BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Beşinci Madde
Beşinci Madde
Gavs-ı Azam, ulvî şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin
başhizmetkârı, belki mübarek evlâdı mesâbesinde bulunan azîz pederim
derviş Osman Hüsnü Hakîrullah (rh. a) hazretlerinin vatanını, doğumunu,
üstâdıyla buluşup sözleşmesini, güzel hâllerini, ahlâkını, daima mahzun
görünüp hayrette kalmasını ve (Allah uğruna) yanmasını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki mübarek Erzurum ’un doğu tarafına altı saat
mesafede büyük bir ovanın orta kuzeyinde Pasinler ’in yüksek merkezi olan
Hasankale ahalisinden Dursun Mehmed oğlu Molla Bekir diye bilinen ve
misafire ikramı, fakirlere yemek yedirmesi ve dervişlere saygısıyla tanınan,
vezirlerin ve kumandanların divanında görüş beyan edip alınacak tedbirler
konusunda rey sahibi bulunan, âlemin işlerine nizam ve intizam vermesiyle
bilinen mübarek büyükdedemiz merhumun, H. 1081 tarihi Rabiulevveli’nin
on dördüncü Pazartesi günü sabahında yüzü peçeli, hayâlı ve edepli bir oğlu
dünyaya gelip ismi Hazret-i Osman olmuştur. [H. 1081/M. 1670]
Onun dünyaya gelmesiyle muhterem pederleri gayet sevinmişler ve
murad almışlardır. Bu vesileyle Hak tealaya hamd ü senâlar edip
Hasankale halkına ziyafetler vermişlerdir. Muhterem mahdumları yirmi
yaşına varıncaya kadar yine Hasankale ’de bulunup kerâmetleriyle bilinen
merhum Kara Şeyh oğlu Seyyid İbrahim Efendi (rh. a.)’ten ilim tahsil
etmiştir. Kendisinden sarf, nahiv, fıkıh, ferâiz dersleri okuyup hadis, tefsir
ve akaid ilimlerini tahsil etmiştir. Allah vergisi olan latif tabiatıyla, güzel
ahlâkıyla ve annesinden aldığı terbiye sâyesinde Derviş Efendi namıyla
bilinmiştir. Daha sonra muhtereme validesi hastalanarak vefat etmişlerdir.
Bunun üzerine babası onu evlenmeye teşvik ederek Hasankale ’nin
yakınında Fendiği adlı köyün seyyidlerinden Şeyh oğlu merhum Dede
Mahmud ’un kızını almıştır. İşte o Hanife Hâtun bizim şefkatli anamız
olmuştur.
Gerçi Osman Efendi ’nin hayâsı galip olduğundan gerdek gecesi
insanlardan utanarak minarede saklanmıştır. Ancak Vedûd olan [kullarını
çok seven] Allah teala onun ehliyle huzur ve sükûn bulması için aralarında
nice muhabbet ve merhametler tesis etmiştir. Birbirlerine nice rağbet edip
birbirinden nice lezzetler almışlardır.
Dedemiz Molla Bekir , cömert tabiatı gereğince misafir ağırlamaktan
büyük lezzet alırlardı. Bu sebepledir ki her akşam az çok misafiri olurdu.
Yirmiden fazla kişiyi veya bazen de en az on garibi her akşam ağırlamıştır.
Misafir gelmediği akşamları üzüntüsünden aç kalmıştır.
Güz günlerinde bir akşam Derviş Zekeriya adında Özbek li azîz bir
misafiri gelmiştir. Geldikten sonra hastalanıp o kış onda misafir kalmıştır. O
da muhterem oğlu Derviş Efendi ’yi bu Özbekli misafirin hizmetine tayin
etmiş, o da bu hizmeti kendisi için büyük bir nimet bilerek gece gündüz
demeden o misafire canla başla hizmet etmiştir.
«Erbaîn»in başlarında, en uzun gecelerden birinde Derviş Efendi o
misafirin odasında beklerken, o azîzi bir cezbe hali almıştır. O halde iken
yatağından fırlayıp bir saat kadar evin içinde feryâd ederek dolanmıştır.
Sanki İstanbul Yangını’ nı söndürür gibi bir hâl içinde olmuştur. Bundan
sonra İstanbul ’dan Hasankale ’ye Hamsîn’in başında bir vezir çukadarı
gelmiştir. O uzun gece yangınından haber verdiği için o azîze hüsn-i zannı
hâsıl olmuştur. [357/a] O azîz misafir bahar günleri gelince hastalığı iyileşip
şifâ bulmuştur. Ayrılırken odası kapısında bekleyen hizmetkârının yüzüne
bakıp şöyle demiştir. “Sizin ikramınız altı ay zarfında tamam olup bizimki
kalmıştır. Hemen muradını iste ki murad kapısı senin için açılmıştır”
Bu hizmetkâr o azîze bakıp şu cevabı vermiştir: “Murâdım ancak,
dünyadan âhirete imanla gitmektir. Cennet-i âlâ devletine ulaşmaktır.”
O azîz tekrar ona seslenmiştir ki; “Himmetini yüce tut ki imanın aslı
himmeti yüce tutmaktır.”
O zaman bu hizmetkâr ağlayarak demiştir ki; “En büyük isteğim ebedî
âlemde Mevlâ’ya kavuşmaktır.”
Tekrar ona demiştir ki; “Himmetini yüce tut, esas gaye o devleti bu
âlemde gönül ikliminde bulmaktır.”
Hizmetkâr bunu işitince ayaklarına kapanmış ve işte o anda kendisine
Hakk’ın hidâyeti ermiştir. Bunun üzerine o azîz misafir kendisine müjde
verip demiştir ki; “Başını kaldır ki bu devlet onda karar kılmıştır.”
Kendi sûretini, iki kaşı arasına nakşetmesini ona tembih etmiştir. Kelime-i
tevhîdi uzun nefeslerle ve kısık sesle günde on bin kere tekrar etmesini ona
telkin edip gitmiştir. Derviş efendi o azîzin tembih ve telkinlerini canına
minnet bilip diline vird etmiştir. Bu minval üzere gece gündüz o zikirlerin
tekrarıyla meşgul olmuştur. O esnada onun muhterem pederi Molla Bekir
Efendi, Azak Seferi’ne giderken, Kefe’de vâdesi yetip Ulu Cami’de
kalmıştır.
Merhum pederinden geri kalan ticarî ve zirâî işlerle hizmetkârların
idaresi, çift sürme işleri, fidanlar dikilip yetiştirilmesi, arabalar ve işçilerle
meşgul olunması; bundan başka eve gelip gidenler, (babası zamanından
gelmeye alışkın bulunan) fukarânın hizmetleriyle ilgilenilmesi, evde
babasız kalan küçük kardeşlerinin ihtiyaçlarının görülmesi, feryâd ü figân
eden aile fertlerinin tesellî edilmesi gibi meşguliyetlerle sebeb-i vücudu
olan babasını yitirmenin içinde tutuşturduğu ayrılık ateşi, Derviş
Efendi ’nin diline vird edindiği zikrini devam ettirerek tefekküre varmasına
engel olduğundan tabiatı ve rûhu hasta, gönlü kırık, üzgün ve elemli
kalmıştır.
Bu sebeple her saat ve her ân ağlayıp inleyerek üzüntü ve keder deryâsına
dalmıştır. Bir kâmil mürşid bulamamış ki onu gönülden içeri alsın. Onun
için dışarıda kalmıştır. Bu durumda iken (zikrine devam etmekte olduğu)
kelime-i tevhidin nûruyla, üzüntüleriyle tutuşan şiddetli elem ateşinin
birleşmesinden öyle bir hastalığa tutulmuştur ki mübarek vücudunun bütün
organları soğuktan donup buz gibi olmuştur. Bu sırada kendisi otuz yaşında
olup Hicrî tarih de 1110 yılının sene başına gelmişti. (M. 1698) Ömrünce
öfke ve hiddetlenme nedir bilmeyen ve her zaman için güzel ahlâk sâhibi
olmakla tanınan Derviş Efendi ’nin o ateşli hastalıkla mizacı bozulmuş ve
her gördüğü şeye hiddetlenir, her işittiği sesle gazaplanır olmuştur.
Öyle güzel ahlâk sahibi iken, bu şekilde gazapla açığa çıkan bir hastalığa
tutulması onu ayrıca müteessir etmiştir. Her sene bir oğlu doğup üç-dört
aylık iken beşik içinde aniden boğulmuştur. Onları göz göre göre boğanların
kimler olduğu anlaşılamamıştır. Bunun gibi nice elem ve keder sebebiyle
dünyadan yüz çevirip tiksinmiş ve hayrette kalmıştır. (Yukarıda bahsi
geçen) soğukla yanmıştır.
Nazm
1-Aşk meydânında merd olmakdan özge kâr yok
Bunda cândan geçmelidir gayri bir güftâr yok
2-Bir nefes âsûde olmaz âşık-ı dîdâr-ı yâr
Âfitâb-ı aşk içün bir sâye-i dîvâr yok
3-Aşk-ı yâr âheste söyler cân kulağına müdâm
Her kimin şuğlı var ana derdimizden bâr yok
4-Ecnebîlik sürmesin gözden yudum kan yaş ile
Kande seyr itdimse gayr-i cilve-i dil-dâr yok
5-Bir kadem yol gitmedikçe bulmak olmaz ânı kim
Gâyet-i kurbından özge mâni-i dîdâr yok [357/b]
6-Hût bahrı görmedi tâ çıkmadıkça bahrden
Varlığından çık ki bu deryâdan özge var yok
7-Merd isen gel reng-i derd-i aşka ey Hakkı boyan
Bak ki bu dâr içre bizden gayrı bir diyâr yok
Günümüz Türkçesiyle
1-Aşk meydanında yiğitlikten başka kâr yok. Bunda candan geçmek
gerek, başka söz yok.
2-Yârin yüzüne âşık olan, bir nefes âsûde olmaz. Aşk güneşinden
saklanacak duvar gölgesi yok.
3-Yârin aşkı âheste söyler, cân kulağına daima. Meşguliyeti olana, bizim
derdimizden yük yok.
4-Ecnebîlik sürmesini kanlı gözyaşıyla gözden yıkadım. Nereye baktımsa,
yârin cilvesinden başkası yok.
5-Bir adım yol gitmedikçe onu bulmak olmaz. Ona yaklaşmaktan başka,
sevgilinin engeli yok.
6-Deryâdan çıkmadıkça balık denizi görmedi. Varlığından çık ki, bu
deryâdan başka var yok.
7-Mert isen Hakkı! Gel aşk derdinin rengine boyan. Bak ki bu dünyada
bizden başka diyar yok.

