ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Daimî zikrin üç mertebesini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Harflerin zikri,
dil ile yapılan zikirdir. Daimî zikrin ilk mertebesi olan o zikirde huzur
yoktur. Daha sonra gönül dil ile uyumlu olur ve Allah’ın zikri dilden kalbe
geçip kalbî zikir olur. Bu zikir huzurdur [338] ki devamlı zikrin ikinci
mertebesidir. Bundan sonra o huzurdan, zikrolunana (mezkûr) gâib [339] olup
bu zikir sırrî [340] olur. O zikir gaybettir [341] ki daimî zikrin üçüncü
mertebesidir.
Eğer o zakir bu gaybetten huzura gelip zikrettiğini hissederse, bir derece
inmiş olur. Eğer zikrettiğinin huzurundan gaflet edip Mevlâ’nın zikrini sırf
dilin dönmesine bıraktıysa, iki derece inmiş olur.
Zikrin gafletle de olsa, terkine izin verilmez. Çünkü Allah’ın zikrinin
büyük bir saltanatı vardır ki, inkâr olunmaz. Fakat zikredenin varlığı
(vücudu) devam ettiği müddetçe o saltanata erişemez; ondan mahrum kalır.
Ne zaman ki zikreden ya uyku ya kendinden geçme (gaybet) ya da bedenin
zayıflaması ile kendi vücudundan çıkarsa, [232/a] o anda zikir sultanı onun
kalbini tamamen istilâ eder. O öyle büyük bir nurdur ki, zikredenin üzerine
ya üstünden ya önünden ya başından geldiğinde zikredenin dengesi bozulur
ve sarsıntıyla titrer. Kendi irâdesi dışında bağırarak “Lâ ilâhe illallah” yahut
“Allah” ya da “Hû” diyerek büyük bir kuvvet ve şiddet bulur ki bundan
dolayı secdeye kapanır. Şaşkınlık ve hayretler içinde kalır veya vücudunun
bütün parçaları kilitlenip kalır. Birkaç saat geçtikten sonra kendine
geldiğinde, bu haller zikir ile uğraşıp çalışması kadar ortaya çıkar.
Allah’ı zikir dilde sürekli yapılmakla kalbe intikal eder. Orada çalışıp
gayret etmekle sırra ulaşır ve zikir ehli Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ)
geçer. “Bu, Allah’a (göre) güç değildir.” (İbrahim, 14/20) İrfân tâliplisi
zikir ehli, zikre devam ederek o kadar Allah’ı çok zikreder ki, dilin zikri
kalbin zikri olur. Kalbin zikri sırrın zikri olur. Sırrında zikreden zâkir,
ünsî [342] olup ünsînin zikri de zikr-i kudsîde son bulur.
Zikir ehli, irfân yolunun esaslarından olan zikir ile meşgul olup devamı
üzere gayret ettikçe, zikredenin ruhu kuvvet bulup nefsinin emîri olup
hükmünden kurtulur. Böylece insanî ruh, hayvanî ruh üzerine galip gelir ve
Mevlâ’nın marifetine tâlip olur.
Eğer zâkir gecesini ve gündüzünü Allah’ı zikirle ihyâ ederse, hak
yolundaki manevî dereceleri göz kamaştırıcı şimşek (Berk-i hâtif) gibi
süratle uçarak geçip gider. Eğer Allah’ın zikrini ihmal ederse, nefsanî
kuvvetler onu beşeriyetine döndürür; oyalayıp geciktirir hatta yolundan
çevirir. Üç günlük yolu otuz yılda ancak gider.
Zâkir, anlatılan usûller üzere Mevlâ’nın zikrine devam ederse, elbette
onun vücut âzâlarında ve mafsallarında bir tür ağrı sızı peydâ olur. O ağrı
ve sızı biraz sıcaklık ve ateşle yüreğinde de ortaya çıkar. Bu ağrılardan ve
ateşten ne mertebe zevk ve safâ bulduğunu kendisi bilir.
“Allah’ım! Bizi bu manevî lezzetlerle dolu ağrı ve acılardan mahrum
etme. Ey azîz Allah! Bizi bu acılara şükürde sâbit eyle.”
Bu ağrı ve sızıların sırrı şudur; zâkirin gaflet günlerinden âzâlarına ve
kalbine yerleşmiş olan lezzet ve hazlar vardır ki zikrin gücü oralardan
bunları söküp atar. İşte kalpte Hakk’ın zikrinin tesirinin başlangıcı budur.
Daimî zikrin eseri gönülden ruha ulaşıp zikredenin ruhu olur. Manevî bir
hilâfetle gönül tahtında oturup maddî (zâhiri) ve manevî (bâtınî) hislerine
hükmetmekte güçlü ve kãbiliyetli olur. Kötülükleri emreden nefis, zorbalık
ile sahip olduğu güç ve iktidardan indirilip temiz ruha mahkum edilir. Onun
her emrine hazır olur. Daimî zikrin eseri ruhtan sırra ulaşırsa, zikir erbâbı
ârif ve kâmil olur. Sürekli zikrin eseri, gönülden bütün âzâlara gelip
özellikle el ayak gibi vücut âzâlarında etkisini gösterdiğinde; bütün vücut
organları atardamarlar gibi harekete geçer. Bu halde o zâkiri bekleyen
büyük bir tehlike vardır ki nefsi kendini beğenip zikir ve virdini [343] giderek
azaltır. Öyle olur ki birdenbire geri dönüp geldiği gibi geriye gider.
Çünkü onun kalp penceresi derece derece açıldığı gibi, yine derece derece
kapanıp tamamen karanlıkta kalır. Hak tealanın “Kim de beni anmaktan
yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olur ve biz onu, kıyamet
günü kör olarak haşrederiz.” (Tâhâ, 20/124) diye buyruğunun hükmü
altına girer.
Kul Mevlâsına (tasavvufî) bir yol ile gitse, daha sonra da ondan yüz
çevirip geri dönse, Mevlâ’nın ona kahredeceği ve en şiddetli belâlara
uğratacağı kesin bir şeydir. Çünkü onun bu yüz çevirişi, Mevlâ’yı zikirden
önce olan ibadetsizliğinden daha çirkin ve daha büyük bir günahtır. Allah’ın
evliyâsı katında (sanki) o, dinden dönmüş (mürted) hükmündedir. Öyleyse
zâkire gereken davranış, bu büyük tehlikeyi göz önünde bulundurup bütün
zamanını zikir ile geçirmesi ve gaflette kalmamasıdır. Öyle ki tek bir
nefesini bile Hakk’ın zikrinden hariç geçirmeye. Hâlbuki işlerin en üstünü,
[232/b] hâllerin en şereflisi, sıfatların en mükemmeli ve vakitlerin en
mesudu; zikredenin, kendisini Hak tealanın zikrine teslim etmesidir.
Böylece Allah’ın zikrinde kendini unutup bütün her şeyden fânî olsun.
Zâkir nefsinden geçip Allah’ın zikrinde fânî oluncaya kadar zikre devam
etsin ve zikirden ayrılmasın.
Nazm
1-Allâh Allâh ismini zikr eyle cândan bir zamân
Tâ müsemmâ aşkı nûrundan dola leyl ü nehâr
2-Bulsa dil sultân-ı aşkı reh-zen-i dînden ne gam
Rehber-i dûndan ganîdir yoğ anınçün intizâr
3-Aşkı söyle aşkı iste aşkı oku aşkı bil
Aşkı gûş ol aşkı pûş ol aşkı nûş ol aşkı hâr
4-Tâ ki aşk olsun vücûdun sende benlik kalmasun
Çünki benlik kalmaz oldun ayn-ı aşk u şehriyâr
5-Bir kabâdır kâmet-i insâna bu şer‘-i şerîf
Aşk ana atlas bitâne akl ana nakş ü nigâr
6-İkisi bir cinsdir bil şey’-i vâhiddir velî
Aşkdır bahr-ı muhît ü akldır mevc-i bihâr
7-Akl burhânı gibi ger hüsn-i aşk olsa iyân
Perde-i vehm ü hayâlâtı iderdi târumâr
8-Çün nazardan tayy olur tûmâr-ı evhâm u hayâl
Pak olur mir’ât-ı âlem cümle kalmaz bir gubâr
9-Hâr-zâr-ı kesret içre verd-i vahdet seyr iden
Ârifin çeşminde Hakkı âlem olmuş lâlezâr
Günümüz Türkçesiyle:
1-Allah Allah ismini zikreyle, candan bir zaman. Ta ki zikrettiğinin aşkı
nuruyla gecen ve gündüzün dolsun.
2-Gönül aşkın sultanını bulsa, dinin yolunu kesenlerden ne gam! O bayağı
önderlerden zengindir, onun için beklentisi yoktur.
3- Aşkı söyle, aşkı iste, aşkı oku, aşkı bil. Aşkı dinle, aşkı kuşan, aşkı iç,
aşk ile yan.
4- Ta ki aşk olsun vücudun, sende benlik kalmasın. Sende benlik kalmaz,
çünkü aşkın tâ kendisi, sultanı oldun.
5-Bu yüce din, insanın dışını bürüyen bir kaftandır. Aşk onun atlas
elbisesi, akıl nakış ve süsüdür.
6-Bunların ikisi birdir, akılla aşk aynı şey, ey dost! Aşk okyanustur; akıl
onun dalgaları ve köpüğü.
7-Aklın delilleri gibi, aşkın güzelliği âşikâr olsaydı; evham ve hayal
perdelerini darmadağın ederdi.
8-Evham ve hayal tomarları, büsbütün gözden silinip; âlem aynası
tertemiz olur, bir toz zerreciği bile kalmaz.
9- Hakkı, çokluk dikenliği içinde birlik gülünü seyreden ârifin gözünde,
âlem lâle bahçesidir.

