Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Az yemenin nasıl olacağını, miktarını, faydalarını ve sırlarını bildirir

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde Az yemenin nasıl olacağını, miktarını, faydalarını ve sırlarını bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Az yemekten …

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

Az yemenin nasıl olacağını, miktarını, faydalarını ve sırlarını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Az yemekten

maksat; aşırı istekleri olan hayvanî nefsi zayıflatıp onu akla boyun

eğdirmek ve gururunu kırmaktır. Maksat, yüreği ağartmak ve kalbi kötü huy

ve alışkanlıklardan tasfiye etmektir. Çünkü açlık, insanda yüreğin yağlarını

eritip kanını azalttığında kalp aydınlık, temiz ve merhametli olur. Böylece

gönül, hayvanî nefsin kirlerinden temizlenip cilâlanır. Bu parlaklıkla zikir

nurlarını ve Hakk’ın emirlerini kabul etmeye kabiliyetli olur. Bundan sonra

o aynadan nefsine nurlar aksedip Rabbinin nuruyla aydınlandıkça, nefsin

karanlığı gider. Şehvet karanlığı muhabbet incisinden dolayı ikiye yarılıp

ayrılır. Çünkü şehvet, muhabbetin vasıtasıdır ki, insandan muhabbettir.

İnsan, ancak muhabbetle meleklerden daha sevimli ve bütün varlıklardan

daha fazla tercihe şâyan olur.

İrfan yoluna yeni giren (mübtedi) ve henüz seyr ü sülûka yeni başlayan

için en verimli perhiz yolu, ifrat ve tefritten sakınarak orta yolu tutmaktır.

Böyle bir kişi orta derecede yemelidir. Orta derecede yeme; bir gün ve bir

gecede elli dirhemden [283] yüz dirheme kadar olan yemedir. İçme de bu yüz

dirheme dahildir. [209/a]

Az yeme; nefsi temizleme, kalbi saflaştırma ve ruhun tecellîleri için

lâzımdır. Nitekim Hz. Îsâ (a. s.) buyurmuştur ki; “ Karnınızı aç tutunuz, ola

ki kalbinizle Rabbinizi görürsünüz. ” Hadis-i şerifte de “ İnsan karnından

daha şerli ve daha zararlı bir kap dolmamıştır” şeklinde derin mânâlı bir

söz ifade edilmiştir. Bedene gıdadan yardım gelmektedir. Hâlbuki gıda için

ciğerde yerleşen tabiî kuvvetler, şeytanın askerleridir. Şeytanın askerleri

olan bu kuvvetler gıdadan çok haz alınca, nefsanî duygular onunla kuvvet

bulur. Nefsin ve tabiatın karanlığı yüreğe çöker. Gıdaların rütûbetinden

beyin damarlarına tembellik ve gevşeklik gelir. Ondan duygular hareketini

kaybeder, aşırı uyku ve zararlı düşünceler ortaya çıkar.

Eğer alınan gıda az olursa, nefsin duyuları ve tabiî kuvvetler zayıflar ve

gönül duru ve temiz olur. Bu durumda olan kalb-i musaffâ, ruh-ı mücellâ

olan akl-ı muallâyı algıladıklarıyla hüküm sahibi olmaktan engelleyemez.

Orada hüküm ruha ait olup insan kendi mertebesini bulur. Bunun sırrı

şudur: İnsanın gıda alması, bitkisel mertebesidir. Şehveti, hayvanî

mertebesidir. İlim ve irfânı ise insanî mertebesidir. Şu halde sırf bedenî

gelişimi için besinlere yönelen ve onlarla meşgul olan kimsede galip olan

hal, bitkisel mertebedir. Yiyip içip tuvalet ihtiyacını gidermek için

şehvetlere yönelip geçici lezzetler ile meşgul olan kimsede galip olan hal,

hayvanî mertebedir. Hak teala lütfuyla kullarına bu iki mertebeyi

duyurmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmuştur: “Onlar

hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfiller

onlardır.” (A’râf, 7/179)

Akıllı kişi, bu düşük ve eksik iki mertebede kalmayıp kalp temizliği ve

ruh cilâsı ile manevî fetihlere yönelir, insân-ı kâmil olur, mebde’ ve

meâdına gider. Yani akıllı insan, ancak ölmeyecek kadar ve namazlarını

kılacak kadar birkaç lokma yer. Nefis devesini kepek hamuru ya da mayasız

arpa ekmeği ile besler. Nefsi korumak ve kalbi meşgul etmek (demek) olan

nefis yiyecekleri elde etme duygusundan ayrılıp insan mertebesine ulaşır.

Hakk’a yakınlık meclisine girerek her muradına vâsıl olur.

Çünkü

bitki

ve

hayvan

mertebelerinden,

insan

mertebesine

yükselebilmekte, az yemek önde gelen esaslardandır. En büyük esaslardan

birisi ve en gerekli şarttır. İnsan mertebesini bularak nefis ve tabiatından

kurtulmuş olan insân-ı kâmilin açlığı ona zarar vermez. O güzel bir sabırdır.

Belki onun uzun süren açlığı, güzel bir huzurdur.

Nazm

1-Her lahza ol vahy-i ‘alâ, ervâha eyler hoş nidâ

Dürd olma, hâkî itme câ, pâk ol, gel it, azm-i semâ

2-Her cân ki, ol tenbel olur, çün derd-i hum ka‘rın bulur

A‘lâ-yı huma hoş gelir, ger bulsa küdûretden safâ

3-Olmazsa tende hâk-i nân, sâfi olur bevvâb-ı cân

Esrâr olur kalbe iyân, bulur kamu derdin devâ

4-Cânın çü şu‘ledir hemân, nûrundan ekserdir duhân

Dûd içre nûr olmuş nihân, dil-hânesi bulmaz ziyâ

5-Az olsa ger bu dûd-ı nân, kalbin bulur nûru iyân

Rûşen olur hoş bî-gümân, hem bu serâ, hem ol serâ

6-Seyr it mükedder olsa mâ, ne su görünür, ne semâ

Pinhân olur şems-i duhâ, gaym ve duman olsa havâ

7-Bâd-ı şimâlî çün eser, sâfî olur, kalmaz keder

Bu saykal içün her seher, hoş hoş eser bâd-ı sabâ

8-Aşkın demi, hem bir nefes bu kalbe saykal ursa pes

Bil aşk-ı cândır hem nefis, nefs-i behîmidir fenâ

9-Ey cân yeter habs-i cihân, seyrân-gâhındır lâ-mekân

Hakkı, nedir bu hâk-dân, fer‘i bırak gel aslına [209/b]

Günümüz Türkçesiyle

1-Her an o yüce vahiy, ruhlara hoşça seslenir: Posa olma, yerin toprak

olmasın, pâk ol da semâlara yüksel.

2-Bir can ki tenbel olur, içeceğin tortusu gibi yerin dibini bulur. İçeceğin

iyisi ne hoş olur, eğer bulanıklıktan arınırsa.

3-Bedende ekmek toprağı olmasa, can şarabı sâfî olur. Sırlar kalbe açılır,

bütün dertlerin devâ bulur.

4-Cânın bir alevdir hemen; nurundan fazladır duman. Duman içinde nûr

gizlenmiş; gönül hânesi ışık almaz.

5-Ekmek dumanı az olursa; kalbin apaçık nuru bulur. Hoşça aydınlanır

şüphesiz; hem burası, hem orası.

6-Seyret bulanık olunca suyu; ne su görünür, ne gökyüzü. Kuşlukta güneş

bile gizlenir; bulutlu, sisli olunca hava.

7-Meltem yeli ne zaman eserse; tertemiz olur, kalmaz keder. Bu cilâ için

her seherde; hoşça eser sabâ rüzgarı.

8-Aşkın nefesi hem bir nefes bu kalbe parlaklık verse. Bil ki, ruhun

aşkıdır hem nefis. fenâ olan hayvanî nefistir.

9-Ey can, cihan hapsi artık yeter; seyrangâhın mekânsızlıktır. Hakkı!

Nedir bu toprağa bağlılık; teferruatı bırak, aslına gel.