ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · ALTINCI FASIL · Üçüncü Madde
Üçüncü Madde
Asılların aslı olan insan kalbinin muhafazasını beş esas hâlinde bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kalbi muhafaza
etmede hüsn-i nazar, tam bir gayret (bezl-i mechûd) ile tam bir dikkat ve
itina (ihtimâm-ı tâm) lâzımdır. Çünkü kalbin hatarı bütün âzâlardan büyük
olup tesiri çoktur. İşi son derece ince olup ıslahı çok meşakkatlidir.
Korunmasında beş esasa riâyet etmenin gerekliliği muhakkaktır.
Birinci esas : Hak tealanın kulunun kalbinden haberdar olmasıdır. Nitekim
kendi kelâmında; “Allah, kalplerinizde olanı bilir.” (Ahzâb, 33/51), “O,
kalplerin içindekini bilmektedir.” (Mülk, 76/13) buyurmuş ve kalplerde
olanı bilmesini ve haberdar olmasını söylemekle, insanları kötülüklere
meyletmekten sakındırmak istediğini duyurmuştur. Çünkü gaybı bilen Allah
ile muamele, çok tehlikeli bir iştir (emr-i hatîr). Kalbin edepli olması
gerekir ki, onu evirip çeviren, her şeyi işitip gören Allah tealadır.
İkinci esas : Kalp Allah’ın nazargâhıdır. Nitekim bir hadis-i şerifte:
“ Şüphesiz ki Allah teala sizin bedenlerinize ve suretlerinize bakmaz. O
ancak sizin kalplerinize ve niyetlerinize bakar” buyurulmuştur. Çünkü kalp,
ancak Yüce Rabbimiz’in nazargâhıdır.
O kimsenin durumu ne acayiptir ki; halkın baktığı yüzünü, ayıp bir şey
görünmesin diye, gayet büyük bir dikkatle kirlerden ve pisliklerden yıkayıp
temizleyerek, bulabildiği şeylerle süsleyip güzelleştirsin de Allah’ın baktığı
kalbini kötülüklerden boşaltıp süslemekte, yani hayvanî özellikleri
temizlemekte ve meleklerin ahlâkı ile süslemekte özen göstermesin.
Gizlenenleri bilen Allah’ın onda kötülükler ve ayıplar görmesine önem
vermesin. Hatta kalbini öylesine kirler ve rezillikler, kötülükler ve suçlar ile
doldurarak ihmal eder ki, insanlar onlardan birisini bilseler, hemen ondan
yüz çevirip uzaklaşırlardı. Öyleyse en önemli dînî mesele, kalbi temizleyip
güzelleştirmektir.
Üçüncü esas : Kalp, kendisine itaat edilen bir hükümdar ve ardından
gidilen bir önderdir. Bütün âzâlar ona itaat ederler ve ona uyarlar. Şu halde
hükümdar doğru yolda ise halk da doğru yolu bulur. Kendisine uyulan kişi
düzgün ise ona uyanlar da düzgün olur. Nitekim bir hadis-i şerifte: “ Dikkat
ediniz! Cesette bir et parçası vardır ki o iyi olduğunda bütün beden iyi olur.
O kötü olduğunda bütün beden kötü olur. Dikkat edin! İşte o kalptir ”
buyurulmuştur. Çünkü [238/a] bütün bedenin düzgün olması, kalbin düzgün
olmasına bağlıdır. Öyleyse kalbin muhafazasına dikkat ve özen gösterip bu
uğurda gayret etmek gayet önemli bir iştir.
Dördüncü esas : Gönül, insanın her güzel cevherinin ve her şerefli
mânâsının mahzenidir. O insanî cevherlerin ilk başı, akıl ve hidayettir; en
üstünü ise, iki cihan saadeti ve en değerli hazine olan Hak tealayı bilmektir.
Sonra âhirete ait yücelikler elde etme kãbiliyetidir. Bundan sonra, düzgün
niyeti ve doğru inancı, çeşitli ilimler ve sınıf sınıf hikmetler, güzel huyları
ve değerli hasletleri elde etmek gelir.
Şu halde, böyle cevherler ve sırlar mahzeni, düşünceler ve fikirler kaynağı
olan değerli (gönül) evini, kötü vasıflar olan manevî kirlerden, cehaletin
âfetlerinden, şeytanın vesveselerinden koruyup gözetmek, hırsızlardan,
yabancılardan ve bütün pisliklerden muhafaza etmek ve saklamak her
şeyden daha mühim ve lüzumludur. Böylece o, türlü türlü ikramlarla
nimetlenmiş olur. Birçok âfet ve kötülüklerden kurtuluş bulur. O yüce
cevherlere kir ve pislik bulaşmamş olur. Hırsızlar onlara el sürememiş olur.
“Bütün güç ve kuvvet Allah’ındır. Başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.”
Beşinci esas : Kalbin başka hiçbir âzâda olmayan beş hâli vardır ki birinci
hâli ona dost ve düşman her şeyin gelmesidir. Mesela şeytanın vesveseleri
kalp üzerinde pusu kurup yatar ve (hazır) bekler. Çünkü kalp vesvese ve
ilhamın menzilindedir. İşte bu ikisinin davetinin karışıklığından onun
yorgunluğu ve sıkıntısı son derece fazladır.
Kalbin ikinci hâli budur ki onun meşguliyeti diğer organların
meşguliyetinden daha fazladır. Çünkü o, akıl ile hevânın birbiriyle kavga ve
mücâdelesinin sahasıdır. Kalp sonsuza kadar bu iki padişâhın vuruşmasına
ve bu iki askerin savaşına meydan ve mekân olmuştur. Şu halde böyle
büyük bir savaştan habersiz olmak çok büyük bir eksikliktir. Böyle bir
kaleyi hevâ gibi düşmandan korumak emniyet ve güven getirir. Allah’ın
marifetine sebep olur.
Kalbin üçüncü hâli budur ki onun ârızaları hadsiz hesapsızdır. Çünkü
havâtır-ı Hak kalbe ok gibi atılmaktadır. Belki hiç durmayan yağmur gibi
gece gündüz inmektedir. Kalbin havâtırdan korunması ve boş kalması
mümkün değil, fakat zordur.
Çünkü kalp iki gözkapağı arasındaki göz gibi değildir ki, kapamakla rahat
bulsun. Kalp, dişler ile iki dudak arasındaki dil gibi değildir ki susmak ile
kurtulabilsin. Bilakis insan kalbi, düşünce ve fikir okları (sihâm-ı havâtır)
için dikilen bir nişandır ki, hiçbir zaman ve hiçbir halde o oklardan
kurtulamaz. Öyleyse kalbin havâtırdan korunması zor bir iştir, kolaylıkla
olmaz.
Kalbin dördüncü hâli budur ki onun tedavisi ve ilâcı çok zor bir iştir.
Çünkü görüşten uzak olduğu için ona bir hastalık bulaşmadıkça ne halde
olduğu bilinmez. Şu halde dikkatli bir nazarla ve çokça riyâzet yapmadıkça
kalbin muhafazası mümkün olmaz.
Kalbin beşinci hâli budur ki kalp dönmeye ve değişmeye (inkılâb) en
yakın organ olduğundan, âfetler ona çok çabuk ulaşır. Kalp, kaynayan
şeylerin değişiminden daha hızlı değişmektedir. Eğer gönülden, istemeden
bir hata (zelle) meydana geldiyse, onun meydana gelmiş olması her şeyden
daha zor ve güç bir durumdur ve bunun en aşağı derecesi kasvettir,
Allah’tan gayrı şeylere (mâsivâ) meyil ve muhabbettir. En son derecesi ise
küfür, sapkınlık ve yüce Rabbi inkârdır. Nitekim Hak teala Kur’ân’da şöyle
buyurmuştur; “Yine O’na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi onların
gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz ve onları şaşkın olarak
azgınlıkları içerisinde bırakırız.” (En’âm, 6/110)
Onun için Allah’ın has kulları tam bir ihtimam ile gayret edip Hakk
tealanın zikrini ve fikrini kendilerine âdet edinmişlerdir. Böylece Hakk’ın
yardımıyla doğru yolu bulmuşlardır. Allah’tan gayrı her şeyden (mâsivâ)
uzaklaşarak Hakk’ın huzur meclisinde dâimî kalmışlardır.
Nazm
1-Taşraya meyl itme ey dil sen de iste dilberi
İçeri gel sen de bul ol yâr-ı gâr-ı rehberi [238/b]
2-Dost ararsan dost O’dur kim senden ayrılmaz müdâm
Berg ü bârı cismi koy cân dilberinden ye beri
3-Cânda bul cânânı dolsun dil güzel efkâr ile
İki âlemden berî ol olma sen senden beri
4-Hüsn-i fânî alma satma aşk-ı bâkî fânîye
Bu iki nehri geç andan iç o bâkî kevseri
5-Sen ki ey dildâr-ı vâsi‘sin o dildâra müdâm
Aramam bu cism ü cânı hânumânı serseri
6-Nakş-ı dilber perde-i cândır cihân dilberleri
Perdeyi ref‘ eyle seyr it hüsn-i rûy-ı dilberi
7-Hâmuş ol Hakkı gönül ahvâlin ızhâr eyleme
Sırrı ifşâ itme istersen selâmet bu seri
Günümüz Türkçesiyle
1-Taşraya meyletme ey gönül, kendinde iste dilberi. İçeri gel, sende bul; o
can dostu rehberi.
2-Dost ararsan, dost odur ki senden ayrılmaz daima. Cismin meyvesini,
yaprağını bırak da can dilberinden ye meyveyi.
3-Canda bul cânânı, gönlün güzel efkâr ile dolsun. İki âlemden uzak ol,
kendinden ırak olma sen.
4-Geçici güzelliği alıp satma; bâkî güzelliği fânî ile değişme. Bu iki nehri
geç; ondan iç ki, o bâkî kevserdir.
5-Sen ki ey gönül! Geniş bir mekânsın; o sevgiliye daima. Öyleyse,
hânumân diye bu cismi ve canı, serseri serseri aramam.
6-Cihan dilberlerinin nakışları, canın perdesidir. Perdeyi kaldır da o
dilberin yüzü güzelliğini seyret.
7-Sükût et Hakkı! Gönül hâllerini açıklama! Başın selâmet olsun istersen,
sırrı ifşâ etme.

