BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Sekizinci Madde
Sekizinci Madde
Gavs-ı a’zam, ulvî şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin
kendiliğinden, istemeden ve habersiz sâdır olan harikulâde keşif ve
kerâmetlerinin binde birini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki merhum amcam Şeyh Ali Tillo’ya varıp azîz
pederim Osman Efendi’yi görüp Hazret-i Şeyh’in mübarek yüzüyle
müşerref olduğum esnada bir gece rüyada görmüştür ki; gökyüzü beyaz
serçelerle dolmuş ve bunların hepsi halkın üzerine hücum ederek gelmiştir.
Benim üzerime gelenleri pederim üzerimden savmıştır. Ancak bunlar
içinden bir serçe [359/b] fırsatını bulup sağ koltuğuma sokulmuştur. Sabah
bunu pederime söylediğimde koltuğumun altında taun (veba) eseri
olduğunu görmüş ve buna ziyadesiyle üzülmüştür.
Beş gün her şeyden habersiz yatmışım, altıncı gün gözümü açıp gördüm
ki muhterem pederim ağlamaktadır. Hazret-i Şeyh başucuma gelmiştir.
Hazret-i Hızır gibi imdâdıma yetişmiş, elini kaldırıp şifâ bulmam için bana
dua etmiştir. Hemen o esnada canım hayat, cismim şifâ ve kalbim safâ
bulmuştur. Ellerini mübarek yüzüne sürdüğünde pederimin yüzüne sürûrla
bakıp ona şu müjdeyi vermiştir ki; “İbrahim’in işi bitmişken Hak teala onu
yeniden ihyâ etmiştir.”
Onun yanındaki ikinci senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri şudur ki;
kış günlerinden birinde babam Hazret-i Şeyh ile beraber ikindi namazını
kılıp benimle odamıza gelecek olmuştu. Odanın ocağında pelit közü çok
yığılmıştı. Merhamet madeni Şeyh Efendimiz bu çırağına merhametini
göstermiştir. “Molla İbrahim üşümesin onun için hücreye köz götür” diye
buyurmuştur. Onun emrine Allah rızası için uyarak muhterem pederim
ocağın önüne gidip cübbesinin eteğini yere yayarak iki elini ateşe salmıştır.
Ancak Hazret-i Şeyh onu görüp demir tava ile götür diye işaret etmiştir.
Babamı gördüm ki elini ve eteğini ateşten çekip demir tava ile köz almıştır.
Ne zaman ki hücreye gelip benimle başbaşa kalmıştır. İşte o zaman benim
aklımı kurcalayan müşkilin halledilmesi vakti gelmiştir. Babama dedim ki;
“Elin ateşte yanmaz mı ki öyle ateşe daldırdın?”
Dedi ki; “Benim bütün vücûdum, sen dünyaya gelmeden beş yıl önce buz
ateşiyle yanmıştır.”
Dedim ki; “O soğuk inşaallah babadan evlâdına kalıp miras olmuştur.”
Bundan hoşlandı ve avâmın vücûdunu ateş üzerinde bulunan boş kuru ağaç
testiye benzetip havâssın vücûdunu ise su ile dolu donmuş testiye
benzetmiştir.
Yine dedim ki; “Öyleyse niçin demir tava ile ateşi almakla emrolundun?”
Cevap verdi ki; “Hazret orada senin bulunduğunu bilmiştir. Çünkü halkın
aynısını yapmaktan âciz kaldığı işleri ortaya çıkarmak, kendini halka
satmak sayılır. Bu sebeple Şeyh Efendi’nin yanında bu gizliliğe riâyet
etmemek, edebi terk etmek olurdu. Doğrusu bize harikulâde işleri örtüp
gizlemek tembih ve işaret edilmiştir.
Üçüncü senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki; bağ
bozumu zamanında güz günlerinde Hazret-i Şeyh’in köyünden kuzeydoğu
tarafına doğru dört saat mesafede bulunan Kale’de Şirvan Beyi üzerine Van
Paşası bin kadar asker ve bir top ile gelip o Kale’yi kuşatmıştır. Kuşatmanın
beşinci günü Hazret-i Şeyh ona mektup yazmıştır ki; “Ümmet-i
Muhammed’in fukarâsına merhamet edesin. Bağları yağma olmadan bir an
önce askerini alıp gidesin. O âsî beyin cezasını başka bir vakitte başka bir
şekilde verirsin.” Bu mübarek mektup ona kuşluk vaktinde ulaşmıştı. Yazık
ki o paşa hak nasihati dinlememiş, bir an evvel kalkıp gitmemekle büyük
hata etmiştir.
“Sultânın fermânıyla geldim” deyip Kale’yi almakta ısrarcı olmuş ve top
ateşi açmaya devam etmiştir. O sırada o top mermisi Kale’yi dövüp iki
parçaya ayrılarak geri dönmüş ve komutanın atını telef etmiştir. Bunun
ardından bir siyah bulut o askeri çepeçevre kuşatarak iki saat kadar iri dolu
taneleri yağmış ve öylece işlerini [360/a] bitmiştir. Atlarla diğer yük
hayvanları etrafa kaçışmışlar, sahipleri onları ararken dağdan nice seller
gelip bütün çadırlarını yerle bir ederek alıp gitmiştir.
O zaman paşa uyanıp bir ata binerek sekiz piyade askerle beraber, ancak
ikindi namazından sonra bizim odamıza can atmıştır. Merhum babamla
beraber varıp Hazret-i Şeyhi görmüş, huzuruna el pençe divan durup kan ter
içinde kalmıştır. Hazret-i Şeyh ise ona hiç iltifat etmemiş ancak; “Ey zalim,
sen Arş’ın Rabbi’nden korkmaz mısın?” diyerek onu azarlamıştır.
O misafir sıtmaya tutulmuş gibi titreyerek tövbe istiğfara başlamış ve
pederimin işaret etmesiyle odadan dışarıya çıkmıştır. Sonra bizim odamıza
gelip terini silmiş ve Hazret-i Şeyh’in heybetinden işi bitmiştir. “Ben
şevketli Sultan Ahmed’in dostu idim. Bu güne kadar bu devletli şeyh
Efendi gibi heybetli bir kimse görmedim” diye yemin etmiştir. O gece
merhum babam ile beraber hiç uyumayıp sabahı etmişler ve sabah olunca
çıkıp gitmiştir.
Dördüncü senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki; güz
günlerinde evlerin damlarına üç yüz kile kadar bulgurumuzu sermiştik.
Hicrî ayın on ikinci gecesiydi ve ay mehtap olmuştu. Cuma akşamı yatsı
vakti gelmişken ezan okumak üzere minareye çıktım. Baktım ki
köyümüzün doğu tarafını bulutlar kaplamıştır. Kadınlar ve erkekler evlerin
damlarında bulunan tedâriklerini toplayıp gelecek yağmurdan korumak için
acele ediyorlar. Ben de ezanı okuyunca acele ettim. Bizim bulgurları
toplamaya yardım etmek için gittim ki Hazret-i Şeyh’in evlâdı, torunları ve
hizmetçileri toplanıp câminin kapısına gelmişler. Onlara dedim ki yukarı
mahallede insanlar yağmur yağacak diye acele içinde tedârikini topluyor.
Onlar da dediler ki; biz de aynı şekilde tedârikimizi topluyorduk, fakat
Efendimiz bizi bundan men etmiştir. Bize “bulguru, yağmuru bırakın.
Camiye gidin ve Cuma gecesine hürmet edin” demiştir. Bundan sonra
hepimiz câminin sofasına gidip yatsı namazını açık havada edâ ettik.
Namazın bitiminde başımızı kaldırıp göğe baktık ki bulutlar ikiye ayrılmış
ve ay kıbleye doğru gelmiştir. Köy üzerinde zerre kadar bulut olmayıp
köyün etrafını siyah bulutlar kaplamıştır. Öyle şiddetli yağmur yağmıştır ki
çevremizdeki köylerden seller akmıştır. Hak teala (Hazret-i Şeyh’in
bulunduğu) köy halkına aydınlık verip o azîz kuluna ikram etmiştir.
Beşinci senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki; yaz
günlerinde bir Cuma gecesi azîz pederim murâkabeye oturmuşken, ben
yatıp uyumuştum. Rüyamda gördüm ki harman yerine binden fazla süvari
ve piyade asker gelmiştir. Atlarından inip hepsi de meydana toplanmıştır.
Onlardan kimisi meşâyih görünümünde olup kimisi de ulemâ elbisesi
giymişti. Boyları iki adam boyu kadar yüksekti. Zînetlerini ve atlarını
harman yerinde bırakıp kendileri Hazret-i Şeyh’in kapısı önünde sıra sıra
dizilmişlerdi.
Ben bu muhteşem kalabalığı seyretmekte iken, oda kapısının sağ yanında
durmakta olan birisi hemen eğilip beni kucağına almıştır. Tebessümle
kucaklayıp öperek hemen solundakinin kucağına vermiştir. O da beni alıp
muhabbetle öptükten sonra hemen solunda bulunan kişinin kucağına
vermiştir. Bu minval üzere devam ederek sıra sekizinci rûha gelmiştir. O da
beni alıp muhabbetle kucağına alıp öptükten sonra -solunda hemen odanın
kapısı olduğundan- eğilip yavaşça, merhametle beni yere koymuştur.
Ben de o sırada kapıyı açık buldum ve hemen içeri girdim. Baktım ki
Hazret-i Şeyh’in hücresine sekiz ihtiyar devletli girmişler. [360/b] O hazret
sûret âleminde hiç kimse için ayağa kalkmazken, onların hatırına ayağa
kalkmış, hepsiyle birer birer musafaha edip kucaklaşıyor. Ben bu
manzaranın şaşkınlığı içindeyken bir de uyandım ki bu rüyânın lezzeti
canıma can katmıştır.
Bu rüyâyı sevinçle hemen seccâde üzerinde oturmakta olan merhametli
babama anlattım. Meğer o uyanık/basîreti açık velî bu rüyanın mânâsını
bilmiştir. Bu rüya ona vakıa gelip olanlara şâhit olmuş, o mecliste söylenen
sözleri bizzat işitmiştir. Merhum babam bana şunu tembih etti ki; “Gerçi bu
rüyâ sana göre gayb âlemine ait işlerdendir. Ancak (bunların pederine ayan
olduğunu bir yerde) söyleme ki bu(nun açıklanması) rûhânîlere göre
ayıptır.”
Vakta ki sabah olup Cuma namazı kılınıp iki namaz arası olmuştur. Ben
kapı önünde dururken bir de gördüm ki Siirt tarafından kır atlı, aksakallı bir
seyyid gelmiştir. Atından inip elimi öpünceye kadar ben onu görmemiştim.
Hâlbuki o beni tanıyıp dergâhın kapısını bilmiştir. Hediyesiyle birlikte
harem kapısından ziyaret izni almak üzere beni içeri gönderdiğinde, ziyaret
için ona kapılar açılmıştır. Benimle beraber içeri gelip Hazret-i Şeyh’e
selâm verince o mübârek “Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi, hoş geldiniz”
iltifatıyla selâmını almıştır.
Oturmasını emredip ilk sözü şu olmuştur ki; “Ey Seyyid Hamza, bu Cuma
gecesi bize çok misafir gelmiştir.” Onun bu iltifatkâr ve hoş sözleri
karşısında Seyyid Hamza hayrette kalmıştır. Orda ağlayarak bir müddet
oturduktan sonra Şeyh’in seccâdesini öperek kalkıp benimle bizim odaya
gelmiştir.
Merhum babama başından geçenleri anlatıp demiştir ki; “Ben Siirt
eşrafından Seyyid Hamza’yım. Bu yaşıma geldim, bu güne kadar ömrümde
bu köyü görmemiştim. Bu Şeyh’in ziyareti kısmet olmamıştı. Tâ bu gece
oluncaya kadar; beş yüz kadar yüzleri nûrlu atlı ve beş yüz kadar da uzun
boylu piyade evliyâ askerine Siirt civarında karışıncaya kadar. Bu gece
onların arasına karışıp bu devletlinin ziyaretine gelmiştim. Bu köyün
yolunu rüyâda gördüğüm için bildim.
Evliyâ askerleri ne zaman ki bu harman yerine geldiler, hepsi de
atlarından inip dergâhın avlusundan içeri girdiler. Kapıların karşısına hepsi
de saf saf olup dizildiler. Sırayla hepsi de bu azîzin hücresine girip
ziyaretinde bulundular. Bana da piyadelerle beraber ziyaret sırası gelmiştir.
Hücre kapısının sağında nöbet bekleyen evliyânın kucağında işte bu çocuğu
gördüm ki onu elden ele birbirine veriyorlardı. Kapının hemen yanında en
sonda duran evliyâ bunu kucağından indirip yere koyduğunda, o da açık
olan kapıdan dergâha girmiştir. Ben de tam kapıdan girmek üzere iken
uyandım ki gönlüm iman lezzetiyle dolmuştur.
İşte böyle; bu rüyâdan sonra bu gün Cuma namazını kıldıktan sonra atıma
binip rüyada gördüğüm yola revân oldum ki hiç kimseye sormadan bu köyü
ve dergâhı buldum, sizleri tanıdım. Hazret-i Şeyh’in huzuruna geldim ki bu
rüyâyı anlatayım. Bu günden itibaren onun mürîdi olup kendisine muhabbet
edeyim. Hâlbuki o, daha ben başımdan geçenleri anlatmadan önce, olanları
bana haber verip demiştir ki; “Ey Seyyid Hamza, bu Cuma gecesi bize çok
misafir gelmiştir.”
“Böyle deyince şaşırıp kaldım. Subhanallah, bu zat benim ismimi ve kim
olduğumu nereden bilebilir? Rüyâda gördüklerim buna nasıl ayan
olmuştur?”
Seyyid Hamza ’nın bu şaşkınlığına merhum pederimiz efendi şöyle cevap
vermiştir ki; “Senin bu gördüğün rüyâyı, aynıyla bu oğlum da görmüştür.
Ancak avâmın rüya olarak gördüklerine evliyânın havâssı müşâhade ile
ermişlerdir. Çünkü Hak teala her kuluna bir ihsanda bulunmuştur.”
Altıncı senemizde [361/a] sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki;
bahar günlerinden bir gün kuşluk vaktinde bir deli bey, otuz kadar adamıyla
muhterem şeyhimizi ziyarete gelmiştir. Dergâh kapısından pervâsızca içeri
girip ayakta durmuş, tebessüm ederek sürûrla Hazret-i Şeyh’e selâm
vermiştir. Heybetinden çekinmeyip o azîze demiştir ki; “Güzel cânım! Ben
derdim ki seni nerde bulayım? Hâlbuki sen buradaymışsın. Daha ben nasıl
durabilirdim? Allah’ını seversen şöyle bir ayağa kalk da, boyunu göreyim.
Ondan sonra bu tatlı canımı sana fedâ edeyim.” Bu sözler üzerine hemen o
mürüvvet sultânı ayağa kalkmıştır. Mecnûn bey işte o anda Şeyh’in ayağına
düşmüş ve bir hoş olup kalmıştır.
Hazret-i Şeyh onun adamlarına işaret edip demiştir ki; “Bu misafir emiri
odasına götürüp üzerini çokça örtünüz. Bir müddet uyusun ki ayılsın. Aklı
başına gelsin.”
Altmış günden beri uyumayan o mecnûn, altı yorgan altında altı saatlik
uykuya varmıştır. Onun uykusu altı saati bulunca dergâhın harem kısmından
beni çağırmışlardır. Varıp baktım ki azîze validemiz bir tabak içinde kuru,
iri, kırmızı üzüm getirmiştir. Hazret-i Şeyh o kuru üzümü mübarek eliyle
çevirip okuyup üflemiştir. O azîz bu kuluna buyurmuştur ki “Var git, o
yatan misafirin başucunda otur. Uyanınca ne isterse, gel verelim. Hemen
götür.”
Vardığımda uyanıp dedi ki “Ben Hazret-i Şeyhin elindeki tabak içinde
bulunan kırmızı üzümden isterim.” Ben de hemen gelip Hazret-i Şeyh’e
olanları haber verdim. Üzüm tabağını alıp misafire götürdüm. Üzümü
görünce hemen elimden aldı. Avuçlayıp ağzını doldurdu, iyice çiğneyerek
yedi. Üzümleri bitirince ayağa kalktı, abdest aldı ve iyileşti.
Altmış gündür namaz kılmayan o mecnûn, öyle namaz kılmaya
başlamıştır ki o gece merhum babamla beraber kalıp geceyi ihyâ etmiştir.
Duhâ namazı vaktinde gidecek olmuş, vedalaşmak için Hazret-i Şeyh’e
gelmiştir. Ancak odasından içeri girmeye cesaret edemeyip o azîzin
heybetiyle gönlü dolmuştur. Edebinden içeri bakmaya bile cesaret edemeyip
kapı ağzında ayak üzere dikilip kalmıştır. Dergâh kapısının eşiğini hürmetle
öpüp sürûr ile yoluna koyulmuştur. Çünkü onun aklı başına gelip dünkü
“güzel canım” diye hitap ettiği zatın bu gün kim olduğunu bilmiştir.
Yedinci senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki; yaz
günlerinde Sıhrânî Şeyh Ali Efendi namında bir ihtiyar, elli iki mürîdiyle
beraber -yanlarında hac emîri olmaksızın- Kâbe’den gelmiş ve duhâ namazı
vaktinde Hazret-i Şeyh ile karşılaşmıştır.
Ne selâm vermiş, ne bir söz söylemiş ve ne de musafaha etmiştir. Hemen
yanına varıp edeple Hazret-i Şeyh’in huzuruna oturmuş, sükût ederek başını
öne eğmiş ve öğle namazına kadar o azîzin yanında öylece kalmıştır.
Namazı edâ ettikten sonra yine vedâ edip selâm vermeden yanından ayrılıp
bizim odamıza gelmiştir. Yine selâm vermeden, hiçbir söz söylemeden
başını önüne eğip bağdaş kurarak ikindi namazına kadar merhum babam ile
murâkabe halinde oturmuştur. Merhum pederimiz o ihtiyara hürmet gösterip
saygı ile hizmetinde bulunmuştur.
O ihtiyar akşam vakti iftar etmek üzere sofraya oturduğunda her
yemekten ya bir lokma ya da tadımlık bir parmak almıştır. Yine o gece
sükût ile odamızda oturarak mehtap aydınlığında merhum pederimiz
efendiyle beraber tenha kalmıştır. Her halde onlar, sabaha kadar mükâşefe
deryâsına dalmışlardır. Sabah olunca o pîr [361/b] misafir varıp Şeyh
Efendi’yi görüp yine bir müddet huzurunda sessizce oturup kalkınca,
Hazret-i şeyh ona ikram için kalkıp ayakta dua etmiştir.
Duadan sonra mübarek elini öpüp geri geri giderek huzurundan dışarı
çıkmıştır. Hazret-i Şeyh’in ikram için ona ayağa kalkmasına hürmeten biz
de hepimiz o pîre ikram için elini öpmüşüz. Atına bindirip hürmetle harman
yeri bitimine kadar uğurlamışızdır. Daha sonra o pîr bizimle vedalaşıp
piyade mürdleriyle beraber yola koyulmuştur. Uğurlamadan dönünce
pederimiz efendiye şöyle dedim; “Bu nasıl bir misafir ki herkesten fazla
izzet ve ikram görmüştür?”
Cevap verip dedi ki; “Bu misafir diğerleriyle mukayese olunamaz.
Kâmildir ve havâss-ı evliyâdan gönül erbâbı bir zattır. Hâli, bizim ehassü’l-
havâs olan Efendimizin hâline yakındır. (Maneviyât âleminde tekamül
etmeye) kabiliyetli bir zattır.”
Çünkü o demiştir ki; “Nice zamandan beri seyahat edip âlemi dolaştım.
Pek çok yerleşim yerlerini, köyleri kasabaları gördüm. Elli seneden beri
zamanın yaşayan evliyâsını ziyaret etmişimdir. Zahirde halkın bilmediği
evliyâyı maneviyât meclisinde görmüşümdür. Bu azîzin onların hepsinden
Allah’a
yakın,
kerem
sahibi
ve
manevî
kutuplardan
olduğunu
görmüşümdür. Şimdi bu azîzin mübarek vücûdunun aşk ateşiyle yandığını
görmüşümdür. Çünkü bu azîzin dergâhına gelip mübarek yüzünü gördüğüm
zaman, gönlümü ayan beyan gözümle görmüşümdür. Böylece benim (elli
senedir süren) seyahatim sona ermiş ve muradımı almışımdır.”
Merhum pederim efendiye dedim ki; “Hiç konuşmayan o misafir bu kadar
etkili ve güzel sözü ne zaman söyledi ki?”
O bana cevap verdi ki; “Biz, kalplerimizin karşı karşıya gelmesiyle
parlayan nûr ile karşılıklı konuşmuşuzdur. Bundan başka daha pek çok
hikmetler söylemiştir?”
Sekizinci senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki; Hazret-i
Şeyh’in köyünden üç saat uzaklıkta bir vâdide bulunan bir köy halkından
kendisini seven bir dostu vardı. Onun bağında misbak denilen bir çeşit
siyah üzüm yetişirdi ve diğer bağlarda yetişen üzümlerden yirmi gün önce
olurdu. Üzümler olmaya başladığı vakit o sâdık dost ilk önce Hazret-i
Şeyh’e sırtında bir sepet üzüm hediye getirmeyi her sene âdet edindiği
halde, o sene âdetinden bir hafta sonra gelmişti.
Geciktiği için o mürüvvet kaynağından şöyle özür dilemişti; “Şeyhim,
beni mâzur görünüz. Âdetim olduğu üzere bağımızda yetişen ilk üzümü siz
efendimize getirirken köyün çobanı olan dostum yolumun üzerine
çıkageldi. Bana öyle rast geldi ki; bu tarafa, size geldiğimi bildi.
Dedi ki; “Bu su kenarında seninle bir saat istirahata çekilip sohbet edelim.
Annen baban hatırına iki salkım üzüm ver de yiyelim. Teklifini kabul
etmemek için çok bahaneler ileri sürdüm, fakat söylediklerinde çok ısrarcı
oldu. Ben de çaresiz ona teslim oldum. (Oturup konuşmamız uzun sürdü ve
sepetteki üzümlerin) yarısına kadar olanını yedi. Ondan sonra dönüp bana
sitem ederek dedi ki; “Tanrı sana mal vermiş, ama akıl vermemiştir. Bu
yaptığın akıl kârı değildir ki kendi evlâdını bir kenara bırakıp kendi malını
böyle zahmetlerle hiç de lâyık olmayan kimselere verirsin.
Şeyh olmak öyle kolay değil, zor bir iştir. Yoksa onun üzüm bulmadığını
ne bilirsin?
A benim gözüm, bu sözlerimi tutup kalan üzümü bu fakire bağışla da,
sevabı anne babanın canlarına değsin. Öyle diyerek kalan üzümün tamamını
almıştı. Ben de boş sepeti alıp geriye dönmüştüm. Dereden yukarı çıkmakta
olduğum yokuşu yarılamıştım ki aşağıdan “Aman! Aman!” sesleri geldi.
Bir de ne göreyim? O çobanı kendi köpeği yatırıp altına almıştır. Azı
dişleriyle [362/a] sahibinin boğazına sarılmıştır. Hemen koşup çobanı
köpeğinden kurtardım. Ama neden sonra azmış (kudurmuş) ve belâsını
bulmuştur. O köyün halkına varıp durumu haber verdim ve ben de bazı
ilaçlar tedarik ettim de, neden sonra sıhhatine kavuştu. Ancak beni bir hafta
bu hizmetten alıkoymuş oldu.
Hazret-i Şeyh bu dostunun özrünü kabul edip ona şöyle dua etmiştir;
“Allah sana hayırlar, bereketler ihsan etsin. İşi Allah uğruna olanın
yardımcısı ancak Allah’tır.”
Dokuzuncu senemizde sâdır olan kerâmetlerinden biri de şudur ki;
Hazret-i Şeyh’in kendi akrabasından Abbas adında bir ihtiyar o azîzin
huzuruna gelmiştir. Gördüm ki ağzı eğrilip tâ sol kulağına bitişmiştir.
Yüzünün sol taraftaki cildi kat kat kırışıp dudağıyla kulağı arasında buruşup
görünmez ve birbirinden ayırt edilemez olmuştur. Yüzünün sağ taraftaki
cildi öyle gerilip açılmıştır ki güneşte kalan def gibi parlak ve gergin bir
hale gelmiştir. Konuşur, ama sözü anlaşılmaz olmuştur.
Merhamet kaynağı Şeyhimiz onun hâlini görünce üzüntüsünden ağlayıp
mübarek eliyle yüzünü mesh etmiştir. Sonra Allah’a el açıp dua etmiştir.
Nitekim Fatiha’dan sonra ağzının eğriliği düzelip tamamen eski haline
gelmiştir. Sonra o kişi konuşup demiştir ki; “Aman şeyhim beni affet ki
senin hakkında kusur işlemişimdir. Bu gece sana gıyâbında yakışıksız
sözler söylemiştim. Uykuya varınca bana gâibten öyle bir sille gelmiştir ki
ağzımı bu hale getirmiştir.” Bunları söyledikten sonra “tövbeler olsun”
diyerek yüzünü yerlere sürmüştür.
O ilâhî hikmet sahibi, o büyük hatayı bağışlayıp demiştir ki; “Sana bizden
yana olan kusurunla ilgili hakkımız helâl olsun ve Hak teala sana hidâyet
nasip etsin. Sakın kimsenin hakkında gıybet etme ki mü’minin mü’min
kardeşini gıybet etmesi kesin delillerle haramdır. Sakın, bizim hakkımızda
da gıybet etme ki bu âciz kulun sahibi “Mutlak güç ve kudret sahibi olup
suçlulardan intikam alan” (Bkz. Âl-i İmrân 3/4) Allah’tır.”
Hazret-i Şeyh’in rivayet olunan kerâmetlerinin onuncusu şudur ki; bir gün
ibadethanesine bir saat uzaklıkta bulunan bir köyden verâ sahibi, fakîh ve
şer’î ilimlere vâkıf bir hâfız Hazret-i Şeyh’le tartışmak üzere gelmiştir. İlk
önce demiştir ki; “Ey Şeyh, sen niçin camiye gelmezsin?”
O nezaket deryâsı lutfedip şöyle cevap vermiştir; “Ey hâfız, bu dergâh
mescid niyetine inşa edilmiştir ki biz burada da dünya kelâmı söylemeyi –
mescidlerde olduğu gibi- mekruh sayarız.”
Tekrar demiştir ki; “Niçin cemaat sevabına tâlip olmazsın?”
O yine yumuşak ve tatlı bir üslupla cevap vermiştir; “Beş vaktin beşinde
de, çocuklarım ve ahbâbımla beraber cemaat olup farzları edâ ederiz.”
Tekrar demiştir ki; “Niçin ezân-ı muhammedîye icâbet etmiyorsun?”
O yine lütufla cevap vermiştir; “Bu mescidin minaresi şu kerpiç kadar
taştır ki onun üzerinde beş vakit ezan okuyup ona icâbet ederiz. Cuma
namazlarına ise camiye gideriz.”
Tekrar demiştir ki; “Büyük cemaatin sevabını bulamazsın.”
Yine tebessümle cevap vermiştir ki; “Kuyu hâdisesinden önceki
zamanlarda olduğu gibi -dışarı çıkmak- huzuruma mâni olmasaydı, büyük
cemaate katılma sevabını canıma minnet ve ganimet bilirdim. Mazeretim
var; umulur ki Hak teala beni o sevaptan mahrum etmez. Çünkü “mü’minin
niyeti amelinden hayırlı olduğu” [190] haberde rivayet olunmuştur.”
İşte böylece hâfız efendi kendi haddini bilmeyip cevabını alıp gitmiştir. O
gece hânesine varıp yatmış ve sabah bir de uyanmıştır ki ezberinde bulunan
Kur’ân’ı ve fıkıh bilgilerini tamamen unutmuştur. İkinci gece abdest almayı
ve namaz kılmayı bütünüyle unutmuştur. Üçüncü gece gözleri görmez olup
nûru tamamen gitmiştir. Dördüncü günü hayrette kalıp iki üç adamını
yanına alarak atına binip Hazret-i Şeyh’in kapısına can atmıştır.
O merhamet madeni hâfız efendinin âmâ olduğunu görünce üzüntüsünden
ağlayarak dua etmiştir. Mübarek elini gözüne [362/b] sürünce gözlerinin
nûru tekrar yerine gelip karanlığı gitmiştir. Hâfız efendi mahcup olup özür
dilemiştir.
O merhamet madeni ise [ayıbını yüzüne vurmayıp] kendisini övmüş; sen
doğru söyledin aslında. Doğruyu söyledin, iyiliği emrettin, çalışman
şükrâna lâyık olsun, gayretlerin hakkında mübarek olsun” diyerek onu
tesellî etmiş ve gönlünü almıştır.
Hâfız efendi yaptıklarından pişman olup tövbe ederek o gece bizim
odamızda kalmıştır. Sabah kalktığında önceki hâline döndürülerek şifâ
bulmuştur. Unuttuğu her şeyi tekrar hatırlamış olduğunu görmüştür.
Böylece mesrûr ve memnun olmuş; Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâlar edip
Şeyh Efendi’ye hayır dualar ederek yüzünü gözünü dergâhın eşiğine
sürmüştür. Sonra yaya olarak köyüne gitmiştir.
Gerçi Fakîrullâh hazretleri istikamet madeni olduğundan, daha nice
kerâmetlerin kaynağı olarak hilâfet makamına ulaşmıştır. Ancak yukarıda
sayılan kerâmetleri muhabbet ehlinin gönlünü fethetmeye yetmiştir. Çünkü
şeyhinin muhabbetinde fânî olan mürîd, Muhammedî nûra ulaşarak Allah’ta
fânî olma (fenâ fillâh) mertebesine vâsıl olmuştur.
Nazm
1-Fakîr-i fânî olan dir Cem-i cihânım ben
Emîr dir o Cem’e bende-i şebânım ben
2-Fakîr dir ki cihân içre şems-i tâbânım
Emîr dir ki ana sâye-i nihânım ben
3-Emîr dir bu zamân berr ü bahre hükm iderim
Fakîr dir ki şeh-i mülk-i câvidânım ben
4-Emîr dir ki kamu nâs içinde makbûlüm
Fakîr dir ki gönüllerde tatlı cânım ben
5-Fakîr dir ki cihân mihnetinden âzâdım
Emîr dir ki belâ sehmine nişânım ben
6-Fakîr dir ki ölümdür katımda şehd ü şeker
Emîr dir ki ölümden katı cebânım ben
7-Fakîr dir ki kıyâmetde nem hisâb olunur
Emîr ü Hakkı dir ol gamla bed-gümânım ben
Günümüz Türkçesiyle
1-“Fakr”da fânî olan der; cihanın Cem’iyim ben. Emîr der; o Cem’in
çoban kölesiyim ben.
2-Fakir der ki cihan içinde parlayan güneşim. Sultan der ki; o güneşin
gizli gölgesiyim ben.
3-Sultan der ki; şu zamanda karaya, denize hükmederim. Fakir der ki;
sonsuzluk yurdunun pâdişâhıyım ben.
4-Sultan der ki; bütün insanlar içinde makbûlüm. Fakir der ki; gönüller
sultanıyım, tatlı cânım ben.
5-Fakir der ki; dünya mihnetinden sıyrılmışım. Sultan der ki; belâ
oklarının hedefiyim ben.
6-Fakir der ki; ölüm bana göre baldır, şekerdir. Sultan der ki; ölümden
kesinlikle korkuyorum ben.
7-Fakir der ki; kıyamette neyim hesap olunur? Emir’le Hakkı der; o
gamla şüpheler içindeyim ben.

