Marifetnâme · Haziran 28, 2026

İkinci makamda kulu Mevlâsından uzaklaştıran engellerin en büyüğünün insanlar arasına…

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde İkinci makamda kulu Mevlâsından uzaklaştıran engellerin en büyüğünün insanlar arasına karışmak olduğunu bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle …

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

İkinci makamda kulu Mevlâsından uzaklaştıran engellerin en büyüğünün

insanlar arasına karışmak olduğunu bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Gerçi Allah’a

yaklaşmanın yolunu kesecek engeller pek çoktur. Ancak bunlar içinde halka

meyledip onlarla sohbet ve muhabbete rağbet etmekten daha büyüğü

yoktur. Çünkü bu yolda gerekli olan mücâhedenin temeli, halkın âdetlerine

karşı çıkmaktır. Bu da onları terk etmekle olur.

Şu halde onlarla arkadaşlık edip mizah ve şakalaşmalarında onlara katılan

ve mâlâyani konuşmaları tasvip eden sâlik nasıl yol alabilir, nasıl mücâhede

eder, nasıl müşâhedeye ulaşabilir?

Yüce makamlara ulaşmayı isteyen kimse bütünüyle halkı terk edip

tenhâya gider. Dostlarından ve ailesinden uzaklaşıp yalnızca Mevlâ’sının

dostluğuyla huzur bulur. Kalbinde acayip ve değişik sırları seyredip

rûhunda büyük lezzet bulur. Ancak bu [manevî ] ilaçları kullanmayan kimse

yorgun düşer ki inadıyla başbaşa kalır. Vakitlerini boşa geçirip esas arzusu

olan Mevlâ’ya mânen yaklaşma isteğinden mahrum kalır.

Çünkü halktan ırak olup Hakk’a yakın olan ebedî saadeti bulur. Evliyâ-i

mukarrabûn zümresine katılır.

Bu ikinci makamda sâlikin [nefsin hîle ve tuzaklarına karşı] uyanık

olması gerekir; benliğinde hâlâ mevcut olan kibir, haset, kendini beğenme,

riyâ, sû-i zan ve itiraz gibi nefs-i emmâre kalıntılarını -insanlardan

bütünüyle yüz çevirmek sûretiyle- yok edip gidermesi gerekir.

Ona emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker (iyiliği tavsiye edip kötülükten

sakındırmak) gerekmez. Çünkü iyiliği emretmek, emredilene yumuşaklıkla

yaklaşmayı, tevâzu ile davranmayı gerektirir ki tesiri olsun. Hâlbuki sâlik

bu makamda yumuşaklık ve tevâzu gösteremez. Nitekim hadis-i şerifte;

“İyiliği emr eden, bunu güzellikle yapmalıdır” [123] rivayeti gelmiştir.

Bir de [bu makamda bulunan sâlik için lâzımdır ki] nefsini ebedî azaptan

kurtarıp kalbini -müşâhedeye engel olan- âfetlerden temizlemesi, kendi

hakkında her şeyden önemli ve lüzumludur. Çünkü gönül Hakk’ın

nazargâhıdır ve Mevlâ’yı gereğince tanımak her şeyden üstündür. [327/a]

Kalbi temizlemek her işten önceliklidir. Ve bu makamda bulunan sâlikin

sabah güneş doğmadan ve akşam batmadan evvel kalbini tasfiye etmeden

önce “Ey kalpleri evirip çeviren [Allah’ım!] Kalbimi senin tâatine doğru

çevir” [124] duasını okuması lâzımdır. Tasfiyeden sonra ise “Ey kalpleri

halden hale döndüren [Allah’ım!] Kalbimi dinin ve tâatın üzere sâbit

kıl” [125] duasını okumalıdır.

Kalpleri döndürmenin (taklîb-i kalb) mânâsı, Hak tealanın gönülleri

gafletten huzura ve bunun aksine, hüzünden sürûra ve bunun aksine,

ümitten korkuya ve bunun aksine, genişlikten darlığa ve bunun aksine,

bunun

benzeri

yukarıda

sayılanlar

gibi

birbirinin

zıddı

hâllere

döndürmesidir.

Bu duadan maksat bu yolda dosdoğru (istikamet üzere) bulunmaktır.

Nitekim bu ikinci makamda “Kulların kalpleri Rahmân’ın iki (kudret)

parmağı arasındadır ki onları istediği yöne döndürür” [126] hadis-i şerifinin

sırrı bu dervişe zevkiyle beraber açık olur. Bu da sâlikin seyr ü sülûka

rağbetini artırıp mücâhede esnasında çektiği sıkıntıları unutturur. Kalbin

hallerine vâkıf edip mâsivâdan uzaklaştırır.

Hâl, çalışıp gayret etmeden (iktisâb ve tasannu‘ olmaksızın) Hak teala

katından kalbe akıp gelen şeydir. Bu da ya hüzün ya sevinç (tarab) ya korku

(havf) ya ümit (recâ) ya genişlik (bast) ya darlık (kabz) ya haybet ya da üns

ya celâl ya da cemâldir. Veyahut da bütün bunlardan başka bir mânâdır ki

kalbe doğar.

Eğer gönüle dolan mânâ gönülden silinip giderse, buna hâl derler. Eğer

meleke olup daima orada kalırsa ona makam derler.

Şu halde, haller Allah vergisidir, makamlar ise çalışarak kazanılır. Haller

Allah’ın cömertlik hazînesinden gelir, makamlar ise uğrunda gayret sarf

etmekle elde edilir. Bu durumda yukarıda işaret ettiğimiz sırrın ortaya

çıkması ancak bahsettiğimiz mücâhede ile mümkün olur. Eğer sâlik

mücâhedesiz bu sırrın kendisine göründüğünü iddia ediyorsa, onun sözünü

ettiği şey sırrın ortaya çıkması değildir, belki nefsinin onu aldatmasıdır.

Çünkü nefsin âdetindendir ki kendinde bulunmayan bir kemâli işittiğinde,

onun kendisinde de bulunduğunu iddia eder. Hâlbuki müşâhede, ancak

mücâhede ile hâsıl olur.

Elbette ki davasında sâdık olan sâlik nefsiyle mücâhede eder ve onda

saklı bulunan defîneleri ortaya çıkarmak için gönül âlemine, içeri girer. Ne

dünya ne de âhirete hiç bir faydası olmayan boş sözlere (laklaka) takılıp

kalmayarak nefsini terbiye eder. Çünkü kendinde bulunmayan kemâlin

nefsinde bulunduğunu iddia edeni, imtihanın delilleri yalanlar. Şu halde

(davasında sâdık olan sâlik), nefsini kendisi imtihan eder, onu tasdik etmez;

bilakis onun üzerinde gözetçi gibi durur ve istediği hazları hemen vermez.

Hak’tan yüz çevirdiğini gördükçe ona düşmanlık eder, bilakis onun

kabahatlerini şeyhine anlatır. Ondan bir sırrını gizlemeyip her derdini ona

söyler. Söyler ki o tedbirli pîr, hatalarla dolu mürîdin ifadelerinden derdinin

ne olduğunu anlar ve ona göre kendisine ilaç verir.

Pîr ile mürîd arasında olan gizli kelimeler ikisine emanettir. Ömürleri

oldukça bunları söylemek veya yazmak birbirine ihanet sayılır. Böyle bir

şey Allah katında da hıyânettir. “Başımı veririm, sırrımı vermem” diyerek

sözünde sâdık olan, sırların mahalli olmaya ve ilâhî emaneti taşımaya lâyık

olur.

Nazm

1-Aceb ne aşk ile tahmîr olundı bu gilimiz

Ne genc-i mahfiye gencîne oldı bu dilimiz

2-Ne mâhdır bu ki gökden yere nüzûl itdi

Anınla oldı münevver bürûc u menzilimiz.

3-Ne mevclerdir o kim dem-be-dem pey-â-peydir

Bulur bu cünbiş-i deryâdan anı sâhilimiz

4-Hezâr nakşı çü bir demde dil kabûl eyler

Aceb ne nakş-pezîr oldı kalb-i kâbilimiz

5-Şü’ûn-ı bî-had ile dost ider gönülde zuhûr

Tamâm hallolur andan hezâr müşkilimiz

6-Nesîm-i hubb-ı ezel dilde aşk demleridir

Bu rîh-i râh ile rûh oldı nefs-i kâmilimiz

7-Ko âb u nânı o Hay’dan hayât bul Hakkı

Ki evvel âhır odur cân-ı cân-ı mukbilimiz

Günümüz Türkçesiyle

1-Acep ne aşkla yoğruldu şu toprağımız? Ne gizli defînelere hazine oldu

şu gönlümüz.

2-Nasıl bir ay ki bu, göklerden yere indi? Onunla nûrlandı burcumuz,

menzilimiz.

3-Ne dalgalar ki onlar, birbiri ardınca gelir? Bu dalgalı deryâdan, bulur

onu sahilimiz.

4-Gönül bir anda, binlerce nakış kabul eder. Aceb nasıl bir nakkaştır,

kabiliyetli kalbimiz?

5-Dost, gönülde sayısız tecellî ile zuhûr eder. Tamamen onunla çözülür

binlerce müşkilimiz.

6-Ezelî muhabbet rüzgârı gönülde aşk demleridir. Bu yol rüzgârıyla rûh,

nefs-i kâmilimiz oldu.

7-Suyu ekmeği koy, Hay›dan hayat bul Hakkı! Ki evvel O’dur, âhir

O’dur; cânımız, cânânımız O’dur. [327/b]