Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Dâimî zikrin âdâbını, tesirlerini ve hâllerini bildirir

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Sekizinci Madde Sekizinci Madde Dâimî zikrin âdâbını, tesirlerini ve hâllerini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikir ehli, Allah’ı zikir …

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Sekizinci Madde

Sekizinci Madde

Dâimî zikrin âdâbını, tesirlerini ve hâllerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikir ehli,

Allah’ı zikir hâlinde iken hangi edepler ile edeplenmelidir? İlk önce kalıbını

ve kalbini bütün meşguliyetlerden uzak ve boş tutmalıdır. İkinci olarak

tövbe için ya gusletmeli ya da abdest almalıdır. Üçüncü olarak iki rekat

abdestle şükür namazı kılmalıdır. Dördüncü olarak hoş kokulu temiz ve

tenha bir mekân bulmalıdır. Beşinci olarak o mekânın karanlık bir

köşesinde itikaf [351] ihramını [352] asıp bir seccâde kadar yer kesip hasır ve

kilim üzerinde bir seccâde sermelidir. Altıncı olarak o serili seccâde

üzerinde kıbleye dönüp bağdaş kurmalı, ellerini dizlerinin üzerine koyup

içinden (sessizce) zikretmelidir. Yedinci olarak gözlerini kapayıp bâtınî

hislerini açmaya yönelmelidir. Sekizinci olarak şeyhinin hayalini göz önüne

getirip himmet istemek için muhabbetle onun rûhâniyetine bağlanmalıdır.

Dokuzuncu olarak geceleri ibadetle, gündüzleri oruçla geçirmelidir. Onuncu

olarak aşırı açlık ve tokluktan kaçınıp hayvanî yağ olmamak şartıyla, yağlı

yemeklerden normal miktarda yemelidir.

Velhasıl nefsin hazlarını ve vücudun rahatını tamamen terk etmelidir.

Gece gündüz yatmayıp (Allah’ın manevî) ipiyle yukarılara yükselmelidir.

Böylece vücudundaki dört unsur kalıntıları ondan mahvolup gönül o

perdelerden kurtularak melekût âlemine baka baka üns makãmına erişir.

Zikri bıraktığında kalp huzuru ile susmalıdır. Gönülde Allah’ın zikrinden

gelen manevî şeyleri (vâridât) gözleyerek kalbine yönelip bir saat kadar

beklemelidir. Böylece otuz yıllık nefis terbiyesi (riyâzet) ile bulunamayan

cezbe nimetini bir anda bulabilir. Zikirden sonra su içmekten son derece

sakınmalıdır.

Çünkü Allah’ın zikri heyecan, coşku ve hararet doğurur. Zevk, şevk ve

manevî haller verir. Zikretmekten arzulanan, istenilen ve beklenilen bu gibi

hallerdir. Hâlbuki zikirden hemen sonra su içmek yukarıda bahsedilen

nurları söndürür. Yorgunluk, can sıkıntısı ve bıkkınlık verir. Vücut

âzâlarının titremesine, hastalıklara, susuzluğa ve öksürüğe sebep olur.

Zâkir o halvette her an baş hareketiyle zikre devam etmelidir. “Lâ ilâhe

illallah” cümlesiyle ya da “Allah” ismiyle meşgul olmalıdır. Bu yüce ismi,

bütün sıfatları kendinde toplayan Hakk’ın zâtının ismi bilmelidir. “Lâ ilâhe

illallah” cümlesi ile “Allah” isminden hangisinden kalbinde daha fazla

lezzet bulduysa onunla meşgul olmalıdır. Gerçi Allah’ın marifetine götüren

yollar çoktur, ancak en sağlam ve en açık yol zikirdir.

“Lâ ilâhe illallah” cümlesinde “

” (lâ) harfini uzatıp “

” (ilâhe)

kelimesindeki (

) hemzeyi doğru söylemelidir ki “laylâhe” demeyip o

mübarek cümleyi doğru söylemelidir. “Lâ ilâhe” dediğinde Allah’tan başka

bütün her şeyi reddedip “illallah” deyince Hakk’ın ezelî olduğunu (kıdem)

isbat etmelidir. Bu cümleyi sessiz olarak nefsî kuvveti ve kalp huzuruyla

gece ve gündüz tekrar edip her seferinde mânâsını düşünmelidir.

Eğer zikredenin beşerî yönü galip ise ve kendisi şehvetlere meyilli ve

bencilliği ön planda ise zâkir diliyle her “Lâ ilâhe illallah” dedikçe, kalbiyle

“Lâ mâbûde illallah” (Allah’tan başka mâbud yoktur) demesi lâzımdır.

Beşerî tarafı zayıflayıp şevk ve zevki artarsa, o zaman diliyle “Lâ ilâhe

illallah” dedikçe kalbiyle “Lâ matlûbe illallah” (Allah’tan başka istenen

yoktur) diyebilir.

Çünkü onun fikirleri ve düşünceleri yok olup [234/a] varlığın birliği

(vahdet-i vücud) onun gönlünde meydana gelir. O zaman diliyle “Lâ ilâhe

illallah” dedikçe, kalbiyle “Lâ mevcûde illallah” (Allah’tan başka mevcut

yoktur) demesi doğru olur. Şu halde zâkir “Lâ ilâhe” ile Allah’tan başka her

şeyi inkâr ederse, “illallah”ın tesiri kalbinde yerleşir ve zikrin tesiri

kalbinden diğer âzâlarına geçtikçe başından ayağına kadar vücudunun

bütün zerreleri harekete geçer. Kalbinde manevî fetihler meydana gelip pek

çok haller ve yüce makãmlar bulur. Bahsi geçen ilâhî hakikatler (tecelliyât)

ile zikirden dolayı kendinden geçer (gaybet). Bu gaybet ya müşâhade ya da

uyku hâli (nevme) sayılır. Müşâhede ile nevmenin farkı, yukarıda anlatılan

açıklama ile bilinir. Kısaca söylemek gerekirse, Allah’tan başka hiçbir şey

bulunmayan gönüle marifet emaneti konulur. Nitekim “gaflet uykusundan

uyanan, ârif ve kalbi uyanık sayılır” denilmiştir.

Zâkirin himmeti düşük olmamalı yani keşif ve kerâmetlere [353] takılıp

kalmamalı. Kerâmetin erkeklerin hayzı (hayz-ı ricâl) [354] olduğunu

bilmelidir. Allah’ın zikrinden başka dua ve evrâd [355] ile meşgul olmayıp

ancak farz ve sünnet namazları kılmalıdır. O kadar çok zikretmelidir ki

lafzın sureti dilinden düşüp eseri kalbine, oradan ruhuna, ruhundan da

sırrına gitmelidir. Böylece onun kalbi Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ)

temiz, ruhu özgür ve sırrı mukaddes olup zikrettiği (Hakk’a) ulaşmalıdır.

Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî (rh.a.) hazretlerinin huzuruna âlimlerden on

altı kişi irşâd olmak için geldiklerinde, onlara kelime-i tevhîdi telkin edip

her birini başka bir yerde tek başına halvete koydu. O tarz üzere bir hafta

geçtikten sonra onlara: “Kalbinizde ne buluyorsunuz?” dediğinde “Dünya

sevgisini buluyoruz” dediler. Onlara: “Dünya ve içindekilerin sevgisini

kalbinizden atın. Dünyanın şeref ve lezzetlerini tamamen unutup terk

ediniz” diye tembih etti. Bir hafta daha geçtikten sonra onlara: “Kalbinize

ne geldi?” diye sorduğunda “Ancak âhiret sevgisi geldi” dediler. Yine

onlara “Onu da terk ediniz” diye tembih etti. Bir hafta daha geçtikten sonra:

“Kalbinize ne doldu?” dediğinde onlar: “Benlik sevgisi doldu” dediler. [356]

Bu sefer onlara: “Varlığınızı da terk ediniz” diye tembih etti. Bunun üzerine

bir hafta geçtikten sonra onlara “Kalbinizi ne aldı?” dedi. Onlar: “Ancak

Allah’ın muhabbeti aldı” diye cevap verdiler. Bunun üzerine onlara ism-i

celâli (Allah) telkin ederek on gün devam etmelerini söyledi. Böylece kırk

gün olunca Hazret-i Cüneyd onlara gelip “Kalbinizde ne kaldı?” dediğinde

onların hepsi: “Kalbimizde mâsivâ mahvoldu. Ancak yüce Allah kaldı”

dediler. Hazret-i Cüneyd onlara dua edip demiştir ki: “Ona devam ediniz.

Artık muradınızı aldınız. Nereye isterseniz gidiniz. Kurtuluşa erdiniz.

Bundan sonra bu işe yatkın olup size uyanları, size teslim olanları böyle

irşâd ediniz.”

Beyt

Hest tâc-ı ârifân ender-cihân ez-çâr terk

Terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk

Beyt (in tercümesi)

Cihanda âriflerin tâcı, dört terklidir: Dünyayı terk, âhireti terk, varlığı

terk, terki terk.

Bu makãma ulaşan zâkirin manevî halvette yakınlığı, Allah ile olur. O ne

halvette ne de halk ile olur. Dış görünüşüyle çokluk içinde halk ile gönül

dünyasıyla vahdet makamında Hak ile olur. Halk ile olduğunda Hak’tan

gâfil olmaz, Hak ile olduğunda ise halktan habersiz olmaz. Onun nazarında

birlik ve çokluk, yalnızlık ve sohbet bir olur. Çünkü onun her hâlinde

dostluğu (ünsiyet) Allah ile olur.

Beyt

Kesreti vahdetde bulmak vahdeti kesretde hem

Bir ilimdir ol ki cümle ilm ü irfân andadır

Günümüz Türkçesiyle

Çokluğu birlikte bulmak, birliği çoklukta hem. Öyle bir ilim ki bütün ilim

ve irfân ondadır.

Çünkü zâkirin kalbi, kelime-i tevhîde devam etmekle bahsedilen vahdet

nurlarıyla aydınlanır. Elbette o nurlar kalbinin etrafından kâinâtın her

tarafına yayılarak akseder. İşte o zaman görür ki şu varlıkların vücudu

[234/b] hakiki değil itibarîdir. Bütün kâinâtın karanlığı onun manevî

görüşünde (şuhûd) yok olup sadece kâinâtı yaratanın nurları kalır. Bütün

hâllerinde ve özellikle fiillerinde “mezâhir-i ef’âl”den yana rahat olup

daima vahdaniyet sırrında işleri yapıp eyleyen “fa‘‘al” ile meşgul olur.

Verilen her şeyi ve verilmeyeni, zararı ve faydayı O’ndan bilir. Bütün eziyet

ve elemi, lütuf ve ihsanı, insanların fiillerini ve diğer bütün hâlleri Hak’tan

görür, halk ile bir alış verişi kalmaz. Hakk’ın huzuru ile daimî saadeti elde

eder. Hiçbir zaman üzüntü çekmez.

Şiir

Ra’eytu hayâle’z-zılli ekbere ibraten

Li-men huve fî-ilmi’l-hakîkati râkî

Şuhûsun ve eşbâhun temurru ve tenkadî

Era’l-külle yefnâ ve’l-muharriku bâkî

Şiir (in tercümesi)

Bir gölgenin hayalini en büyük ibret gördüm. İlmin hakikatinde erimeyen

kim var ki? Şahıslar ve gönül erbâbı hep gelip geçmede; gördüm ki her şey

gelip geçiyor, yok oluyor. Baki O kalıyor.

Dâimî zikirle meşgul olmak, kişiyi tam mânâsıyla fikir bütünlüğüne

ulaştırır ki, o zikir esaslarının en son noktasıdır.

Nazm

1-Ger dilersin ki kalmasun efkâr

Hakk’ı zikr it ki dil dola envâr

2-Kim ki mest itmez anı zikru’llâh

Aşkı münkirdir itse de ikrâr

3-Kıl anı bir bahâne ile birûn

Tâ derûn ola menba‘-ı esrâr

4-Der-kenâr eyle ortadan kendin

Sen sana hoş sarıl hemân ey yâr

5-Ehl-i dil hırs u şehveti hoşdur

Oldu makbûl ü hûb çün gül ü hâr

6-Sûretâ şehvet ise ma‘nâda

Misl-i nâr-ı Halîldir gülzâr

7-Zikr-i Hak’dan gelür dile hâlet

Hakk’ı zikr eyle Hakkı leyl ü nehâr

Günümüz Türkçesiyle

1-Eğer efkârın kalmasın istiyorsan; Hakkı zikret ki gönlün nurlarla

dolsun.

2-Zikrullah kimi mest etmezse; âşığım dese de aşkı inkâr etmektedir o.

3-Bir bahane ile ondan yüz çevir. Tâ ki gönlün, sırların kaynağı olsun.

4-Ortalıktan çekil, kendini uzlete al. Sen sana hoşça sarıl hemen, ey yâr.

5-Gönül ehlinin hırs ve arzuları hoştur. Gülle dikenin yanyana olması

makbuldür.

6-Görünürde şehvet ise de; mânâda Halil (İbrahim)’in [357] ateşi gibi gül

bahçesidir.

7-Hakkı zikretmekten gelir gönüle haller. Hakkı! Gece gündüz Hakk’ı

zikreyle.