Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Gavs-ı a’zam, ulvî şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin kendiliğinden…

BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Sekizinci Madde Sekizinci Madde Gavs-ı a’zam, ulvî şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin kendiliğinden, istemeden ve habersiz sâdır olan harikulâde keşif ve kerâmetlerinin …

BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Sekizinci Madde

Sekizinci Madde

Gavs-ı a’zam, ulvî şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin

kendiliğinden, istemeden ve habersiz sâdır olan harikulâde keşif ve

kerâmetlerinin binde birini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki merhum amcam Şeyh Ali Tillo’ya varıp azîz

pederim Osman Efendi’yi görüp Hazret-i Şeyh’in mübarek yüzüyle

müşerref olduğum esnada bir gece rüyada görmüştür ki; gökyüzü beyaz

serçelerle dolmuş ve bunların hepsi halkın üzerine hücum ederek gelmiştir.

Benim üzerime gelenleri pederim üzerimden savmıştır. Ancak bunlar

içinden bir serçe [359/b] fırsatını bulup sağ koltuğuma sokulmuştur. Sabah

bunu pederime söylediğimde koltuğumun altında taun (veba) eseri

olduğunu görmüş ve buna ziyadesiyle üzülmüştür.

Beş gün her şeyden habersiz yatmışım, altıncı gün gözümü açıp gördüm

ki muhterem pederim ağlamaktadır. Hazret-i Şeyh başucuma gelmiştir.

Hazret-i Hızır gibi imdâdıma yetişmiş, elini kaldırıp şifâ bulmam için bana

dua etmiştir. Hemen o esnada canım hayat, cismim şifâ ve kalbim safâ

bulmuştur. Ellerini mübarek yüzüne sürdüğünde pederimin yüzüne sürûrla

bakıp ona şu müjdeyi vermiştir ki; “İbrahim’in işi bitmişken Hak teala onu

yeniden ihyâ etmiştir.”

Onun yanındaki ikinci senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri şudur ki;

kış günlerinden birinde babam Hazret-i Şeyh ile beraber ikindi namazını

kılıp benimle odamıza gelecek olmuştu. Odanın ocağında pelit közü çok

yığılmıştı. Merhamet madeni Şeyh Efendimiz bu çırağına merhametini

göstermiştir. “Molla İbrahim üşümesin onun için hücreye köz götür” diye

buyurmuştur. Onun emrine Allah rızası için uyarak muhterem pederim

ocağın önüne gidip cübbesinin eteğini yere yayarak iki elini ateşe salmıştır.

Ancak Hazret-i Şeyh onu görüp demir tava ile götür diye işaret etmiştir.

Babamı gördüm ki elini ve eteğini ateşten çekip demir tava ile köz almıştır.

Ne zaman ki hücreye gelip benimle başbaşa kalmıştır. İşte o zaman benim

aklımı kurcalayan müşkilin halledilmesi vakti gelmiştir. Babama dedim ki;

“Elin ateşte yanmaz mı ki öyle ateşe daldırdın?”

Dedi ki; “Benim bütün vücûdum, sen dünyaya gelmeden beş yıl önce buz

ateşiyle yanmıştır.”

Dedim ki; “O soğuk inşaallah babadan evlâdına kalıp miras olmuştur.”

Bundan hoşlandı ve avâmın vücûdunu ateş üzerinde bulunan boş kuru ağaç

testiye benzetip havâssın vücûdunu ise su ile dolu donmuş testiye

benzetmiştir.

Yine dedim ki; “Öyleyse niçin demir tava ile ateşi almakla emrolundun?”

Cevap verdi ki; “Hazret orada senin bulunduğunu bilmiştir. Çünkü halkın

aynısını yapmaktan âciz kaldığı işleri ortaya çıkarmak, kendini halka

satmak sayılır. Bu sebeple Şeyh Efendi’nin yanında bu gizliliğe riâyet

etmemek, edebi terk etmek olurdu. Doğrusu bize harikulâde işleri örtüp

gizlemek tembih ve işaret edilmiştir.

Üçüncü senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki; bağ

bozumu zamanında güz günlerinde Hazret-i Şeyh’in köyünden kuzeydoğu

tarafına doğru dört saat mesafede bulunan Kale’de Şirvan Beyi üzerine Van

Paşası bin kadar asker ve bir top ile gelip o Kale’yi kuşatmıştır. Kuşatmanın

beşinci günü Hazret-i Şeyh ona mektup yazmıştır ki; “Ümmet-i

Muhammed’in fukarâsına merhamet edesin. Bağları yağma olmadan bir an

önce askerini alıp gidesin. O âsî beyin cezasını başka bir vakitte başka bir

şekilde verirsin.” Bu mübarek mektup ona kuşluk vaktinde ulaşmıştı. Yazık

ki o paşa hak nasihati dinlememiş, bir an evvel kalkıp gitmemekle büyük

hata etmiştir.

“Sultânın fermânıyla geldim” deyip Kale’yi almakta ısrarcı olmuş ve top

ateşi açmaya devam etmiştir. O sırada o top mermisi Kale’yi dövüp iki

parçaya ayrılarak geri dönmüş ve komutanın atını telef etmiştir. Bunun

ardından bir siyah bulut o askeri çepeçevre kuşatarak iki saat kadar iri dolu

taneleri yağmış ve öylece işlerini [360/a] bitmiştir. Atlarla diğer yük

hayvanları etrafa kaçışmışlar, sahipleri onları ararken dağdan nice seller

gelip bütün çadırlarını yerle bir ederek alıp gitmiştir.

O zaman paşa uyanıp bir ata binerek sekiz piyade askerle beraber, ancak

ikindi namazından sonra bizim odamıza can atmıştır. Merhum babamla

beraber varıp Hazret-i Şeyhi görmüş, huzuruna el pençe divan durup kan ter

içinde kalmıştır. Hazret-i Şeyh ise ona hiç iltifat etmemiş ancak; “Ey zalim,

sen Arş’ın Rabbi’nden korkmaz mısın?” diyerek onu azarlamıştır.

O misafir sıtmaya tutulmuş gibi titreyerek tövbe istiğfara başlamış ve

pederimin işaret etmesiyle odadan dışarıya çıkmıştır. Sonra bizim odamıza

gelip terini silmiş ve Hazret-i Şeyh’in heybetinden işi bitmiştir. “Ben

şevketli Sultan Ahmed’in dostu idim. Bu güne kadar bu devletli şeyh

Efendi gibi heybetli bir kimse görmedim” diye yemin etmiştir. O gece

merhum babam ile beraber hiç uyumayıp sabahı etmişler ve sabah olunca

çıkıp gitmiştir.

Dördüncü senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki; güz

günlerinde evlerin damlarına üç yüz kile kadar bulgurumuzu sermiştik.

Hicrî ayın on ikinci gecesiydi ve ay mehtap olmuştu. Cuma akşamı yatsı

vakti gelmişken ezan okumak üzere minareye çıktım. Baktım ki

köyümüzün doğu tarafını bulutlar kaplamıştır. Kadınlar ve erkekler evlerin

damlarında bulunan tedâriklerini toplayıp gelecek yağmurdan korumak için

acele ediyorlar. Ben de ezanı okuyunca acele ettim. Bizim bulgurları

toplamaya yardım etmek için gittim ki Hazret-i Şeyh’in evlâdı, torunları ve

hizmetçileri toplanıp câminin kapısına gelmişler. Onlara dedim ki yukarı

mahallede insanlar yağmur yağacak diye acele içinde tedârikini topluyor.

Onlar da dediler ki; biz de aynı şekilde tedârikimizi topluyorduk, fakat

Efendimiz bizi bundan men etmiştir. Bize “bulguru, yağmuru bırakın.

Camiye gidin ve Cuma gecesine hürmet edin” demiştir. Bundan sonra

hepimiz câminin sofasına gidip yatsı namazını açık havada edâ ettik.

Namazın bitiminde başımızı kaldırıp göğe baktık ki bulutlar ikiye ayrılmış

ve ay kıbleye doğru gelmiştir. Köy üzerinde zerre kadar bulut olmayıp

köyün etrafını siyah bulutlar kaplamıştır. Öyle şiddetli yağmur yağmıştır ki

çevremizdeki köylerden seller akmıştır. Hak teala (Hazret-i Şeyh’in

bulunduğu) köy halkına aydınlık verip o azîz kuluna ikram etmiştir.

Beşinci senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki; yaz

günlerinde bir Cuma gecesi azîz pederim murâkabeye oturmuşken, ben

yatıp uyumuştum. Rüyamda gördüm ki harman yerine binden fazla süvari

ve piyade asker gelmiştir. Atlarından inip hepsi de meydana toplanmıştır.

Onlardan kimisi meşâyih görünümünde olup kimisi de ulemâ elbisesi

giymişti. Boyları iki adam boyu kadar yüksekti. Zînetlerini ve atlarını

harman yerinde bırakıp kendileri Hazret-i Şeyh’in kapısı önünde sıra sıra

dizilmişlerdi.

Ben bu muhteşem kalabalığı seyretmekte iken, oda kapısının sağ yanında

durmakta olan birisi hemen eğilip beni kucağına almıştır. Tebessümle

kucaklayıp öperek hemen solundakinin kucağına vermiştir. O da beni alıp

muhabbetle öptükten sonra hemen solunda bulunan kişinin kucağına

vermiştir. Bu minval üzere devam ederek sıra sekizinci rûha gelmiştir. O da

beni alıp muhabbetle kucağına alıp öptükten sonra -solunda hemen odanın

kapısı olduğundan- eğilip yavaşça, merhametle beni yere koymuştur.

Ben de o sırada kapıyı açık buldum ve hemen içeri girdim. Baktım ki

Hazret-i Şeyh’in hücresine sekiz ihtiyar devletli girmişler. [360/b] O hazret

sûret âleminde hiç kimse için ayağa kalkmazken, onların hatırına ayağa

kalkmış, hepsiyle birer birer musafaha edip kucaklaşıyor. Ben bu

manzaranın şaşkınlığı içindeyken bir de uyandım ki bu rüyânın lezzeti

canıma can katmıştır.

Bu rüyâyı sevinçle hemen seccâde üzerinde oturmakta olan merhametli

babama anlattım. Meğer o uyanık/basîreti açık velî bu rüyanın mânâsını

bilmiştir. Bu rüya ona vakıa gelip olanlara şâhit olmuş, o mecliste söylenen

sözleri bizzat işitmiştir. Merhum babam bana şunu tembih etti ki; “Gerçi bu

rüyâ sana göre gayb âlemine ait işlerdendir. Ancak (bunların pederine ayan

olduğunu bir yerde) söyleme ki bu(nun açıklanması) rûhânîlere göre

ayıptır.”

Vakta ki sabah olup Cuma namazı kılınıp iki namaz arası olmuştur. Ben

kapı önünde dururken bir de gördüm ki Siirt tarafından kır atlı, aksakallı bir

seyyid gelmiştir. Atından inip elimi öpünceye kadar ben onu görmemiştim.

Hâlbuki o beni tanıyıp dergâhın kapısını bilmiştir. Hediyesiyle birlikte

harem kapısından ziyaret izni almak üzere beni içeri gönderdiğinde, ziyaret

için ona kapılar açılmıştır. Benimle beraber içeri gelip Hazret-i Şeyh’e

selâm verince o mübârek “Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi, hoş geldiniz”

iltifatıyla selâmını almıştır.

Oturmasını emredip ilk sözü şu olmuştur ki; “Ey Seyyid Hamza, bu Cuma

gecesi bize çok misafir gelmiştir.” Onun bu iltifatkâr ve hoş sözleri

karşısında Seyyid Hamza hayrette kalmıştır. Orda ağlayarak bir müddet

oturduktan sonra Şeyh’in seccâdesini öperek kalkıp benimle bizim odaya

gelmiştir.

Merhum babama başından geçenleri anlatıp demiştir ki; “Ben Siirt

eşrafından Seyyid Hamza’yım. Bu yaşıma geldim, bu güne kadar ömrümde

bu köyü görmemiştim. Bu Şeyh’in ziyareti kısmet olmamıştı. Tâ bu gece

oluncaya kadar; beş yüz kadar yüzleri nûrlu atlı ve beş yüz kadar da uzun

boylu piyade evliyâ askerine Siirt civarında karışıncaya kadar. Bu gece

onların arasına karışıp bu devletlinin ziyaretine gelmiştim. Bu köyün

yolunu rüyâda gördüğüm için bildim.

Evliyâ askerleri ne zaman ki bu harman yerine geldiler, hepsi de

atlarından inip dergâhın avlusundan içeri girdiler. Kapıların karşısına hepsi

de saf saf olup dizildiler. Sırayla hepsi de bu azîzin hücresine girip

ziyaretinde bulundular. Bana da piyadelerle beraber ziyaret sırası gelmiştir.

Hücre kapısının sağında nöbet bekleyen evliyânın kucağında işte bu çocuğu

gördüm ki onu elden ele birbirine veriyorlardı. Kapının hemen yanında en

sonda duran evliyâ bunu kucağından indirip yere koyduğunda, o da açık

olan kapıdan dergâha girmiştir. Ben de tam kapıdan girmek üzere iken

uyandım ki gönlüm iman lezzetiyle dolmuştur.

İşte böyle; bu rüyâdan sonra bu gün Cuma namazını kıldıktan sonra atıma

binip rüyada gördüğüm yola revân oldum ki hiç kimseye sormadan bu köyü

ve dergâhı buldum, sizleri tanıdım. Hazret-i Şeyh’in huzuruna geldim ki bu

rüyâyı anlatayım. Bu günden itibaren onun mürîdi olup kendisine muhabbet

edeyim. Hâlbuki o, daha ben başımdan geçenleri anlatmadan önce, olanları

bana haber verip demiştir ki; “Ey Seyyid Hamza, bu Cuma gecesi bize çok

misafir gelmiştir.”

“Böyle deyince şaşırıp kaldım. Subhanallah, bu zat benim ismimi ve kim

olduğumu nereden bilebilir? Rüyâda gördüklerim buna nasıl ayan

olmuştur?”

Seyyid Hamza ’nın bu şaşkınlığına merhum pederimiz efendi şöyle cevap

vermiştir ki; “Senin bu gördüğün rüyâyı, aynıyla bu oğlum da görmüştür.

Ancak avâmın rüya olarak gördüklerine evliyânın havâssı müşâhade ile

ermişlerdir. Çünkü Hak teala her kuluna bir ihsanda bulunmuştur.”

Altıncı senemizde [361/a] sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki;

bahar günlerinden bir gün kuşluk vaktinde bir deli bey, otuz kadar adamıyla

muhterem şeyhimizi ziyarete gelmiştir. Dergâh kapısından pervâsızca içeri

girip ayakta durmuş, tebessüm ederek sürûrla Hazret-i Şeyh’e selâm

vermiştir. Heybetinden çekinmeyip o azîze demiştir ki; “Güzel cânım! Ben

derdim ki seni nerde bulayım? Hâlbuki sen buradaymışsın. Daha ben nasıl

durabilirdim? Allah’ını seversen şöyle bir ayağa kalk da, boyunu göreyim.

Ondan sonra bu tatlı canımı sana fedâ edeyim.” Bu sözler üzerine hemen o

mürüvvet sultânı ayağa kalkmıştır. Mecnûn bey işte o anda Şeyh’in ayağına

düşmüş ve bir hoş olup kalmıştır.

Hazret-i Şeyh onun adamlarına işaret edip demiştir ki; “Bu misafir emiri

odasına götürüp üzerini çokça örtünüz. Bir müddet uyusun ki ayılsın. Aklı

başına gelsin.”

Altmış günden beri uyumayan o mecnûn, altı yorgan altında altı saatlik

uykuya varmıştır. Onun uykusu altı saati bulunca dergâhın harem kısmından

beni çağırmışlardır. Varıp baktım ki azîze validemiz bir tabak içinde kuru,

iri, kırmızı üzüm getirmiştir. Hazret-i Şeyh o kuru üzümü mübarek eliyle

çevirip okuyup üflemiştir. O azîz bu kuluna buyurmuştur ki “Var git, o

yatan misafirin başucunda otur. Uyanınca ne isterse, gel verelim. Hemen

götür.”

Vardığımda uyanıp dedi ki “Ben Hazret-i Şeyhin elindeki tabak içinde

bulunan kırmızı üzümden isterim.” Ben de hemen gelip Hazret-i Şeyh’e

olanları haber verdim. Üzüm tabağını alıp misafire götürdüm. Üzümü

görünce hemen elimden aldı. Avuçlayıp ağzını doldurdu, iyice çiğneyerek

yedi. Üzümleri bitirince ayağa kalktı, abdest aldı ve iyileşti.

Altmış gündür namaz kılmayan o mecnûn, öyle namaz kılmaya

başlamıştır ki o gece merhum babamla beraber kalıp geceyi ihyâ etmiştir.

Duhâ namazı vaktinde gidecek olmuş, vedalaşmak için Hazret-i Şeyh’e

gelmiştir. Ancak odasından içeri girmeye cesaret edemeyip o azîzin

heybetiyle gönlü dolmuştur. Edebinden içeri bakmaya bile cesaret edemeyip

kapı ağzında ayak üzere dikilip kalmıştır. Dergâh kapısının eşiğini hürmetle

öpüp sürûr ile yoluna koyulmuştur. Çünkü onun aklı başına gelip dünkü

“güzel canım” diye hitap ettiği zatın bu gün kim olduğunu bilmiştir.

Yedinci senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki; yaz

günlerinde Sıhrânî Şeyh Ali Efendi namında bir ihtiyar, elli iki mürîdiyle

beraber -yanlarında hac emîri olmaksızın- Kâbe’den gelmiş ve duhâ namazı

vaktinde Hazret-i Şeyh ile karşılaşmıştır.

Ne selâm vermiş, ne bir söz söylemiş ve ne de musafaha etmiştir. Hemen

yanına varıp edeple Hazret-i Şeyh’in huzuruna oturmuş, sükût ederek başını

öne eğmiş ve öğle namazına kadar o azîzin yanında öylece kalmıştır.

Namazı edâ ettikten sonra yine vedâ edip selâm vermeden yanından ayrılıp

bizim odamıza gelmiştir. Yine selâm vermeden, hiçbir söz söylemeden

başını önüne eğip bağdaş kurarak ikindi namazına kadar merhum babam ile

murâkabe halinde oturmuştur. Merhum pederimiz o ihtiyara hürmet gösterip

saygı ile hizmetinde bulunmuştur.

O ihtiyar akşam vakti iftar etmek üzere sofraya oturduğunda her

yemekten ya bir lokma ya da tadımlık bir parmak almıştır. Yine o gece

sükût ile odamızda oturarak mehtap aydınlığında merhum pederimiz

efendiyle beraber tenha kalmıştır. Her halde onlar, sabaha kadar mükâşefe

deryâsına dalmışlardır. Sabah olunca o pîr [361/b] misafir varıp Şeyh

Efendi’yi görüp yine bir müddet huzurunda sessizce oturup kalkınca,

Hazret-i şeyh ona ikram için kalkıp ayakta dua etmiştir.

Duadan sonra mübarek elini öpüp geri geri giderek huzurundan dışarı

çıkmıştır. Hazret-i Şeyh’in ikram için ona ayağa kalkmasına hürmeten biz

de hepimiz o pîre ikram için elini öpmüşüz. Atına bindirip hürmetle harman

yeri bitimine kadar uğurlamışızdır. Daha sonra o pîr bizimle vedalaşıp

piyade mürdleriyle beraber yola koyulmuştur. Uğurlamadan dönünce

pederimiz efendiye şöyle dedim; “Bu nasıl bir misafir ki herkesten fazla

izzet ve ikram görmüştür?”

Cevap verip dedi ki; “Bu misafir diğerleriyle mukayese olunamaz.

Kâmildir ve havâss-ı evliyâdan gönül erbâbı bir zattır. Hâli, bizim ehassü’l-

havâs olan Efendimizin hâline yakındır. (Maneviyât âleminde tekamül

etmeye) kabiliyetli bir zattır.”

Çünkü o demiştir ki; “Nice zamandan beri seyahat edip âlemi dolaştım.

Pek çok yerleşim yerlerini, köyleri kasabaları gördüm. Elli seneden beri

zamanın yaşayan evliyâsını ziyaret etmişimdir. Zahirde halkın bilmediği

evliyâyı maneviyât meclisinde görmüşümdür. Bu azîzin onların hepsinden

Allah’a

yakın,

kerem

sahibi

ve

manevî

kutuplardan

olduğunu

görmüşümdür. Şimdi bu azîzin mübarek vücûdunun aşk ateşiyle yandığını

görmüşümdür. Çünkü bu azîzin dergâhına gelip mübarek yüzünü gördüğüm

zaman, gönlümü ayan beyan gözümle görmüşümdür. Böylece benim (elli

senedir süren) seyahatim sona ermiş ve muradımı almışımdır.”

Merhum pederim efendiye dedim ki; “Hiç konuşmayan o misafir bu kadar

etkili ve güzel sözü ne zaman söyledi ki?”

O bana cevap verdi ki; “Biz, kalplerimizin karşı karşıya gelmesiyle

parlayan nûr ile karşılıklı konuşmuşuzdur. Bundan başka daha pek çok

hikmetler söylemiştir?”

Sekizinci senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki; Hazret-i

Şeyh’in köyünden üç saat uzaklıkta bir vâdide bulunan bir köy halkından

kendisini seven bir dostu vardı. Onun bağında misbak denilen bir çeşit

siyah üzüm yetişirdi ve diğer bağlarda yetişen üzümlerden yirmi gün önce

olurdu. Üzümler olmaya başladığı vakit o sâdık dost ilk önce Hazret-i

Şeyh’e sırtında bir sepet üzüm hediye getirmeyi her sene âdet edindiği

halde, o sene âdetinden bir hafta sonra gelmişti.

Geciktiği için o mürüvvet kaynağından şöyle özür dilemişti; “Şeyhim,

beni mâzur görünüz. Âdetim olduğu üzere bağımızda yetişen ilk üzümü siz

efendimize getirirken köyün çobanı olan dostum yolumun üzerine

çıkageldi. Bana öyle rast geldi ki; bu tarafa, size geldiğimi bildi.

Dedi ki; “Bu su kenarında seninle bir saat istirahata çekilip sohbet edelim.

Annen baban hatırına iki salkım üzüm ver de yiyelim. Teklifini kabul

etmemek için çok bahaneler ileri sürdüm, fakat söylediklerinde çok ısrarcı

oldu. Ben de çaresiz ona teslim oldum. (Oturup konuşmamız uzun sürdü ve

sepetteki üzümlerin) yarısına kadar olanını yedi. Ondan sonra dönüp bana

sitem ederek dedi ki; “Tanrı sana mal vermiş, ama akıl vermemiştir. Bu

yaptığın akıl kârı değildir ki kendi evlâdını bir kenara bırakıp kendi malını

böyle zahmetlerle hiç de lâyık olmayan kimselere verirsin.

Şeyh olmak öyle kolay değil, zor bir iştir. Yoksa onun üzüm bulmadığını

ne bilirsin?

A benim gözüm, bu sözlerimi tutup kalan üzümü bu fakire bağışla da,

sevabı anne babanın canlarına değsin. Öyle diyerek kalan üzümün tamamını

almıştı. Ben de boş sepeti alıp geriye dönmüştüm. Dereden yukarı çıkmakta

olduğum yokuşu yarılamıştım ki aşağıdan “Aman! Aman!” sesleri geldi.

Bir de ne göreyim? O çobanı kendi köpeği yatırıp altına almıştır. Azı

dişleriyle [362/a] sahibinin boğazına sarılmıştır. Hemen koşup çobanı

köpeğinden kurtardım. Ama neden sonra azmış (kudurmuş) ve belâsını

bulmuştur. O köyün halkına varıp durumu haber verdim ve ben de bazı

ilaçlar tedarik ettim de, neden sonra sıhhatine kavuştu. Ancak beni bir hafta

bu hizmetten alıkoymuş oldu.

Hazret-i Şeyh bu dostunun özrünü kabul edip ona şöyle dua etmiştir;

“Allah sana hayırlar, bereketler ihsan etsin. İşi Allah uğruna olanın

yardımcısı ancak Allah’tır.”

Dokuzuncu senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki;

Hazret-i Şeyh’in kendi akrabasından Abbas adında bir ihtiyar o azîzin

huzuruna gelmiştir. Gördüm ki ağzı eğrilip tâ sol kulağına bitişmiştir.

Yüzünün sol taraftaki cildi kat kat kırışıp dudağıyla kulağı arasında buruşup

görünmez ve birbirinden ayırt edilemez olmuştur. Yüzünün sağ taraftaki

cildi öyle gerilip açılmıştır ki güneşte kalan def gibi parlak ve gergin bir

hale gelmiştir. Konuşur, ama sözü anlaşılmaz olmuştur.

Merhamet kaynağı Şeyhimiz onun hâlini görünce üzüntüsünden ağlayıp

mübarek eliyle yüzünü mesh etmiştir. Sonra Allah’a el açıp dua etmiştir.

Nitekim Fatiha’dan sonra ağzının eğriliği düzelip tamamen eski haline

gelmiştir. Sonra o kişi konuşup demiştir ki; “Aman şeyhim beni affet ki

senin hakkında kusur işlemişimdir. Bu gece sana gıyâbında yakışıksız

sözler söylemiştim. Uykuya varınca bana gâibten öyle bir sille gelmiştir ki

ağzımı bu hale getirmiştir.” Bunları söyledikten sonra “tövbeler olsun”

diyerek yüzünü yerlere sürmüştür.

O ilâhî hikmet sahibi, o büyük hatayı bağışlayıp demiştir ki; “Sana bizden

yana olan kusurunla ilgili hakkımız helâl olsun ve Hak teala sana hidâyet

nasip etsin. Sakın kimsenin hakkında gıybet etme ki mü’minin mü’min

kardeşini gıybet etmesi kesin delillerle haramdır. Sakın, bizim hakkımızda

da gıybet etme ki bu âciz kulun sahibi “Mutlak güç ve kudret sahibi olup

suçlulardan intikam alan” (Bkz. Âl-i İmrân 3/4) Allah’tır.”

Hazret-i Şeyh’in rivayet olunan kerâmetlerinin onuncusu şudur ki; bir gün

ibadethanesine bir saat uzaklıkta bulunan bir köyden verâ sahibi, fakîh ve

şer’î ilimlere vâkıf bir hâfız Hazret-i Şeyh’le tartışmak üzere gelmiştir. İlk

önce demiştir ki; “Ey Şeyh, sen niçin camiye gelmezsin?”

O nezaket deryâsı lutfedip şöyle cevap vermiştir; “Ey hâfız, bu dergâh

mescid niyetine inşa edilmiştir ki biz burada da dünya kelâmı söylemeyi –

mescidlerde olduğu gibi- mekruh sayarız.”

Tekrar demiştir ki; “Niçin cemaat sevabına tâlip olmazsın?”

O yine yumuşak ve tatlı bir üslupla cevap vermiştir; “Beş vaktin beşinde

de, çocuklarım ve ahbâbımla beraber cemaat olup farzları edâ ederiz.”

Tekrar demiştir ki; “Niçin ezân-ı muhammedîye icâbet etmiyorsun?”

O yine lütufla cevap vermiştir; “Bu mescidin minaresi şu kerpiç kadar

taştır ki onun üzerinde beş vakit ezan okuyup ona icâbet ederiz. Cuma

namazlarına ise camiye gideriz.”

Tekrar demiştir ki; “Büyük cemaatin sevabını bulamazsın.”

Yine tebessümle cevap vermiştir ki; “Kuyu hâdisesinden önceki

zamanlarda olduğu gibi -dışarı çıkmak- huzuruma mâni olmasaydı, büyük

cemaate katılma sevabını canıma minnet ve ganimet bilirdim. Mazeretim

var; umulur ki Hak teala beni o sevaptan mahrum etmez. Çünkü “mü’minin

niyeti amelinden hayırlı olduğu” [190] haberde rivayet olunmuştur.”

İşte böylece hâfız efendi kendi haddini bilmeyip cevabını alıp gitmiştir. O

gece hânesine varıp yatmış ve sabah bir de uyanmıştır ki ezberinde bulunan

Kur’ân’ı ve fıkıh bilgilerini tamamen unutmuştur. İkinci gece abdest almayı

ve namaz kılmayı bütünüyle unutmuştur. Üçüncü gece gözleri görmez olup

nûru tamamen gitmiştir. Dördüncü günü hayrette kalıp iki üç adamını

yanına alarak atına binip Hazret-i Şeyh’in kapısına can atmıştır.

O merhamet madeni hâfız efendinin âmâ olduğunu görünce üzüntüsünden

ağlayarak dua etmiştir. Mübarek elini gözüne [362/b] sürünce gözlerinin

nûru tekrar yerine gelip karanlığı gitmiştir. Hâfız efendi mahcup olup özür

dilemiştir.

O merhamet madeni ise [ayıbını yüzüne vurmayıp] kendisini övmüş; sen

doğru söyledin aslında. Doğruyu söyledin, iyiliği emrettin, çalışman

şükrâna lâyık olsun, gayretlerin hakkında mübarek olsun” diyerek onu

tesellî etmiş ve gönlünü almıştır.

Hâfız efendi yaptıklarından pişman olup tövbe ederek o gece bizim

odamızda kalmıştır. Sabah kalktığında önceki hâline döndürülerek şifâ

bulmuştur. Unuttuğu her şeyi tekrar hatırlamış olduğunu görmüştür.

Böylece mesrûr ve memnun olmuş; Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâlar edip

Şeyh Efendi’ye hayır dualar ederek yüzünü gözünü dergâhın eşiğine

sürmüştür. Sonra yaya olarak köyüne gitmiştir.

Gerçi Fakîrullâh hazretleri istikamet madeni olduğundan, daha nice

kerâmetlerin kaynağı olarak hilâfet makamına ulaşmıştır. Ancak yukarıda

sayılan kerâmetleri muhabbet ehlinin gönlünü fethetmeye yetmiştir. Çünkü

şeyhinin muhabbetinde fânî olan mürîd, Muhammedî nûra ulaşarak Allah’ta

fânî olma (fenâ fillâh) mertebesine vâsıl olmuştur.

Nazm

1-Fakîr-i fânî olan dir Cem-i cihânım ben

Emîr dir o Cem’e bende-i şebânım ben

2-Fakîr dir ki cihân içre şems-i tâbânım

Emîr dir ki ana sâye-i nihânım ben

3-Emîr dir bu zamân berr ü bahre hükm iderim

Fakîr dir ki şeh-i mülk-i câvidânım ben

4-Emîr dir ki kamu nâs içinde makbûlüm

Fakîr dir ki gönüllerde tatlı cânım ben

5-Fakîr dir ki cihân mihnetinden âzâdım

Emîr dir ki belâ sehmine nişânım ben

6-Fakîr dir ki ölümdür katımda şehd ü şeker

Emîr dir ki ölümden katı cebânım ben

7-Fakîr dir ki kıyâmetde nem hisâb olunur

Emîr ü Hakkı dir ol gamla bed-gümânım ben

Günümüz Türkçesiyle

1-“Fakr”da fânî olan der; cihanın Cem’iyim ben. Emîr der; o Cem’in

çoban kölesiyim ben.

2-Fakir der ki cihan içinde parlayan güneşim. Sultan der ki; o güneşin

gizli gölgesiyim ben.

3-Sultan der ki; şu zamanda karaya, denize hükmederim. Fakir der ki;

sonsuzluk yurdunun pâdişâhıyım ben.

4-Sultan der ki; bütün insanlar içinde makbûlüm. Fakir der ki; gönüller

sultanıyım, tatlı cânım ben.

5-Fakir der ki; dünya mihnetinden sıyrılmışım. Sultan der ki; belâ

oklarının hedefiyim ben.

6-Fakir der ki; ölüm bana göre baldır, şekerdir. Sultan der ki; ölümden

kesinlikle korkuyorum ben.

7-Fakir der ki; kıyamette neyim hesap olunur? Emir’le Hakkı der; o

gamla şüpheler içindeyim ben.