Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Gavs-ı a’zam, ulvî şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin güzel âdetlerini…

BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde Gavs-ı a’zam, ulvî şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin güzel âdetlerini, yardımlarını, dostluğunu ve giyim tarzını bildirir. Ey azîz! …

BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

Gavs-ı a’zam, ulvî şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin

güzel âdetlerini, yardımlarını, dostluğunu ve giyim tarzını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Fakîrullâh (rh. a.) hazretlerinin âdeti ve

yardımseverliği Hakk’ın emrine hürmetle riâyet etmek ve bütün halka

yumuşaklıkla muamele edip iyilikle davranmaktı. Onun yanında Hak

tealanın mübarek ismi anılınca saygı gösterir ve hemen “celle şânühû”

derdi. Hazret-i Peygamber’in ismi anılınca “sallallâhu aleyhi ve sellem”

derdi.

Diğer

peygamberlerden

birinin

mübarek

ismi

zikredilince

“aleyhissalâtü vesselâm” derdi. Cebrâil, İsrâfil, Mîkâil ve Azrâil’den birinin

isimleri anılırsa “aleyhisselâm” derdi.

Ashâb-ı kirâmdan birinin adı anılırsa “radıyallahu teala anh” derdi.

Evliyâdan birinin adı anılırsa “kaddesallahü rûhahu” derdi. Âlimlerden ve

sâlihlerden birinin adı anılırsa “rahmetullahi teala aleyh” derdi.

İslâm devletinin sultanına adalet ve insaf üzere olması ve düşmana galip

gelmesi için dua ederdi. Evlâdına dinini, ilmihalini öğretir, akrabasını

ziyaret ederdi. Komşularının hukukunu gözetir, gönül hoşluğuyla severek

ihtiyaçlarını giderirdi. Ziyaretine gelen, gelmeyen bütün dostlarına

muhabbet edip gelmeyenlerin kusuruna bakmazdı. Ziyaretine gelen

yöneticilere, belki vezirlere bile ayağa kalkmazdı. Ancak onlara yumuşak

bir üslupla tevâzu içinde emir ve yasakları bildirmeden durmazdı.

Sanki ar, namus ve edebin kendisi idi; kahkaha ile gülmezdi, diyeceğini

tebessümle söylerdi. Soru sorana cevabını verir, sormayana susardı.

Odasının ortasına serilmiş bulunan siyah seccâde üzerine bağdaş kurup

kıbleye yönelmiş olarak otururdu. Ne halka iltifat eder, ne duvara

yaslanırdı. Ne yastığa dayanır, ne de yukarı bakabilirdi. Ziyaretine

gelenlerin yüzüne bir gelince, bir de giderken bakardı. Ona adak, hediye,

altın ve gümüş getirirlerse kabul ederdi. Ancak bunları eline almazdı,

seccâdenin altına koymalarını söylerdi. Sonra büyük oğlu onları alıp evinin

masraflarına harcardı. Diğer hediyeleri kendi eliyle aile fertlerine taksim

ederdi.

Ancak meyve ve diğer yiyecek türü hediyeleri, o sırada meclisinde

bulunan dostlarına ve ziyaretçilerine dağıtır, kendisi de yerdi. Kendisi bir

gün ve gecede bir ekmeğin ancak dörtte birini yerdi. Beş-altı günde ancak

bir kâse su içebilirdi. Çoğu vakitlerde ona vecd hali gelirdi. Vecd halinde

iken başını önüne eğip gözlerini yumarak sessiz sedâsız [355/a] öylece

kalırdı. Otururken bütün vücuduyla dönerdi. Yâni önce sağa, sağdan geriye,

geriden sola, soldan ileriye ve ileriden tekrar sağa dönerek oturduğu yerde

tamamıyla belinden yukarısı bir karar üzere hareket ederdi. Sol elini açıp

arkasını önünde yere koyarak avucu içinde sağ elinin şehâdet parmağının

ucuyla kendi hareketi yönünde kuşatıcı bir daire çiziyor gibi olurdu. Öyle ki

bu cezbe hâli o kâmil insanı alır (kendinden geçer)dı. Böyle iken onun

hisleri ve duyuları öylesine istiğrâk haline varırdı ki ne bir söz

söyleyebilirdi, ne de bir kimseden haberi olurdu. Her nesneden habersiz

kalıp kendi hâliyle meşgul olurdu. Bu durumda iken yanında bulunanları bir

mehâbet alır ve dışarıya çıkarlardı.

Kuyu hâdisesinden sonra melek meşrepli hasûr [180] mübarek bir şahsiyet

olduğundan hanımıyla yatmazdı ve hiçbir kimsenin evine gitmezdi. Ancak

kendi hânesine gelenlere günde bir kazan yemek, bir kazan pilav ile iki yüz

ekmek yetmezdi.

Bid’atlerin her türlüsünden şiddetle sakınırdı, sünnetleri terk etmezdi. Beş

vakit namazını kendi odasında ezan okuyarak cemaatle edâ ederdi. Cuma

günleri gusl edip elbisesini değişerek camiye giderdi. İşrak, duhâ, evvâbin

ve teheccüd namazlarına devam ederdi. Pazartesi ve Perşembe günleri

daima oruçlu olurdu. Her Cuma günü namazdan evvel mutlaka Kehf

sûresini okurdu. Bütün sözlerinde, fiillerinde, ahlâkında ve tavırlarında

Hudâ’nın sevgilisi Hazret-i Peygamber’e uyardı. Her türlü âdetlerinde,

ibadetinde ve itikadında onun mübarek izince giderdi. Hatta bu fakîr

[İbrahim Hakkı hazretleri,] o fazîletli kâmilden Mesâbih adlı kitabı sekiz ay

zarfında okuyup onun hallerini yakından izleme fırsatını bulmuştum. Onun

her hâl ve hareketinin Yüce Kitab’a uygun olduğunu görmüştüm. Velhasıl

o, ilmiyle amel eden öyle fazîletli bir âlim idi ki dünyadan yüz çevirmiş ve

tamamen Mevlâ’ya yönelmişti. İbadetlerle ilgili vazifelerinde kararlı ve

ibadetlerin inceliklerine dair ayrıntılara riâyet etmede istikamet sahibiydi.

Allah kendisinden râzı olsun.

Hazret-i Şeyh’in elbisesi ve giyim kuşamı da sünnet-i seniyye üzere

yapılmıştı. Onun elbiseleri kaba kumaştan beyaz, yeşil ve siyah olarak imâl

edilirdi. Elbiseleri (kibirli insanların giysileri gibi uzun olmayıp) kısa ve

yamalı idi. Mübarek başına giydiği iki adet bezden takke üzerine küçük bir

sarık sarardı. Beyaz renkli orta bezden içlik gömlek giyer ve onların da

temiz olmasına özen gösterirdi. Yine beyaz renkli ince bezden terlik ve

zıbın ile kısa kaftanı vardı.

Mübarek beline beyaz ince bezden şal kuşak bağlardı. Cübbesi yeşil ince

muhayyer şal olup yeni dirseğinde, etekleri dizinde idi. Rengi zümrüt

gibiydi. Bu sayılan elbiseler ikişer kat olup yukarıda anlatıldığı üzere

bulunurdu. İnce şaldan iki adet kolsuz bol kesim abası vardı. Her namazı

onlarla kılardı. Yaz için olan abası beyaz idi ve kış için olan abası siyah ve

berraktı. Beyaz iplik çorabına sarı mestleri ve pabuçları olup bunlar da

ikişer çift idi.

Siyah orta bezden yapılma iki seccâdesi vardı ki onlara yeşil kaba bezden

astar dikilmişti. Astarından çevresine ikişer parmak genişliğinde bükülmüş

kenarları vardı. [355/b] Bunlardan birini odasının ortasına ince bir örtü

üzerine açmıştı, daima onun üzerinde otururdu. Diğerini ise Cuma namazı

için hazır bulundururdu. Cuma günleri câminin doğu tarafına onun için yer

açılırdı. Çünkü kuyu hâdisesinden sonra imâmet ve hitâbet vazifesinde

büyük oğlu bulunurdu.

İki haftada bir tıraş olmak âdetleriydi. Onun için üç ustura, bir makas, bir

kayış, bir bileyi taşı, bir havlu (peşgir) bir küçük sandık içinde hazır

bulunurdu. Bu hizmetini görme şerefi, evlâdı mesâbesinde olan pederime

aitti. Ondan sonra bu hizmeti görme devleti bu yetime miras olarak

kalmıştı. Sakalını taramak için iki sandal tarak, tırnaklarını kesmek için bir

bıçak almıştı.

“Temizlik imandandır” [181] der ve öncelikle temizliği arardı, süslenmeye

önem vermezdi. Hatta gümüş yüzüğünü bile parmağına takmazdı.

Gümüşten mamul üstü mühürlü yüzüğünün taşı yemenî, şekli bademî ve

halkası gümüş olup üzerine “Bende-i Hayy-i dâim İsmail bin Kasım”

ibâresi nakşedilmişti. Zemzeme batırılmış bezden kefeni, kokuları ve diğer

levâzımıyla beraber bir sandık içinde hazır bulunurdu. Çünkü o, her an

ölümü düşünürdü. Başka bir sandıkta da diğer elbiselerini saklardı. Cuma

akşamları hücresinde buhur yakarlardı. Su içtiği maşrapası beyaz bir

fincandı. Yemek yediği tabağı ağaçtan mamul olup kaşığı şimşirdendi ve

küçüktü. Şamdanı yeşil çiniden yapılmış bir kandildi. Sandal bastonu (asâ)

babasından kalma hatıra idi. Abdest ve gusül için hazır bulundurduğu beyaz

topraktan mamul dört ibriği vardı. Bunlardan ikisi büyük olup gusül içindi,

diğer ikisi gayet küçük lüleler olup pek dar idi.

Misvakı çoktu, fakat tesbihi birden fazla değildi. Babasından ve

dedelerinden kalan kitapların sayısı beş yüzden çoktu. Odasında kendi

hüsn-i hattıyla yazdığı, kırâat-ı aşeresi işaretli bir Mushaf-ı Şerif’i vardı.

Yine kendi yazısıyla iki ciltlik bir tefsiri Meâlim-i Tenzîl vardı. Yine kendi

el yazısıyla bir ciltlik Mesâbih-i Şerif pederinin el yazması olan dört ciltlik

İhyâ-i Ulûmi’d-Dîn yine pederinin hattıyla iki ciltlik Envâr-ı Fıkh-ı Şâfiî ve

büyük dedeleri Molla Ali ’nin hattıyla dört ciltlik Kamûs-ı Ekber bir ciltlik

Şifâ-yı Şerif kitabı, bir cilt Şir’atü’l-İslâm bulunurdu. Bu saydığımız

kitapları kendi yanında bulundururdu. Harem avlusundan odasının avlusuna

açılan bir kapı vardı ki ailesi ve çocukları ancak oradan yanına gelirlerdi.

Odası dörtgen bir kubbedir ki iki hasır ile iki kilim onun zeminini kaplardı.

Onun genişliği ve uzunluğunun miktarı bir sonraki sayfada arz edilen

çizimden anlaşılabilecektir.

Yaz günlerinde odası avlusunun arka yarısında oturup ziyaretine gelenleri

orada kabul ederlerdi. Orası öyle bir eyvandır ki ona Arapça’da “Behre”

denilmektedir. Eyvanın önünde kendi mübarek elleriyle diktiği tatlı nar

ağacı bulunmaktadır. Saadet hânelerinin şekli, aşağıdaki çizimde görüleceği

üzeredir. [356/a]

[158] . Bu cümle metinde, merhume annesinin kendisini kırk yıl latif

meyvelerle beslediği şeklindedir. Hâlbuki ki paragraf aşağıda otuz yaşına

geldiğinde şefkatli annesinin vefat ettiği notu vardır. Burada bir sehv

olduğunu düşünerek yıkarıdaki “kırk yıl” ifadesi “yıllarca” şeklinde

yazılmıştır.

[159] . Maiyyet sırrı: Daima Allah’la beraber olma, kendini her ân O’nun

huzurunda bilme olarak tarif edilebilir. Burada; “Nerede olsanız, O sizinle

beraberdir” (Hadîd 57/4) âyetine telmih vardır.

[160] . Burada “Gizli bir hazine idim, marifetime muhabbet ettim…” kudsî

hadisine işaret edilmiştir.

[161] . Gavs: Sığınma, ilticâ etme demektir. Tasavvufta kendisine

sığınıldığı zaman kutba gavs denir. Sûfîler darda ve sıkışık durumda

kaldıkları zaman: “Yetiş yâ Gavs!”, “Meded yâ gavs!”, “İmdâd yâ Pîr!”

diye feryâd eder ve kutbun manevî himâyesine ilticâ ederler. Gavs-ı a’zam:

En ulu gavs, buna kutb-i ekber de denir. Hz. Muhammed’in bâtınından

ibârettir. Velîliğin en yüce mertebesi budur. Abdülkadir Geylânî’ye özellikle

Gavs-ı a’zam denir. (Uludağ, a.g.e., s. 188.)

[162] . Matbu nüshada “âgâh u” şeklinde.

[163] . Kusur, ayıp, noksan, kabahat. Yaramaz şey. (İnternet sözlüğü.)

[164] . Gunne: Genizden söylemek, sesi burnundan çıkarır gibi konuşmak.

[165] . Mânâsı: “Ölümümüzden sonra bizi dirilten ve ruhlarımızı tekrar

bize iade eden, diriltildiğimizde dönüş kendisine olan Allah’a hamd olsun.

Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed aleyhisselem

O’nun kulu ve Rasûlüdür.”

[166] . Mânâsı: “(Hamd olsun ki) sabaha ulaştık. Sabahın sahibi bir ve

kahhâr olan Allah’tır. Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, nebîmiz

olarak Muhammed aleyhisselamdan râzı olduk. Kıblemiz Kâbe, imamımız

Kur’ân, bütün mü’minler kardeşlerimiz ve mü’minât da bacılarımızdır.

Yüce ve azamet sahibi Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.”

[167] . Mânâsı: “Bu tam davetin ve kılınacak olan namazın sahibi olan

Allah’ım, Efendimiz Muhammed aleyhisselama vesîleyi, faziletleri ve

yüksek dereceleri ihsan eyle. Ve onu va’dettiğin övülmüş makama ulaştır.

Muhakkak ki sen, sözünden dönmezsin.”

[168] . Mânâsı: “Allah’ı O’na layık olan hamdi ile tesbih ederim, şânı

yüce olan Allah’ı O’na layık hamd ile tesbih ederim.”

[169] . Mânâsı: “Allah’ım, senin verdiğine mâni olacak, mâni olduğunu

verecek, hükmünü reddedecek yoktur. Hiçbir güç sahibi senin gücüne

rağmen, fayda vermez. Allah’ı tesbih ederiz, hamd O’na mahsustur. O’ndan

başka ilah yoktur. Allah en büyüktür. Şânı yüce ve azamet sahibi Allah’tan

başka gerçek mânâda güç ve kuvvet yoktur.”

[170] . Mânâsı: “Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir; mülkte ortağı

yoktur, hamd O’na mahsustur, dirilten ve öldüren O’dur. O, ölümlü

olmayan bir hayatla diridir; hayır O’nun kudret elindedir. O, her şeye

kadirdir.”

[171] . Mânâsı: “Allah’tan başka ilah yoktur.”

[172] . Mânâsı: “Muhammed aleyhisselam Allah’ın Rasûlü’dür.”

[173] . Mânâsı: “Akşama girdik. Mülk, bir ve kahhâr olan Allah’ındır.

Allah’ım, gelmekte olan geceden, onda bulunan kötülüklerden ve ondan

sonrasında olanların şerrinden sana sığınırım. Şeytanların hilelerinden ve

onların getirdiklerinden sana sığınırım. Şânı yüce ve azamet sahibi

Allah’tan başka gerçek mânâda güç ve kuvvet yoktur.”

[174] . Mânâsı: “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, sana inandım, sana

güvendim. Senin verdiğin rızıkla iftar ediyorum.”

[175] . Mânâsı: “Yarınki Ramazan-ı şerif orucunu tutmaya da niyet ettim.

Geçmişte işlediğim günahları ve gelecekte işleyeceğim günahlarımı

bağışla.”

[176] . Mânâsı: “Allah’ım, bizi doyurduğun gibi bütün açları da doyur”

[177] . Mânâsı: “Allah’a tertemiz duygularla, eksilmeyip artan,

huzurundan geri çevrilmeyip kabul edilen sayısız hamd ile hamd ederiz.

Hamdimizi hiçbir zaman yeterli görmeyerek, bırakmadan ve müstağnî

olmadan O’na hamd ederiz. Yediren, içiren ve giydiren Allah’a hamd ederiz

ki O bizi Müslümanlardan kıldı, hidayete erdirdi. O’nun rahmeti ve bereketi

bu yemeği hazırlayanların ve yiyenlerin üzerine olsun. Hamd, âlemlerin

Rabbi olan Allah’a mahsustur.”

[178] . Mânâsı: “Allah’ım, senin yüce isminle yanımı yatağa koydum.

Günahlarımı bağışla. Canımı sana emanet ediyorum; eğer katında tutarsan,

merhamet eyle. Eğer tekrar gönderirsen, sâlih kullarını muhafaza ettiğin

gibi onu da koru. Allah’ım, beni vakitlerin sana en sevimli olanında uyandır

ve beni katında sevimli olan en güzel amelleri işlemede muvaffak eyle.

Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın O’nun kulu

ve Rasûlü olduğuna şehâdet ederim.”

[179] . Üveys el-Karnî.

[180] . Hasûr: Nefsiyle giriştiği mücâhede sebebiyle, kudreti olduğu halde

kadına yaklaşmayan, evlenmeye rağbet etmeyen kişi. Kur’ân-ı Kerim’de bu

kelime ile Hz. Yahyâ (a.s.) vasıflandırılmıştır.

[181] . Benzer bir rivayet için bkz. Taberânî, Mu’cemü’l-evsat, VIII/153,

H. No: 7307.

“El-hamdü li’llâhillezî ahyânâ ba’de mâ emâtenâ ve radde ileynâ

ervâhenâ ve ileyhi’l-ba’si ve’n-nüşûr. Ve eşhedu en lâ ilâhe illallahü ve enne

muhammeden abdühû ve rasûlühû hakkan” deyip bunu okuduktan sonra

abdeste yönelirdi. Sonra ihtimam ile teheccüd namazını edâ ederdi. Bundan

sonra seccâde üzerinde kıbleye dönük olarak bağdaş kurup otururdu. Dua

ve istiğfar ederek Gaffâr olan Allah’a yalvarırdı. Bu minval üzere seher

vaktini ihyâ eder ve sonrasında sabaha kadar istirahata çekilirdi.

Kuyu hâdisesinden sonra melek meşrepli hasûr mübarek bir şahsiyet

olduğundan hanımıyla yatmazdı ve hiçbir kimsenin evine gitmezdi. Ancak

kendi hânesine gelenlere günde bir kazan yemek, bir kazan pilav ile iki yüz

ekmek yetmezdi.

“Temizlik imandandır” der ve öncelikle temizliği arardı, süslenmeye

önem vermezdi. Hatta gümüş yüzüğünü bile parmağına takmazdı.

Gümüşten mamul üstü mühürlü yüzüğünün taşı yemenî, şekli bademî ve

halkası gümüş olup üzerine “Bende-i Hayy-i dâim İsmail bin Kasım”

ibâresi nakşedilmişti. Zemzeme batırılmış bezden kefeni, kokuları ve diğer

levâzımıyla beraber bir sandık içinde hazır bulunurdu. Çünkü o, her an

ölümü düşünürdü. Başka bir sandıkta da diğer elbiselerini saklardı. Cuma

akşamları hücresinde buhur yakarlardı. Su içtiği maşrapası beyaz bir

fincandı. Yemek yediği tabağı ağaçtan mamul olup kaşığı şimşirdendi ve

küçüktü. Şamdanı yeşil çiniden yapılmış bir kandildi. Sandal bastonu (asâ)

babasından kalma hatıra idi. Abdest ve gusül için hazır bulundurduğu beyaz

topraktan mamul dört ibriği vardı. Bunlardan ikisi büyük olup gusül içindi,

diğer ikisi gayet küçük lüleler olup pek dar idi.

“Bismike rabbî veda’tu cenbî fağfir lî zenbî evda’tüke nefsî fe-in

emsektühâ ferhamhâ ve in erseltehâ fahfazhâ bi-mâ tahfazü bihî ibâdeke’s-

sâlihîn. Allâhümme’ykaznî fî ehabbi’l-evkati ileyke ve’ste’malnî bi-ahseni’l-

a’mâli ledeyke. Eşhedu en lâ ilâhe illallahü ve eşhedu enne muhammeden

abdühû ve rasûlühû ” deyip bu çokluk (kesret) âleminden sıyrılarak birlik

(vahdet) âlemine murâkabeye dalardı.

“Esbahanâ ve esbaha’l-mülkü li’llâhi’l-vâhidi’l-kahhâr. Radîtü billahi

rabben ve bi’l-islâmi dînen ve bi muhammedin aleyhisselâtü ve’s-selâmi

nebiyyen ve bi’l-ka’beti kıbleten ve bi’l-kur’âni imâmen ve bi’l-mü’minîne

ihvânen ve bi’l-mü’minâti ahavât. Velâ havle velâ kuvvete illâ billahi’l-

aliyyi’l-azîm” deyip sabah olunca, Şâfiî vaktinde kendi odasında kerpiç

kadar bir taş üzerinde sesli olarak kendi ezânını okurdu.

“Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke lehü, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü

yuhyî ve yümîtü vehüve hayyün lâ yemûtü bi yedihî’l-hayri vehüve alâ külli

şey’in kadîr” deyip duasının başında ve sonunda mutlaka Hazret-i

Peygamber aleyhisselama salât u selâm gönderirdi.

Mevlânâ Molla Kasım Hazretleri’nin o yılki Receb-i Şerif’in ilk Cuma

gecesi Regâib kandilinin son yarısında büyük kutlu olan Müşteri saatinde

saadetle bir oğlu dünyaya gelmiştir. Sadâkatı ve güzel görünüşü itibarıyla

İsmail ismini almıştır. Onun saadetli annesi, evlâdını yıllarca latif

meyvelerle besleyerek terbiye etmiştir. Onun tertemiz tabiatı hemen bütün

yiyecek türlerinden, belki ekmekten ve içeceklerden bile [351/b]

hoşlanmadığı için hayvânî sıfatlardan uzak kalmıştır. Bu sebepledir ki onun

içi ve dışı ilim ve ibadet lezzetiyle dolmuştur. O huzur ve huşû ile

meleklerin huzurunu bulmuştur. [İsmail Fakirullah Hazretleri] anne-

babasının haklarına son derece riâyetkâr olduğu için, son raddesine kadar

hayır dualarını ve rızâlarını almıştır.

7-Bu Hakkı mı yoksa bir şeyn mi, rûh mu, zînet mi? Bu nasıl aşk, nasıl

göz; ne yücedir ilâhî.

. Mânâsı: “Allah’a tertemiz duygularla, eksilmeyip artan, huzurundan geri

çevrilmeyip kabul edilen sayısız hamd ile hamd ederiz. Hamdimizi hiçbir

zaman yeterli görmeyerek, bırakmadan ve müstağnî olmadan O’na hamd

ederiz. Yediren, içiren ve giydiren Allah’a hamd ederiz ki O bizi

Müslümanlardan kıldı, hidayete erdirdi. O’nun rahmeti ve bereketi bu

yemeği hazırlayanların ve yiyenlerin üzerine olsun. Hamd, âlemlerin Rabbi

olan Allah’a mahsustur.”

. Mânâsı: “Allah’ım, senin yüce isminle yanımı yatağa koydum.

Günahlarımı bağışla. Canımı sana emanet ediyorum; eğer katında tutarsan,

merhamet eyle. Eğer tekrar gönderirsen, sâlih kullarını muhafaza ettiğin

gibi onu da koru. Allah’ım, beni vakitlerin sana en sevimli olanında uyandır

ve beni katında sevimli olan en güzel amelleri işlemede muvaffak eyle.

Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın O’nun kulu

ve Rasûlü olduğuna şehâdet ederim.”

. Mânâsı: “Akşama girdik. Mülk, bir ve kahhâr olan Allah’ındır. Allah’ım,

gelmekte olan geceden, onda bulunan kötülüklerden ve ondan sonrasında

olanların şerrinden sana sığınırım. Şeytanların hilelerinden ve onların

getirdiklerinden sana sığınırım. Şânı yüce ve azamet sahibi Allah’tan başka

gerçek mânâda güç ve kuvvet yoktur.”

. Mânâsı: “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, sana inandım, sana

güvendim. Senin verdiğin rızıkla iftar ediyorum.”

. Mânâsı: “Yarınki Ramazan-ı şerif orucunu tutmaya da niyet ettim.

Geçmişte işlediğim günahları ve gelecekte işleyeceğim günahlarımı

bağışla.”

. Mânâsı: “Allah’ım, bizi doyurduğun gibi bütün açları da doyur”

. Mânâsı: “Allah’ım, senin verdiğine mâni olacak, mâni olduğunu

verecek, hükmünü reddedecek yoktur. Hiçbir güç sahibi senin gücüne

rağmen, fayda vermez. Allah’ı tesbih ederiz, hamd O’na mahsustur. O’ndan

başka ilah yoktur. Allah en büyüktür. Şânı yüce ve azamet sahibi Allah’tan

başka gerçek mânâda güç ve kuvvet yoktur.”

. Mânâsı: “Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir; mülkte ortağı yoktur,

hamd O’na mahsustur, dirilten ve öldüren O’dur. O, ölümlü olmayan bir

hayatla diridir; hayır O’nun kudret elindedir. O, her şeye kadirdir.”

. Mânâsı: “Allah’tan başka ilah yoktur.”

. Mânâsı: “Muhammed aleyhisselam Allah’ın Rasûlü’dür.”

3-Yârin yaratmadan kasdı, “bilinmeyi sevmek” olmuşken, feverân içinde

ortaya çıkanlarla seyrân oldu, ne hoş.

. Üveys el-Karnî.

“Allâhümme eşbi’ külle câyi’in kemâ şebe’nâ” diye dua ederdi. Sağ elinin

parmak uçlarını sofranın üzerine koyup (bunları ağzına getirerek) öptükten

sonra iki elini kaldırarak;

. Hasûr: Nefsiyle giriştiği mücâhede sebebiyle, kudreti olduğu halde

kadına yaklaşmayan, evlenmeye rağbet etmeyen kişi. Kur’ân-ı Kerim’de bu

kelime ile Hz. Yahyâ (a.s.) vasıflandırılmıştır.

. Benzer bir rivayet için bkz. Taberânî, Mu’cemü’l-evsat, VIII/153, H. No:

7307.

“Emseynâ ve emse’l-mülkü li’llâhi’l-vâhidi’l-kahhâr. Allahümme innî

eûzu bike min şerri hêzihi’l-leyleti ve şerri mâ fîhâ ve şerri mâ ba’dehâ. Ve

eûzu bike min hemezâti’ş-şeyâtîni ve eûzu bike rabbi en yehdurûn. Velâ

havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm” deyip akşam namazının ilk

vaktinde kılınmasına özen gösterirdi.

. Bu cümle metinde, merhume annesinin kendisini kırk yıl latif

meyvelerle beslediği şeklindedir. Hâlbuki ki paragraf aşağıda otuz yaşına

geldiğinde şefkatli annesinin vefat ettiği notu vardır. Burada bir sehv

olduğunu düşünerek yıkarıdaki “kırk yıl” ifadesi “yıllarca” şeklinde

yazılmıştır.

. Mânâsı: “(Hamd olsun ki) sabaha ulaştık. Sabahın sahibi bir ve kahhâr

olan Allah’tır. Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, nebîmiz olarak

Muhammed aleyhisselamdan râzı olduk. Kıblemiz Kâbe, imamımız Kur’ân,

bütün mü’minler kardeşlerimiz ve mü’minât da bacılarımızdır. Yüce ve

azamet sahibi Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.”

. Mânâsı: “Bu tam davetin ve kılınacak olan namazın sahibi olan

Allah’ım, Efendimiz Muhammed aleyhisselama vesîleyi, faziletleri ve

yüksek dereceleri ihsan eyle. Ve onu va’dettiğin övülmüş makama ulaştır.

Muhakkak ki sen, sözünden dönmezsin.”

. Mânâsı: “Allah’ı O’na layık olan hamdi ile tesbih ederim, şânı yüce olan

Allah’ı O’na layık hamd ile tesbih ederim.”

. Matbu nüshada “âgâh u” şeklinde.

. Kusur, ayıp, noksan, kabahat. Yaramaz şey. (İnternet sözlüğü.)

. Gunne: Genizden söylemek, sesi burnundan çıkarır gibi konuşmak.

. Mânâsı: “Ölümümüzden sonra bizi dirilten ve ruhlarımızı tekrar bize

iade eden, diriltildiğimizde dönüş kendisine olan Allah’a hamd olsun.

Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed aleyhisselem

O’nun kulu ve Rasûlüdür.”

. Maiyyet sırrı: Daima Allah’la beraber olma, kendini her ân O’nun

huzurunda bilme olarak tarif edilebilir. Burada; “Nerede olsanız, O sizinle

beraberdir” (Hadîd 57/4) âyetine telmih vardır.

. Burada “Gizli bir hazine idim, marifetime muhabbet ettim…” kudsî

hadisine işaret edilmiştir.

. Gavs: Sığınma, ilticâ etme demektir. Tasavvufta kendisine sığınıldığı

zaman kutba gavs denir. Sûfîler darda ve sıkışık durumda kaldıkları zaman:

“Yetiş yâ Gavs!”, “Meded yâ gavs!”, “İmdâd yâ Pîr!” diye feryâd eder ve

kutbun manevî himâyesine ilticâ ederler. Gavs-ı a’zam: En ulu gavs, buna

kutb-i ekber de denir. Hz. Muhammed’in bâtınından ibârettir. Velîliğin en

yüce mertebesi budur. Abdülkadir Geylânî’ye özellikle Gavs-ı a’zam denir.

(Uludağ, a.g.e., s. 188.)

“Ve savme gaden min şehri ramazâne neveytü, fağfirlî mâ kaddemtü vemâ

ahhertü” diyerek duasını tamamlardı.

“Lâ ilâhe illallah” deyip onuncuda

“Subhânallahi

ve

bi-hamdihî

subhanallahi’l-azîm”

deyip

sabah

namazının farzını aile fertleriyle birlikte tam bir huşû ile edâ eder ve

selâmdan sonra;

Aceb ârif aceb âgâh ne dânâdır ilâhî

“Allahümme leke sumtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rızkıke

eftartu” duasını okurdu.

2-Maiyyet sırrıyla herkese arkadaş olmuş aşk. Zerrelerden daima,

parlayan güneş oldu, ne hoş.

“Allahümme lâ mânia limâ a’teyte velâ mu’tiye limâ mena’te velâ râdde

limâ kadayte velâ yenfeu ze’l-ceddi minke’l-ceddü. Subhanallahi ve’l-

hamdülillahi velâ ilâhe illallahü vallahü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ

billâhi’l-aliyyi’l-azîm”

deyip

âyete’l-kürsîyi

okuduktan

sonra,

“subhânallah, elhamdü li’llâhi, Allahü ekber” zikirlerini sağ el

parmaklarının boğum yerleriyle otuz üçer kere sayarak söylerdi.

Sesi gunnesiz, gayet açık, lisânı düzgün ve sözü doğru idi. Kokusu

güzeldi, dişleri beyaz ve sağlamdı. Mübarek sakalları seyrek olmayıp tam

ve beyazdı. Boynu ve omuzları latifti, kolları ve elleri zayıfça idi. Avuçları

yumuşak ve parmakları uzunca olup geriye kıvrılması kolay idi. Göğsü

genişçe ve kılsız idi. Karnı hafif ve bütün vücûdu nahif idi. Ayak parmakları

uzunca idi ve o baştan ayağa güzeldi. Hak teala o dostunu övmüş de

yaratmıştı. Yüzbinlerce gönülde ona yer açmıştı. Allah ona tecelliyâtıyla

ikram etsin ve bizi de onun tecelliyâtı ile faydalandırsın.

Ulvî gavs (Gavs-ı a’zam), Şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.)

hazretlerinin kuyu hikâyesini, açık velâyetini, tam uzlet hâlini (uzlet-i

külliyye) ve kudsî kuvvetini bildirir.

“Muhammedün rasûlullah” söyler ve fatiha ile bitirirdi.

“El-hamdü li’llâhi hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh. Gayra

mükeffin velâ müvedde’in velâ müstağnin anhu. Elhamdülillâhi’l-lezî

et’amenâ ve sekanâ ve kesânâ ve ce’alenâ mine’l-müslimîne ve hedânâ ve

rahmetullahi ve berekâtühû alâ sâni’it-taâmi ve’l-êkilîne ve’l-hamdülillahi

rabbi’l-âlemîn” diyerek ellerini yüzüne sürer ve o nimete hürmet ederdi.

Bundan sonra hanımı ve çocuklarıyla sohbet edip onların arzusuna göre

davranırdı. Hânenin geçimliğinin temini ve ev işleri konularında

bildirdikleri eksiklikleri güzellikle tamamlar, izin istedikleri hususlarda

kendilerine müsaade eder ve varsa kusurlarını hakîmâne örterdi.

“Allâhümme rabbe hâzihi’d-da’veti’t-tâmme ve’s-salâti’l-kaime âti

seyyidinâ muhammedeni’l-vesîlete ve’l-fazîlete ve’d-derecete’r-rafîate ve’b-

ashü makamen mahmûdeni’l-lezî veadtehû inneke lâ tühlifü’l-mîâd”

duasıyla bitirirdi.

4-Hak her şeyde tecellî ederken, dostuna daima. Üveys’in yelinden, ona

Hudâ’nın kokusu gelmiştir.

Nazm

1-Cân-ı dilde hâne kıldın âkıbet

Gönlümi vîrâne kıldın âkıbet

2-Ol cünûn zincirini tahrîk idüp

Sen beni dîvâne kıldın âkıbet

3-Aşk-ı bî-pervâya mahrem eyledin

Akldan bîgâne kıldın âkıbet

4-Dâne-i nâ-çiz idim ben zîr-i hâk

Dâne-i yüz dâne kıldın âkıbet

5-Dâne iken bâğ u bostân eyledin

Hâki pür-kâşâne kıldın âkıbet

6-Cümleden kat‘ eyledin çün gönlümü

Vâsıl-ı cânâne kıldın âkıbet

7-Hamr-ı vahdetden içürdin tab‘ıma

Rûhımı peymâne kıldın âkıbet

8-Sâki-i gül-zâr-ı cânsın dem-be-dem

Gönlümü mey-hâne kıldın âkıbet

9-Ey Fakîrullâh bu Hakkı bendeni

Âşık-ı ferzâne kıldın âkıbet [356/b]

Günümüz Türkçesiyle

1-Gönül evini yurt edindin sonunda. Gönlümü vîrâne eyledin sonunda.

2-O cinnet zincirini tahrik edip, sen beni dîvâne eyledin sonunda.

3-Pervâsız aşka mahrem eyledin. Akıldan habersiz eyledin sonunda.

4-Küçük bir taneydim toprağın altında. Bir taneyi yüz tane eyledin

sonunda.

5-Tane iken bağ ve bostan eyledin. Toprağı saraylar eyledin sonunda.

6-Herkesten çekip aldın bu gönlümü. Sevgiliye kavuşturdun sonunda.

7-Vahdet şarabından içirdin rûhuma. Rûhumu kadehe döndürdün

sonunda.

8-Gülistânın sâkîsisin her zaman. Gönlümü meyhâne eyledin sonunda.

9-Ey Fakîrullâh! Bu Hakkı köleni, bilge bir âşık eyledin sonunda.