BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
İkinci makamda kulu Mevlâsından uzaklaştıran engellerin en büyüğünün
insanlar arasına karışmak olduğunu bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Gerçi Allah’a
yaklaşmanın yolunu kesecek engeller pek çoktur. Ancak bunlar içinde halka
meyledip onlarla sohbet ve muhabbete rağbet etmekten daha büyüğü
yoktur. Çünkü bu yolda gerekli olan mücâhedenin temeli, halkın âdetlerine
karşı çıkmaktır. Bu da onları terk etmekle olur.
Şu halde onlarla arkadaşlık edip mizah ve şakalaşmalarında onlara katılan
ve mâlâyani konuşmaları tasvip eden sâlik nasıl yol alabilir, nasıl mücâhede
eder, nasıl müşâhedeye ulaşabilir?
Yüce makamlara ulaşmayı isteyen kimse bütünüyle halkı terk edip
tenhâya gider. Dostlarından ve ailesinden uzaklaşıp yalnızca Mevlâ’sının
dostluğuyla huzur bulur. Kalbinde acayip ve değişik sırları seyredip
rûhunda büyük lezzet bulur. Ancak bu [manevî ] ilaçları kullanmayan kimse
yorgun düşer ki inadıyla başbaşa kalır. Vakitlerini boşa geçirip esas arzusu
olan Mevlâ’ya mânen yaklaşma isteğinden mahrum kalır.
Çünkü halktan ırak olup Hakk’a yakın olan ebedî saadeti bulur. Evliyâ-i
mukarrabûn zümresine katılır.
Bu ikinci makamda sâlikin [nefsin hîle ve tuzaklarına karşı] uyanık
olması gerekir; benliğinde hâlâ mevcut olan kibir, haset, kendini beğenme,
riyâ, sû-i zan ve itiraz gibi nefs-i emmâre kalıntılarını -insanlardan
bütünüyle yüz çevirmek sûretiyle- yok edip gidermesi gerekir.
Ona emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker (iyiliği tavsiye edip kötülükten
sakındırmak) gerekmez. Çünkü iyiliği emretmek, emredilene yumuşaklıkla
yaklaşmayı, tevâzu ile davranmayı gerektirir ki tesiri olsun. Hâlbuki sâlik
bu makamda yumuşaklık ve tevâzu gösteremez. Nitekim hadis-i şerifte;
“İyiliği emr eden, bunu güzellikle yapmalıdır” [123] rivayeti gelmiştir.
Bir de [bu makamda bulunan sâlik için lâzımdır ki] nefsini ebedî azaptan
kurtarıp kalbini -müşâhedeye engel olan- âfetlerden temizlemesi, kendi
hakkında her şeyden önemli ve lüzumludur. Çünkü gönül Hakk’ın
nazargâhıdır ve Mevlâ’yı gereğince tanımak her şeyden üstündür. [327/a]
Kalbi temizlemek her işten önceliklidir. Ve bu makamda bulunan sâlikin
sabah güneş doğmadan ve akşam batmadan evvel kalbini tasfiye etmeden
önce “Ey kalpleri evirip çeviren [Allah’ım!] Kalbimi senin tâatine doğru
çevir” [124] duasını okuması lâzımdır. Tasfiyeden sonra ise “Ey kalpleri
halden hale döndüren [Allah’ım!] Kalbimi dinin ve tâatın üzere sâbit
kıl” [125] duasını okumalıdır.
Kalpleri döndürmenin (taklîb-i kalb) mânâsı, Hak tealanın gönülleri
gafletten huzura ve bunun aksine, hüzünden sürûra ve bunun aksine,
ümitten korkuya ve bunun aksine, genişlikten darlığa ve bunun aksine,
bunun
benzeri
yukarıda
sayılanlar
gibi
birbirinin
zıddı
hâllere
döndürmesidir.
Bu duadan maksat bu yolda dosdoğru (istikamet üzere) bulunmaktır.
Nitekim bu ikinci makamda “Kulların kalpleri Rahmân’ın iki (kudret)
parmağı arasındadır ki onları istediği yöne döndürür” [126] hadis-i şerifinin
sırrı bu dervişe zevkiyle beraber açık olur. Bu da sâlikin seyr ü sülûka
rağbetini artırıp mücâhede esnasında çektiği sıkıntıları unutturur. Kalbin
hallerine vâkıf edip mâsivâdan uzaklaştırır.
Hâl, çalışıp gayret etmeden (iktisâb ve tasannu‘ olmaksızın) Hak teala
katından kalbe akıp gelen şeydir. Bu da ya hüzün ya sevinç (tarab) ya korku
(havf) ya ümit (recâ) ya genişlik (bast) ya darlık (kabz) ya haybet ya da üns
ya celâl ya da cemâldir. Veyahut da bütün bunlardan başka bir mânâdır ki
kalbe doğar.
Eğer gönüle dolan mânâ gönülden silinip giderse, buna hâl derler. Eğer
meleke olup daima orada kalırsa ona makam derler.
Şu halde, haller Allah vergisidir, makamlar ise çalışarak kazanılır. Haller
Allah’ın cömertlik hazînesinden gelir, makamlar ise uğrunda gayret sarf
etmekle elde edilir. Bu durumda yukarıda işaret ettiğimiz sırrın ortaya
çıkması ancak bahsettiğimiz mücâhede ile mümkün olur. Eğer sâlik
mücâhedesiz bu sırrın kendisine göründüğünü iddia ediyorsa, onun sözünü
ettiği şey sırrın ortaya çıkması değildir, belki nefsinin onu aldatmasıdır.
Çünkü nefsin âdetindendir ki kendinde bulunmayan bir kemâli işittiğinde,
onun kendisinde de bulunduğunu iddia eder. Hâlbuki müşâhede, ancak
mücâhede ile hâsıl olur.
Elbette ki davasında sâdık olan sâlik nefsiyle mücâhede eder ve onda
saklı bulunan defîneleri ortaya çıkarmak için gönül âlemine, içeri girer. Ne
dünya ne de âhirete hiç bir faydası olmayan boş sözlere (laklaka) takılıp
kalmayarak nefsini terbiye eder. Çünkü kendinde bulunmayan kemâlin
nefsinde bulunduğunu iddia edeni, imtihanın delilleri yalanlar. Şu halde
(davasında sâdık olan sâlik), nefsini kendisi imtihan eder, onu tasdik etmez;
bilakis onun üzerinde gözetçi gibi durur ve istediği hazları hemen vermez.
Hak’tan yüz çevirdiğini gördükçe ona düşmanlık eder, bilakis onun
kabahatlerini şeyhine anlatır. Ondan bir sırrını gizlemeyip her derdini ona
söyler. Söyler ki o tedbirli pîr, hatalarla dolu mürîdin ifadelerinden derdinin
ne olduğunu anlar ve ona göre kendisine ilaç verir.
Pîr ile mürîd arasında olan gizli kelimeler ikisine emanettir. Ömürleri
oldukça bunları söylemek veya yazmak birbirine ihanet sayılır. Böyle bir
şey Allah katında da hıyânettir. “Başımı veririm, sırrımı vermem” diyerek
sözünde sâdık olan, sırların mahalli olmaya ve ilâhî emaneti taşımaya lâyık
olur.
Nazm
1-Aceb ne aşk ile tahmîr olundı bu gilimiz
Ne genc-i mahfiye gencîne oldı bu dilimiz
2-Ne mâhdır bu ki gökden yere nüzûl itdi
Anınla oldı münevver bürûc u menzilimiz.
3-Ne mevclerdir o kim dem-be-dem pey-â-peydir
Bulur bu cünbiş-i deryâdan anı sâhilimiz
4-Hezâr nakşı çü bir demde dil kabûl eyler
Aceb ne nakş-pezîr oldı kalb-i kâbilimiz
5-Şü’ûn-ı bî-had ile dost ider gönülde zuhûr
Tamâm hallolur andan hezâr müşkilimiz
6-Nesîm-i hubb-ı ezel dilde aşk demleridir
Bu rîh-i râh ile rûh oldı nefs-i kâmilimiz
7-Ko âb u nânı o Hay’dan hayât bul Hakkı
Ki evvel âhır odur cân-ı cân-ı mukbilimiz
Günümüz Türkçesiyle
1-Acep ne aşkla yoğruldu şu toprağımız? Ne gizli defînelere hazine oldu
şu gönlümüz.
2-Nasıl bir ay ki bu, göklerden yere indi? Onunla nûrlandı burcumuz,
menzilimiz.
3-Ne dalgalar ki onlar, birbiri ardınca gelir? Bu dalgalı deryâdan, bulur
onu sahilimiz.
4-Gönül bir anda, binlerce nakış kabul eder. Aceb nasıl bir nakkaştır,
kabiliyetli kalbimiz?
5-Dost, gönülde sayısız tecellî ile zuhûr eder. Tamamen onunla çözülür
binlerce müşkilimiz.
6-Ezelî muhabbet rüzgârı gönülde aşk demleridir. Bu yol rüzgârıyla rûh,
nefs-i kâmilimiz oldu.
7-Suyu ekmeği koy, Hay›dan hayat bul Hakkı! Ki evvel O’dur, âhir
O’dur; cânımız, cânânımız O’dur. [327/b]

