ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Sekizinci Madde
Sekizinci Madde
Dâimî zikrin âdâbını, tesirlerini ve hâllerini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikir ehli,
Allah’ı zikir hâlinde iken hangi edepler ile edeplenmelidir? İlk önce kalıbını
ve kalbini bütün meşguliyetlerden uzak ve boş tutmalıdır. İkinci olarak
tövbe için ya gusletmeli ya da abdest almalıdır. Üçüncü olarak iki rekat
abdestle şükür namazı kılmalıdır. Dördüncü olarak hoş kokulu temiz ve
tenha bir mekân bulmalıdır. Beşinci olarak o mekânın karanlık bir
köşesinde itikaf [351] ihramını [352] asıp bir seccâde kadar yer kesip hasır ve
kilim üzerinde bir seccâde sermelidir. Altıncı olarak o serili seccâde
üzerinde kıbleye dönüp bağdaş kurmalı, ellerini dizlerinin üzerine koyup
içinden (sessizce) zikretmelidir. Yedinci olarak gözlerini kapayıp bâtınî
hislerini açmaya yönelmelidir. Sekizinci olarak şeyhinin hayalini göz önüne
getirip himmet istemek için muhabbetle onun rûhâniyetine bağlanmalıdır.
Dokuzuncu olarak geceleri ibadetle, gündüzleri oruçla geçirmelidir. Onuncu
olarak aşırı açlık ve tokluktan kaçınıp hayvanî yağ olmamak şartıyla, yağlı
yemeklerden normal miktarda yemelidir.
Velhasıl nefsin hazlarını ve vücudun rahatını tamamen terk etmelidir.
Gece gündüz yatmayıp (Allah’ın manevî) ipiyle yukarılara yükselmelidir.
Böylece vücudundaki dört unsur kalıntıları ondan mahvolup gönül o
perdelerden kurtularak melekût âlemine baka baka üns makãmına erişir.
Zikri bıraktığında kalp huzuru ile susmalıdır. Gönülde Allah’ın zikrinden
gelen manevî şeyleri (vâridât) gözleyerek kalbine yönelip bir saat kadar
beklemelidir. Böylece otuz yıllık nefis terbiyesi (riyâzet) ile bulunamayan
cezbe nimetini bir anda bulabilir. Zikirden sonra su içmekten son derece
sakınmalıdır.
Çünkü Allah’ın zikri heyecan, coşku ve hararet doğurur. Zevk, şevk ve
manevî haller verir. Zikretmekten arzulanan, istenilen ve beklenilen bu gibi
hallerdir. Hâlbuki zikirden hemen sonra su içmek yukarıda bahsedilen
nurları söndürür. Yorgunluk, can sıkıntısı ve bıkkınlık verir. Vücut
âzâlarının titremesine, hastalıklara, susuzluğa ve öksürüğe sebep olur.
Zâkir o halvette her an baş hareketiyle zikre devam etmelidir. “Lâ ilâhe
illallah” cümlesiyle ya da “Allah” ismiyle meşgul olmalıdır. Bu yüce ismi,
bütün sıfatları kendinde toplayan Hakk’ın zâtının ismi bilmelidir. “Lâ ilâhe
illallah” cümlesi ile “Allah” isminden hangisinden kalbinde daha fazla
lezzet bulduysa onunla meşgul olmalıdır. Gerçi Allah’ın marifetine götüren
yollar çoktur, ancak en sağlam ve en açık yol zikirdir.
“Lâ ilâhe illallah” cümlesinde “
” (lâ) harfini uzatıp “
” (ilâhe)
kelimesindeki (
) hemzeyi doğru söylemelidir ki “laylâhe” demeyip o
mübarek cümleyi doğru söylemelidir. “Lâ ilâhe” dediğinde Allah’tan başka
bütün her şeyi reddedip “illallah” deyince Hakk’ın ezelî olduğunu (kıdem)
isbat etmelidir. Bu cümleyi sessiz olarak nefsî kuvveti ve kalp huzuruyla
gece ve gündüz tekrar edip her seferinde mânâsını düşünmelidir.
Eğer zikredenin beşerî yönü galip ise ve kendisi şehvetlere meyilli ve
bencilliği ön planda ise zâkir diliyle her “Lâ ilâhe illallah” dedikçe, kalbiyle
“Lâ mâbûde illallah” (Allah’tan başka mâbud yoktur) demesi lâzımdır.
Beşerî tarafı zayıflayıp şevk ve zevki artarsa, o zaman diliyle “Lâ ilâhe
illallah” dedikçe kalbiyle “Lâ matlûbe illallah” (Allah’tan başka istenen
yoktur) diyebilir.
Çünkü onun fikirleri ve düşünceleri yok olup [234/a] varlığın birliği
(vahdet-i vücud) onun gönlünde meydana gelir. O zaman diliyle “Lâ ilâhe
illallah” dedikçe, kalbiyle “Lâ mevcûde illallah” (Allah’tan başka mevcut
yoktur) demesi doğru olur. Şu halde zâkir “Lâ ilâhe” ile Allah’tan başka her
şeyi inkâr ederse, “illallah”ın tesiri kalbinde yerleşir ve zikrin tesiri
kalbinden diğer âzâlarına geçtikçe başından ayağına kadar vücudunun
bütün zerreleri harekete geçer. Kalbinde manevî fetihler meydana gelip pek
çok haller ve yüce makãmlar bulur. Bahsi geçen ilâhî hakikatler (tecelliyât)
ile zikirden dolayı kendinden geçer (gaybet). Bu gaybet ya müşâhade ya da
uyku hâli (nevme) sayılır. Müşâhede ile nevmenin farkı, yukarıda anlatılan
açıklama ile bilinir. Kısaca söylemek gerekirse, Allah’tan başka hiçbir şey
bulunmayan gönüle marifet emaneti konulur. Nitekim “gaflet uykusundan
uyanan, ârif ve kalbi uyanık sayılır” denilmiştir.
Zâkirin himmeti düşük olmamalı yani keşif ve kerâmetlere [353] takılıp
kalmamalı. Kerâmetin erkeklerin hayzı (hayz-ı ricâl) [354] olduğunu
bilmelidir. Allah’ın zikrinden başka dua ve evrâd [355] ile meşgul olmayıp
ancak farz ve sünnet namazları kılmalıdır. O kadar çok zikretmelidir ki
lafzın sureti dilinden düşüp eseri kalbine, oradan ruhuna, ruhundan da
sırrına gitmelidir. Böylece onun kalbi Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ)
temiz, ruhu özgür ve sırrı mukaddes olup zikrettiği (Hakk’a) ulaşmalıdır.
Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî (rh.a.) hazretlerinin huzuruna âlimlerden on
altı kişi irşâd olmak için geldiklerinde, onlara kelime-i tevhîdi telkin edip
her birini başka bir yerde tek başına halvete koydu. O tarz üzere bir hafta
geçtikten sonra onlara: “Kalbinizde ne buluyorsunuz?” dediğinde “Dünya
sevgisini buluyoruz” dediler. Onlara: “Dünya ve içindekilerin sevgisini
kalbinizden atın. Dünyanın şeref ve lezzetlerini tamamen unutup terk
ediniz” diye tembih etti. Bir hafta daha geçtikten sonra onlara: “Kalbinize
ne geldi?” diye sorduğunda “Ancak âhiret sevgisi geldi” dediler. Yine
onlara “Onu da terk ediniz” diye tembih etti. Bir hafta daha geçtikten sonra:
“Kalbinize ne doldu?” dediğinde onlar: “Benlik sevgisi doldu” dediler. [356]
Bu sefer onlara: “Varlığınızı da terk ediniz” diye tembih etti. Bunun üzerine
bir hafta geçtikten sonra onlara “Kalbinizi ne aldı?” dedi. Onlar: “Ancak
Allah’ın muhabbeti aldı” diye cevap verdiler. Bunun üzerine onlara ism-i
celâli (Allah) telkin ederek on gün devam etmelerini söyledi. Böylece kırk
gün olunca Hazret-i Cüneyd onlara gelip “Kalbinizde ne kaldı?” dediğinde
onların hepsi: “Kalbimizde mâsivâ mahvoldu. Ancak yüce Allah kaldı”
dediler. Hazret-i Cüneyd onlara dua edip demiştir ki: “Ona devam ediniz.
Artık muradınızı aldınız. Nereye isterseniz gidiniz. Kurtuluşa erdiniz.
Bundan sonra bu işe yatkın olup size uyanları, size teslim olanları böyle
irşâd ediniz.”
Beyt
Hest tâc-ı ârifân ender-cihân ez-çâr terk
Terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk
Beyt (in tercümesi)
Cihanda âriflerin tâcı, dört terklidir: Dünyayı terk, âhireti terk, varlığı
terk, terki terk.
Bu makãma ulaşan zâkirin manevî halvette yakınlığı, Allah ile olur. O ne
halvette ne de halk ile olur. Dış görünüşüyle çokluk içinde halk ile gönül
dünyasıyla vahdet makamında Hak ile olur. Halk ile olduğunda Hak’tan
gâfil olmaz, Hak ile olduğunda ise halktan habersiz olmaz. Onun nazarında
birlik ve çokluk, yalnızlık ve sohbet bir olur. Çünkü onun her hâlinde
dostluğu (ünsiyet) Allah ile olur.
Beyt
Kesreti vahdetde bulmak vahdeti kesretde hem
Bir ilimdir ol ki cümle ilm ü irfân andadır
Günümüz Türkçesiyle
Çokluğu birlikte bulmak, birliği çoklukta hem. Öyle bir ilim ki bütün ilim
ve irfân ondadır.
Çünkü zâkirin kalbi, kelime-i tevhîde devam etmekle bahsedilen vahdet
nurlarıyla aydınlanır. Elbette o nurlar kalbinin etrafından kâinâtın her
tarafına yayılarak akseder. İşte o zaman görür ki şu varlıkların vücudu
[234/b] hakiki değil itibarîdir. Bütün kâinâtın karanlığı onun manevî
görüşünde (şuhûd) yok olup sadece kâinâtı yaratanın nurları kalır. Bütün
hâllerinde ve özellikle fiillerinde “mezâhir-i ef’âl”den yana rahat olup
daima vahdaniyet sırrında işleri yapıp eyleyen “fa‘‘al” ile meşgul olur.
Verilen her şeyi ve verilmeyeni, zararı ve faydayı O’ndan bilir. Bütün eziyet
ve elemi, lütuf ve ihsanı, insanların fiillerini ve diğer bütün hâlleri Hak’tan
görür, halk ile bir alış verişi kalmaz. Hakk’ın huzuru ile daimî saadeti elde
eder. Hiçbir zaman üzüntü çekmez.
Şiir
Ra’eytu hayâle’z-zılli ekbere ibraten
Li-men huve fî-ilmi’l-hakîkati râkî
Şuhûsun ve eşbâhun temurru ve tenkadî
Era’l-külle yefnâ ve’l-muharriku bâkî
Şiir (in tercümesi)
Bir gölgenin hayalini en büyük ibret gördüm. İlmin hakikatinde erimeyen
kim var ki? Şahıslar ve gönül erbâbı hep gelip geçmede; gördüm ki her şey
gelip geçiyor, yok oluyor. Baki O kalıyor.
Dâimî zikirle meşgul olmak, kişiyi tam mânâsıyla fikir bütünlüğüne
ulaştırır ki, o zikir esaslarının en son noktasıdır.
Nazm
1-Ger dilersin ki kalmasun efkâr
Hakk’ı zikr it ki dil dola envâr
2-Kim ki mest itmez anı zikru’llâh
Aşkı münkirdir itse de ikrâr
3-Kıl anı bir bahâne ile birûn
Tâ derûn ola menba‘-ı esrâr
4-Der-kenâr eyle ortadan kendin
Sen sana hoş sarıl hemân ey yâr
5-Ehl-i dil hırs u şehveti hoşdur
Oldu makbûl ü hûb çün gül ü hâr
6-Sûretâ şehvet ise ma‘nâda
Misl-i nâr-ı Halîldir gülzâr
7-Zikr-i Hak’dan gelür dile hâlet
Hakk’ı zikr eyle Hakkı leyl ü nehâr
Günümüz Türkçesiyle
1-Eğer efkârın kalmasın istiyorsan; Hakkı zikret ki gönlün nurlarla
dolsun.
2-Zikrullah kimi mest etmezse; âşığım dese de aşkı inkâr etmektedir o.
3-Bir bahane ile ondan yüz çevir. Tâ ki gönlün, sırların kaynağı olsun.
4-Ortalıktan çekil, kendini uzlete al. Sen sana hoşça sarıl hemen, ey yâr.
5-Gönül ehlinin hırs ve arzuları hoştur. Gülle dikenin yanyana olması
makbuldür.
6-Görünürde şehvet ise de; mânâda Halil (İbrahim)’in [357] ateşi gibi gül
bahçesidir.
7-Hakkı zikretmekten gelir gönüle haller. Hakkı! Gece gündüz Hakk’ı
zikreyle.

