DÖRDÜNCÜ BÂB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
Evliyânın hikmetinin, sözlerinden daha tatlı ve daha üstün olduğunu,
kalplere daha çok tesir ettiğini ve ilâhî hikmet sahiplerinin âlimlerden daha
bilgili ve daha faziletli olduklarını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hikmet sahibi
bir velinin kalbi, bin âlimin kalbinden ziyade merhametli ve temizdir.
Âlimlerin sözleri de hastalara şifâ verir, fakat hakîmin sözleri mevtâya
(manen ölü bulunan insanlara) hayat bahşeder. Hakîmin bilgisi kudsî bir
oktur, konuşması ise onun yayıdır. Kalp bu okun hedefidir. Oku atan ise,
Hayy u Kayyûm olan Mevlâ teala Hazretleridir ve O’nun hata etmesi söz
konusu değildir. Âlimin ticaretinde sermaye başkasıyladır, hakîmin ticareti
ise kendi sermayesiyledir. İlim gümüştür, marifet altındır. Hikmet ise
mücevherdir.
Bir soru sorulunca âlim cevap verir; görüş beyan eder. Hakîm ise cevap
vermemek üzere mazeret beyan eder. Âlim halka söylediğinden aşağıdadır,
hakîm ise halka söylediğinden yüksektedir. Halkın, isteğine göre fetvâ
veren akılsız ve gâfildir. Sorulan on meselenin dokuzunda sükût edip
birinde cevap veren ise hakîmdir. Hakîmin dili ve gönlü mâsivâdan arınıp
temizlenmiştir. Onun için, kalbinden lisanına doğru hikmet akıp gelir.
Nitekim İmam Ahmed bin Hanbel ile Muhammed Şafiî bir yerde
namazların kazası konusunda konuşurlarken yanlarına Allah’ın velî
kullarından bir çoban gelmiştir. İmam Ahmed, İmam Şafiî’ye gelen çobanı
imtihan etmek için izin istemişse de, İmam Şafiî (rh.a.) bunu hoş
karşılamamış ve çobanın kalbini [299/a] incitmeyi ona revâ görmemiştir.
Buna rağmen İmam (Ahmed), çobana şu meseleyi sordu: “Başına şöyle bir
iş gelen mü’min hakkında ne dersin, bir düşün. Bir vakit namazını edâ
edememiş olsa. Fakat beş vakitten hangisini edâ etmediğini unutmuş olsa.
Bu durumda beş vakitten hangisini kaza etmesi gerekir?” Bunun üzerine
çoban ona dikkatle bakıp şu cevabı verdi: “O kimse gaflette kalmıştır, beş
vakti kaza etmesi lâzımdır.”
Ahmed bin Hanbel bunu işitince, cevabın azametinde yere düşüp
bayılmıştır. Çoban da kalkıp yoluna devam etmiştir. İmam Ahmed
ayıldığında çobanın cevabının pek isabetli olduğunu belirtmiş ve onun
heybetine hayranlığını ifade etmiştir:
“Evliyânın çoban kisvesinde olanı böyle ise, âlimleri nice olur” deyip
ibret almıştır. Bundan sonra muhabbet yoluna girmiş, imam iken evliyânın
önde gelenlerinden olmuştur.
Âlim ilmiyle nefsini gözetir. Hakîm ise nefsi terk etme ve varlığı
nefyetme gayretine bürünerek daima Rabbini gözetir. Nitekim İmam-ı
A’zam Ebû Hanife (rh. a.), kendisi evliyânın önde gelenlerinden olduğu
halde, İbn-i Ethem Hazretlerine; “İbrahim Efendimiz” diye hitap ederdi.
Arkadaşları bu hürmetin sebebini sorduklarında şu cevabı vermiştir: “Biz
ilmimizle nefsimizi gözetiriz. Hâlbuki evliyâ kendi varlığını unutup hikmetle
Mevlâsını gözetir.”
Âlimin hikmet ehline ihtiyacı çoktur. Hakîmin âlimlere ihtiyacı yoktur.
Nitekim Hazret-i Mûsâ (a. s) Hızır (a. s.)’a muhtaç olup sohbetine gitmiştir.
Hızır (a. s.) ise ona muhtaç olmayıp ayrılmıştır. Avâm, âlimlerin ikazıyla
yola gelir, sohbetiyle terbiye olur. Âlimler de hikmet ehlinin sözleriyle
terbiye olur. Hikmet ehli ise ancak Rabbiyle terbiye olur ki [hadis-i şerifte];
“Beni Rabbim terbiye etti. Terbiyemi ne güzel yaptı” buyurulmuştur.
Nitekim cahil ve eksik olan avâm –öğrenme konusunda yeteneği pek
sınırlı olan hayvanlar gibi olup- önce bilgi sahibi birinin yanına giderek,
usûl ve teferruata dair bilgileri öğrenmek durumundadır. Belki dil bilgisini,
Arapçayı, mantığı tamamlayarak aklı kullanmayı öğrenir. Âlim olur,
bildiğiyle amel edecek olgunluğa erişir. Bunları öğrenir, ancak yine de nefsi
bulunduğu ilk hâl üzere cahil ve eksik kalır.
Daha sonra o âlim gidip bir kâmil mürşidin huzuruna varırsa; yumuşak
huylu, ağır başlı olmayı öğrenir. Ahlâkını güzelleştirir. Belki hak yoluna
sülûk ederek yedi makama ulaşır. [Belki o zaman] kullukla nefsi ârif ve
kâmil olur.
Kâmil insan kendi kalbine varıp Rabbisiyle hazır olur, O’nun hikmetini
gözetleyip durur. Hak dinin hükümlerince amel edip Peygamberin izince
gider. Huşû ve huzû ile kulluğa erer, kulluğun nihayetine varır. Âdâb ve
erkâna dair dinin bütün incelikleri onda tezahür eder. İlmin ve irfânın
güzellikleri şahsında ortaya çıkar. Çünkü kâmil insan, Rabbinin dostluğunu
gönül huzurunda ve O’nun dostluğunda bulur. Mevlâ’nın gazabını gönlünün
daralmasından ve O’na uzak durmasından bilir. İşte bu işaret ve müjdeyi
yüreğinde hissedince, hikmetle şöyle söyler:
Kıta
1. Lutf u kahrın eseri dilde sürûr u gamdır
Emr ü nehy ol ferah u gamda iyân-ı zâhirdir
2. Gelse gam belki günâh işledin istiğfâr it
Kim gönül hoşluğu her hayra nişân-ı zâhirdir
Günümüz Türkçesiyle
1. Lütfun ve kahrın eseri, gönülde sevinç ve kederdir. Emir de yasak da, o
ferahlıkla kederden belli olur.
2. Gam gelirse, bil ki günah işledin, hemen tövbe et. Gönül hoşluğu ise,
her hayrın alâmetidir.
Evliyâdan hikmet sahibi bir zat, başka bir velinin huzuruna varıp “Sana
bir mesele sormak istiyorum” deyince, diğeri ona şu cevabı vermiştir:
“Âlimleri bırakıp bana soru sorman, sahralarda yolunu şaşıran bir
sultanın, yolu oraları iyi bilen çobanlara sormayıp kendi gibi bir sultana
sormasına benzer.”
Hikmet ehlinin kadîm âdetlerinden biri de şudur ki, insanlarla bir arada
bulununca sükût edip kalbiyle üns ve huzura giderler. Bir soru sorulursa,
gönlüne Hak katından düşen cevabı verirler. Böyle bir hikmet sahibi
[299/b] bir gün, bir mecliste vecd hâliyle tatlı sözler söylemekteydi.
Hakikatin inceliklerine dair nükteler anlatıyordu. Hakikati idrakin zevk ve
coşkusuyla sîneler parçalayacak sırları ifşâ ediyordu. Bir müddet sonra ona
denildi ki; “O eşsiz nüktelerden birini bizim için tekrar söylesen, ne hoş
olurdu.” O hakîm, istek sahiplerine şu cevabı verdi: “O aşk ve vecd hâli
eğer benim için tekrar ederse hoş olur, aksi takdirde sözüm ilk lezzetinden
ve zevkten boş olur.”
Nazm
1. Sensin ey aşk ki her cânda suhan söylersin
Lîk uşşâk dilinden sözü sen söylersin
2. Dâ’imâ hazret-i ma‘şûk-ı ezeldir yârın
Dem-be-dem anın içün hubb-ı vatan söylersin
3. Hüsn-i dil-dâr ile hoş zevk ü safâ buldukça
Câna cân bahş idüp andan yine ten söylersin
4. Her sözün mihr ü mahabbet de hatâsız sözdür
Sen ki evsâf-ı ruh-ı mâh-ı Hoten söylersin
5. Leşker-i rûh-ı revân içre çü Mansûr oldun
Ol sebebden suhan-ı dâr u resen söylersin
6. Müjde-i Yûsufı Ya‘kûb-ı hazîne getürüp
Hem Habîb’e sıfat-ı Veys-i Karen söylersin
7. Tâ-be-key Hakkı’ya dirler ki söz ifşâ itme
Nitsün ol âşık-ı meczûbına sen söylersin
Günümüz Türkçesiyle
1. Sensin ey aşk! Her canda söz söylersin. Âşıkların dilinden sözü, ancak
sen söylersin.
2. Sevgilin, daima ezelî olan Hazreti Allah’tır. Onun için daima, aslî
vatanın sevgisini söylersin.
3. Sevgilinin güzelliğiyle zevk ve safâ buldukça, cana can bağışlayıp
ondan yine ten söylersin.
4. Her sözün sevgi ve aşk konusunda hatasızdır. Sen ki ay yüzlü sevgilinin
yanağını söylersin.
5. Ermişler ordusu içinde çünkü Mansûr [92] oldun. O sebeple dar
ağacından, yağlı urgandan söylersin.
6. Yusuf’un müjdesini mahzun Yakub’a götürüp; Sevgiliye Üveys el-
Karnî’nin safvetinden söylersin.
7. Hakkı’ya daha ne kadar “sözü ifşâ etme” diyecekler. Ne yapsın o
meczup âşık ki bunu sen söylersin.
Hikmet ehlinden bir zata denilmiştir ki; “Camide otursan da, halka faydalı
olsan.”
O kâmil buna şöyle cevap verdi: “Camide ancak cami (insanları etrafında
toplayıcı) özelliği olan oturur. Hâlbuki ben toplayıcı değilim, toplanmışım.”
Hak teala ârifin kalbinde hikmet ağaçları dikmiştir ki onları ancak açlık
suyu ile sular. İlahî hikmet sahibinin kalbiyle olan hâli, bahçıvanın
bahçesiyle olan ilgisi gibidir.
Hikmet ehlinin hâli ve şânı şudur ki daima gönül bahçelerine girer.
Bunlardan her birinde Hakk’a lâyık olmayan şeyleri temizleyerek koparır.
İlk önce tevhid bağına girer; orada şirk ve şüpheye dair ne bulduysa hepsini
söküp atarak temizler. Sonra tevekkül bahçesine girer; orada korku ve
endişeye dair ne bulursa hepsini söküp atar. Sonra tefvîz bağına girer; orada
tedbire, istemeye ait ne bulduysa hepsini söküp çıkarır. Sonra sabır
bahçesine girer; orada sabırsızlık, acelecilik adına ne bulduysa hepsini
söküp atar.
Sonra rıza bahçesine girer; orada öfke ve gazap adına ne bulduysa hepsini
söküp atar. Sonra marifet bağına girer; orada nefse, hevâya ve mâsivâya ait
ne bulduysa hepsini söküp çıkarır. Sonra muhabbet bağına girer; orada
başkalarına meyledip itibar etmek gibi, halka hoş görünmek gibi ne
bulduysa hepsini söküp çıkarır. Sonra hikmet bahçesine girer ve orada
bulunan ağaçları açlık suyu ile sular. Böylece o bahçenin çiçekleri açar,
meyveleri tam mânâsıyla olgunlaşır; bunların zevk ve lezzetinden canına
can katar.
İşte o hikmet sahibi iki cihandan kaçıp bu bahçeye sığınır. Vahdet
denizine dalar. Er geç her muradına nail olur. Aklı olan evliyânın hikmetine
meyleder, onların sözüyle amel eder. Ârif olan bu hikmete vâkıf olur.
Ganimet keseleri, hikmet medreseleridir. Hikmetten zevk almak gerçekte en
büyük nimet ve ganimettir. Evliyânın hikmetli sözlerini kalbinde muhafaza
eden, hakikatten nasibini almıştır. Evliyânın hikmetiyle konuşanın kıymeti
azîz ve yüce olur. Kalbin derinliklerine yol alan ârif, küllî akıldan hikmet
dersi almış olur. Hikmet ilmiyle dolar, sınırsız bir umman olup gider.
Nazm
1. Mu‘allim aşkdır genc-i sükût olmuş debistân[ı]
Sebakdır bilemen dildir anın tıfl-ı sebak-hânı [300/a]
2. Lisânı bî-zebânlıkdır bu fâzıl kâmil üstâdın
Velî âlemde yok anın lisânın anlar akrânı
3. Gönül çün bilemen zevkin bulur her defter-i fikri
Ki yazmış kilk-i akl anı ider mahv âb-ı nisyânı
4. Tavîlü’z-zeyl bir tomardır bu bilmemek ilmi
Ki ömr-i câvidân içre bulunmaz hadd ü pâyânı
5. Şühûdü’l-hakkı fi’l-kalb oldu mazmûnında bir nükte
Sevâdü’l-vechi fi’d-dâreyndir memdûh unvânı
6. Tasavvur idemem bir kimse tasdîk ide bu ilmi
Mu‘arrif olmadıysa keşf ü hüccet zevk ü vicdânı
7. Ulûmın enfa‘ı hikmetdir anı aşkdan öğren
Rümûz-ı pîr-i aşkı anlamakdır ârifin şânı
8. İlâhî izzetin Hakk’ı enîs it cânıma aşkı
Ki anın hikmeti zevkiyle kendümden olam fânî
9. Fakîrullâh’ı Hakkı’dan iyân seyr eyleyen ârif
İyân ehlidir ol neyler delîl-i akl ü burhânı
Günümüz Türkçesiyle
1. Bu dersin hocası aşk, sükût köşesi mektebi olmuş. Dersin konusu
bilmemektir, öğrencisi gönüldür.
2. Bu fazîletli ve kâmil üstâdın lisanı dilsizliktir. Ancak, âlemde onun
dilini anlayan bir akranı yoktur.
3. Gönül bilmemek zevkini bulur, o fikir defterinde. Kalem yazsa da akıl
onu unutkanlıkla siler süpürür.
4. Bilmemek ilmi, eklerle uzayıp giden bir tomardır. Ebedî hayatta bile,
onun sonu ve sınırı bulunmaz.
5. (Onun anlattıkları içinde) “kalpte Hakkı gören” nüktesi vardır. Onun
övülen ünvanı ise «iki âlemde yüz karalığı»dır.
6. Tasavvur edemem bir kimseyi, bu ilmi tasdik etsin. Eğer ki keşfi,
hucceti, vicdanî zevki tanımadıysa.
7. İlimlerin kıymetlisi hikmettir, onu aşktan öğren. Ârifin şerefi, şânı,
aşkın rumuzlarını anlamaktadır.
8. İlâhî! İzzetin aşkına canıma bu aşkı dost eyle ki onun hikmeti zevkiyle
kendimden geçip gideyim.
9. Fakîrullâh’ı [93] Hakkı’dan gözüyle gören ârif. O gönül ehlidir; aklî
delili, burhanı ne yapsın.
[86] . Fehm: İdrak, Anlayış gücü.
[87] . Bkz; Bakara, 2/269.
[88] . El-Hidâye ve’l-Bidâye.
[89] . Erkân-ı Erba’a. Toprak, su, hava ve ateşten oluşan dört ana unsur.
[90] . Mevâlîd-i Selâse: Dört ana unsurun çeşitli oranlardaki karışımlarıyla
meydana gelen üç temel oluşum.
[91] . Matbu metinde “gönüllü” şeklinde.
[92] . “Ene’l-Hak” dediği için idam edilerek külleri savrulan Hâllâc-ı
Mansûr.
[93] . İbrahim Hakkı Hazretleri’nin üstâdı.
5. Ermişler ordusu içinde çünkü Mansûr oldun. O sebeple dar ağacından,
yağlı urgandan söylersin.
9. Fakîrullâh’ı Hakkı’dan gözüyle gören ârif. O gönül ehlidir; aklî delili,
burhanı ne yapsın.
1. Hesap ve hendese ilim değil; cahilliğin ta kendisi. Hidaye okudun,
lâkin sen onu hidayet sanma.
4. O denizin dalgalarıdır felekler, erkân ve oluşumlar. Eşyanın mahiyeti
odur, hikmet odur; onu tanı.
. El-Hidâye ve’l-Bidâye.
. Bkz; Bakara, 2/269.
. Fehm: İdrak, Anlayış gücü.
5. Hakkı! Hikmet denizinin incisi, delinmemiş tek inci. Vehmi, fehmi,
aklı, fikri bırak; o matkaplar kırılsın.
4. O denizin dalgalarıdır felekler, erkân ve oluşumlar. Eşyanın mahiyeti
odur, hikmet odur; onu tanı.
Lâ-cerem gönlü evi Mescid-i Aksâ oldu
. Matbu metinde “gönüllü” şeklinde.
. Mevâlîd-i Selâse: Dört ana unsurun çeşitli oranlardaki karışımlarıyla
meydana gelen üç temel oluşum.
. Erkân-ı Erba’a. Toprak, su, hava ve ateşten oluşan dört ana unsur.
. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin üstâdı.
. “Ene’l-Hak” dediği için idam edilerek külleri savrulan Hâllâc-ı Mansûr.
Allah’ı bilmek Allah’a (kerrûbiyyûn) yakın meleklerin görülmesidir,
ayıpların örtülmesidir, günahlara keffârettir. Allah’ı bilmek hikmet adıyla
bilinir; bunun pek çok hayırlara vesile olacağı Kur’ân-ı Kerim’de
belirtilmiştir. Bunu talep eden, açlık ve susuzluğa katlanmayı alışkanlık
edinmelidir. İlim ile hikmet, beden ile can gibi birbirinden ayrılmazlar.
Nitekim beyitte şöyle denilmiştir:

