Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Dâimî zikrin neticelerini, manevî dalış ve kavrayışını (istiğrâk), [334] (istiğrâk…

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Beşinci Madde Beşinci Madde Dâimî zikrin neticelerini, manevî dalış ve kavrayışını (istiğrâk), [334] (istiğrâk halinde iken meydana gelen) hallerini ve yüceliklerini bildirir. Ey …

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Beşinci Madde

Beşinci Madde

Dâimî zikrin neticelerini, manevî dalış ve kavrayışını (istiğrâk), [334]

(istiğrâk halinde iken meydana gelen) hallerini ve yüceliklerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikreden kişinin

(zâkir) nefsinden olan sözleri onu hasis ve bayağı şehvetlere çekip yolundan

alıkoymasa ve Allah’ın zikri ile meşgul olup gece gündüz halvetten dışarı

çıkmasa, günler geçtikçe onun kalbinde Hakk’ın nurları parlar. Bu nurlar ilk

önce ansızın gelen ve göz kamaştıran bir şimşek gibi parlak olup süratle

gider. Sonra geri gelerek biraz kalır. Daha sonra tekrar gelip bir miktar kalır.

Ancak ondan sonra kalıcı olup gönül ondan lezzet bulur. Bundan sonra

nâtık olup ruh ondan hikmet alır. Allah’tan başka her şeyi unutur ve onda

derinliklere dalar. [231/a]

Şu halde sessiz olarak dilden zikre devam eden zâkir, üç şey kazanır ki

bunlara üç dalış ve her şeyi kavrama (müstağrakât-ı selâse) denir.

Birinci manevî dalış ve kavrayış (istiğrâk); vücudun Allah’ın zikri ile

kendinden geçmesi, zikre kendini tam vermesi ile meydana gelir ki bu

istiğrâk sâyesinde zikir ateşiyle kirli ve pis kısımlar yanıp temiz ve güzel

kısımlar kalır. İşte o anda zikredenin vücudunun uzuvlarının her birinde

davul ve zurna sesleri gibi zikir sesleri işitir. Çünkü zikirler ile vücudun

kısımları doğru yönü (istikãmet) bulur. Vücut organlarının sesleri arı sesi

gibi yavaş olur. Bu istikãmetten önce zikrin ateşi onun başına geldiğinde,

zikir sultanı o bölgeye gösteriş ve tantanasıyla geldiği için davul ve zurna

sesleri gelir. Az da olsa, bahsedilen tantana ve gürültüye halvetteki zâkir

tahammül edemeyip ya delirir ya da ölür. Fakat aklı vehmine üstün olan

zikir, sahibine aslâ zarar veremez ve hatta ona semâ zevki verir. O şiddetli

seslerin sırrı budur ki Allah’ın zikri diğer her şeyin zıddıdır. Bir yere gelen

orada kendine zıt olan şeyi gidermeye çalışır.

Nitekim su ile ateş bir araya geldiğinde söndürme sesi işitilir. Aynı şekilde

zikir ateşinin, o zikir sahibinin vücudunu yıkma, diğer şeyleri sürüp

çıkarma ve yakma sesleri gelir. Bundan sonra zikir ateşi onun diğer

âzâlarına geldiğinde, ona kendi vücudunun kısımlarından değirmen sesi,

deniz dalgalarının sâhilde çıkardıkları çarpma sesi, nehir sularının büyük

taşlar ile çarpışma sesi, kuvvetli rüzgârların ağaç yapraklarında çıkarttığı

hışırtı sesi, büyük ateşin kuvvetli rüzgârla tutuşması sesi, şiddetli gök

gürültüsünden doğan yıldırımların sesi ve bunların benzeri büyük gürültüler

gelip her birinde binlerce zevk ve safâ bulur. Bu seslerin sırrı şudur ki;

insan vücudu yerde, gökte ve ikisinin arasında bulunan kesif ve latif

cevherin [335] karışımından meydana gelmiştir. Bahsedilen sesler bu özlerin

zikirleri ve tesbihleridir. O zikirleri kendi vücudunda bulan kimse

muhakkak ki, Hak tealayı her lisan ile zikretmiş olur.

İkinci manevî dalış ve kavrayış (istiğrâk) şudur ki; bu istiğrâktan sonra

zikredenin (zâkir) başının üstünden daire benzeri bir fıskiye açılıp oradan

onun üstüne karanlık ve sıkıntı (zulmet) iner ki, o vücud [336] karanlığı ve

sıkıntısıdır. Bundan sonra ateş iner ki o, zikrin nurudur. Bunun ardından

huzur ve yakınlık iner ki o, gönül ve can huzurudur. Bundan sonra ona

manevî yakınlık duyguları (üns vâridâtları) ve kudsî nurlar gelir ki onlar,

Hak tealanın ikramı ve rahmetidir.

Öyleyse zikir sahibinin baştan ayağa bütün beden organları emniyet ve

güven içinde, istek ve arzu ile iman ve doğru bilgi ile (yakîn), irfân ve

Allah’ı zikir ile dopdolu olur. Gönlü ve ruhu zevk ve sevinç ile şevk ve neşe

ile manevî yakınlık ve huzur ile dolup tam bir yönelişle Hakk’ın cemâline

meyleder. Bu istiğrâkın temizlik ve duruluğundan kalbinde zikir bile

istiğrâka girer. İşte bu anda kalbinden öyle hisseder ki gönlü sanki derin bir

kuyu olmuş, Allah’ın zikri de bir kova gibi olmuş ve ondan su çekiyor.

O halde iken ansızın vücut organlarında uçma ve titreyip sarsılma ortaya

çıkıverir. Ondan, sebebi bilinmeyen, gayr-i ihtiyarî mecburî hareketler

meydana gelir. Allah’ın zikrini terk ettikçe, göğsü içindeki kalbi zikir

isteğiyle, ana karnındaki bebek gibi hareket eder. Zikredenin (zâkir) kalbi

sanki Meryem oğlu İsâ (a.s.) gibidir. Allah’ın zikri onun için süttür, onunla

kuvvet bulup büyüdüğünde yukarıda söylenilen zikre istek ve ihtiyacından

dolayı, gayri ihtiyarî bağırıp ağlar.

Beyt

Dil-i men derd mî-koned çi-konem

Nefesem serd mî-koned çi-konem

Beyt (in tercümesi)

Gönlüm sızlıyor, ne yapayım? Nefesim üşüyor, ne yapayım?

Kalp ile yapılan zikrin (zikr-i kalbî) arı vızıltısı gibi sesi gelir. Ne çok

sessiz, ne de çok sesli olur. Zikredenlerin çoğunluğu kalbî zikrin sesini

[231/b] harfleriyle işitir. Allah’ı zikrin dilden kalbe geçmesinin alâmeti

zâkirin kendi gönlünde hızlı kaynayan nurdan bir pınar ve kaynak

görmesidir. İşte onunla kalbi huzura kavuşur ve onu kendine dost edinir.

Üçüncü manevî dalış ve kavrayış (istiğrâk) şudur ki; Allah’ın zikrinin

gönülden sırra gelmesi ve zâkirin zikrettiğinde kaybolmasıdır. İşte o

zamanda onun zikretmesi, ancak aşırı aşk ve istiğrâktır. Bu istiğrâkın

alâmetlerinden biri; zikreden zikrinden uzak olsa bile, Allah’ın zikri onu

terk etmeyip gönlünde uçar ki, onu gafletten uyarıp huzura götürür. Bunun

bir alâmeti de Allah’ın zikri, onun âzâlarını ve başını sanki zincirler ile

bağlanmış gibi kuvvetle kayıt altına alır. Bir alâmeti de zikir ateşleri onda

sönmez ve zikrin nurları gitmez. Belki o zâkir, ebediyyen kendi etrafında

saf zikir ateşini bulup üstünde inip çıkan nurlar görür. “Beni anın ki”

(Bakara, 2/152) yardımıyla “Ben de sizi anayım” (Bakara, 2/152) devletine

erişir. Yükselen nurlar kalbin nurlarıdır. İnen nurlar ise Arş’ın nurlarıdır.

Manevî fetihler ilk önce gözünde olur, sonra yüzünde, sonra göğsünde ve en

sonunda bütün bedeninde açılır.

Beyt

Râh ez-to ki tâ dûst besî nîst toyî

Der-râh-ı to hâşâk u hesî nîst toyî

Beyt (in tercümesi)

Dosta giden yol gerçekte uzak değildir, senin içindedir. Senin yolunun

üzerinde çalı çırpı yoktur aslında, varsa o da senin içindedir.

Nazm

1-Seninle olduğum ân içre pür-safâ olurum

Benimle çün olurum zevkden cüdâ olurum

2-Seninle pür-taleb ü şevk ü zevk hoş hulkum

Benimle pür-keder ü havf ü pür-ezâ olurum

3-Seninle cennet olur dil benimle dûzahdır

Seninle cümle devâyım benimle dâ olurum

4-Seninle kıble-i halkım benimle merdûdum

Seninle hurrem olur dil sana fedâ olurum

5-Seninle izz ü sa‘âdet müyesser oldu bana

Benimle zâhir ü bâtında bî-nevâ olurum

6-O kimse kim lahid-i sînesi gülistândır

Dimez ki kabrde mûrâna ben gıdâ olurum

7-Lahidindir ki bu eflâke hem bu cân sığmaz

Geçince penc ü şeşi vâsıl-ı Hudâ olurum

8-Gehîce âyine-i rûşenim tahaffuz içün

Gılâf-ı cisme girüp lâbis-i ridâ olurum

9-Gehî mücerred olup dü cihânî seyr iderim

Bu hâk ü âbı koyup Hakkı pür-hevâ olurum

Günümüz Türkçesiyle:

1-Seninle olduğum an içinde zevkle dolarım. Benimle kalınca, zevkten

mahrum olurum.

2-Seninle istekliyim, şevk ve zevk doluyum; huyum hoştur. Benimle

kederliyim; korkuyla dolar, eziyet çekerim.

3-Seninle cennet olur gönül, benimle cehennem. Seninle cümle ilâcım,

benimle hasta olurum.

4-Seninle halkın kıblesiyim, benimle halkın yüz çevirdiği; seninle neşe

bulur gönül, sana feda olurum.

5-Seninle saadet ve şeref nasip oldu bana; benimle açıkta ve gizlide

çaresiz kalırım.

6-O kimse ki, sînesindeki kabir gül bahçesidir. Demez ki kabirde

karıncalara gıda olurum.

7-Kabrindir ki bu feleklere hem bu can sığmaz. Beşinci altıncı (semâları)

geçince, Hudâ’ya vâsıl olurum.

8-Korunmak için parlak aynaya geçince, cisim kılıfına girip elbiseye

bürünürüm.

9-Bazen mücerred [337] olup, iki cihanı seyrederim. Bu toprağı, suyu

bırakıp havada yok olurum.