Marifetnâme · Haziran 28, 2026

İkinci makamda kalan ebrâr ile yüce makamlara yükselen mukarrabûn arasında olan farkı…

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · İkinci Madde İkinci Madde İkinci makamda kalan ebrâr ile yüce makamlara yükselen mukarrabûn arasında olan farkı bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Nefs-i …

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · İkinci Madde

İkinci Madde

İkinci makamda kalan ebrâr ile yüce makamlara yükselen mukarrabûn

arasında olan farkı bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Nefs-i levvâme

sahibi olan ebrârdan, tezkiye edilmiş nefis sâhipleri olan mukarrabûnun

farkları ve birbirinden ayırt edilmesi ve ebrârın içinde bulundukları

yorgunluk ile mukarrabûnun içinde bulunduğu rahatlığın tespit edilip

aradaki farkın açık seçik ortaya çıkması için şu misal, uygun bir delil ve

burhan olmuştur.

Mesela; cinsi kötü, öyle pis bir ağaç var ki gövdesi iri ve dalları pek

çoktur. Dallarından her zaman çeşit çeşit zehirler saçılmaktadır. Her dalın

meyvesi, başka türlü bir öldürücü zehirdir. O ağacın yanına bir topluluk

geldi ve kökleri dibinde akan bir suyolu olduğunu gördüler. Ağaca çıkıp

derhal onun dallarını kesmekle meşgul oldular. Ne ağacı kökünden kesmeye

giriştiler, ne de kuruması için dibinde akan suyu kesip toprağını kuruttular.

İşte onlar ağacın zehiriyle helak olup gittiler. Çünkü [dallarını kesmekle

kurumayıp] ağacın aslı orada bâki olduğundan, bir taraftaki dallarını

kestikçe gördüler ki öbür taraftan başka dallar filiz vermektedir.

Yine o ağaca başka bir topluluk daha gelip, onun dibinde akan suyu

kestiler, toprağını kuruttular. Böylece onun dalları kurudu, zehirli meyveler

veremez oldu. Onun vereceği zarardan bütünüyle kurtuldular. Birçok dalları

kesmeye uğraşırken yorgun ve bitkin düşmekten kurtulmuş oldular.

Burada örnek olarak verilen habis ağaç, [325/a] insanın iç âlemine

benzetilmiştir. Ondan türeyen dallar ise çirkin huylara benzetilmiştir. O

dallardan saçılan öldürücü zehirler ise, çirkin huylardan kaynaklanan kötü

vasıflardır. Nitekim onlardan da ancak günahlar meydana gelir.

Çünkü ebrârın ileri gelenleri, yerilen ahlâkî sıfatların insanı neticede

helâke götürdüğünü, iki âlemde belâlara saldığını aklî delillerle ve naklî

haberlerle bilmişlerdir. Onlar bu çirkin sıfatları birer birer temizleyip

gidermeye gayret etmişlerdir. Ancak bu sıfatlardan bütünüyle kurtulmaya

muvaffak olamayıp ahlâkı güzelleştirmekten (tezhîb-i ahlâk) âciz

kalmışlardır. Çünkü onlar, bir gün bir sıfattan kurtulsalar, başka vakit

bakarlar ki ondan beterine çatmışlardır. İşte onlar bu minval üzere gayret

ederken, ömürlerinin sonuna kadar meşakkatte kalmışlardır. Çünkü onların

mideleri dolup insânî vasıfları kuvvet bulmuştur. Damarlarında kanları çok

olduğu için şeytan onlara üstün gelip gönüllerini vesvese ile doldurmuştur.

Nitekim haberde; “Şeytan sizin damarlarınızdaki kanla beraber dolaşır. [118]

Onun yolunu açlıkla daraltınız” [119] buyurulmuştur.

Hiç şüphe yok ki şeytan bir kimseye ulaşmaya yol bulup da onun

damarlarında akan kan gibi dolaşıyorsa, onun kalbi yerilen kötü vasıflarla

dolmuştur. Artık o bu kötü sıfatlardan birini bile tamâmen gidermekten âciz

kalmıştır.

Gerçi bazı zamanlarda ölüm ânındaki dehşeti düşünmekle, kabir azâbını

ve mahşerdeki dehşet sahnelerini düşünmekle ve cehennem korkusuyla bazı

kötü sıfatlar giderilebilirse de ondan söz konusu korku gidince bir de görür

ki, bertaraf edilen kötü vasıflar yine geri gelmiştir.

Hâlbuki evliyâ-i mukarrabûn çeşitli deliller ve tecrübelerle insan karnının

fitne ve fesat kaynağı olduğunu bilmişlerdir. Mîdenin bütün kötü sıfatların

kaynağı olduğunu yakînen idrak etmişler ve az yemekle ondan gelebilecek

bütün kötülüklerden tamâmen kurtulmuşlardır. Çirkin sıfatları kökünden

kazıyıp onların âfetlerinden selâmet bulmuşlardır. Bundan sonra övülen

bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmuşlardır. Allah’ın dostluğunda huzur

bulup nûr ve sürûr ile dolmuşlardır.

Çünkü bunların yemesi az oldukça, içmeleri de az olmuştur. İçmeleri

azaldıkça uykuları da hafif olmuştur. Bu sebeple konuşmaları da gayet az

olmuştur. Aç ve uykusuz insanlar konuşmaya istekli olmayıp susmayı tercih

etmişlerdir. Onun için bunlar, insanlardan tenha kalıp uzlete çekilmeyi

tercih etmişlerdir.

Bu sebeple onlarda yerilen çirkin sıfatların hiçbiri kalmayıp rahata

ermişlerdir. Nitekim denilmiştir ki; “Abdallar ancak açlık, uykusuzluk,

susmak ve uzletle abdal olmuşlardır.”

Bu misalden anlaşılan şudur: Mukarrabûn öyle bir topluluktur ki onlarda

kendini beğenme (ucb), büyüklenme (kibir) ve kıskançlık (haset) gibi çirkin

sıfatlardan aslâ bir şey bulunmaz. Çünkü onlar, bu vasıfların hepsini

kökünden söküp atmışlardır: O sıfatların hiç biri hatırlarına bile gelmez.

Onun için sen bunlardan birini görsen anlarsın ki gam ve keder namına

bütün dertlerden kurtulup gönül huzurunu bulmuşlardır. Zevk, sürûr ve neşe

ile dolmuşlardır. Onlar hiç kimseden incinmeyip insanlar içinde gönüllerin

sevgilisi olmuşlardır. Çünkü onlardan iyilik ve hayırdan başka bir şey

meydana gelmez. İşte onların durumu böyle iken yine de hasetçiler onları

kıskanıp zarara uğramaları için çeşitli hîle ve tuzaklar kurmuşlardır. Ancak

hasetçilerin hasedinden berikilere ne bir zarar gelir ne de onların

hasetleriyle hîle ve tuzaklarından haberleri olur. Çünkü onlar şuhûd

deryâsına dalmışlardır ve hasetçiler bunlar için kazdıkları kuyulara

kendileri düşerek belâlarını bulmuşlardır. Hasetçiler bu halde iken,

mukarrabûn Mevlâ tealanın korumasında emniyet içinde selâmeti bulmuşlar

ve iki cihân saadetini elde edip isteklerine nâil olmuşlardır. Nitekim Hak

teala; [325/b] “Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar

üzülmeyecekler de.” (Yûnus 10/62) buyurmuş ve mukarrabûnun âhiret

üzüntüsünden âzâde olduklarını duyurmuştur. Eğer bu ilâhî kelâm Hazret-i

Peygamber aleyhisselâmın “Dünya mü’minin zindanıdır” [120] hadis-i

şerifiyle bu mânâya gelen benzer ifadelerine aykırı değil midir diye

sorarsan vereceğimiz şu şifâlı cevap sana yeterlidir deriz. Bu hadis-i şerif

ile birlikte Rasûlullah’ın buna benzer ne kadar beyânı varsa, bunların hepsi

de ebrârın ileri gelenleri hakkında söylenmiştir. Nitekim onların halleri de –

yukarıda açıkladıklarımızla- hoş, sana artık açıktır.

Onlar ki iyilik ehli ve insanların kurtuluşuna vesîle olan takvâ (ehl-i salâh

ve felâh) sahipleridir. Dünyadan el etek çekmiş (zâhid), ibadete düşkün

(âbid) ve âhiret ehli kimselerdir. Dinin emirlerine gönülden teslim olup

boyun eğmişlerdir. Onlar, Mevlâ’nın överek katında makbul saydığı

kullardandır. Ancak onlar nefsin bulanıklığından tamâmen kurtulamamışlar

ve

bu

sebeple

kalpsafâsıyla

Mevlâ’nın

huzuruna

erme

zevkini

bulamamışlardır. Dünya onlara göre zindan olduğu için, meşakkatle imtihan

olunmaktan kurtulamamışlardır. Buna mukabil âhirette pek çok mükâfâta

nâil olurlar. [Çekilen sıkıntıların] ecrinden mahrum kalmazlar.

Mukarrabînin durumlarına gelince, onlar azın azıdır. Huzurda olmanın

coşkusu (vecd) ile kendilerinden geçmişlerdir. Onlar ne dünya ehli, ne de

âhiret ehlidir; belki mânâ ehlidirler. Daima Hazret-i Mevlâ’nın

huzurundadırlar. Bütün halkı unutmuşlar ve daima Yaratıcı’yı düşünüp

O’nu anmakla gönülden içeri girmişlerdir. Bütün kâinâtı bir yere bırakıp

onu var edene yönelmişlerdir. Çünkü bunlar ne dünya lezzetlerini alırlar, ne

de âhiret nimetlerini bilirler. Bu durumda neresi onlara zindan olabilir ve

neye esir olurlar ki! Niçin üzülürler ve neye gücenirler ki! Onlar zevk ü

safâyı ancak Mevlâ’nın huzurunda ve dostluğunda bulurlar. Kendi

nefislerinden geçip doğruluk makamına (mak’ad-ı sıdk) kurulurlar. Fakr u

fenâ devletini bulup Hak ile bâkî kalırlar.

Nazm

1-Genc-i aşk u hikmet ü fakr u fenâsın ey püser

Lutf-ı bahrîsin sadef misli bedende pür-hüner

2-Gerçi sen bundan mukaddem zühd ile meşgûl idin

İmdi bundan böyle zühdi koy müdâm ol bâde-her [121]

3-Ol şarâb-ı rûhı iç kim, Hak anı kılmış tahûr

Nûş idüp pâk ol vücûdından bir olsun hayr ü şer

4-Nef‘ ü dar fark olmaz aslâ ne bahâr u ne hazân

Nûr u vahdet kalbe inse bî-nukûş u bî-suver

5-Aşk mesti fâriğ olmuşdur hayât u mevtden

Gülşen ü külhân ona hoşdır, behişt olmuş sakar

6-Vehm ü fehm ü aklı koymuş âşık-ı âlî-cenâb

Dü cihândan kendüden ol dosta kılmışdır sefer

7-Hak yolunda âşıkın, gitse ayağı kalmasa

Hak virür Hakkı, ayağına ıvaz bin bâl ü per

Günümüz Türkçesiyle

1-Aşk hazinesisin, hikmetsin ey oğul; fakr u fenâsın. Lütuf deryâsısın,

inci gibisin bedende; hüner dolusun.

2-Gerçi sen bundan evvel, zühd ile meşgul idin. Bundan böyle zühdü koy,

daima aşk şarabından iç.

3-O rûhânî şarabı iç, Mevlâ onu tertemiz eylemiş. Onu iç de varlığından

pâk ol, iyilikle kötülük bir olsun.

4-Bahar ve hazanın, fayda ve zararın farkı olmaz aslâ. Vahdet nûru

nakışsız ve şekilsiz kalbine inince.

5-Aşk ile mest olan hayattan ve ölümden geçmiştir. Gül bahçesi ve ateş

ona göre birdir; cennetle cehennem de.

6-Evhamı, anlayışı, aklı bırakmıştır âlicenâp âşık. İki cihandan ve

kendinden, O dosta sefer kılmıştır.

7-Hak yolunda âşığın ayağı gitse, kalmasa. Hakkı! Hak ayağının yerine

binlerce kanat verir.