ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
Dâimî zikrin (zikr-i müdâm) özelliklerini ve tesirlerini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikreden kişi
(zâkir) sesli olmayarak, gizli nefesler ile kalbiyle Hakk’a tamamen yönelip
“Lâ ilâhe illallah” cümlesine ya da “Allah, Allah, Allah” demeye devam
ederse, dilin zikri ile kalbin zikrini birleştirmiş olur. Böylece zikrin
özelliklerini ve tesirlerini çabuk bulur. Çünkü dil ile yapılan zikir, yakıcıdır;
kalp ile yapılan zikir ise aydınlatıcıdır. Öyleyse bu iki zikri birleştiren zikrin
bir ateşi vardır ki zikredenin manevî göğüs boşluğunda, yakmadık hiçbir
şey bırakmaz. Her şeyi yakar. “Ben varım, başkası yoktur” der ki “Lâ ilâhe
illallah” cümlesinin mânâsıdır.
Mesela bir eve ateş düşse, eğer orada odun var ise onu yakıp ateş eder.
Eğer orada karanlık var ise onu giderip aydınlık eder. Eğer orada ışık var ise
aydınlığını artırır; nûr üzerine nûr olur. Aynı şekilde gönül evinde, zikir
ateşi Allah’tan gayrı bir şey bulursa, onu yakar, ateş haline çevirir. Eğer
cehaletin karanlığını bulursa, onu marifetin nuruna dönüştürür. Eğer nûr
bulursa, o nûr o ateşin zıddı olmayıp; zikrin, zikredenin ve zikredilenin nuru
olur.
Öyleyse Allah’ı zikretmek haktır, sıfatı da haktır. Nefsin zevklerini yok
eder, haklarını bırakır. Çünkü Allah’ın zikri ile nefsin hakları arasında zıtlık
düşünülemez. Fakat nefsin zevkleri, bedenin aslî olmayan fazlalık kısımları
hak olmayan harcamalarıdır. Çünkü haram lokmalardan oluşmuşlardır. İşte
zikrin ateşi, o fazlalık kısımlara erişir ve onları yok eder. Yani Hakk’ı zikir
sultanı gelip zikredenin vücudundaki bütün haramlar (bâtıllar) yok olur
gider.
Zikreden kişi (zâkir) aynı minval üzere zikre devam ederse, elbette o zikir
onun dilinden kalbine gelir. Onu mânen uyandırır. Zikredenin basîret gözü
açılıp Allah’ın zikrine alışkanlık kazanır. Halvetinden dışarı çıkmak istemez
hâle gelir. [230/a] Eğer bir ihtiyacı için çıkacak olsa, hemen geri gelir. Gece
gündüz zikre devam eder. Zikrin askerleri, arı vızıltısı perdesindeki seslerle
çekirge misali o zikreden kişinin (zâkir) üstüne arkasından hücum eder.
Ateşin odunu yaktığı gibi onlar, zikredeni kuşatıp yakmaya başlar. Öyle
olur ki zikreden kişi (zâkir) gece halvetinden çıkıp yürürken, sağında ve
solunda büyük bir nûr görür ve o nurun Allah’ın zikri olduğunu bilir. O nur,
onun gönlünde bir sultân olur ki o geldikten sonra kalbinde başka bir şey
kalmaz.
Öyle olur ki çoğu kere bu içe doğan mânâlar (vâridât) o zikredene öyle bir
mertebede hücum eder ki cansız varlıklar (cemâdât) on(un görüş alanın)dan
kaybolup (gece net) göremez; ancak fânus içindeki cam eşyalar gibi görür.
Vücudun saflığı o esnada en son noktasına ulaşır. Vücut onun manevî
görüşünde (şuhûd) şişe gibi olunca, onun ötesinde ruh güneşi öyle bir
görünür ki zikreden kişi (zâkir), yeryüzünün içinde ve gökte bir ateş
parladığını zanneder. Zikredenin kalbi zikrin aydınlığına mekân olunca, aşk
ve muhabbet aydınlığı da kıvılcımlar gibi ona inip zikreden kişi (zâkir)
onlarla o kadar yanar ki vücudu yok olur. İşte o anda onun kalbine Hakk’ın
nuru tecellî eder. Bu nûr ile diğer zikredilen bütün nurlar yok olur.
Zikredenin kalbi zikredilen (mezkûr) ile tesellî bulur.
Şiir
1-Bi zâlike serra tâle minke iktitâmuhû
Ve lâhe sabâhun ente kunte zulâmuhû
2-Fe-ente hicâbu’l-kalbi fî-seyri ğaybihî
Ve lev lâke lem yutba‘ aleyke hitâmuhû
Şiir (in tercümesi)
1-Bu sebeple ne zamandır saklanan sır, sana âşikâr oldu. Karanlığı bizzat
sen olduğun gecenin, artık sabahı oldu.
2-Gönlün gaybı seyretmesine bizzat sen perde oldun. Sen olmasaydın,
onun sonu, senin tabiatın olmazdı.
Çünkü insan vücudu kalp ile onu evirip çeviren (Mukallib; Allah teala)
arasında perde olmuştur. Şu halde vücut, erkân ve enâniyyet kedurâtından
temizlendiğinde gönül dostunu bulur. Hakk’ın yakınlığı (üns) ve huzuru nûr
üstüne nûr olur. Daha önce bahsedilen nurlar ona, Hakk’ın cezbeleriyle [332]
gelir.
Eğer zikredene ilk başlangıçta cezbe erişmediyse, onun manevî yolculuğu
(seyr) evvelâ kendi vücudunun dört unsuru üzerine gerçekleşip oradan
ruhunun yedi dairesi üzerinden gelen cezbe nurları iner ve bunlar
kendisinde ortaya çıkar.
Zikreden kişi (zâkir) toprak unsuru üzerine geldiğinde; öncelikle
kendisinin toz misali karanlık ve dar yerlerden çıktığını görür. Yüce dağlar
gibi yüksek yerlere yükseldiğini hisseder. Bundan sonra bu unsuru Allah’ın
zikri ile temizlendikçe güzel beldeler ve yüksek kaleler gibi temiz
meskenler görür. Su unsuru üzerine geldiğinde, kendini başlangıçta öyle bir
bulanık suda görür ki korkusundan o sularda yüzmeye gücü olmaz. Daha
sonra bu unsuru Allah’ın zikri ile temizlenince akarsular ve tertemiz
denizler görüp göz açıp kapayıncaya kadar hepsinden yüzüp karşıya geçer
gider.
Hava unsuru üzerine geçtiğinde kendini ilk önce geniş uzay boşluğunda
görür. Daha sonra bu unsur da Allah’ın zikri ile temizlendikçe, hallerinin
renkleriyle renklenmiş olarak havalarda uçup lezzet alır. Ateş unsuru
üzerine geldiğinde, kendini ilk önce karanlık ve koyu ateşler içinde görür.
Daha sonra bu unsur da Allah’ın zikri ile temizlendikçe, kendini yalın ateş
içinde görüp büyük lezzet alır. Oradan gökler misali ruh ve gönül
mertebelerinden (atvâr) uğrayıp geçtiğinde insanın yedi manevî duyusunun
(letâif-i seb’a) renklerinden geçip kuşatıcı nura ulaşır.
Bazı evliyâ, bahsedilen nurları tertip edip sıralamaya koymuşlardır. Her
nurun rengini yedi latifeden bir latifenin sırrı bilmişlerdir. Zikreden kişi
(zâkir) nefsin nurunun rengini, bulanık duman rengi; kalbin nurunun
rengini, temiz gök mavisi; ruhun nurunun rengini, kırmızı akik [333] ; sırrın
nurunun rengini, sâde sarı; [230/b] sırrın sırrının nurunun rengini, saf
beyaz; hafînin nurunun rengini, saf siyah; ahfânın nurunun rengini saf yeşil
olarak görüp hepsini başının üstünden iner vaziyette bulmuştur. Eğer
zikreden kişi (zâkir) bu makãmların nurlarının birinde kaldıysa; renkler,
şekiller ve cihetlerden münezzeh olan Allah’ın zamana sığmayan ve bütün
nurların altında kaybolduğu kuşatıcı nurundan mahrum olur. O nur, nur-ı
Muhammedî’dir ki, onu kuşatıcı ilâhî nûr zanneden hata eder. Çünkü onu
müşâhade eden zikir erbâbında henüz idrak ve şuur vardır. Ne zaman ki
idrak ve şuurdan geçip vücudu kendinden alınırsa, işte o zaman kendisine
ilâhî tecellîler ihsan olunur.
Fenâ-fillâh odur ki şehvet ve vücud kendisinden gidip marifet (nazarında)
değersiz olur. “Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu husûsu
açıklamıştır ki kendisinden başka ilah yoktur” (Âl-i İmrân, 3/18) âyet-i
kerîmesi onunla bilinir.
Evliyânın çoğu bahsedilen nurların renklerinin tertibini, bahsedilen
mertebelerin hallerinin şekil ve suretini aslâ açıklamamışlar, hatta onları
zihinden çıkartıp uzaklaştırmayı emretmişlerdir.
Çünkü o nurlar ve mertebeleriyle meşgul olmak, geliş vakitlerini
gözetlemek, birbirinden farklarını ayırmak ve birinden diğerine geçiş; zikir
yapanın gönül dünyasını Hakk’ın cemâlini müşâhade etmekten ve Yüce
Yaratıcı’nın kemâlini görmekten alıkoyar. Öyle olur ki bahsedilen nurların
çoğu geçilir ve cezbe kãbiliyeti olan zikir sahibine, kendi üstünde bulunan
nurlar açılır. Çoğu kere öyle olur ki yakîn ehli açıklanan nurları aslâ
görmeyip ancak yukarıda anlatılan kuşatıcı nur, onlara tecellî eder. Ne bir
keşif ile alıkonulur, ne de bir müşâhade ile kalır. Ancak O’ndan tesellî
bulur.
Nazm
1-Ey gönül hiç itme fikr-i în ü ân
Olsa zikrin Hak olursun câvidân
2-Mâsivâyı çün ferâmûş eyledin
Zâkir oldun anı bî-nutk u lisân
3-Hoş bulunmaz dilde zevk-i zikr-i Hak
Sende benlik olsa yâ sûd ü ziyân
4-Fâriğ olsa kendi kendinden gönül
Şâhid-i mezkûru buldu bî-gümân
5-Dilde kalmaz zikr-i esmâ vü sıfât
Zât mezkûr olsa cân içre iyân
6-Kalbe müstevlî olunca zikr-i Zât
Hâtıra gelmez dil ü cân ü revân
7-Vâlih ü medhûş ider cânı müdâm
Ol cemâl-i Lâ-yezâl-i bî-nişân
8-Ne dilersen Hak virür anı velî
Sen seni hem istemezsin ol zamân
9-Hakkı Hak’dan iste böyle devleti
İtme fikr-i câh ü mâl ü hânumân
Günümüz Türkçesiyle
1-Ey gönül, şunu bunu hiç düşünme! Zikrin Hak olursa, ebedî hayat
bulursun.
2-Eğer mâsivâyı unutursan; dilsiz ve kelimesiz O’nu zikredersin.
3- Hakkı zikrin zevki gönülde hoş bulunmaz. Sende benlik oldukça,
kazanç da ziyan da olsa.
4-Gönül kendi varlığından sıyrılırsa; adını andığı Şâhid’i şüphesiz bulur.
5-Gönülde isim ve sıfatların zikri kalmaz. Zikredilen Zât, can içinde ayân
olunca.
6- Zât’ın zikri kalbi kaplayınca; gönül, can ve ruh hatıra gelmez.
7-Cânı daima şaşkın eder, hayrette bırakır. Hiçbir nişanı olmayan O
ölümsüz güzel.
8-Ne dilersen Hak onu verir, (ey) dost! Sen seni istemezsin o zaman.
9-Hakkı! Hak’tan iste böyle bir devleti. Mal, makam ve nesebi hiç
düşünme.

