ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Beşinci Madde
Beşinci Madde
Dâimî zikrin neticelerini, manevî dalış ve kavrayışını (istiğrâk), [334]
(istiğrâk halinde iken meydana gelen) hallerini ve yüceliklerini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikreden kişinin
(zâkir) nefsinden olan sözleri onu hasis ve bayağı şehvetlere çekip yolundan
alıkoymasa ve Allah’ın zikri ile meşgul olup gece gündüz halvetten dışarı
çıkmasa, günler geçtikçe onun kalbinde Hakk’ın nurları parlar. Bu nurlar ilk
önce ansızın gelen ve göz kamaştıran bir şimşek gibi parlak olup süratle
gider. Sonra geri gelerek biraz kalır. Daha sonra tekrar gelip bir miktar kalır.
Ancak ondan sonra kalıcı olup gönül ondan lezzet bulur. Bundan sonra
nâtık olup ruh ondan hikmet alır. Allah’tan başka her şeyi unutur ve onda
derinliklere dalar. [231/a]
Şu halde sessiz olarak dilden zikre devam eden zâkir, üç şey kazanır ki
bunlara üç dalış ve her şeyi kavrama (müstağrakât-ı selâse) denir.
Birinci manevî dalış ve kavrayış (istiğrâk); vücudun Allah’ın zikri ile
kendinden geçmesi, zikre kendini tam vermesi ile meydana gelir ki bu
istiğrâk sâyesinde zikir ateşiyle kirli ve pis kısımlar yanıp temiz ve güzel
kısımlar kalır. İşte o anda zikredenin vücudunun uzuvlarının her birinde
davul ve zurna sesleri gibi zikir sesleri işitir. Çünkü zikirler ile vücudun
kısımları doğru yönü (istikãmet) bulur. Vücut organlarının sesleri arı sesi
gibi yavaş olur. Bu istikãmetten önce zikrin ateşi onun başına geldiğinde,
zikir sultanı o bölgeye gösteriş ve tantanasıyla geldiği için davul ve zurna
sesleri gelir. Az da olsa, bahsedilen tantana ve gürültüye halvetteki zâkir
tahammül edemeyip ya delirir ya da ölür. Fakat aklı vehmine üstün olan
zikir, sahibine aslâ zarar veremez ve hatta ona semâ zevki verir. O şiddetli
seslerin sırrı budur ki Allah’ın zikri diğer her şeyin zıddıdır. Bir yere gelen
orada kendine zıt olan şeyi gidermeye çalışır.
Nitekim su ile ateş bir araya geldiğinde söndürme sesi işitilir. Aynı şekilde
zikir ateşinin, o zikir sahibinin vücudunu yıkma, diğer şeyleri sürüp
çıkarma ve yakma sesleri gelir. Bundan sonra zikir ateşi onun diğer
âzâlarına geldiğinde, ona kendi vücudunun kısımlarından değirmen sesi,
deniz dalgalarının sâhilde çıkardıkları çarpma sesi, nehir sularının büyük
taşlar ile çarpışma sesi, kuvvetli rüzgârların ağaç yapraklarında çıkarttığı
hışırtı sesi, büyük ateşin kuvvetli rüzgârla tutuşması sesi, şiddetli gök
gürültüsünden doğan yıldırımların sesi ve bunların benzeri büyük gürültüler
gelip her birinde binlerce zevk ve safâ bulur. Bu seslerin sırrı şudur ki;
insan vücudu yerde, gökte ve ikisinin arasında bulunan kesif ve latif
cevherin [335] karışımından meydana gelmiştir. Bahsedilen sesler bu özlerin
zikirleri ve tesbihleridir. O zikirleri kendi vücudunda bulan kimse
muhakkak ki, Hak tealayı her lisan ile zikretmiş olur.
İkinci manevî dalış ve kavrayış (istiğrâk) şudur ki; bu istiğrâktan sonra
zikredenin (zâkir) başının üstünden daire benzeri bir fıskiye açılıp oradan
onun üstüne karanlık ve sıkıntı (zulmet) iner ki, o vücud [336] karanlığı ve
sıkıntısıdır. Bundan sonra ateş iner ki o, zikrin nurudur. Bunun ardından
huzur ve yakınlık iner ki o, gönül ve can huzurudur. Bundan sonra ona
manevî yakınlık duyguları (üns vâridâtları) ve kudsî nurlar gelir ki onlar,
Hak tealanın ikramı ve rahmetidir.
Öyleyse zikir sahibinin baştan ayağa bütün beden organları emniyet ve
güven içinde, istek ve arzu ile iman ve doğru bilgi ile (yakîn), irfân ve
Allah’ı zikir ile dopdolu olur. Gönlü ve ruhu zevk ve sevinç ile şevk ve neşe
ile manevî yakınlık ve huzur ile dolup tam bir yönelişle Hakk’ın cemâline
meyleder. Bu istiğrâkın temizlik ve duruluğundan kalbinde zikir bile
istiğrâka girer. İşte bu anda kalbinden öyle hisseder ki gönlü sanki derin bir
kuyu olmuş, Allah’ın zikri de bir kova gibi olmuş ve ondan su çekiyor.
O halde iken ansızın vücut organlarında uçma ve titreyip sarsılma ortaya
çıkıverir. Ondan, sebebi bilinmeyen, gayr-i ihtiyarî mecburî hareketler
meydana gelir. Allah’ın zikrini terk ettikçe, göğsü içindeki kalbi zikir
isteğiyle, ana karnındaki bebek gibi hareket eder. Zikredenin (zâkir) kalbi
sanki Meryem oğlu İsâ (a.s.) gibidir. Allah’ın zikri onun için süttür, onunla
kuvvet bulup büyüdüğünde yukarıda söylenilen zikre istek ve ihtiyacından
dolayı, gayri ihtiyarî bağırıp ağlar.
Beyt
Dil-i men derd mî-koned çi-konem
Nefesem serd mî-koned çi-konem
Beyt (in tercümesi)
Gönlüm sızlıyor, ne yapayım? Nefesim üşüyor, ne yapayım?
Kalp ile yapılan zikrin (zikr-i kalbî) arı vızıltısı gibi sesi gelir. Ne çok
sessiz, ne de çok sesli olur. Zikredenlerin çoğunluğu kalbî zikrin sesini
[231/b] harfleriyle işitir. Allah’ı zikrin dilden kalbe geçmesinin alâmeti
zâkirin kendi gönlünde hızlı kaynayan nurdan bir pınar ve kaynak
görmesidir. İşte onunla kalbi huzura kavuşur ve onu kendine dost edinir.
Üçüncü manevî dalış ve kavrayış (istiğrâk) şudur ki; Allah’ın zikrinin
gönülden sırra gelmesi ve zâkirin zikrettiğinde kaybolmasıdır. İşte o
zamanda onun zikretmesi, ancak aşırı aşk ve istiğrâktır. Bu istiğrâkın
alâmetlerinden biri; zikreden zikrinden uzak olsa bile, Allah’ın zikri onu
terk etmeyip gönlünde uçar ki, onu gafletten uyarıp huzura götürür. Bunun
bir alâmeti de Allah’ın zikri, onun âzâlarını ve başını sanki zincirler ile
bağlanmış gibi kuvvetle kayıt altına alır. Bir alâmeti de zikir ateşleri onda
sönmez ve zikrin nurları gitmez. Belki o zâkir, ebediyyen kendi etrafında
saf zikir ateşini bulup üstünde inip çıkan nurlar görür. “Beni anın ki”
(Bakara, 2/152) yardımıyla “Ben de sizi anayım” (Bakara, 2/152) devletine
erişir. Yükselen nurlar kalbin nurlarıdır. İnen nurlar ise Arş’ın nurlarıdır.
Manevî fetihler ilk önce gözünde olur, sonra yüzünde, sonra göğsünde ve en
sonunda bütün bedeninde açılır.
Beyt
Râh ez-to ki tâ dûst besî nîst toyî
Der-râh-ı to hâşâk u hesî nîst toyî
Beyt (in tercümesi)
Dosta giden yol gerçekte uzak değildir, senin içindedir. Senin yolunun
üzerinde çalı çırpı yoktur aslında, varsa o da senin içindedir.
Nazm
1-Seninle olduğum ân içre pür-safâ olurum
Benimle çün olurum zevkden cüdâ olurum
2-Seninle pür-taleb ü şevk ü zevk hoş hulkum
Benimle pür-keder ü havf ü pür-ezâ olurum
3-Seninle cennet olur dil benimle dûzahdır
Seninle cümle devâyım benimle dâ olurum
4-Seninle kıble-i halkım benimle merdûdum
Seninle hurrem olur dil sana fedâ olurum
5-Seninle izz ü sa‘âdet müyesser oldu bana
Benimle zâhir ü bâtında bî-nevâ olurum
6-O kimse kim lahid-i sînesi gülistândır
Dimez ki kabrde mûrâna ben gıdâ olurum
7-Lahidindir ki bu eflâke hem bu cân sığmaz
Geçince penc ü şeşi vâsıl-ı Hudâ olurum
8-Gehîce âyine-i rûşenim tahaffuz içün
Gılâf-ı cisme girüp lâbis-i ridâ olurum
9-Gehî mücerred olup dü cihânî seyr iderim
Bu hâk ü âbı koyup Hakkı pür-hevâ olurum
Günümüz Türkçesiyle:
1-Seninle olduğum an içinde zevkle dolarım. Benimle kalınca, zevkten
mahrum olurum.
2-Seninle istekliyim, şevk ve zevk doluyum; huyum hoştur. Benimle
kederliyim; korkuyla dolar, eziyet çekerim.
3-Seninle cennet olur gönül, benimle cehennem. Seninle cümle ilâcım,
benimle hasta olurum.
4-Seninle halkın kıblesiyim, benimle halkın yüz çevirdiği; seninle neşe
bulur gönül, sana feda olurum.
5-Seninle saadet ve şeref nasip oldu bana; benimle açıkta ve gizlide
çaresiz kalırım.
6-O kimse ki, sînesindeki kabir gül bahçesidir. Demez ki kabirde
karıncalara gıda olurum.
7-Kabrindir ki bu feleklere hem bu can sığmaz. Beşinci altıncı (semâları)
geçince, Hudâ’ya vâsıl olurum.
8-Korunmak için parlak aynaya geçince, cisim kılıfına girip elbiseye
bürünürüm.
9-Bazen mücerred [337] olup, iki cihanı seyrederim. Bu toprağı, suyu
bırakıp havada yok olurum.

![Dâimî zikrin neticelerini, manevî dalış ve kavrayışını (istiğrâk), [334] (istiğrâk…](/wp-content/uploads/2026/06/marifetname.jpg)