Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Evliyânın hikmetinin, sözlerinden daha tatlı ve daha üstün olduğunu, kalplere daha çok…

DÖRDÜNCÜ BÂB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde Evliyânın hikmetinin, sözlerinden daha tatlı ve daha üstün olduğunu, kalplere daha çok tesir ettiğini ve ilâhî hikmet sahiplerinin âlimlerden daha bilgili ve …

DÖRDÜNCÜ BÂB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

Evliyânın hikmetinin, sözlerinden daha tatlı ve daha üstün olduğunu,

kalplere daha çok tesir ettiğini ve ilâhî hikmet sahiplerinin âlimlerden daha

bilgili ve daha faziletli olduklarını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hikmet sahibi

bir velinin kalbi, bin âlimin kalbinden ziyade merhametli ve temizdir.

Âlimlerin sözleri de hastalara şifâ verir, fakat hakîmin sözleri mevtâya

(manen ölü bulunan insanlara) hayat bahşeder. Hakîmin bilgisi kudsî bir

oktur, konuşması ise onun yayıdır. Kalp bu okun hedefidir. Oku atan ise,

Hayy u Kayyûm olan Mevlâ teala Hazretleridir ve O’nun hata etmesi söz

konusu değildir. Âlimin ticaretinde sermaye başkasıyladır, hakîmin ticareti

ise kendi sermayesiyledir. İlim gümüştür, marifet altındır. Hikmet ise

mücevherdir.

Bir soru sorulunca âlim cevap verir; görüş beyan eder. Hakîm ise cevap

vermemek üzere mazeret beyan eder. Âlim halka söylediğinden aşağıdadır,

hakîm ise halka söylediğinden yüksektedir. Halkın, isteğine göre fetvâ

veren akılsız ve gâfildir. Sorulan on meselenin dokuzunda sükût edip

birinde cevap veren ise hakîmdir. Hakîmin dili ve gönlü mâsivâdan arınıp

temizlenmiştir. Onun için, kalbinden lisanına doğru hikmet akıp gelir.

Nitekim İmam Ahmed bin Hanbel ile Muhammed Şafiî bir yerde

namazların kazası konusunda konuşurlarken yanlarına Allah’ın velî

kullarından bir çoban gelmiştir. İmam Ahmed, İmam Şafiî’ye gelen çobanı

imtihan etmek için izin istemişse de, İmam Şafiî (rh.a.) bunu hoş

karşılamamış ve çobanın kalbini [299/a] incitmeyi ona revâ görmemiştir.

Buna rağmen İmam (Ahmed), çobana şu meseleyi sordu: “Başına şöyle bir

iş gelen mü’min hakkında ne dersin, bir düşün. Bir vakit namazını edâ

edememiş olsa. Fakat beş vakitten hangisini edâ etmediğini unutmuş olsa.

Bu durumda beş vakitten hangisini kaza etmesi gerekir?” Bunun üzerine

çoban ona dikkatle bakıp şu cevabı verdi: “O kimse gaflette kalmıştır, beş

vakti kaza etmesi lâzımdır.”

Ahmed bin Hanbel bunu işitince, cevabın azametinde yere düşüp

bayılmıştır. Çoban da kalkıp yoluna devam etmiştir. İmam Ahmed

ayıldığında çobanın cevabının pek isabetli olduğunu belirtmiş ve onun

heybetine hayranlığını ifade etmiştir:

“Evliyânın çoban kisvesinde olanı böyle ise, âlimleri nice olur” deyip

ibret almıştır. Bundan sonra muhabbet yoluna girmiş, imam iken evliyânın

önde gelenlerinden olmuştur.

Âlim ilmiyle nefsini gözetir. Hakîm ise nefsi terk etme ve varlığı

nefyetme gayretine bürünerek daima Rabbini gözetir. Nitekim İmam-ı

A’zam Ebû Hanife (rh. a.), kendisi evliyânın önde gelenlerinden olduğu

halde, İbn-i Ethem Hazretlerine; “İbrahim Efendimiz” diye hitap ederdi.

Arkadaşları bu hürmetin sebebini sorduklarında şu cevabı vermiştir: “Biz

ilmimizle nefsimizi gözetiriz. Hâlbuki evliyâ kendi varlığını unutup hikmetle

Mevlâsını gözetir.”

Âlimin hikmet ehline ihtiyacı çoktur. Hakîmin âlimlere ihtiyacı yoktur.

Nitekim Hazret-i Mûsâ (a. s) Hızır (a. s.)’a muhtaç olup sohbetine gitmiştir.

Hızır (a. s.) ise ona muhtaç olmayıp ayrılmıştır. Avâm, âlimlerin ikazıyla

yola gelir, sohbetiyle terbiye olur. Âlimler de hikmet ehlinin sözleriyle

terbiye olur. Hikmet ehli ise ancak Rabbiyle terbiye olur ki [hadis-i şerifte];

“Beni Rabbim terbiye etti. Terbiyemi ne güzel yaptı” buyurulmuştur.

Nitekim cahil ve eksik olan avâm –öğrenme konusunda yeteneği pek

sınırlı olan hayvanlar gibi olup- önce bilgi sahibi birinin yanına giderek,

usûl ve teferruata dair bilgileri öğrenmek durumundadır. Belki dil bilgisini,

Arapçayı, mantığı tamamlayarak aklı kullanmayı öğrenir. Âlim olur,

bildiğiyle amel edecek olgunluğa erişir. Bunları öğrenir, ancak yine de nefsi

bulunduğu ilk hâl üzere cahil ve eksik kalır.

Daha sonra o âlim gidip bir kâmil mürşidin huzuruna varırsa; yumuşak

huylu, ağır başlı olmayı öğrenir. Ahlâkını güzelleştirir. Belki hak yoluna

sülûk ederek yedi makama ulaşır. [Belki o zaman] kullukla nefsi ârif ve

kâmil olur.

Kâmil insan kendi kalbine varıp Rabbisiyle hazır olur, O’nun hikmetini

gözetleyip durur. Hak dinin hükümlerince amel edip Peygamberin izince

gider. Huşû ve huzû ile kulluğa erer, kulluğun nihayetine varır. Âdâb ve

erkâna dair dinin bütün incelikleri onda tezahür eder. İlmin ve irfânın

güzellikleri şahsında ortaya çıkar. Çünkü kâmil insan, Rabbinin dostluğunu

gönül huzurunda ve O’nun dostluğunda bulur. Mevlâ’nın gazabını gönlünün

daralmasından ve O’na uzak durmasından bilir. İşte bu işaret ve müjdeyi

yüreğinde hissedince, hikmetle şöyle söyler:

Kıta

1. Lutf u kahrın eseri dilde sürûr u gamdır

Emr ü nehy ol ferah u gamda iyân-ı zâhirdir

2. Gelse gam belki günâh işledin istiğfâr it

Kim gönül hoşluğu her hayra nişân-ı zâhirdir

Günümüz Türkçesiyle

1. Lütfun ve kahrın eseri, gönülde sevinç ve kederdir. Emir de yasak da, o

ferahlıkla kederden belli olur.

2. Gam gelirse, bil ki günah işledin, hemen tövbe et. Gönül hoşluğu ise,

her hayrın alâmetidir.

Evliyâdan hikmet sahibi bir zat, başka bir velinin huzuruna varıp “Sana

bir mesele sormak istiyorum” deyince, diğeri ona şu cevabı vermiştir:

“Âlimleri bırakıp bana soru sorman, sahralarda yolunu şaşıran bir

sultanın, yolu oraları iyi bilen çobanlara sormayıp kendi gibi bir sultana

sormasına benzer.”

Hikmet ehlinin kadîm âdetlerinden biri de şudur ki, insanlarla bir arada

bulununca sükût edip kalbiyle üns ve huzura giderler. Bir soru sorulursa,

gönlüne Hak katından düşen cevabı verirler. Böyle bir hikmet sahibi

[299/b] bir gün, bir mecliste vecd hâliyle tatlı sözler söylemekteydi.

Hakikatin inceliklerine dair nükteler anlatıyordu. Hakikati idrakin zevk ve

coşkusuyla sîneler parçalayacak sırları ifşâ ediyordu. Bir müddet sonra ona

denildi ki; “O eşsiz nüktelerden birini bizim için tekrar söylesen, ne hoş

olurdu.” O hakîm, istek sahiplerine şu cevabı verdi: “O aşk ve vecd hâli

eğer benim için tekrar ederse hoş olur, aksi takdirde sözüm ilk lezzetinden

ve zevkten boş olur.”

Nazm

1. Sensin ey aşk ki her cânda suhan söylersin

Lîk uşşâk dilinden sözü sen söylersin

2. Dâ’imâ hazret-i ma‘şûk-ı ezeldir yârın

Dem-be-dem anın içün hubb-ı vatan söylersin

3. Hüsn-i dil-dâr ile hoş zevk ü safâ buldukça

Câna cân bahş idüp andan yine ten söylersin

4. Her sözün mihr ü mahabbet de hatâsız sözdür

Sen ki evsâf-ı ruh-ı mâh-ı Hoten söylersin

5. Leşker-i rûh-ı revân içre çü Mansûr oldun

Ol sebebden suhan-ı dâr u resen söylersin

6. Müjde-i Yûsufı Ya‘kûb-ı hazîne getürüp

Hem Habîb’e sıfat-ı Veys-i Karen söylersin

7. Tâ-be-key Hakkı’ya dirler ki söz ifşâ itme

Nitsün ol âşık-ı meczûbına sen söylersin

Günümüz Türkçesiyle

1. Sensin ey aşk! Her canda söz söylersin. Âşıkların dilinden sözü, ancak

sen söylersin.

2. Sevgilin, daima ezelî olan Hazreti Allah’tır. Onun için daima, aslî

vatanın sevgisini söylersin.

3. Sevgilinin güzelliğiyle zevk ve safâ buldukça, cana can bağışlayıp

ondan yine ten söylersin.

4. Her sözün sevgi ve aşk konusunda hatasızdır. Sen ki ay yüzlü sevgilinin

yanağını söylersin.

5. Ermişler ordusu içinde çünkü Mansûr [92] oldun. O sebeple dar

ağacından, yağlı urgandan söylersin.

6. Yusuf’un müjdesini mahzun Yakub’a götürüp; Sevgiliye Üveys el-

Karnî’nin safvetinden söylersin.

7. Hakkı’ya daha ne kadar “sözü ifşâ etme” diyecekler. Ne yapsın o

meczup âşık ki bunu sen söylersin.

Hikmet ehlinden bir zata denilmiştir ki; “Camide otursan da, halka faydalı

olsan.”

O kâmil buna şöyle cevap verdi: “Camide ancak cami (insanları etrafında

toplayıcı) özelliği olan oturur. Hâlbuki ben toplayıcı değilim, toplanmışım.”

Hak teala ârifin kalbinde hikmet ağaçları dikmiştir ki onları ancak açlık

suyu ile sular. İlahî hikmet sahibinin kalbiyle olan hâli, bahçıvanın

bahçesiyle olan ilgisi gibidir.

Hikmet ehlinin hâli ve şânı şudur ki daima gönül bahçelerine girer.

Bunlardan her birinde Hakk’a lâyık olmayan şeyleri temizleyerek koparır.

İlk önce tevhid bağına girer; orada şirk ve şüpheye dair ne bulduysa hepsini

söküp atarak temizler. Sonra tevekkül bahçesine girer; orada korku ve

endişeye dair ne bulursa hepsini söküp atar. Sonra tefvîz bağına girer; orada

tedbire, istemeye ait ne bulduysa hepsini söküp çıkarır. Sonra sabır

bahçesine girer; orada sabırsızlık, acelecilik adına ne bulduysa hepsini

söküp atar.

Sonra rıza bahçesine girer; orada öfke ve gazap adına ne bulduysa hepsini

söküp atar. Sonra marifet bağına girer; orada nefse, hevâya ve mâsivâya ait

ne bulduysa hepsini söküp çıkarır. Sonra muhabbet bağına girer; orada

başkalarına meyledip itibar etmek gibi, halka hoş görünmek gibi ne

bulduysa hepsini söküp çıkarır. Sonra hikmet bahçesine girer ve orada

bulunan ağaçları açlık suyu ile sular. Böylece o bahçenin çiçekleri açar,

meyveleri tam mânâsıyla olgunlaşır; bunların zevk ve lezzetinden canına

can katar.

İşte o hikmet sahibi iki cihandan kaçıp bu bahçeye sığınır. Vahdet

denizine dalar. Er geç her muradına nail olur. Aklı olan evliyânın hikmetine

meyleder, onların sözüyle amel eder. Ârif olan bu hikmete vâkıf olur.

Ganimet keseleri, hikmet medreseleridir. Hikmetten zevk almak gerçekte en

büyük nimet ve ganimettir. Evliyânın hikmetli sözlerini kalbinde muhafaza

eden, hakikatten nasibini almıştır. Evliyânın hikmetiyle konuşanın kıymeti

azîz ve yüce olur. Kalbin derinliklerine yol alan ârif, küllî akıldan hikmet

dersi almış olur. Hikmet ilmiyle dolar, sınırsız bir umman olup gider.

Nazm

1. Mu‘allim aşkdır genc-i sükût olmuş debistân[ı]

Sebakdır bilemen dildir anın tıfl-ı sebak-hânı [300/a]

2. Lisânı bî-zebânlıkdır bu fâzıl kâmil üstâdın

Velî âlemde yok anın lisânın anlar akrânı

3. Gönül çün bilemen zevkin bulur her defter-i fikri

Ki yazmış kilk-i akl anı ider mahv âb-ı nisyânı

4. Tavîlü’z-zeyl bir tomardır bu bilmemek ilmi

Ki ömr-i câvidân içre bulunmaz hadd ü pâyânı

5. Şühûdü’l-hakkı fi’l-kalb oldu mazmûnında bir nükte

Sevâdü’l-vechi fi’d-dâreyndir memdûh unvânı

6. Tasavvur idemem bir kimse tasdîk ide bu ilmi

Mu‘arrif olmadıysa keşf ü hüccet zevk ü vicdânı

7. Ulûmın enfa‘ı hikmetdir anı aşkdan öğren

Rümûz-ı pîr-i aşkı anlamakdır ârifin şânı

8. İlâhî izzetin Hakk’ı enîs it cânıma aşkı

Ki anın hikmeti zevkiyle kendümden olam fânî

9. Fakîrullâh’ı Hakkı’dan iyân seyr eyleyen ârif

İyân ehlidir ol neyler delîl-i akl ü burhânı

Günümüz Türkçesiyle

1. Bu dersin hocası aşk, sükût köşesi mektebi olmuş. Dersin konusu

bilmemektir, öğrencisi gönüldür.

2. Bu fazîletli ve kâmil üstâdın lisanı dilsizliktir. Ancak, âlemde onun

dilini anlayan bir akranı yoktur.

3. Gönül bilmemek zevkini bulur, o fikir defterinde. Kalem yazsa da akıl

onu unutkanlıkla siler süpürür.

4. Bilmemek ilmi, eklerle uzayıp giden bir tomardır. Ebedî hayatta bile,

onun sonu ve sınırı bulunmaz.

5. (Onun anlattıkları içinde) “kalpte Hakkı gören” nüktesi vardır. Onun

övülen ünvanı ise «iki âlemde yüz karalığı»dır.

6. Tasavvur edemem bir kimseyi, bu ilmi tasdik etsin. Eğer ki keşfi,

hucceti, vicdanî zevki tanımadıysa.

7. İlimlerin kıymetlisi hikmettir, onu aşktan öğren. Ârifin şerefi, şânı,

aşkın rumuzlarını anlamaktadır.

8. İlâhî! İzzetin aşkına canıma bu aşkı dost eyle ki onun hikmeti zevkiyle

kendimden geçip gideyim.

9. Fakîrullâh’ı [93] Hakkı’dan gözüyle gören ârif. O gönül ehlidir; aklî

delili, burhanı ne yapsın.

[86] . Fehm: İdrak, Anlayış gücü.

[87] . Bkz; Bakara, 2/269.

[88] . El-Hidâye ve’l-Bidâye.

[89] . Erkân-ı Erba’a. Toprak, su, hava ve ateşten oluşan dört ana unsur.

[90] . Mevâlîd-i Selâse: Dört ana unsurun çeşitli oranlardaki karışımlarıyla

meydana gelen üç temel oluşum.

[91] . Matbu metinde “gönüllü” şeklinde.

[92] . “Ene’l-Hak” dediği için idam edilerek külleri savrulan Hâllâc-ı

Mansûr.

[93] . İbrahim Hakkı Hazretleri’nin üstâdı.

5. Ermişler ordusu içinde çünkü Mansûr oldun. O sebeple dar ağacından,

yağlı urgandan söylersin.

9. Fakîrullâh’ı Hakkı’dan gözüyle gören ârif. O gönül ehlidir; aklî delili,

burhanı ne yapsın.

1. Hesap ve hendese ilim değil; cahilliğin ta kendisi. Hidaye okudun,

lâkin sen onu hidayet sanma.

4. O denizin dalgalarıdır felekler, erkân ve oluşumlar. Eşyanın mahiyeti

odur, hikmet odur; onu tanı.

. El-Hidâye ve’l-Bidâye.

. Bkz; Bakara, 2/269.

. Fehm: İdrak, Anlayış gücü.

5. Hakkı! Hikmet denizinin incisi, delinmemiş tek inci. Vehmi, fehmi,

aklı, fikri bırak; o matkaplar kırılsın.

4. O denizin dalgalarıdır felekler, erkân ve oluşumlar. Eşyanın mahiyeti

odur, hikmet odur; onu tanı.

Lâ-cerem gönlü evi Mescid-i Aksâ oldu

. Matbu metinde “gönüllü” şeklinde.

. Mevâlîd-i Selâse: Dört ana unsurun çeşitli oranlardaki karışımlarıyla

meydana gelen üç temel oluşum.

. Erkân-ı Erba’a. Toprak, su, hava ve ateşten oluşan dört ana unsur.

. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin üstâdı.

. “Ene’l-Hak” dediği için idam edilerek külleri savrulan Hâllâc-ı Mansûr.

Allah’ı bilmek Allah’a (kerrûbiyyûn) yakın meleklerin görülmesidir,

ayıpların örtülmesidir, günahlara keffârettir. Allah’ı bilmek hikmet adıyla

bilinir; bunun pek çok hayırlara vesile olacağı Kur’ân-ı Kerim’de

belirtilmiştir. Bunu talep eden, açlık ve susuzluğa katlanmayı alışkanlık

edinmelidir. İlim ile hikmet, beden ile can gibi birbirinden ayrılmazlar.

Nitekim beyitte şöyle denilmiştir: