BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · İkinci Madde
İkinci Madde
İkinci makamda kalan ebrâr ile yüce makamlara yükselen mukarrabûn
arasında olan farkı bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Nefs-i levvâme
sahibi olan ebrârdan, tezkiye edilmiş nefis sâhipleri olan mukarrabûnun
farkları ve birbirinden ayırt edilmesi ve ebrârın içinde bulundukları
yorgunluk ile mukarrabûnun içinde bulunduğu rahatlığın tespit edilip
aradaki farkın açık seçik ortaya çıkması için şu misal, uygun bir delil ve
burhan olmuştur.
Mesela; cinsi kötü, öyle pis bir ağaç var ki gövdesi iri ve dalları pek
çoktur. Dallarından her zaman çeşit çeşit zehirler saçılmaktadır. Her dalın
meyvesi, başka türlü bir öldürücü zehirdir. O ağacın yanına bir topluluk
geldi ve kökleri dibinde akan bir suyolu olduğunu gördüler. Ağaca çıkıp
derhal onun dallarını kesmekle meşgul oldular. Ne ağacı kökünden kesmeye
giriştiler, ne de kuruması için dibinde akan suyu kesip toprağını kuruttular.
İşte onlar ağacın zehiriyle helak olup gittiler. Çünkü [dallarını kesmekle
kurumayıp] ağacın aslı orada bâki olduğundan, bir taraftaki dallarını
kestikçe gördüler ki öbür taraftan başka dallar filiz vermektedir.
Yine o ağaca başka bir topluluk daha gelip, onun dibinde akan suyu
kestiler, toprağını kuruttular. Böylece onun dalları kurudu, zehirli meyveler
veremez oldu. Onun vereceği zarardan bütünüyle kurtuldular. Birçok dalları
kesmeye uğraşırken yorgun ve bitkin düşmekten kurtulmuş oldular.
Burada örnek olarak verilen habis ağaç, [325/a] insanın iç âlemine
benzetilmiştir. Ondan türeyen dallar ise çirkin huylara benzetilmiştir. O
dallardan saçılan öldürücü zehirler ise, çirkin huylardan kaynaklanan kötü
vasıflardır. Nitekim onlardan da ancak günahlar meydana gelir.
Çünkü ebrârın ileri gelenleri, yerilen ahlâkî sıfatların insanı neticede
helâke götürdüğünü, iki âlemde belâlara saldığını aklî delillerle ve naklî
haberlerle bilmişlerdir. Onlar bu çirkin sıfatları birer birer temizleyip
gidermeye gayret etmişlerdir. Ancak bu sıfatlardan bütünüyle kurtulmaya
muvaffak olamayıp ahlâkı güzelleştirmekten (tezhîb-i ahlâk) âciz
kalmışlardır. Çünkü onlar, bir gün bir sıfattan kurtulsalar, başka vakit
bakarlar ki ondan beterine çatmışlardır. İşte onlar bu minval üzere gayret
ederken, ömürlerinin sonuna kadar meşakkatte kalmışlardır. Çünkü onların
mideleri dolup insânî vasıfları kuvvet bulmuştur. Damarlarında kanları çok
olduğu için şeytan onlara üstün gelip gönüllerini vesvese ile doldurmuştur.
Nitekim haberde; “Şeytan sizin damarlarınızdaki kanla beraber dolaşır. [118]
Onun yolunu açlıkla daraltınız” [119] buyurulmuştur.
Hiç şüphe yok ki şeytan bir kimseye ulaşmaya yol bulup da onun
damarlarında akan kan gibi dolaşıyorsa, onun kalbi yerilen kötü vasıflarla
dolmuştur. Artık o bu kötü sıfatlardan birini bile tamâmen gidermekten âciz
kalmıştır.
Gerçi bazı zamanlarda ölüm ânındaki dehşeti düşünmekle, kabir azâbını
ve mahşerdeki dehşet sahnelerini düşünmekle ve cehennem korkusuyla bazı
kötü sıfatlar giderilebilirse de ondan söz konusu korku gidince bir de görür
ki, bertaraf edilen kötü vasıflar yine geri gelmiştir.
Hâlbuki evliyâ-i mukarrabûn çeşitli deliller ve tecrübelerle insan karnının
fitne ve fesat kaynağı olduğunu bilmişlerdir. Mîdenin bütün kötü sıfatların
kaynağı olduğunu yakînen idrak etmişler ve az yemekle ondan gelebilecek
bütün kötülüklerden tamâmen kurtulmuşlardır. Çirkin sıfatları kökünden
kazıyıp onların âfetlerinden selâmet bulmuşlardır. Bundan sonra övülen
bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmuşlardır. Allah’ın dostluğunda huzur
bulup nûr ve sürûr ile dolmuşlardır.
Çünkü bunların yemesi az oldukça, içmeleri de az olmuştur. İçmeleri
azaldıkça uykuları da hafif olmuştur. Bu sebeple konuşmaları da gayet az
olmuştur. Aç ve uykusuz insanlar konuşmaya istekli olmayıp susmayı tercih
etmişlerdir. Onun için bunlar, insanlardan tenha kalıp uzlete çekilmeyi
tercih etmişlerdir.
Bu sebeple onlarda yerilen çirkin sıfatların hiçbiri kalmayıp rahata
ermişlerdir. Nitekim denilmiştir ki; “Abdallar ancak açlık, uykusuzluk,
susmak ve uzletle abdal olmuşlardır.”
Bu misalden anlaşılan şudur: Mukarrabûn öyle bir topluluktur ki onlarda
kendini beğenme (ucb), büyüklenme (kibir) ve kıskançlık (haset) gibi çirkin
sıfatlardan aslâ bir şey bulunmaz. Çünkü onlar, bu vasıfların hepsini
kökünden söküp atmışlardır: O sıfatların hiç biri hatırlarına bile gelmez.
Onun için sen bunlardan birini görsen anlarsın ki gam ve keder namına
bütün dertlerden kurtulup gönül huzurunu bulmuşlardır. Zevk, sürûr ve neşe
ile dolmuşlardır. Onlar hiç kimseden incinmeyip insanlar içinde gönüllerin
sevgilisi olmuşlardır. Çünkü onlardan iyilik ve hayırdan başka bir şey
meydana gelmez. İşte onların durumu böyle iken yine de hasetçiler onları
kıskanıp zarara uğramaları için çeşitli hîle ve tuzaklar kurmuşlardır. Ancak
hasetçilerin hasedinden berikilere ne bir zarar gelir ne de onların
hasetleriyle hîle ve tuzaklarından haberleri olur. Çünkü onlar şuhûd
deryâsına dalmışlardır ve hasetçiler bunlar için kazdıkları kuyulara
kendileri düşerek belâlarını bulmuşlardır. Hasetçiler bu halde iken,
mukarrabûn Mevlâ tealanın korumasında emniyet içinde selâmeti bulmuşlar
ve iki cihân saadetini elde edip isteklerine nâil olmuşlardır. Nitekim Hak
teala; [325/b] “Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar
üzülmeyecekler de.” (Yûnus 10/62) buyurmuş ve mukarrabûnun âhiret
üzüntüsünden âzâde olduklarını duyurmuştur. Eğer bu ilâhî kelâm Hazret-i
Peygamber aleyhisselâmın “Dünya mü’minin zindanıdır” [120] hadis-i
şerifiyle bu mânâya gelen benzer ifadelerine aykırı değil midir diye
sorarsan vereceğimiz şu şifâlı cevap sana yeterlidir deriz. Bu hadis-i şerif
ile birlikte Rasûlullah’ın buna benzer ne kadar beyânı varsa, bunların hepsi
de ebrârın ileri gelenleri hakkında söylenmiştir. Nitekim onların halleri de –
yukarıda açıkladıklarımızla- hoş, sana artık açıktır.
Onlar ki iyilik ehli ve insanların kurtuluşuna vesîle olan takvâ (ehl-i salâh
ve felâh) sahipleridir. Dünyadan el etek çekmiş (zâhid), ibadete düşkün
(âbid) ve âhiret ehli kimselerdir. Dinin emirlerine gönülden teslim olup
boyun eğmişlerdir. Onlar, Mevlâ’nın överek katında makbul saydığı
kullardandır. Ancak onlar nefsin bulanıklığından tamâmen kurtulamamışlar
ve
bu
sebeple
kalpsafâsıyla
Mevlâ’nın
huzuruna
erme
zevkini
bulamamışlardır. Dünya onlara göre zindan olduğu için, meşakkatle imtihan
olunmaktan kurtulamamışlardır. Buna mukabil âhirette pek çok mükâfâta
nâil olurlar. [Çekilen sıkıntıların] ecrinden mahrum kalmazlar.
Mukarrabînin durumlarına gelince, onlar azın azıdır. Huzurda olmanın
coşkusu (vecd) ile kendilerinden geçmişlerdir. Onlar ne dünya ehli, ne de
âhiret ehlidir; belki mânâ ehlidirler. Daima Hazret-i Mevlâ’nın
huzurundadırlar. Bütün halkı unutmuşlar ve daima Yaratıcı’yı düşünüp
O’nu anmakla gönülden içeri girmişlerdir. Bütün kâinâtı bir yere bırakıp
onu var edene yönelmişlerdir. Çünkü bunlar ne dünya lezzetlerini alırlar, ne
de âhiret nimetlerini bilirler. Bu durumda neresi onlara zindan olabilir ve
neye esir olurlar ki! Niçin üzülürler ve neye gücenirler ki! Onlar zevk ü
safâyı ancak Mevlâ’nın huzurunda ve dostluğunda bulurlar. Kendi
nefislerinden geçip doğruluk makamına (mak’ad-ı sıdk) kurulurlar. Fakr u
fenâ devletini bulup Hak ile bâkî kalırlar.
Nazm
1-Genc-i aşk u hikmet ü fakr u fenâsın ey püser
Lutf-ı bahrîsin sadef misli bedende pür-hüner
2-Gerçi sen bundan mukaddem zühd ile meşgûl idin
İmdi bundan böyle zühdi koy müdâm ol bâde-her [121]
3-Ol şarâb-ı rûhı iç kim, Hak anı kılmış tahûr
Nûş idüp pâk ol vücûdından bir olsun hayr ü şer
4-Nef‘ ü dar fark olmaz aslâ ne bahâr u ne hazân
Nûr u vahdet kalbe inse bî-nukûş u bî-suver
5-Aşk mesti fâriğ olmuşdur hayât u mevtden
Gülşen ü külhân ona hoşdır, behişt olmuş sakar
6-Vehm ü fehm ü aklı koymuş âşık-ı âlî-cenâb
Dü cihândan kendüden ol dosta kılmışdır sefer
7-Hak yolunda âşıkın, gitse ayağı kalmasa
Hak virür Hakkı, ayağına ıvaz bin bâl ü per
Günümüz Türkçesiyle
1-Aşk hazinesisin, hikmetsin ey oğul; fakr u fenâsın. Lütuf deryâsısın,
inci gibisin bedende; hüner dolusun.
2-Gerçi sen bundan evvel, zühd ile meşgul idin. Bundan böyle zühdü koy,
daima aşk şarabından iç.
3-O rûhânî şarabı iç, Mevlâ onu tertemiz eylemiş. Onu iç de varlığından
pâk ol, iyilikle kötülük bir olsun.
4-Bahar ve hazanın, fayda ve zararın farkı olmaz aslâ. Vahdet nûru
nakışsız ve şekilsiz kalbine inince.
5-Aşk ile mest olan hayattan ve ölümden geçmiştir. Gül bahçesi ve ateş
ona göre birdir; cennetle cehennem de.
6-Evhamı, anlayışı, aklı bırakmıştır âlicenâp âşık. İki cihandan ve
kendinden, O dosta sefer kılmıştır.
7-Hak yolunda âşığın ayağı gitse, kalmasa. Hakkı! Hak ayağının yerine
binlerce kanat verir.

