Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Gavs-ı a’zam ulu Şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin her haldeki…

BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Onuncu Madde Onuncu Madde Gavs-ı a’zam ulu Şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin her haldeki metânetini, tarikattaki istikametini, hakîkatte önderliğini, ondan herkesin …

BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Onuncu Madde

Onuncu Madde

Gavs-ı a’zam ulu Şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin her

haldeki metânetini, tarikattaki istikametini, hakîkatte önderliğini, ondan

herkesin yardım ve iyilik gördüğünü, fânî hayatta kaldığı müddetini ve

âhirete irtihal ettiği vakti bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin pak rûhu fazl

âlemindendi ve inâyet odasında terbiye kılınmıştı. Onun fıtrî velâyeti Allah

vergisiydi. Cibilliyetinden gelen saadeti anadan doğma kendisinde vardı.

Onu görenlerin kalbi hemen kendisine muhabbet duyardı, nefisleri ona

boyun eğerdi. O, sultanların makbûlü ve bütün kalplerin sevgilisiydi. Seyr ü

sülûk ehlinin efendisiydi.

Onun saadetli huzuru, havâssın Kâbesi idi. Onun devletli kapısı insanların

maksadı idi. Âlimlerden ve avâmdan onu gören herkes kâmil velâyetine

teslim olurdu. O asrının biricik evliyâsı, çağının yegâne âlimi olup kadri

yüce bir insandı. Onun yüce namı çevre illerde ve Arabistan diyarında

meşhurdu. Onun güzel namı İstanbul’dan Hindistan’a varıp İran ve Turan’a

kadar dolmuştu. Toplumun önde gelen iyi insanları gönül rızâsıyla onun

hizmetine tâlip olup dostluğunu memnuniyetle kabul ederlerdi. Sohbetine

katılıp hizmetinde bulunanlar nice manevî halleri ve kemâlâtın âlâsını

bulmuşlardı. Onun mübarek başında ve göğsünde güneş gibi bir nûrun

parladığını görmüşlerdi. Onu ilk defa görenler, o azîzi önceden kendilerine

hususiyetleri bildirilmediği halde sevmişlerdi. [366/b] Ondan aldıklarını

alıp onunla erdiklerine ermişlerdi. Onun mübarek yüzünün hayalini

hâfızasına nakşedenler safâsını sürmüşlerdi. Onun vasıtasıyla huzur

meclisine girmişlerdi. Çünkü o himmeti geniş zât, Muhhammedî yolda

imamdı.

Mürşid-i kâmilin bütün alâmetleri onda tamamen mevcuttu. Allah’ın

tevfîki onun yoldaşıydı. Her işte orta yolu tutmak prensibiydi. Üns yoldaşı,

bast hâli onun tertemiz kokusu idi. Hikmet onun yol göstericisi, akıl

veziriydi. Doğruluk sancağı, yumuşak huyluluk (hilm) sanatıydı. Mükâşefe

onun gıdası, müşâhade şifâsıydı. Âdâba riâyet ederek şeriata uymak zâhiri,

hakîkat üzere tecellî eden halleri tertemiz sırrı idi. O, irfân madeniydi; sadrı

genişti, şânı büyüktü. Kendisinden zuhûr eden hârikulâde haller sayısızdı,

şaşılacak halleri pek çoktu. Zamanındaki evliyânın kutbuydu, belki her dert

sahibinin tesellî kaynağı gavs idi. Nitekim gönül âleminde o akıcı rûh

devrin evliyâsına sultân idi, herkese sözü geçen fermân sahibiydi. Âşıklara

yoldaştı, dertlilerin derdine dermândı.

Yüzünün nûru ve halinin kemâli ile parlayan bir güneş gibiydi. Basiret

ehli onun şânına hayran oldukları gibi, dünya mülkünün sultanları Mekke-i

Mükerreme Şerifi Mesud, Hindistan Sultanı, Osmanlı sultânı Mahmûd ile

onun pek çok vezirleri ve çevre illerdeki kumandanların hepsi ona gizli ve

açık mektuplar gönderirler, nezirler ve armağanlar ulaştırırlardı; her biri

onun hayır dualarını almak, hoşnutluğunu ve himmetini yanında bilmek

isterdi. Duasının makbûliyeti ve rızâsının lezzeti açıktı. İkbal ve izzeti,

himmetinin nüfûzu güneşten açıktı. Onun dostlarıyla buluşması ve fakirlere

olan ihsan ı minnetsiz olurdu.

Ziyaretine gelenlere nasihat edip meth ü senâ ile gönüllerini hoş ederdi,

gelemeyenlere sevgisini ızhar edip meccânen bol bol hayır dualar ederdi.

İnsanlar ve cinler ona ta’zîm ve ikram edip emrine boyun eğerler ve rızâsını

talep ederlerdi. Çünkü o, insanların ve cinlerin mürşidi ve irfân ehlinin

şeyhi idi. Şu âlem ehlinin en azîzi, Âdem’in hilâfette vârisi ve Rahmân’ın

Habîbi’nin vasîsi idi.

Allah bizi, onun bereketlerinden faydalandırsın. Âmin.

Mekke Şerifi Mesud ’un, o gönüller sultânına gönderdiği mektubun

muhteviyâtı şudur:

“Evliyâsının gönüllerinde kerim vechinin cemâlini aksettiren aynalar kılıp

sîmâlarındaki safiyeti de kadîm nûrunu taşıyan levhalar eyleyen Allah’a

hamd olsun. Onlar ki görüldüklerinde Allah’ın zikri hatırlanır.

Salât u selâm, gözlerinden kâinâtın perdeleri kaldırılıp varlığın sırrı

kendisine açılan basîret sahiplerinin en fazîletlisi Muhammed aleyhisselama

olsun.

Allah’ın kâinâta sirâyet eden varlığının sırrı, velîlerin kalplerine

açılmıştır. Onlar, varlıklar içinde nereye baksalar hemen O’nu görürler.

Bundan sonra deriz ki: Parıltılı cevherler gibi selâm ve övgüler, emsalsiz

senâlar, vefâ duyguları, güzel kokulu selâmlar, cömertlere yaraşır meth ü

senâlar kalbimin yanında dosdoğru durduğu, cismimin yanında (dermansız)

hasta gibi durup şifâ beklediği, lütuf ve merhamet madeni, cömertlik

âbidesi, feyz ve sevgi kaynağı şeyhimiz, insanların ve cinlerin şeyhi,

insanlığın gözünün nûru ve insanlığın özü, âlemde Allah’ın gölgesi,

Nebiyy-i muhterem (s.a.v)’in vasîsi, ilmiyle amel eden âlim, fazîletli, kâmil

efendimiz Gavs Fakîrullâh Tillovî hazretlerine olsun.”

Sultan Mahmud ’un o azîze gönderdiği mektup şöyledir:

“Aklın kavrayamadığı, kıyasın ölçemediği yüksek hakikatlerin özünü,

evliyânın gönüllerine açan Allah’a hamd olsun.

Sizi sevenler ve size tâbi olanlar, diğer insanların ulaşamadığı yüksek

makamlara vâsıl olmuştur. Size yakın olanlar, ancak havâstır ki onları

tanıyan sizi tanır, onları bulan zahmetsizce size ulaşır. Şüphesiz ki onlardan

birini bulan kurtuluşa ermiştir. Onlardan birinin dostluğuna kabul ettiği kişi

Allah’a vâsıl olur. Ünsiyet meclisine katılır.

Selâm ve dualarımız, kudsiyet deryasından içip ünsiyet makamına oturan

[Peygamber aleyhisselama], [367/a] onun âline, ashâbına olsun ki, onların

sırları

ahadiyet

makamını

müşâhade

edip

vasıfları

rubûbiyetin

yüceliklerinde fânî olmuştur.

Bundan sonra (deriz ki;) yüce şeyhimiz hazretlerine merhamet sahibi

Rabb’in selâmıyla [192] selâm olsun. O tarikat imamı, hakikate yol gösterici

ve irşâd makamının sahibidir. O, Allah’a teveccüh eden kulların bütün

işlerini tanzim eden, hâliyle ve sözüyle halkı Hakk’a çağıran, şekillerin ve

rûhların hülasasıdır.

O “zücâce ve mesâbîh” [193] âyetinin sırrını bilmiş, mülk ve melekût

âlemlerinin hallerine vâkıf olmuş, kudsî ve ilâhî âlemin sırları kendisine

bildirilmiş, ârif-i billah olup O’ndan başka her şeyden alâkasını kesmekle

Allah’a vâsıl olmuş azîz şeyhimiz, efendimiz Fakîrullâh hazretleridir ki,

Allah onun iclâlini devam ettirsin ve bâkî kılsın.”

Mektuplardan yapılan iktibaslar burada sona erdi.

Çünkü o tertemiz rûh yeryüzüne inip kemâl kesb ederek Hakk’ın ârifi

olunca, halk tarafından bilinmiştir. İlâhî inâyete mazhar olup ebedî feyzin

kaynağı olarak, iki cihanı da gönül aynasında seyretmiştir. Herkesi ve her

şeyi unutup ancak Rabbini bilip O’nunla tenhâ kalmıştır. Cihanın cevr ü

cefâsından yüz çevirip manevî zevk ve safâ âlemine teveccüh etmiştir. Bu

cihanın bitip tükenmez kederinden usanıp vahdet âleminde dâimî visâl

şerbetini içmeyi arzu etmiştir.

Neticede onun da bu kârhânede acayip cilvelerle nöbetini savup âhirete

göçme vakti gelmiştir. Bu fânî dünyadan ebediyet âlemine göçmek onun

için gayet kolay olmuştur. Çünkü o bekâ ehli, kuyu hâdisesinde zaten

ihtiyârî ölümle ölmüştü. Belki de sadece temiz rûhu beden kabristanına

haps olup kalmıştı.

O azîzin yaşı sekseni geçip Hicrî tarih de 1147 [M. 1734] olunca, o yılın

Şevval ayının ortasında o herkesin pederi bir hafta kadar kendi iç deryâsına

dalmıştır. Halk öyle sanmıştır ki o iyice hastalanıp dermansız kalmıştır. Bir

Cuma gecesi yatsıdan sonra içine daldığı manevî âlemden çıkıp tekrar bu

his âlemine dönmüştür. Evlâdını ve torunlarını yanına çağırıp ilim

tahsilinde ve hep iyilik üzere olmalarını vasiyet etmiştir. Herkesin

zimmetini ibrâ edip türbesi vakfına büyük oğlu Abdülkadir’i mütevellî

tayin etmiştir.

[Bu durumda telaşa kapılıp şaşkına dönen yakınlarına] Yâsin-i şerif

okumalarını hatırlatmış ve o sırada odası enfes bir koku ile dolmuştur.

Sanki birer hokka öd ve anber yakılmış gibi o mekân tertemiz kokuya

bürünmüştür. Evlâdı ve torunları gam ve kederle dolmuştur. Hâlbuki onun

hakkında o gece sevinç ve bayram gecesi olmuştur.

Ne zaman ki onun kulağına “Rahim olan Allah’tan söz olarak selâm”

(Yâsîn 36/58) sesi gelmiştir, işte tam o sırada “Allah!” diyerek Hakk’a can

verip muradını almıştır. Kendisi O’nun katına gitmiş, latif bedeni burada

kalmıştır. Çünkü o huzur ehli, bu aldanma yurdunu bırakıp o sürûr evine

göçmüştür.

O zaman evlâdı ve torunları onun ayrılığına ağlayıp yüreklerini dağlayıp

hepsini hayret kaplamıştır. Hâlbuki o gece o Hazret için en büyük bayram

ve en muazzam sevinç günü iken, geride kalanlara hüzün ve mâtem gecesi

olmuştur.

Mübarek evlâdı hemen o gece tenhâ iken kendisini gasledip kefenlediler.

Böylece vasiyetini yerine getirmiş oldular. Daha geceden Siirt halkına ve

civardaki beş-altı köye adam gönderilmiş olup sabahleyin hepsi de

gelmişlerdir. Sayısız cemaat toplanmış ve oğlu Abdülkadir Efendi cenaze

namazını kıldırmışlardır. Kabr-i şerifi pederim Osman Efendi ile Mehmed

Sıhrânî Efendi’nin türbeleri önünde kazılmıştır. Köy halkı kırk gün kabr-i

şerifine gelip sabah akşam Kur’ân-ı Kerim okumuşlardır. Mezarı üstüne

gayet süslü ve yıldızlarla örtülü bir sanduka yapılmış ve içine vefat tarihi

yazılmıştır. Haftada bir gün o köy halkına mezarı yanında kendi vakfından

birer ikişer [367/b] ekmek dağıtılmıştır. Nûrlu kabri mü’minlerce ziyaret

edilip onunla teberrük olunmuştur.

Kaddesallahu sırrahû. Aziz rûhu için el-Fatiha.

Nazm

1-Ey hâce bu zindândan

Ben azm-i sefer kıldım

Eflâk-i dil ü cândan

Hoş râh-güzer kıldım

2-Cân azm-i semâ itdi

Tâ ma‘denine bitdi

Ol semte ki cân gitdi

Ol semte nazar kıldım

3-Seyl misli revân oldum

Vahdet yemmini buldum

Ol hamr ile hoş doldum

Ben bahrı makar kıldım

4-Dilden evime tâbân

Gösterdi yüzin rahşân

Mihriyle idüp devrân

Ben seyr-i kamer kıldım

5-Cân içre o cânândır

Dil hüsnüne hayrândır

Ârif işi seyrândır

Ben zevk-i diger kıldım

6-Ol vuslat-ı rûhânî

Hoş buldı bu rûh anı

Seyr ü sefer-i cânı

Ben havf ü hatar kıldım

7-Hakkı dil ü cân dolsun

Ol hamr ile mest olsun

Bî-perde anı bulsun

Ben cismi siper kıldım

Günümüz Türkçesiyle

1-Ey hoca! Ben bu zindandan azmedip sefer kıldım. Gönül ve can

feleğinden, hoşça yola koyuldum.

2-Cân, semâya azmetti, tâ madenine yetişti. O semte ki cân gitti, o tarafa

nazar ettim.

3-Sel gibi akıp gittim, vahdet deryasını buldum. O şarapla bir hoş doldum,

ben deryayı yurt edindim.

4-Güneş, gönülden evime parlak yüzünü gösterdi. Ay ile devrân edip ben

kameri seyrettim.

5-Cân içre o sevgilidir; gönül, hüsnüne hayrândır. Ârifin işi seyrândır, ben

başka bir zevk aldım.

6-O rûhânî vuslat ki, hoş buldu bu rûh onu. Cânın seyr ü seferini, havf u

hatar kıldım.

7-Hakkı! Gönlün ve cânın dolsun; o bâde ile mest olsun. Perdesiz onu

bulsun, ben cismimi siper kıldım.

[191] . Burada sözü edilen iki genç, Peygamber Efendimiz’in sevgili

torunları Hazret-i Hasan ile Hüseyin’dir. (r. anhümâ)

[192] . Bkz; “Onlara merhametli Rabb’in söylediği selâm vardır”

(Yâsîn, 36/58)

[193] . Bkz; Nûr sûresi 24/35]

14-İki dünyanın seyyidi Tâhâ ile. İki gencin efendisiyle. Sizler ki onun,

göz nûrusunuz. Allah için beni, maksadıma eriştirin. Allah hakkı için, Allah

erleri, Allah’ın inâyetiyle yardım edin bize.

Bundan sonra (deriz ki;) yüce şeyhimiz hazretlerine merhamet sahibi

Rabb’in selâmıyla selâm olsun. O tarikat imamı, hakikate yol gösterici ve

irşâd makamının sahibidir. O, Allah’a teveccüh eden kulların bütün işlerini

tanzim eden, hâliyle ve sözüyle halkı Hakk’a çağıran, şekillerin ve rûhların

hülasasıdır.

. Bkz; “Onlara merhametli Rabb’in söylediği selâm vardır” (Yâsîn,

36/58)

. Bkz; Nûr sûresi 24/35]

. Burada sözü edilen iki genç, Peygamber Efendimiz’in sevgili torunları

Hazret-i Hasan ile Hüseyin’dir. (r. anhümâ)

O “zücâce ve mesâbîh” âyetinin sırrını bilmiş, mülk ve melekût

âlemlerinin hallerine vâkıf olmuş, kudsî ve ilâhî âlemin sırları kendisine

bildirilmiş, ârif-i billah olup O’ndan başka her şeyden alâkasını kesmekle

Allah’a vâsıl olmuş azîz şeyhimiz, efendimiz Fakîrullâh hazretleridir ki,

Allah onun iclâlini devam ettirsin ve bâkî kılsın.”