki cihanın özüsün, varlığın
maksadısın.
2- Kıymetli ömrünü, yüce gayeler uğruna harca. Aşk ve muhabbet yoluna,
varlığını terk et.
3- Aşk şarabını içen mest olur, kendinden geçer. Ne güzel can tatlılığı,
Vedûd’un [18] şarabı ne hoş.
4- Vahdet şarabını içen yükselir, tevâzuu sever. Gönülden yalvarır, her
zerreye rükû ve secde eder.
5- Bir insan ki varlığın birliğine şahit olmuştur. İşte o âlemde hem şahid,
hem meşhuddur.
6- Veli, derecesinin hükümlerini kabul eder. Vahdetten emin olan, çokluk
içinde sınırı muhafaza eder.
7- Hakkı! Muvahhid [19] bütün yaratılmışları sever. O vahdet ehli
şefkatlidir, mesud ve bahtiyardır.

