Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Dâimî zikrin (zikr-i müdâm) özelliklerini ve tesirlerini bildirir

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde Dâimî zikrin (zikr-i müdâm) özelliklerini ve tesirlerini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikreden kişi (zâkir) …

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

Dâimî zikrin (zikr-i müdâm) özelliklerini ve tesirlerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikreden kişi

(zâkir) sesli olmayarak, gizli nefesler ile kalbiyle Hakk’a tamamen yönelip

“Lâ ilâhe illallah” cümlesine ya da “Allah, Allah, Allah” demeye devam

ederse, dilin zikri ile kalbin zikrini birleştirmiş olur. Böylece zikrin

özelliklerini ve tesirlerini çabuk bulur. Çünkü dil ile yapılan zikir, yakıcıdır;

kalp ile yapılan zikir ise aydınlatıcıdır. Öyleyse bu iki zikri birleştiren zikrin

bir ateşi vardır ki zikredenin manevî göğüs boşluğunda, yakmadık hiçbir

şey bırakmaz. Her şeyi yakar. “Ben varım, başkası yoktur” der ki “Lâ ilâhe

illallah” cümlesinin mânâsıdır.

Mesela bir eve ateş düşse, eğer orada odun var ise onu yakıp ateş eder.

Eğer orada karanlık var ise onu giderip aydınlık eder. Eğer orada ışık var ise

aydınlığını artırır; nûr üzerine nûr olur. Aynı şekilde gönül evinde, zikir

ateşi Allah’tan gayrı bir şey bulursa, onu yakar, ateş haline çevirir. Eğer

cehaletin karanlığını bulursa, onu marifetin nuruna dönüştürür. Eğer nûr

bulursa, o nûr o ateşin zıddı olmayıp; zikrin, zikredenin ve zikredilenin nuru

olur.

Öyleyse Allah’ı zikretmek haktır, sıfatı da haktır. Nefsin zevklerini yok

eder, haklarını bırakır. Çünkü Allah’ın zikri ile nefsin hakları arasında zıtlık

düşünülemez. Fakat nefsin zevkleri, bedenin aslî olmayan fazlalık kısımları

hak olmayan harcamalarıdır. Çünkü haram lokmalardan oluşmuşlardır. İşte

zikrin ateşi, o fazlalık kısımlara erişir ve onları yok eder. Yani Hakk’ı zikir

sultanı gelip zikredenin vücudundaki bütün haramlar (bâtıllar) yok olur

gider.

Zikreden kişi (zâkir) aynı minval üzere zikre devam ederse, elbette o zikir

onun dilinden kalbine gelir. Onu mânen uyandırır. Zikredenin basîret gözü

açılıp Allah’ın zikrine alışkanlık kazanır. Halvetinden dışarı çıkmak istemez

hâle gelir. [230/a] Eğer bir ihtiyacı için çıkacak olsa, hemen geri gelir. Gece

gündüz zikre devam eder. Zikrin askerleri, arı vızıltısı perdesindeki seslerle

çekirge misali o zikreden kişinin (zâkir) üstüne arkasından hücum eder.

Ateşin odunu yaktığı gibi onlar, zikredeni kuşatıp yakmaya başlar. Öyle

olur ki zikreden kişi (zâkir) gece halvetinden çıkıp yürürken, sağında ve

solunda büyük bir nûr görür ve o nurun Allah’ın zikri olduğunu bilir. O nur,

onun gönlünde bir sultân olur ki o geldikten sonra kalbinde başka bir şey

kalmaz.

Öyle olur ki çoğu kere bu içe doğan mânâlar (vâridât) o zikredene öyle bir

mertebede hücum eder ki cansız varlıklar (cemâdât) on(un görüş alanın)dan

kaybolup (gece net) göremez; ancak fânus içindeki cam eşyalar gibi görür.

Vücudun saflığı o esnada en son noktasına ulaşır. Vücut onun manevî

görüşünde (şuhûd) şişe gibi olunca, onun ötesinde ruh güneşi öyle bir

görünür ki zikreden kişi (zâkir), yeryüzünün içinde ve gökte bir ateş

parladığını zanneder. Zikredenin kalbi zikrin aydınlığına mekân olunca, aşk

ve muhabbet aydınlığı da kıvılcımlar gibi ona inip zikreden kişi (zâkir)

onlarla o kadar yanar ki vücudu yok olur. İşte o anda onun kalbine Hakk’ın

nuru tecellî eder. Bu nûr ile diğer zikredilen bütün nurlar yok olur.

Zikredenin kalbi zikredilen (mezkûr) ile tesellî bulur.

Şiir

1-Bi zâlike serra tâle minke iktitâmuhû

Ve lâhe sabâhun ente kunte zulâmuhû

2-Fe-ente hicâbu’l-kalbi fî-seyri ğaybihî

Ve lev lâke lem yutba‘ aleyke hitâmuhû

Şiir (in tercümesi)

1-Bu sebeple ne zamandır saklanan sır, sana âşikâr oldu. Karanlığı bizzat

sen olduğun gecenin, artık sabahı oldu.

2-Gönlün gaybı seyretmesine bizzat sen perde oldun. Sen olmasaydın,

onun sonu, senin tabiatın olmazdı.

Çünkü insan vücudu kalp ile onu evirip çeviren (Mukallib; Allah teala)

arasında perde olmuştur. Şu halde vücut, erkân ve enâniyyet kedurâtından

temizlendiğinde gönül dostunu bulur. Hakk’ın yakınlığı (üns) ve huzuru nûr

üstüne nûr olur. Daha önce bahsedilen nurlar ona, Hakk’ın cezbeleriyle [332]

gelir.

Eğer zikredene ilk başlangıçta cezbe erişmediyse, onun manevî yolculuğu

(seyr) evvelâ kendi vücudunun dört unsuru üzerine gerçekleşip oradan

ruhunun yedi dairesi üzerinden gelen cezbe nurları iner ve bunlar

kendisinde ortaya çıkar.

Zikreden kişi (zâkir) toprak unsuru üzerine geldiğinde; öncelikle

kendisinin toz misali karanlık ve dar yerlerden çıktığını görür. Yüce dağlar

gibi yüksek yerlere yükseldiğini hisseder. Bundan sonra bu unsuru Allah’ın

zikri ile temizlendikçe güzel beldeler ve yüksek kaleler gibi temiz

meskenler görür. Su unsuru üzerine geldiğinde, kendini başlangıçta öyle bir

bulanık suda görür ki korkusundan o sularda yüzmeye gücü olmaz. Daha

sonra bu unsuru Allah’ın zikri ile temizlenince akarsular ve tertemiz

denizler görüp göz açıp kapayıncaya kadar hepsinden yüzüp karşıya geçer

gider.

Hava unsuru üzerine geçtiğinde kendini ilk önce geniş uzay boşluğunda

görür. Daha sonra bu unsur da Allah’ın zikri ile temizlendikçe, hallerinin

renkleriyle renklenmiş olarak havalarda uçup lezzet alır. Ateş unsuru

üzerine geldiğinde, kendini ilk önce karanlık ve koyu ateşler içinde görür.

Daha sonra bu unsur da Allah’ın zikri ile temizlendikçe, kendini yalın ateş

içinde görüp büyük lezzet alır. Oradan gökler misali ruh ve gönül

mertebelerinden (atvâr) uğrayıp geçtiğinde insanın yedi manevî duyusunun

(letâif-i seb’a) renklerinden geçip kuşatıcı nura ulaşır.

Bazı evliyâ, bahsedilen nurları tertip edip sıralamaya koymuşlardır. Her

nurun rengini yedi latifeden bir latifenin sırrı bilmişlerdir. Zikreden kişi

(zâkir) nefsin nurunun rengini, bulanık duman rengi; kalbin nurunun

rengini, temiz gök mavisi; ruhun nurunun rengini, kırmızı akik [333] ; sırrın

nurunun rengini, sâde sarı; [230/b] sırrın sırrının nurunun rengini, saf

beyaz; hafînin nurunun rengini, saf siyah; ahfânın nurunun rengini saf yeşil

olarak görüp hepsini başının üstünden iner vaziyette bulmuştur. Eğer

zikreden kişi (zâkir) bu makãmların nurlarının birinde kaldıysa; renkler,

şekiller ve cihetlerden münezzeh olan Allah’ın zamana sığmayan ve bütün

nurların altında kaybolduğu kuşatıcı nurundan mahrum olur. O nur, nur-ı

Muhammedî’dir ki, onu kuşatıcı ilâhî nûr zanneden hata eder. Çünkü onu

müşâhade eden zikir erbâbında henüz idrak ve şuur vardır. Ne zaman ki

idrak ve şuurdan geçip vücudu kendinden alınırsa, işte o zaman kendisine

ilâhî tecellîler ihsan olunur.

Fenâ-fillâh odur ki şehvet ve vücud kendisinden gidip marifet (nazarında)

değersiz olur. “Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu husûsu

açıklamıştır ki kendisinden başka ilah yoktur” (Âl-i İmrân, 3/18) âyet-i

kerîmesi onunla bilinir.

Evliyânın çoğu bahsedilen nurların renklerinin tertibini, bahsedilen

mertebelerin hallerinin şekil ve suretini aslâ açıklamamışlar, hatta onları

zihinden çıkartıp uzaklaştırmayı emretmişlerdir.

Çünkü o nurlar ve mertebeleriyle meşgul olmak, geliş vakitlerini

gözetlemek, birbirinden farklarını ayırmak ve birinden diğerine geçiş; zikir

yapanın gönül dünyasını Hakk’ın cemâlini müşâhade etmekten ve Yüce

Yaratıcı’nın kemâlini görmekten alıkoyar. Öyle olur ki bahsedilen nurların

çoğu geçilir ve cezbe kãbiliyeti olan zikir sahibine, kendi üstünde bulunan

nurlar açılır. Çoğu kere öyle olur ki yakîn ehli açıklanan nurları aslâ

görmeyip ancak yukarıda anlatılan kuşatıcı nur, onlara tecellî eder. Ne bir

keşif ile alıkonulur, ne de bir müşâhade ile kalır. Ancak O’ndan tesellî

bulur.

Nazm

1-Ey gönül hiç itme fikr-i în ü ân

Olsa zikrin Hak olursun câvidân

2-Mâsivâyı çün ferâmûş eyledin

Zâkir oldun anı bî-nutk u lisân

3-Hoş bulunmaz dilde zevk-i zikr-i Hak

Sende benlik olsa yâ sûd ü ziyân

4-Fâriğ olsa kendi kendinden gönül

Şâhid-i mezkûru buldu bî-gümân

5-Dilde kalmaz zikr-i esmâ vü sıfât

Zât mezkûr olsa cân içre iyân

6-Kalbe müstevlî olunca zikr-i Zât

Hâtıra gelmez dil ü cân ü revân

7-Vâlih ü medhûş ider cânı müdâm

Ol cemâl-i Lâ-yezâl-i bî-nişân

8-Ne dilersen Hak virür anı velî

Sen seni hem istemezsin ol zamân

9-Hakkı Hak’dan iste böyle devleti

İtme fikr-i câh ü mâl ü hânumân

Günümüz Türkçesiyle

1-Ey gönül, şunu bunu hiç düşünme! Zikrin Hak olursa, ebedî hayat

bulursun.

2-Eğer mâsivâyı unutursan; dilsiz ve kelimesiz O’nu zikredersin.

3- Hakkı zikrin zevki gönülde hoş bulunmaz. Sende benlik oldukça,

kazanç da ziyan da olsa.

4-Gönül kendi varlığından sıyrılırsa; adını andığı Şâhid’i şüphesiz bulur.

5-Gönülde isim ve sıfatların zikri kalmaz. Zikredilen Zât, can içinde ayân

olunca.

6- Zât’ın zikri kalbi kaplayınca; gönül, can ve ruh hatıra gelmez.

7-Cânı daima şaşkın eder, hayrette bırakır. Hiçbir nişanı olmayan O

ölümsüz güzel.

8-Ne dilersen Hak onu verir, (ey) dost! Sen seni istemezsin o zaman.

9-Hakkı! Hak’tan iste böyle bir devleti. Mal, makam ve nesebi hiç

düşünme.