BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
Gavs-ı a’zam, ulvî şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin
güzel âdetlerini, yardımlarını, dostluğunu ve giyim tarzını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Fakîrullâh (rh. a.) hazretlerinin âdeti ve
yardımseverliği Hakk’ın emrine hürmetle riâyet etmek ve bütün halka
yumuşaklıkla muamele edip iyilikle davranmaktı. Onun yanında Hak
tealanın mübarek ismi anılınca saygı gösterir ve hemen “celle şânühû”
derdi. Hazret-i Peygamber’in ismi anılınca “sallallâhu aleyhi ve sellem”
derdi.
Diğer
peygamberlerden
birinin
mübarek
ismi
zikredilince
“aleyhissalâtü vesselâm” derdi. Cebrâil, İsrâfil, Mîkâil ve Azrâil’den birinin
isimleri anılırsa “aleyhisselâm” derdi.
Ashâb-ı kirâmdan birinin adı anılırsa “radıyallahu teala anh” derdi.
Evliyâdan birinin adı anılırsa “kaddesallahü rûhahu” derdi. Âlimlerden ve
sâlihlerden birinin adı anılırsa “rahmetullahi teala aleyh” derdi.
İslâm devletinin sultanına adalet ve insaf üzere olması ve düşmana galip
gelmesi için dua ederdi. Evlâdına dinini, ilmihalini öğretir, akrabasını
ziyaret ederdi. Komşularının hukukunu gözetir, gönül hoşluğuyla severek
ihtiyaçlarını giderirdi. Ziyaretine gelen, gelmeyen bütün dostlarına
muhabbet edip gelmeyenlerin kusuruna bakmazdı. Ziyaretine gelen
yöneticilere, belki vezirlere bile ayağa kalkmazdı. Ancak onlara yumuşak
bir üslupla tevâzu içinde emir ve yasakları bildirmeden durmazdı.
Sanki ar, namus ve edebin kendisi idi; kahkaha ile gülmezdi, diyeceğini
tebessümle söylerdi. Soru sorana cevabını verir, sormayana susardı.
Odasının ortasına serilmiş bulunan siyah seccâde üzerine bağdaş kurup
kıbleye yönelmiş olarak otururdu. Ne halka iltifat eder, ne duvara
yaslanırdı. Ne yastığa dayanır, ne de yukarı bakabilirdi. Ziyaretine
gelenlerin yüzüne bir gelince, bir de giderken bakardı. Ona adak, hediye,
altın ve gümüş getirirlerse kabul ederdi. Ancak bunları eline almazdı,
seccâdenin altına koymalarını söylerdi. Sonra büyük oğlu onları alıp evinin
masraflarına harcardı. Diğer hediyeleri kendi eliyle aile fertlerine taksim
ederdi.
Ancak meyve ve diğer yiyecek türü hediyeleri, o sırada meclisinde
bulunan dostlarına ve ziyaretçilerine dağıtır, kendisi de yerdi. Kendisi bir
gün ve gecede bir ekmeğin ancak dörtte birini yerdi. Beş-altı günde ancak
bir kâse su içebilirdi. Çoğu vakitlerde ona vecd hali gelirdi. Vecd halinde
iken başını önüne eğip gözlerini yumarak sessiz sedâsız [355/a] öylece
kalırdı. Otururken bütün vücuduyla dönerdi. Yâni önce sağa, sağdan geriye,
geriden sola, soldan ileriye ve ileriden tekrar sağa dönerek oturduğu yerde
tamamıyla belinden yukarısı bir karar üzere hareket ederdi. Sol elini açıp
arkasını önünde yere koyarak avucu içinde sağ elinin şehâdet parmağının
ucuyla kendi hareketi yönünde kuşatıcı bir daire çiziyor gibi olurdu. Öyle ki
bu cezbe hâli o kâmil insanı alır (kendinden geçer)dı. Böyle iken onun
hisleri ve duyuları öylesine istiğrâk haline varırdı ki ne bir söz
söyleyebilirdi, ne de bir kimseden haberi olurdu. Her nesneden habersiz
kalıp kendi hâliyle meşgul olurdu. Bu durumda iken yanında bulunanları bir
mehâbet alır ve dışarıya çıkarlardı.
Kuyu hâdisesinden sonra melek meşrepli hasûr [180] mübarek bir şahsiyet
olduğundan hanımıyla yatmazdı ve hiçbir kimsenin evine gitmezdi. Ancak
kendi hânesine gelenlere günde bir kazan yemek, bir kazan pilav ile iki yüz
ekmek yetmezdi.
Bid’atlerin her türlüsünden şiddetle sakınırdı, sünnetleri terk etmezdi. Beş
vakit namazını kendi odasında ezan okuyarak cemaatle edâ ederdi. Cuma
günleri gusl edip elbisesini değişerek camiye giderdi. İşrak, duhâ, evvâbin
ve teheccüd namazlarına devam ederdi. Pazartesi ve Perşembe günleri
daima oruçlu olurdu. Her Cuma günü namazdan evvel mutlaka Kehf
sûresini okurdu. Bütün sözlerinde, fiillerinde, ahlâkında ve tavırlarında
Hudâ’nın sevgilisi Hazret-i Peygamber’e uyardı. Her türlü âdetlerinde,
ibadetinde ve itikadında onun mübarek izince giderdi. Hatta bu fakîr
[İbrahim Hakkı hazretleri,] o fazîletli kâmilden Mesâbih adlı kitabı sekiz ay
zarfında okuyup onun hallerini yakından izleme fırsatını bulmuştum. Onun
her hâl ve hareketinin Yüce Kitab’a uygun olduğunu görmüştüm. Velhasıl
o, ilmiyle amel eden öyle fazîletli bir âlim idi ki dünyadan yüz çevirmiş ve
tamamen Mevlâ’ya yönelmişti. İbadetlerle ilgili vazifelerinde kararlı ve
ibadetlerin inceliklerine dair ayrıntılara riâyet etmede istikamet sahibiydi.
Allah kendisinden râzı olsun.
Hazret-i Şeyh’in elbisesi ve giyim kuşamı da sünnet-i seniyye üzere
yapılmıştı. Onun elbiseleri kaba kumaştan beyaz, yeşil ve siyah olarak imâl
edilirdi. Elbiseleri (kibirli insanların giysileri gibi uzun olmayıp) kısa ve
yamalı idi. Mübarek başına giydiği iki adet bezden takke üzerine küçük bir
sarık sarardı. Beyaz renkli orta bezden içlik gömlek giyer ve onların da
temiz olmasına özen gösterirdi. Yine beyaz renkli ince bezden terlik ve
zıbın ile kısa kaftanı vardı.
Mübarek beline beyaz ince bezden şal kuşak bağlardı. Cübbesi yeşil ince
muhayyer şal olup yeni dirseğinde, etekleri dizinde idi. Rengi zümrüt
gibiydi. Bu sayılan elbiseler ikişer kat olup yukarıda anlatıldığı üzere
bulunurdu. İnce şaldan iki adet kolsuz bol kesim abası vardı. Her namazı
onlarla kılardı. Yaz için olan abası beyaz idi ve kış için olan abası siyah ve
berraktı. Beyaz iplik çorabına sarı mestleri ve pabuçları olup bunlar da
ikişer çift idi.
Siyah orta bezden yapılma iki seccâdesi vardı ki onlara yeşil kaba bezden
astar dikilmişti. Astarından çevresine ikişer parmak genişliğinde bükülmüş
kenarları vardı. [355/b] Bunlardan birini odasının ortasına ince bir örtü
üzerine açmıştı, daima onun üzerinde otururdu. Diğerini ise Cuma namazı
için hazır bulundururdu. Cuma günleri câminin doğu tarafına onun için yer
açılırdı. Çünkü kuyu hâdisesinden sonra imâmet ve hitâbet vazifesinde
büyük oğlu bulunurdu.
İki haftada bir tıraş olmak âdetleriydi. Onun için üç ustura, bir makas, bir
kayış, bir bileyi taşı, bir havlu (peşgir) bir küçük sandık içinde hazır
bulunurdu. Bu hizmetini görme şerefi, evlâdı mesâbesinde olan pederime
aitti. Ondan sonra bu hizmeti görme devleti bu yetime miras olarak
kalmıştı. Sakalını taramak için iki sandal tarak, tırnaklarını kesmek için bir
bıçak almıştı.
“Temizlik imandandır” [181] der ve öncelikle temizliği arardı, süslenmeye
önem vermezdi. Hatta gümüş yüzüğünü bile parmağına takmazdı.
Gümüşten mamul üstü mühürlü yüzüğünün taşı yemenî, şekli bademî ve
halkası gümüş olup üzerine “Bende-i Hayy-i dâim İsmail bin Kasım”
ibâresi nakşedilmişti. Zemzeme batırılmış bezden kefeni, kokuları ve diğer
levâzımıyla beraber bir sandık içinde hazır bulunurdu. Çünkü o, her an
ölümü düşünürdü. Başka bir sandıkta da diğer elbiselerini saklardı. Cuma
akşamları hücresinde buhur yakarlardı. Su içtiği maşrapası beyaz bir
fincandı. Yemek yediği tabağı ağaçtan mamul olup kaşığı şimşirdendi ve
küçüktü. Şamdanı yeşil çiniden yapılmış bir kandildi. Sandal bastonu (asâ)
babasından kalma hatıra idi. Abdest ve gusül için hazır bulundurduğu beyaz
topraktan mamul dört ibriği vardı. Bunlardan ikisi büyük olup gusül içindi,
diğer ikisi gayet küçük lüleler olup pek dar idi.
Misvakı çoktu, fakat tesbihi birden fazla değildi. Babasından ve
dedelerinden kalan kitapların sayısı beş yüzden çoktu. Odasında kendi
hüsn-i hattıyla yazdığı, kırâat-ı aşeresi işaretli bir Mushaf-ı Şerif’i vardı.
Yine kendi yazısıyla iki ciltlik bir tefsiri Meâlim-i Tenzîl vardı. Yine kendi
el yazısıyla bir ciltlik Mesâbih-i Şerif pederinin el yazması olan dört ciltlik
İhyâ-i Ulûmi’d-Dîn yine pederinin hattıyla iki ciltlik Envâr-ı Fıkh-ı Şâfiî ve
büyük dedeleri Molla Ali ’nin hattıyla dört ciltlik Kamûs-ı Ekber bir ciltlik
Şifâ-yı Şerif kitabı, bir cilt Şir’atü’l-İslâm bulunurdu. Bu saydığımız
kitapları kendi yanında bulundururdu. Harem avlusundan odasının avlusuna
açılan bir kapı vardı ki ailesi ve çocukları ancak oradan yanına gelirlerdi.
Odası dörtgen bir kubbedir ki iki hasır ile iki kilim onun zeminini kaplardı.
Onun genişliği ve uzunluğunun miktarı bir sonraki sayfada arz edilen
çizimden anlaşılabilecektir.
Yaz günlerinde odası avlusunun arka yarısında oturup ziyaretine gelenleri
orada kabul ederlerdi. Orası öyle bir eyvandır ki ona Arapça’da “Behre”
denilmektedir. Eyvanın önünde kendi mübarek elleriyle diktiği tatlı nar
ağacı bulunmaktadır. Saadet hânelerinin şekli, aşağıdaki çizimde görüleceği
üzeredir. [356/a]
[158] . Bu cümle metinde, merhume annesinin kendisini kırk yıl latif
meyvelerle beslediği şeklindedir. Hâlbuki ki paragraf aşağıda otuz yaşına
geldiğinde şefkatli annesinin vefat ettiği notu vardır. Burada bir sehv
olduğunu düşünerek yıkarıdaki “kırk yıl” ifadesi “yıllarca” şeklinde
yazılmıştır.
[159] . Maiyyet sırrı: Daima Allah’la beraber olma, kendini her ân O’nun
huzurunda bilme olarak tarif edilebilir. Burada; “Nerede olsanız, O sizinle
beraberdir” (Hadîd 57/4) âyetine telmih vardır.
[160] . Burada “Gizli bir hazine idim, marifetime muhabbet ettim…” kudsî
hadisine işaret edilmiştir.
[161] . Gavs: Sığınma, ilticâ etme demektir. Tasavvufta kendisine
sığınıldığı zaman kutba gavs denir. Sûfîler darda ve sıkışık durumda
kaldıkları zaman: “Yetiş yâ Gavs!”, “Meded yâ gavs!”, “İmdâd yâ Pîr!”
diye feryâd eder ve kutbun manevî himâyesine ilticâ ederler. Gavs-ı a’zam:
En ulu gavs, buna kutb-i ekber de denir. Hz. Muhammed’in bâtınından
ibârettir. Velîliğin en yüce mertebesi budur. Abdülkadir Geylânî’ye özellikle
Gavs-ı a’zam denir. (Uludağ, a.g.e., s. 188.)
[162] . Matbu nüshada “âgâh u” şeklinde.
[163] . Kusur, ayıp, noksan, kabahat. Yaramaz şey. (İnternet sözlüğü.)
[164] . Gunne: Genizden söylemek, sesi burnundan çıkarır gibi konuşmak.
[165] . Mânâsı: “Ölümümüzden sonra bizi dirilten ve ruhlarımızı tekrar
bize iade eden, diriltildiğimizde dönüş kendisine olan Allah’a hamd olsun.
Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed aleyhisselem
O’nun kulu ve Rasûlüdür.”
[166] . Mânâsı: “(Hamd olsun ki) sabaha ulaştık. Sabahın sahibi bir ve
kahhâr olan Allah’tır. Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, nebîmiz
olarak Muhammed aleyhisselamdan râzı olduk. Kıblemiz Kâbe, imamımız
Kur’ân, bütün mü’minler kardeşlerimiz ve mü’minât da bacılarımızdır.
Yüce ve azamet sahibi Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.”
[167] . Mânâsı: “Bu tam davetin ve kılınacak olan namazın sahibi olan
Allah’ım, Efendimiz Muhammed aleyhisselama vesîleyi, faziletleri ve
yüksek dereceleri ihsan eyle. Ve onu va’dettiğin övülmüş makama ulaştır.
Muhakkak ki sen, sözünden dönmezsin.”
[168] . Mânâsı: “Allah’ı O’na layık olan hamdi ile tesbih ederim, şânı
yüce olan Allah’ı O’na layık hamd ile tesbih ederim.”
[169] . Mânâsı: “Allah’ım, senin verdiğine mâni olacak, mâni olduğunu
verecek, hükmünü reddedecek yoktur. Hiçbir güç sahibi senin gücüne
rağmen, fayda vermez. Allah’ı tesbih ederiz, hamd O’na mahsustur. O’ndan
başka ilah yoktur. Allah en büyüktür. Şânı yüce ve azamet sahibi Allah’tan
başka gerçek mânâda güç ve kuvvet yoktur.”
[170] . Mânâsı: “Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir; mülkte ortağı
yoktur, hamd O’na mahsustur, dirilten ve öldüren O’dur. O, ölümlü
olmayan bir hayatla diridir; hayır O’nun kudret elindedir. O, her şeye
kadirdir.”
[171] . Mânâsı: “Allah’tan başka ilah yoktur.”
[172] . Mânâsı: “Muhammed aleyhisselam Allah’ın Rasûlü’dür.”
[173] . Mânâsı: “Akşama girdik. Mülk, bir ve kahhâr olan Allah’ındır.
Allah’ım, gelmekte olan geceden, onda bulunan kötülüklerden ve ondan
sonrasında olanların şerrinden sana sığınırım. Şeytanların hilelerinden ve
onların getirdiklerinden sana sığınırım. Şânı yüce ve azamet sahibi
Allah’tan başka gerçek mânâda güç ve kuvvet yoktur.”
[174] . Mânâsı: “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, sana inandım, sana
güvendim. Senin verdiğin rızıkla iftar ediyorum.”
[175] . Mânâsı: “Yarınki Ramazan-ı şerif orucunu tutmaya da niyet ettim.
Geçmişte işlediğim günahları ve gelecekte işleyeceğim günahlarımı
bağışla.”
[176] . Mânâsı: “Allah’ım, bizi doyurduğun gibi bütün açları da doyur”
[177] . Mânâsı: “Allah’a tertemiz duygularla, eksilmeyip artan,
huzurundan geri çevrilmeyip kabul edilen sayısız hamd ile hamd ederiz.
Hamdimizi hiçbir zaman yeterli görmeyerek, bırakmadan ve müstağnî
olmadan O’na hamd ederiz. Yediren, içiren ve giydiren Allah’a hamd ederiz
ki O bizi Müslümanlardan kıldı, hidayete erdirdi. O’nun rahmeti ve bereketi
bu yemeği hazırlayanların ve yiyenlerin üzerine olsun. Hamd, âlemlerin
Rabbi olan Allah’a mahsustur.”
[178] . Mânâsı: “Allah’ım, senin yüce isminle yanımı yatağa koydum.
Günahlarımı bağışla. Canımı sana emanet ediyorum; eğer katında tutarsan,
merhamet eyle. Eğer tekrar gönderirsen, sâlih kullarını muhafaza ettiğin
gibi onu da koru. Allah’ım, beni vakitlerin sana en sevimli olanında uyandır
ve beni katında sevimli olan en güzel amelleri işlemede muvaffak eyle.
Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın O’nun kulu
ve Rasûlü olduğuna şehâdet ederim.”
[179] . Üveys el-Karnî.
[180] . Hasûr: Nefsiyle giriştiği mücâhede sebebiyle, kudreti olduğu halde
kadına yaklaşmayan, evlenmeye rağbet etmeyen kişi. Kur’ân-ı Kerim’de bu
kelime ile Hz. Yahyâ (a.s.) vasıflandırılmıştır.
[181] . Benzer bir rivayet için bkz. Taberânî, Mu’cemü’l-evsat, VIII/153,
H. No: 7307.
“El-hamdü li’llâhillezî ahyânâ ba’de mâ emâtenâ ve radde ileynâ
ervâhenâ ve ileyhi’l-ba’si ve’n-nüşûr. Ve eşhedu en lâ ilâhe illallahü ve enne
muhammeden abdühû ve rasûlühû hakkan” deyip bunu okuduktan sonra
abdeste yönelirdi. Sonra ihtimam ile teheccüd namazını edâ ederdi. Bundan
sonra seccâde üzerinde kıbleye dönük olarak bağdaş kurup otururdu. Dua
ve istiğfar ederek Gaffâr olan Allah’a yalvarırdı. Bu minval üzere seher
vaktini ihyâ eder ve sonrasında sabaha kadar istirahata çekilirdi.
Kuyu hâdisesinden sonra melek meşrepli hasûr mübarek bir şahsiyet
olduğundan hanımıyla yatmazdı ve hiçbir kimsenin evine gitmezdi. Ancak
kendi hânesine gelenlere günde bir kazan yemek, bir kazan pilav ile iki yüz
ekmek yetmezdi.
“Temizlik imandandır” der ve öncelikle temizliği arardı, süslenmeye
önem vermezdi. Hatta gümüş yüzüğünü bile parmağına takmazdı.
Gümüşten mamul üstü mühürlü yüzüğünün taşı yemenî, şekli bademî ve
halkası gümüş olup üzerine “Bende-i Hayy-i dâim İsmail bin Kasım”
ibâresi nakşedilmişti. Zemzeme batırılmış bezden kefeni, kokuları ve diğer
levâzımıyla beraber bir sandık içinde hazır bulunurdu. Çünkü o, her an
ölümü düşünürdü. Başka bir sandıkta da diğer elbiselerini saklardı. Cuma
akşamları hücresinde buhur yakarlardı. Su içtiği maşrapası beyaz bir
fincandı. Yemek yediği tabağı ağaçtan mamul olup kaşığı şimşirdendi ve
küçüktü. Şamdanı yeşil çiniden yapılmış bir kandildi. Sandal bastonu (asâ)
babasından kalma hatıra idi. Abdest ve gusül için hazır bulundurduğu beyaz
topraktan mamul dört ibriği vardı. Bunlardan ikisi büyük olup gusül içindi,
diğer ikisi gayet küçük lüleler olup pek dar idi.
“Bismike rabbî veda’tu cenbî fağfir lî zenbî evda’tüke nefsî fe-in
emsektühâ ferhamhâ ve in erseltehâ fahfazhâ bi-mâ tahfazü bihî ibâdeke’s-
sâlihîn. Allâhümme’ykaznî fî ehabbi’l-evkati ileyke ve’ste’malnî bi-ahseni’l-
a’mâli ledeyke. Eşhedu en lâ ilâhe illallahü ve eşhedu enne muhammeden
abdühû ve rasûlühû ” deyip bu çokluk (kesret) âleminden sıyrılarak birlik
(vahdet) âlemine murâkabeye dalardı.
“Esbahanâ ve esbaha’l-mülkü li’llâhi’l-vâhidi’l-kahhâr. Radîtü billahi
rabben ve bi’l-islâmi dînen ve bi muhammedin aleyhisselâtü ve’s-selâmi
nebiyyen ve bi’l-ka’beti kıbleten ve bi’l-kur’âni imâmen ve bi’l-mü’minîne
ihvânen ve bi’l-mü’minâti ahavât. Velâ havle velâ kuvvete illâ billahi’l-
aliyyi’l-azîm” deyip sabah olunca, Şâfiî vaktinde kendi odasında kerpiç
kadar bir taş üzerinde sesli olarak kendi ezânını okurdu.
“Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke lehü, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü
yuhyî ve yümîtü vehüve hayyün lâ yemûtü bi yedihî’l-hayri vehüve alâ külli
şey’in kadîr” deyip duasının başında ve sonunda mutlaka Hazret-i
Peygamber aleyhisselama salât u selâm gönderirdi.
Mevlânâ Molla Kasım Hazretleri’nin o yılki Receb-i Şerif’in ilk Cuma
gecesi Regâib kandilinin son yarısında büyük kutlu olan Müşteri saatinde
saadetle bir oğlu dünyaya gelmiştir. Sadâkatı ve güzel görünüşü itibarıyla
İsmail ismini almıştır. Onun saadetli annesi, evlâdını yıllarca latif
meyvelerle besleyerek terbiye etmiştir. Onun tertemiz tabiatı hemen bütün
yiyecek türlerinden, belki ekmekten ve içeceklerden bile [351/b]
hoşlanmadığı için hayvânî sıfatlardan uzak kalmıştır. Bu sebepledir ki onun
içi ve dışı ilim ve ibadet lezzetiyle dolmuştur. O huzur ve huşû ile
meleklerin huzurunu bulmuştur. [İsmail Fakirullah Hazretleri] anne-
babasının haklarına son derece riâyetkâr olduğu için, son raddesine kadar
hayır dualarını ve rızâlarını almıştır.
7-Bu Hakkı mı yoksa bir şeyn mi, rûh mu, zînet mi? Bu nasıl aşk, nasıl
göz; ne yücedir ilâhî.
. Mânâsı: “Allah’a tertemiz duygularla, eksilmeyip artan, huzurundan geri
çevrilmeyip kabul edilen sayısız hamd ile hamd ederiz. Hamdimizi hiçbir
zaman yeterli görmeyerek, bırakmadan ve müstağnî olmadan O’na hamd
ederiz. Yediren, içiren ve giydiren Allah’a hamd ederiz ki O bizi
Müslümanlardan kıldı, hidayete erdirdi. O’nun rahmeti ve bereketi bu
yemeği hazırlayanların ve yiyenlerin üzerine olsun. Hamd, âlemlerin Rabbi
olan Allah’a mahsustur.”
. Mânâsı: “Allah’ım, senin yüce isminle yanımı yatağa koydum.
Günahlarımı bağışla. Canımı sana emanet ediyorum; eğer katında tutarsan,
merhamet eyle. Eğer tekrar gönderirsen, sâlih kullarını muhafaza ettiğin
gibi onu da koru. Allah’ım, beni vakitlerin sana en sevimli olanında uyandır
ve beni katında sevimli olan en güzel amelleri işlemede muvaffak eyle.
Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın O’nun kulu
ve Rasûlü olduğuna şehâdet ederim.”
. Mânâsı: “Akşama girdik. Mülk, bir ve kahhâr olan Allah’ındır. Allah’ım,
gelmekte olan geceden, onda bulunan kötülüklerden ve ondan sonrasında
olanların şerrinden sana sığınırım. Şeytanların hilelerinden ve onların
getirdiklerinden sana sığınırım. Şânı yüce ve azamet sahibi Allah’tan başka
gerçek mânâda güç ve kuvvet yoktur.”
. Mânâsı: “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, sana inandım, sana
güvendim. Senin verdiğin rızıkla iftar ediyorum.”
. Mânâsı: “Yarınki Ramazan-ı şerif orucunu tutmaya da niyet ettim.
Geçmişte işlediğim günahları ve gelecekte işleyeceğim günahlarımı
bağışla.”
. Mânâsı: “Allah’ım, bizi doyurduğun gibi bütün açları da doyur”
. Mânâsı: “Allah’ım, senin verdiğine mâni olacak, mâni olduğunu
verecek, hükmünü reddedecek yoktur. Hiçbir güç sahibi senin gücüne
rağmen, fayda vermez. Allah’ı tesbih ederiz, hamd O’na mahsustur. O’ndan
başka ilah yoktur. Allah en büyüktür. Şânı yüce ve azamet sahibi Allah’tan
başka gerçek mânâda güç ve kuvvet yoktur.”
. Mânâsı: “Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir; mülkte ortağı yoktur,
hamd O’na mahsustur, dirilten ve öldüren O’dur. O, ölümlü olmayan bir
hayatla diridir; hayır O’nun kudret elindedir. O, her şeye kadirdir.”
. Mânâsı: “Allah’tan başka ilah yoktur.”
. Mânâsı: “Muhammed aleyhisselam Allah’ın Rasûlü’dür.”
3-Yârin yaratmadan kasdı, “bilinmeyi sevmek” olmuşken, feverân içinde
ortaya çıkanlarla seyrân oldu, ne hoş.
. Üveys el-Karnî.
“Allâhümme eşbi’ külle câyi’in kemâ şebe’nâ” diye dua ederdi. Sağ elinin
parmak uçlarını sofranın üzerine koyup (bunları ağzına getirerek) öptükten
sonra iki elini kaldırarak;
. Hasûr: Nefsiyle giriştiği mücâhede sebebiyle, kudreti olduğu halde
kadına yaklaşmayan, evlenmeye rağbet etmeyen kişi. Kur’ân-ı Kerim’de bu
kelime ile Hz. Yahyâ (a.s.) vasıflandırılmıştır.
. Benzer bir rivayet için bkz. Taberânî, Mu’cemü’l-evsat, VIII/153, H. No:
7307.
“Emseynâ ve emse’l-mülkü li’llâhi’l-vâhidi’l-kahhâr. Allahümme innî
eûzu bike min şerri hêzihi’l-leyleti ve şerri mâ fîhâ ve şerri mâ ba’dehâ. Ve
eûzu bike min hemezâti’ş-şeyâtîni ve eûzu bike rabbi en yehdurûn. Velâ
havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm” deyip akşam namazının ilk
vaktinde kılınmasına özen gösterirdi.
. Bu cümle metinde, merhume annesinin kendisini kırk yıl latif
meyvelerle beslediği şeklindedir. Hâlbuki ki paragraf aşağıda otuz yaşına
geldiğinde şefkatli annesinin vefat ettiği notu vardır. Burada bir sehv
olduğunu düşünerek yıkarıdaki “kırk yıl” ifadesi “yıllarca” şeklinde
yazılmıştır.
. Mânâsı: “(Hamd olsun ki) sabaha ulaştık. Sabahın sahibi bir ve kahhâr
olan Allah’tır. Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, nebîmiz olarak
Muhammed aleyhisselamdan râzı olduk. Kıblemiz Kâbe, imamımız Kur’ân,
bütün mü’minler kardeşlerimiz ve mü’minât da bacılarımızdır. Yüce ve
azamet sahibi Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.”
. Mânâsı: “Bu tam davetin ve kılınacak olan namazın sahibi olan
Allah’ım, Efendimiz Muhammed aleyhisselama vesîleyi, faziletleri ve
yüksek dereceleri ihsan eyle. Ve onu va’dettiğin övülmüş makama ulaştır.
Muhakkak ki sen, sözünden dönmezsin.”
. Mânâsı: “Allah’ı O’na layık olan hamdi ile tesbih ederim, şânı yüce olan
Allah’ı O’na layık hamd ile tesbih ederim.”
. Matbu nüshada “âgâh u” şeklinde.
. Kusur, ayıp, noksan, kabahat. Yaramaz şey. (İnternet sözlüğü.)
. Gunne: Genizden söylemek, sesi burnundan çıkarır gibi konuşmak.
. Mânâsı: “Ölümümüzden sonra bizi dirilten ve ruhlarımızı tekrar bize
iade eden, diriltildiğimizde dönüş kendisine olan Allah’a hamd olsun.
Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed aleyhisselem
O’nun kulu ve Rasûlüdür.”
. Maiyyet sırrı: Daima Allah’la beraber olma, kendini her ân O’nun
huzurunda bilme olarak tarif edilebilir. Burada; “Nerede olsanız, O sizinle
beraberdir” (Hadîd 57/4) âyetine telmih vardır.
. Burada “Gizli bir hazine idim, marifetime muhabbet ettim…” kudsî
hadisine işaret edilmiştir.
. Gavs: Sığınma, ilticâ etme demektir. Tasavvufta kendisine sığınıldığı
zaman kutba gavs denir. Sûfîler darda ve sıkışık durumda kaldıkları zaman:
“Yetiş yâ Gavs!”, “Meded yâ gavs!”, “İmdâd yâ Pîr!” diye feryâd eder ve
kutbun manevî himâyesine ilticâ ederler. Gavs-ı a’zam: En ulu gavs, buna
kutb-i ekber de denir. Hz. Muhammed’in bâtınından ibârettir. Velîliğin en
yüce mertebesi budur. Abdülkadir Geylânî’ye özellikle Gavs-ı a’zam denir.
(Uludağ, a.g.e., s. 188.)
“Ve savme gaden min şehri ramazâne neveytü, fağfirlî mâ kaddemtü vemâ
ahhertü” diyerek duasını tamamlardı.
“Lâ ilâhe illallah” deyip onuncuda
“Subhânallahi
ve
bi-hamdihî
subhanallahi’l-azîm”
deyip
sabah
namazının farzını aile fertleriyle birlikte tam bir huşû ile edâ eder ve
selâmdan sonra;
Aceb ârif aceb âgâh ne dânâdır ilâhî
“Allahümme leke sumtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rızkıke
eftartu” duasını okurdu.
2-Maiyyet sırrıyla herkese arkadaş olmuş aşk. Zerrelerden daima,
parlayan güneş oldu, ne hoş.
“Allahümme lâ mânia limâ a’teyte velâ mu’tiye limâ mena’te velâ râdde
limâ kadayte velâ yenfeu ze’l-ceddi minke’l-ceddü. Subhanallahi ve’l-
hamdülillahi velâ ilâhe illallahü vallahü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ
billâhi’l-aliyyi’l-azîm”
deyip
âyete’l-kürsîyi
okuduktan
sonra,
“subhânallah, elhamdü li’llâhi, Allahü ekber” zikirlerini sağ el
parmaklarının boğum yerleriyle otuz üçer kere sayarak söylerdi.
Sesi gunnesiz, gayet açık, lisânı düzgün ve sözü doğru idi. Kokusu
güzeldi, dişleri beyaz ve sağlamdı. Mübarek sakalları seyrek olmayıp tam
ve beyazdı. Boynu ve omuzları latifti, kolları ve elleri zayıfça idi. Avuçları
yumuşak ve parmakları uzunca olup geriye kıvrılması kolay idi. Göğsü
genişçe ve kılsız idi. Karnı hafif ve bütün vücûdu nahif idi. Ayak parmakları
uzunca idi ve o baştan ayağa güzeldi. Hak teala o dostunu övmüş de
yaratmıştı. Yüzbinlerce gönülde ona yer açmıştı. Allah ona tecelliyâtıyla
ikram etsin ve bizi de onun tecelliyâtı ile faydalandırsın.
Ulvî gavs (Gavs-ı a’zam), Şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.)
hazretlerinin kuyu hikâyesini, açık velâyetini, tam uzlet hâlini (uzlet-i
külliyye) ve kudsî kuvvetini bildirir.
“Muhammedün rasûlullah” söyler ve fatiha ile bitirirdi.
“El-hamdü li’llâhi hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh. Gayra
mükeffin velâ müvedde’in velâ müstağnin anhu. Elhamdülillâhi’l-lezî
et’amenâ ve sekanâ ve kesânâ ve ce’alenâ mine’l-müslimîne ve hedânâ ve
rahmetullahi ve berekâtühû alâ sâni’it-taâmi ve’l-êkilîne ve’l-hamdülillahi
rabbi’l-âlemîn” diyerek ellerini yüzüne sürer ve o nimete hürmet ederdi.
Bundan sonra hanımı ve çocuklarıyla sohbet edip onların arzusuna göre
davranırdı. Hânenin geçimliğinin temini ve ev işleri konularında
bildirdikleri eksiklikleri güzellikle tamamlar, izin istedikleri hususlarda
kendilerine müsaade eder ve varsa kusurlarını hakîmâne örterdi.
“Allâhümme rabbe hâzihi’d-da’veti’t-tâmme ve’s-salâti’l-kaime âti
seyyidinâ muhammedeni’l-vesîlete ve’l-fazîlete ve’d-derecete’r-rafîate ve’b-
ashü makamen mahmûdeni’l-lezî veadtehû inneke lâ tühlifü’l-mîâd”
duasıyla bitirirdi.
4-Hak her şeyde tecellî ederken, dostuna daima. Üveys’in yelinden, ona
Hudâ’nın kokusu gelmiştir.
Nazm
1-Cân-ı dilde hâne kıldın âkıbet
Gönlümi vîrâne kıldın âkıbet
2-Ol cünûn zincirini tahrîk idüp
Sen beni dîvâne kıldın âkıbet
3-Aşk-ı bî-pervâya mahrem eyledin
Akldan bîgâne kıldın âkıbet
4-Dâne-i nâ-çiz idim ben zîr-i hâk
Dâne-i yüz dâne kıldın âkıbet
5-Dâne iken bâğ u bostân eyledin
Hâki pür-kâşâne kıldın âkıbet
6-Cümleden kat‘ eyledin çün gönlümü
Vâsıl-ı cânâne kıldın âkıbet
7-Hamr-ı vahdetden içürdin tab‘ıma
Rûhımı peymâne kıldın âkıbet
8-Sâki-i gül-zâr-ı cânsın dem-be-dem
Gönlümü mey-hâne kıldın âkıbet
9-Ey Fakîrullâh bu Hakkı bendeni
Âşık-ı ferzâne kıldın âkıbet [356/b]
Günümüz Türkçesiyle
1-Gönül evini yurt edindin sonunda. Gönlümü vîrâne eyledin sonunda.
2-O cinnet zincirini tahrik edip, sen beni dîvâne eyledin sonunda.
3-Pervâsız aşka mahrem eyledin. Akıldan habersiz eyledin sonunda.
4-Küçük bir taneydim toprağın altında. Bir taneyi yüz tane eyledin
sonunda.
5-Tane iken bağ ve bostan eyledin. Toprağı saraylar eyledin sonunda.
6-Herkesten çekip aldın bu gönlümü. Sevgiliye kavuşturdun sonunda.
7-Vahdet şarabından içirdin rûhuma. Rûhumu kadehe döndürdün
sonunda.
8-Gülistânın sâkîsisin her zaman. Gönlümü meyhâne eyledin sonunda.
9-Ey Fakîrullâh! Bu Hakkı köleni, bilge bir âşık eyledin sonunda.

