BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
En Büyük Gavs, ulvî şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin
başhizmetkârı, belki mübarek evlâdı mesâbesinde bulunan hilm ve hayâ
madeni Derviş Osman Hüsnü Hakîrullah (rh.a.) hazretlerinin kendi işi
hakkında istihare kılmasını, oğlu İbrahim ’in dünyaya gelmesini, kendinin
her şeyden geçip Hasankale ’den Erzurum ’a göçmesini, bu esnada
tasavvufa âşinâ olup sahibinin haberini almasını, yol arkadaşını bulmasını
ve yola çıkmak için hazırlanmasını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki merhum Derviş Efendi işlerinde üzüntü ve
hayrette kalmış (ve işler bu minval üzere iken) Hicrî tarih 1115’e ulaşmıştır.
(M. 1703) O sene Muharrem’in ilk Cuma gecesi işlerini tertip ile yoluna
koyma niyetiyle hulûs-i kalple istihare etmiş ve rüyasında dünyayı terk edip
Mevlâ’yı talep etmekle emredilmiştir. Uyanınca hemen seyahata çıkma ve
bir kâmil mürşid bulma arzusuyla kendini dolu bulmuştur. O Cuma günün
sabahı Zühre saatinde güneşin doğmasıyla beraber bir oğlu dünyaya
gelmiştir. İsmi İbrahim Hakkı olmuştur. Hazret’in cânı ve cismi (sevince
gark olup) aşk ve şevk ile dolmuştur. Cismânî rahatsızlıklarından ve rûhânî
âfetlerden Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla kurtulmuştur. Bütün bu hâdiselerin
özeti aşağıdaki şu üç beyitte hülasa edilmiştir.
Kıta
1-Hicretin târîhi bin yüz on beş oldı ol bahâr
Kal‘a-i ahsen’de İbrâhîm Hakkı doğdı zâr
2-İhtiyârı ilm idi tâ sâl bin yüz kırka dek
Aşka düşdi ârif oldı vecd ü hâli kıldı kâr
3-Sâl bin yüz yetmiş oldı sinn-i Hakkı elli beş
Kendi kârı bar u varı ihtiyârı kıldı yâr
Günümüz Türkçesiyle
1-Hicrî tarih bin yüz on beş oldu o bahar. O güzel Kale’de İbrahim
Hakkı doğdu zâr. [182]
2-Tâ bin yüz kırka kadar tercihi, ilimdi. Aşka düştü, ârif oldu; vecd hâlini
bildi kâr.
3-Bin yüz yetmişte Hakkı’nın yaşı, elli beş. Varını yoğunu bu yöne
çevirdi; kıldı yâr.
Hâlbuki o esnada pederi ondan, belki candan bile geçip bir kâmil mürşid
bulma arzusuyla seyahat etme düşüncesinde idi. Din kardeşleriyle aile
fertleri şehir köşesinde rahat yaşasınlar diye bir gece gizlice Erzurum ’a
göçüp gelmişti. Erzurum ’da Gümrükçü Derviş Efendi (onu) kendi
oğluna hoca ve eğitmen tutmak istemiştir. Bu maksatla kendisini nice
ikramlarla karşılayarak aylık otuz kuruş maaş tayin etmiş, vazifeyi kabul
etmesi için aracı adamlar koymuştur.
O ise bütün bunlara itibar etmeyip hiç kimseye yüz vermemiş, mürüvvetli
Habîb Efendi ’yi arayıp bulmuştur. O merhamet madeni merhumdan
hareminde gizlice tasavvuf ve seyr ü sülûk kitabı okuyup bunu tamamen
bitirmiştir. O kalplerin sevgilisi bu gizli dostuna muhabbet edip saygı
göstermiştir. Kendisini imâmet makamında istihdam etmek için Mehdî
Mahallesi ’nde bir cami yaptırmıştır. Lâkin imam olacak pederimiz efendi
dert ve gam ateşiyle yanıp hummaya tutulmuş gibi soğukta donup
yıkılmıştır. Bir kâmil mürşide kavuşma arzusu onun sabır ve tahammülünü
yok edip aklını fikrini başından almıştır. İşte o günlerde Lala Paşa
Camii ’ne Özbekli bir kâmil mürşid va’z vermek üzere gelmiştir. Derviş
Osman Efendi hemen yanına varıp bir tenhâda derdini ve ahvâlini ona
anlatmıştır. Onu kendine mürşid kabul edip beraberinde gidecek olmuştur.
Geceleyin o kâmil mürşid murâkabesi esnasında Hak tealanın bildirmesiyle
pederimin gerçek halini bilmiştir. Bir sonraki görüşmelerinde o hikmet
sahibi kâmil mürşid, bu hastaya pek çok iltifatlar ederek kendisini
müjdelemiş ve tesellî etmiştir: [358/a]
“Ey mü’min birâder! Biz seni kabul edip memnuniyetle dost ve arkadaş
edinirdik. Ancak bizden önce seni sultânımız almıştır. Ne mutlu sana ki
senin büyük bir sahibin vardır. Çünkü o, ihvânını kemâle erdiren
mükemmel bir mürşid, kibrit-i ahmer dir. Altı seneden beri onun da sana
iştiyakı olup iki seneye kadar (Allah’ın izniyle) kavuşmanız nasip olacaktır.
Şimdi sen bu ateşe tahammül edip onu ganimet bil ki bu güzel bir alâmettir.
Mevlâ’ya tevekkül edip şunu yakinen bil ki bu işin sonu selâmettir.”
Derviş Efendi o Özbekli kâmil mürşidden bu haberi aldıktan sonra, bu
işaret ve müjde ile sevinip mesrûr olmuştur. Kendisine va’d edilen sahibini
bulmak arzusuyla seyahat için Allah’ın ârif kullarından Eyüb Efendi (rh. a)
hazretlerini kendisine yol arkadaşı edinerek, iki sene onunla beraber gece
gündüz sırdaş olmuştur. Onunla darda ve zorda iken yol arkadaşı
olmuşlardır. O esnada onun hanımı Hanife Hâtun bu İbrahim oğlunu
öksüz bırakıp âhirete göç etmiştir. Buna rağmen Derviş Efendi tecerrüd
âleminde bir oğlunu iki kardeşine emanet edip kendi yol hazırlıklarını
tamamlayarak seyahata çıkma fırsatını bulmuştur.
Nazm
1-Ger olmasa bu aşk ile ervâh giriftâr
Cân u dilimiz olmaz idi tâlib-i dîdâr
2-Meyl itmese ger âşıka ol dil-ber-i ma‘şûk
Düşmezdi bu uşşâk içine germ-i bâzâr
3-Âlemde eger olmasa ne aşkı ne derdi
Bu cân u gönül olmaz idi âkil ü hüşyâr
4-Göstermese ger devr ü teselsül ruh u zülfi
Kılmazdı bu âşıkları ser-geşte çü pergâr
5-Hem kendi ruhın görmese ger perdede ol meh
Kendüyi pes ol perdeden olmazdı harîdâr
6-Sûretler olurdı heme bî-hâsıl u mahsûl
Ârifler eger olmasalar vâkıf-ı esrâr
7-Ey Hakkı eger olmasa cân âyîne-i aşk
İndinde ânın olmaz idi cânına mikdâr
Günümüz Türkçesiyle
1-Eğer ruhlar, bu aşka tutulmasalardı, cân ve gönül sevgiliye tâlip
olmazdı.
2-Eğer ki sevgili, âşığa meyletmeseydi, bu âşık, aşk pazarının içine
düşmezdi.
3-Âlemde eğer, ne aşk ne derdi olmasa; bu cân ve gönül âkil ve uyanık
olmazdı.
4-Yanağı ve zülfü biteviye göstermeseydi; pergel gibi âşıkların, başı
dönmüş olmazdı.
5-Eğer o meh [183] , perdede kendi yanağını görmese, kendine bu kadar,
perdeden müşteri olmazdı.
6-Sûretler öyle, baştanbaşa ortaya çıkmazdı; ârifler eğer böyle sırlara
vâkıf olmasalardı.
7-Ey Hakkı! Eğer can, aşk aynası olmasaydı; katında onun, canına hiçbir
değer verilmezdi.

