ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
Az yemenin nasıl olacağını, miktarını, faydalarını ve sırlarını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Az yemekten
maksat; aşırı istekleri olan hayvanî nefsi zayıflatıp onu akla boyun
eğdirmek ve gururunu kırmaktır. Maksat, yüreği ağartmak ve kalbi kötü huy
ve alışkanlıklardan tasfiye etmektir. Çünkü açlık, insanda yüreğin yağlarını
eritip kanını azalttığında kalp aydınlık, temiz ve merhametli olur. Böylece
gönül, hayvanî nefsin kirlerinden temizlenip cilâlanır. Bu parlaklıkla zikir
nurlarını ve Hakk’ın emirlerini kabul etmeye kabiliyetli olur. Bundan sonra
o aynadan nefsine nurlar aksedip Rabbinin nuruyla aydınlandıkça, nefsin
karanlığı gider. Şehvet karanlığı muhabbet incisinden dolayı ikiye yarılıp
ayrılır. Çünkü şehvet, muhabbetin vasıtasıdır ki, insandan muhabbettir.
İnsan, ancak muhabbetle meleklerden daha sevimli ve bütün varlıklardan
daha fazla tercihe şâyan olur.
İrfan yoluna yeni giren (mübtedi) ve henüz seyr ü sülûka yeni başlayan
için en verimli perhiz yolu, ifrat ve tefritten sakınarak orta yolu tutmaktır.
Böyle bir kişi orta derecede yemelidir. Orta derecede yeme; bir gün ve bir
gecede elli dirhemden [283] yüz dirheme kadar olan yemedir. İçme de bu yüz
dirheme dahildir. [209/a]
Az yeme; nefsi temizleme, kalbi saflaştırma ve ruhun tecellîleri için
lâzımdır. Nitekim Hz. Îsâ (a. s.) buyurmuştur ki; “ Karnınızı aç tutunuz, ola
ki kalbinizle Rabbinizi görürsünüz. ” Hadis-i şerifte de “ İnsan karnından
daha şerli ve daha zararlı bir kap dolmamıştır” şeklinde derin mânâlı bir
söz ifade edilmiştir. Bedene gıdadan yardım gelmektedir. Hâlbuki gıda için
ciğerde yerleşen tabiî kuvvetler, şeytanın askerleridir. Şeytanın askerleri
olan bu kuvvetler gıdadan çok haz alınca, nefsanî duygular onunla kuvvet
bulur. Nefsin ve tabiatın karanlığı yüreğe çöker. Gıdaların rütûbetinden
beyin damarlarına tembellik ve gevşeklik gelir. Ondan duygular hareketini
kaybeder, aşırı uyku ve zararlı düşünceler ortaya çıkar.
Eğer alınan gıda az olursa, nefsin duyuları ve tabiî kuvvetler zayıflar ve
gönül duru ve temiz olur. Bu durumda olan kalb-i musaffâ, ruh-ı mücellâ
olan akl-ı muallâyı algıladıklarıyla hüküm sahibi olmaktan engelleyemez.
Orada hüküm ruha ait olup insan kendi mertebesini bulur. Bunun sırrı
şudur: İnsanın gıda alması, bitkisel mertebesidir. Şehveti, hayvanî
mertebesidir. İlim ve irfânı ise insanî mertebesidir. Şu halde sırf bedenî
gelişimi için besinlere yönelen ve onlarla meşgul olan kimsede galip olan
hal, bitkisel mertebedir. Yiyip içip tuvalet ihtiyacını gidermek için
şehvetlere yönelip geçici lezzetler ile meşgul olan kimsede galip olan hal,
hayvanî mertebedir. Hak teala lütfuyla kullarına bu iki mertebeyi
duyurmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmuştur: “Onlar
hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfiller
onlardır.” (A’râf, 7/179)
Akıllı kişi, bu düşük ve eksik iki mertebede kalmayıp kalp temizliği ve
ruh cilâsı ile manevî fetihlere yönelir, insân-ı kâmil olur, mebde’ ve
meâdına gider. Yani akıllı insan, ancak ölmeyecek kadar ve namazlarını
kılacak kadar birkaç lokma yer. Nefis devesini kepek hamuru ya da mayasız
arpa ekmeği ile besler. Nefsi korumak ve kalbi meşgul etmek (demek) olan
nefis yiyecekleri elde etme duygusundan ayrılıp insan mertebesine ulaşır.
Hakk’a yakınlık meclisine girerek her muradına vâsıl olur.
Çünkü
bitki
ve
hayvan
mertebelerinden,
insan
mertebesine
yükselebilmekte, az yemek önde gelen esaslardandır. En büyük esaslardan
birisi ve en gerekli şarttır. İnsan mertebesini bularak nefis ve tabiatından
kurtulmuş olan insân-ı kâmilin açlığı ona zarar vermez. O güzel bir sabırdır.
Belki onun uzun süren açlığı, güzel bir huzurdur.
Nazm
1-Her lahza ol vahy-i ‘alâ, ervâha eyler hoş nidâ
Dürd olma, hâkî itme câ, pâk ol, gel it, azm-i semâ
2-Her cân ki, ol tenbel olur, çün derd-i hum ka‘rın bulur
A‘lâ-yı huma hoş gelir, ger bulsa küdûretden safâ
3-Olmazsa tende hâk-i nân, sâfi olur bevvâb-ı cân
Esrâr olur kalbe iyân, bulur kamu derdin devâ
4-Cânın çü şu‘ledir hemân, nûrundan ekserdir duhân
Dûd içre nûr olmuş nihân, dil-hânesi bulmaz ziyâ
5-Az olsa ger bu dûd-ı nân, kalbin bulur nûru iyân
Rûşen olur hoş bî-gümân, hem bu serâ, hem ol serâ
6-Seyr it mükedder olsa mâ, ne su görünür, ne semâ
Pinhân olur şems-i duhâ, gaym ve duman olsa havâ
7-Bâd-ı şimâlî çün eser, sâfî olur, kalmaz keder
Bu saykal içün her seher, hoş hoş eser bâd-ı sabâ
8-Aşkın demi, hem bir nefes bu kalbe saykal ursa pes
Bil aşk-ı cândır hem nefis, nefs-i behîmidir fenâ
9-Ey cân yeter habs-i cihân, seyrân-gâhındır lâ-mekân
Hakkı, nedir bu hâk-dân, fer‘i bırak gel aslına [209/b]
Günümüz Türkçesiyle
1-Her an o yüce vahiy, ruhlara hoşça seslenir: Posa olma, yerin toprak
olmasın, pâk ol da semâlara yüksel.
2-Bir can ki tenbel olur, içeceğin tortusu gibi yerin dibini bulur. İçeceğin
iyisi ne hoş olur, eğer bulanıklıktan arınırsa.
3-Bedende ekmek toprağı olmasa, can şarabı sâfî olur. Sırlar kalbe açılır,
bütün dertlerin devâ bulur.
4-Cânın bir alevdir hemen; nurundan fazladır duman. Duman içinde nûr
gizlenmiş; gönül hânesi ışık almaz.
5-Ekmek dumanı az olursa; kalbin apaçık nuru bulur. Hoşça aydınlanır
şüphesiz; hem burası, hem orası.
6-Seyret bulanık olunca suyu; ne su görünür, ne gökyüzü. Kuşlukta güneş
bile gizlenir; bulutlu, sisli olunca hava.
7-Meltem yeli ne zaman eserse; tertemiz olur, kalmaz keder. Bu cilâ için
her seherde; hoşça eser sabâ rüzgarı.
8-Aşkın nefesi hem bir nefes bu kalbe parlaklık verse. Bil ki, ruhun
aşkıdır hem nefis. fenâ olan hayvanî nefistir.
9-Ey can, cihan hapsi artık yeter; seyrangâhın mekânsızlıktır. Hakkı!
Nedir bu toprağa bağlılık; teferruatı bırak, aslına gel.

