BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Onuncu Madde
Onuncu Madde
Gavs-ı a’zam ulu Şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin her
haldeki metânetini, tarikattaki istikametini, hakîkatte önderliğini, ondan
herkesin yardım ve iyilik gördüğünü, fânî hayatta kaldığı müddetini ve
âhirete irtihal ettiği vakti bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin pak rûhu fazl
âlemindendi ve inâyet odasında terbiye kılınmıştı. Onun fıtrî velâyeti Allah
vergisiydi. Cibilliyetinden gelen saadeti anadan doğma kendisinde vardı.
Onu görenlerin kalbi hemen kendisine muhabbet duyardı, nefisleri ona
boyun eğerdi. O, sultanların makbûlü ve bütün kalplerin sevgilisiydi. Seyr ü
sülûk ehlinin efendisiydi.
Onun saadetli huzuru, havâssın Kâbesi idi. Onun devletli kapısı insanların
maksadı idi. Âlimlerden ve avâmdan onu gören herkes kâmil velâyetine
teslim olurdu. O asrının biricik evliyâsı, çağının yegâne âlimi olup kadri
yüce bir insandı. Onun yüce namı çevre illerde ve Arabistan diyarında
meşhurdu. Onun güzel namı İstanbul’dan Hindistan’a varıp İran ve Turan’a
kadar dolmuştu. Toplumun önde gelen iyi insanları gönül rızâsıyla onun
hizmetine tâlip olup dostluğunu memnuniyetle kabul ederlerdi. Sohbetine
katılıp hizmetinde bulunanlar nice manevî halleri ve kemâlâtın âlâsını
bulmuşlardı. Onun mübarek başında ve göğsünde güneş gibi bir nûrun
parladığını görmüşlerdi. Onu ilk defa görenler, o azîzi önceden kendilerine
hususiyetleri bildirilmediği halde sevmişlerdi. [366/b] Ondan aldıklarını
alıp onunla erdiklerine ermişlerdi. Onun mübarek yüzünün hayalini
hâfızasına nakşedenler safâsını sürmüşlerdi. Onun vasıtasıyla huzur
meclisine girmişlerdi. Çünkü o himmeti geniş zât, Muhhammedî yolda
imamdı.
Mürşid-i kâmilin bütün alâmetleri onda tamamen mevcuttu. Allah’ın
tevfîki onun yoldaşıydı. Her işte orta yolu tutmak prensibiydi. Üns yoldaşı,
bast hâli onun tertemiz kokusu idi. Hikmet onun yol göstericisi, akıl
veziriydi. Doğruluk sancağı, yumuşak huyluluk (hilm) sanatıydı. Mükâşefe
onun gıdası, müşâhade şifâsıydı. Âdâba riâyet ederek şeriata uymak zâhiri,
hakîkat üzere tecellî eden halleri tertemiz sırrı idi. O, irfân madeniydi; sadrı
genişti, şânı büyüktü. Kendisinden zuhûr eden hârikulâde haller sayısızdı,
şaşılacak halleri pek çoktu. Zamanındaki evliyânın kutbuydu, belki her dert
sahibinin tesellî kaynağı gavs idi. Nitekim gönül âleminde o akıcı rûh
devrin evliyâsına sultân idi, herkese sözü geçen fermân sahibiydi. Âşıklara
yoldaştı, dertlilerin derdine dermândı.
Yüzünün nûru ve halinin kemâli ile parlayan bir güneş gibiydi. Basiret
ehli onun şânına hayran oldukları gibi, dünya mülkünün sultanları Mekke-i
Mükerreme Şerifi Mesud, Hindistan Sultanı, Osmanlı sultânı Mahmûd ile
onun pek çok vezirleri ve çevre illerdeki kumandanların hepsi ona gizli ve
açık mektuplar gönderirler, nezirler ve armağanlar ulaştırırlardı; her biri
onun hayır dualarını almak, hoşnutluğunu ve himmetini yanında bilmek
isterdi. Duasının makbûliyeti ve rızâsının lezzeti açıktı. İkbal ve izzeti,
himmetinin nüfûzu güneşten açıktı. Onun dostlarıyla buluşması ve fakirlere
olan ihsan ı minnetsiz olurdu.
Ziyaretine gelenlere nasihat edip meth ü senâ ile gönüllerini hoş ederdi,
gelemeyenlere sevgisini ızhar edip meccânen bol bol hayır dualar ederdi.
İnsanlar ve cinler ona ta’zîm ve ikram edip emrine boyun eğerler ve rızâsını
talep ederlerdi. Çünkü o, insanların ve cinlerin mürşidi ve irfân ehlinin
şeyhi idi. Şu âlem ehlinin en azîzi, Âdem’in hilâfette vârisi ve Rahmân’ın
Habîbi’nin vasîsi idi.
Allah bizi, onun bereketlerinden faydalandırsın. Âmin.
Mekke Şerifi Mesud ’un, o gönüller sultânına gönderdiği mektubun
muhteviyâtı şudur:
“Evliyâsının gönüllerinde kerim vechinin cemâlini aksettiren aynalar kılıp
sîmâlarındaki safiyeti de kadîm nûrunu taşıyan levhalar eyleyen Allah’a
hamd olsun. Onlar ki görüldüklerinde Allah’ın zikri hatırlanır.
Salât u selâm, gözlerinden kâinâtın perdeleri kaldırılıp varlığın sırrı
kendisine açılan basîret sahiplerinin en fazîletlisi Muhammed aleyhisselama
olsun.
Allah’ın kâinâta sirâyet eden varlığının sırrı, velîlerin kalplerine
açılmıştır. Onlar, varlıklar içinde nereye baksalar hemen O’nu görürler.
Bundan sonra deriz ki: Parıltılı cevherler gibi selâm ve övgüler, emsalsiz
senâlar, vefâ duyguları, güzel kokulu selâmlar, cömertlere yaraşır meth ü
senâlar kalbimin yanında dosdoğru durduğu, cismimin yanında (dermansız)
hasta gibi durup şifâ beklediği, lütuf ve merhamet madeni, cömertlik
âbidesi, feyz ve sevgi kaynağı şeyhimiz, insanların ve cinlerin şeyhi,
insanlığın gözünün nûru ve insanlığın özü, âlemde Allah’ın gölgesi,
Nebiyy-i muhterem (s.a.v)’in vasîsi, ilmiyle amel eden âlim, fazîletli, kâmil
efendimiz Gavs Fakîrullâh Tillovî hazretlerine olsun.”
Sultan Mahmud ’un o azîze gönderdiği mektup şöyledir:
“Aklın kavrayamadığı, kıyasın ölçemediği yüksek hakikatlerin özünü,
evliyânın gönüllerine açan Allah’a hamd olsun.
Sizi sevenler ve size tâbi olanlar, diğer insanların ulaşamadığı yüksek
makamlara vâsıl olmuştur. Size yakın olanlar, ancak havâstır ki onları
tanıyan sizi tanır, onları bulan zahmetsizce size ulaşır. Şüphesiz ki onlardan
birini bulan kurtuluşa ermiştir. Onlardan birinin dostluğuna kabul ettiği kişi
Allah’a vâsıl olur. Ünsiyet meclisine katılır.
Selâm ve dualarımız, kudsiyet deryasından içip ünsiyet makamına oturan
[Peygamber aleyhisselama], [367/a] onun âline, ashâbına olsun ki, onların
sırları
ahadiyet
makamını
müşâhade
edip
vasıfları
rubûbiyetin
yüceliklerinde fânî olmuştur.
Bundan sonra (deriz ki;) yüce şeyhimiz hazretlerine merhamet sahibi
Rabb’in selâmıyla [192] selâm olsun. O tarikat imamı, hakikate yol gösterici
ve irşâd makamının sahibidir. O, Allah’a teveccüh eden kulların bütün
işlerini tanzim eden, hâliyle ve sözüyle halkı Hakk’a çağıran, şekillerin ve
rûhların hülasasıdır.
O “zücâce ve mesâbîh” [193] âyetinin sırrını bilmiş, mülk ve melekût
âlemlerinin hallerine vâkıf olmuş, kudsî ve ilâhî âlemin sırları kendisine
bildirilmiş, ârif-i billah olup O’ndan başka her şeyden alâkasını kesmekle
Allah’a vâsıl olmuş azîz şeyhimiz, efendimiz Fakîrullâh hazretleridir ki,
Allah onun iclâlini devam ettirsin ve bâkî kılsın.”
Mektuplardan yapılan iktibaslar burada sona erdi.
Çünkü o tertemiz rûh yeryüzüne inip kemâl kesb ederek Hakk’ın ârifi
olunca, halk tarafından bilinmiştir. İlâhî inâyete mazhar olup ebedî feyzin
kaynağı olarak, iki cihanı da gönül aynasında seyretmiştir. Herkesi ve her
şeyi unutup ancak Rabbini bilip O’nunla tenhâ kalmıştır. Cihanın cevr ü
cefâsından yüz çevirip manevî zevk ve safâ âlemine teveccüh etmiştir. Bu
cihanın bitip tükenmez kederinden usanıp vahdet âleminde dâimî visâl
şerbetini içmeyi arzu etmiştir.
Neticede onun da bu kârhânede acayip cilvelerle nöbetini savup âhirete
göçme vakti gelmiştir. Bu fânî dünyadan ebediyet âlemine göçmek onun
için gayet kolay olmuştur. Çünkü o bekâ ehli, kuyu hâdisesinde zaten
ihtiyârî ölümle ölmüştü. Belki de sadece temiz rûhu beden kabristanına
haps olup kalmıştı.
O azîzin yaşı sekseni geçip Hicrî tarih de 1147 [M. 1734] olunca, o yılın
Şevval ayının ortasında o herkesin pederi bir hafta kadar kendi iç deryâsına
dalmıştır. Halk öyle sanmıştır ki o iyice hastalanıp dermansız kalmıştır. Bir
Cuma gecesi yatsıdan sonra içine daldığı manevî âlemden çıkıp tekrar bu
his âlemine dönmüştür. Evlâdını ve torunlarını yanına çağırıp ilim
tahsilinde ve hep iyilik üzere olmalarını vasiyet etmiştir. Herkesin
zimmetini ibrâ edip türbesi vakfına büyük oğlu Abdülkadir’i mütevellî
tayin etmiştir.
[Bu durumda telaşa kapılıp şaşkına dönen yakınlarına] Yâsin-i şerif
okumalarını hatırlatmış ve o sırada odası enfes bir koku ile dolmuştur.
Sanki birer hokka öd ve anber yakılmış gibi o mekân tertemiz kokuya
bürünmüştür. Evlâdı ve torunları gam ve kederle dolmuştur. Hâlbuki onun
hakkında o gece sevinç ve bayram gecesi olmuştur.
Ne zaman ki onun kulağına “Rahim olan Allah’tan söz olarak selâm”
(Yâsîn 36/58) sesi gelmiştir, işte tam o sırada “Allah!” diyerek Hakk’a can
verip muradını almıştır. Kendisi O’nun katına gitmiş, latif bedeni burada
kalmıştır. Çünkü o huzur ehli, bu aldanma yurdunu bırakıp o sürûr evine
göçmüştür.
O zaman evlâdı ve torunları onun ayrılığına ağlayıp yüreklerini dağlayıp
hepsini hayret kaplamıştır. Hâlbuki o gece o Hazret için en büyük bayram
ve en muazzam sevinç günü iken, geride kalanlara hüzün ve mâtem gecesi
olmuştur.
Mübarek evlâdı hemen o gece tenhâ iken kendisini gasledip kefenlediler.
Böylece vasiyetini yerine getirmiş oldular. Daha geceden Siirt halkına ve
civardaki beş-altı köye adam gönderilmiş olup sabahleyin hepsi de
gelmişlerdir. Sayısız cemaat toplanmış ve oğlu Abdülkadir Efendi cenaze
namazını kıldırmışlardır. Kabr-i şerifi pederim Osman Efendi ile Mehmed
Sıhrânî Efendi’nin türbeleri önünde kazılmıştır. Köy halkı kırk gün kabr-i
şerifine gelip sabah akşam Kur’ân-ı Kerim okumuşlardır. Mezarı üstüne
gayet süslü ve yıldızlarla örtülü bir sanduka yapılmış ve içine vefat tarihi
yazılmıştır. Haftada bir gün o köy halkına mezarı yanında kendi vakfından
birer ikişer [367/b] ekmek dağıtılmıştır. Nûrlu kabri mü’minlerce ziyaret
edilip onunla teberrük olunmuştur.
Kaddesallahu sırrahû. Aziz rûhu için el-Fatiha.
Nazm
1-Ey hâce bu zindândan
Ben azm-i sefer kıldım
Eflâk-i dil ü cândan
Hoş râh-güzer kıldım
2-Cân azm-i semâ itdi
Tâ ma‘denine bitdi
Ol semte ki cân gitdi
Ol semte nazar kıldım
3-Seyl misli revân oldum
Vahdet yemmini buldum
Ol hamr ile hoş doldum
Ben bahrı makar kıldım
4-Dilden evime tâbân
Gösterdi yüzin rahşân
Mihriyle idüp devrân
Ben seyr-i kamer kıldım
5-Cân içre o cânândır
Dil hüsnüne hayrândır
Ârif işi seyrândır
Ben zevk-i diger kıldım
6-Ol vuslat-ı rûhânî
Hoş buldı bu rûh anı
Seyr ü sefer-i cânı
Ben havf ü hatar kıldım
7-Hakkı dil ü cân dolsun
Ol hamr ile mest olsun
Bî-perde anı bulsun
Ben cismi siper kıldım
Günümüz Türkçesiyle
1-Ey hoca! Ben bu zindandan azmedip sefer kıldım. Gönül ve can
feleğinden, hoşça yola koyuldum.
2-Cân, semâya azmetti, tâ madenine yetişti. O semte ki cân gitti, o tarafa
nazar ettim.
3-Sel gibi akıp gittim, vahdet deryasını buldum. O şarapla bir hoş doldum,
ben deryayı yurt edindim.
4-Güneş, gönülden evime parlak yüzünü gösterdi. Ay ile devrân edip ben
kameri seyrettim.
5-Cân içre o sevgilidir; gönül, hüsnüne hayrândır. Ârifin işi seyrândır, ben
başka bir zevk aldım.
6-O rûhânî vuslat ki, hoş buldu bu rûh onu. Cânın seyr ü seferini, havf u
hatar kıldım.
7-Hakkı! Gönlün ve cânın dolsun; o bâde ile mest olsun. Perdesiz onu
bulsun, ben cismimi siper kıldım.
[191] . Burada sözü edilen iki genç, Peygamber Efendimiz’in sevgili
torunları Hazret-i Hasan ile Hüseyin’dir. (r. anhümâ)
[192] . Bkz; “Onlara merhametli Rabb’in söylediği selâm vardır”
(Yâsîn, 36/58)
[193] . Bkz; Nûr sûresi 24/35]
14-İki dünyanın seyyidi Tâhâ ile. İki gencin efendisiyle. Sizler ki onun,
göz nûrusunuz. Allah için beni, maksadıma eriştirin. Allah hakkı için, Allah
erleri, Allah’ın inâyetiyle yardım edin bize.
Bundan sonra (deriz ki;) yüce şeyhimiz hazretlerine merhamet sahibi
Rabb’in selâmıyla selâm olsun. O tarikat imamı, hakikate yol gösterici ve
irşâd makamının sahibidir. O, Allah’a teveccüh eden kulların bütün işlerini
tanzim eden, hâliyle ve sözüyle halkı Hakk’a çağıran, şekillerin ve rûhların
hülasasıdır.
. Bkz; “Onlara merhametli Rabb’in söylediği selâm vardır” (Yâsîn,
36/58)
. Bkz; Nûr sûresi 24/35]
. Burada sözü edilen iki genç, Peygamber Efendimiz’in sevgili torunları
Hazret-i Hasan ile Hüseyin’dir. (r. anhümâ)
O “zücâce ve mesâbîh” âyetinin sırrını bilmiş, mülk ve melekût
âlemlerinin hallerine vâkıf olmuş, kudsî ve ilâhî âlemin sırları kendisine
bildirilmiş, ârif-i billah olup O’ndan başka her şeyden alâkasını kesmekle
Allah’a vâsıl olmuş azîz şeyhimiz, efendimiz Fakîrullâh hazretleridir ki,
Allah onun iclâlini devam ettirsin ve bâkî kılsın.”

