BEŞİNCİ BAB · BEŞİNCİ FASIL · Üçüncü Madde
Üçüncü Madde
İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn hallerini; vahdet-i şuhûd ve
vahdet-i vücûdun şartlarını ve rükunlarını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Davasında sâdık
olan sâlik ilme’l-yakîn mertebesini geçip ayne’l-yakîn mertebesine gelince
orada Hakk’ın cezbesine tutularak hakka’l-yakîn mertebesini bulur.
İlme’l-yakîn aklî delillerden hâsıl olan ilimdir. Ayne’l-yakîn gözlemle
(müşâhede) hâsıl olan ilimdir. Hakka’l-yakîn ise kulun sıfatlarının Hakk’ın
sıfatlarında fânî olup kendisinin O’nunla ilmen, şuhûden ve hâlen bâkî
olmasıdır. Çünkü hakîkatte kulun ancak sıfatları fânî olur, zâtı fenâ bulmaz.
Şu halde fânî olan kulun zâtının bâki olması lâzım gelir. Hakk’a iftira eden
câhillerin yersiz ve geçersiz iddialarında olduğu gibi, kulun zâtı Hakk’ın
zatında fânî olmaz. Çünkü kul Mevlâsına tam bir kullukla zillet, âcizlik ve
miskinliğini ortaya koymakla, kulluğun zıddı olan sıfatların hepsinden
geçerek O’na (mânen) yaklaştıkça, O da kendi cömertliğiyle kuluna iltifat
edip kulun fânî olan çirkin sıfatlarına karşılık, kendi zâtına mahsus övülmüş
sıfatlarından ona bağışlar.
Gerçi Mevlâ teala her şeye kadir olup kul her şeyden âcizdir. Ancak
Mevlâ isteyince bir kulunda bulunan kötülükleri giderip bunlara karşılık
diğer kulları âciz bırakacak kerâmetleri ona verir. O, mutlak mânâda
hikmetle iş görendir. (Fa‘‘âl-i Hakîm) Eğer bir âciz kuluna kudret verirse –
Mevlâsının izniyle- kâinâtta tasarruf sâhibi olur. Çünkü ubûdiyetle
rubûbiyet birbirine ayna olup birbirinden akis alır.
Ubûdiyet ise mevcut olana râzı olmak, elden gidene sabretmek ve dînî
sınırları (hudûd) muhafaza ile meydana gelir. Bunun misali bir parça
kömürdür ki eğer ateşin ışığı bir duvara düşüp oradan o kömür parçasına
yansıyarak onu aydınlatırsa; bu ilme’l-yakîne misal olur. Eğer ateşin ziyâsı
o kömüre perdesiz ve engelsiz [343/b] karşısında olursa, ayne’l-yakîn olur.
Ve eğer kömür ateşin yakınında bulunup onun hararetiyle yanıp rengine
boyanıp kendi öz vasıfları ateşin özelliklerinde fânî olursa, karanlığı ateşin
aydınlığına, yapısındaki soğukluğu ateşin sıcaklığına ve diğer özellikleri
ateşin hallerine dönüşürse bu hakka’l-yakîne misal olur. Şu halde mücâhede
ile sâlik altıncı makama ulaşabilir. Ancak oradan yedinci makama ulaşması
Hakk’ın cezbelerinden bir cezbeye tutulmasına bağlıdır. Yedinci makam ki
hakka’l-yakîn mertebesi, ahadiyet mertebesi, cem’ü’l-cem mertebesi ve
amâ mertebesi adlarıyla tavsif edilir.
Eğer sen bu hakîkat mertebesine ulaşıp hâl bakımından tevhîd (tevhîd-i
hâlî) olan kemâli bulursan, sözle ilgili tevhîdde (tevhîd-i makâl) olan
mukallidlerin hataları ve yanlışları sana öyle görünür ki, onlar tabiatlarının
çirkefine bulanmakla kusurlu olup gazap ve şehvetlerine mağlup olarak
çeşitli perdelerle engellenmişlerdir. Onlar zannetmişlerdir ki, her kim
vahdet-i vücûdu bilirse o muvahhiddir ve hakîkate vâkıftır. Belki öyle
fazîletli bir insandır ki kemâl derecelerinin zirvesine ulaşmıştır. Hâlbuki işin
aslı öyle değildir ve onların zannettiği şeylerin hepsi bâtıldır. Çünkü vahdet-
i vücûdu bilmek onu bilenlere hiçbir fayda sağlamamıştır. Öyle zaman olur
ki onu bilmeleri sebebiyle küfre düşüp dinsizlik yoluna giderler. Zındık
olup tabiatlarının karanlığına düşerler.
Sâlike seyr ü sülûk yolunda faydalı olan, bütün müşâhede ettiklerinde
umûmî olarak vahdet-i vücûdu görmektir. Sadece bilmek fayda vermez ve
böylesi tamam olmaz, eksiktir.
Müşâhede (şuhûd) öyle zarûrî bir haldir ki mücâhede ile elde edilir.
Kendini değersiz görme ve fakirliğini ortaya dökme ile (züll ü iftikar)
meydana gelir. Çünkü müşâhede ancak mücâhededen doğup sağlamlık
kazanır. Müşâhede hali o zaman sahibine fayda sağlar ki kişi bununla dinin
emirlerine uyar ve övgüye lâyık olan güzel hasletlerle muttasıf olur. Aksi
halde helak olup giden zındıklar derekesine düşer.
Nazm
1-Bu âlemi pür nakş ü nigâr anla da seyr it
Tûfân-ı gül ü cûş-ı bahâr anla da seyr it
2-Bağla dehenin açıla tâ dîde-i cânın
Âfâk dolı cilve-i yâr anla da seyr it
3-Yarın ki kamu tâlib ü matlûb ola yek-reng
Ol biri bu gün nice hezâr anla da seyr it
4-Ol âteş-i pinhân ki cihânı yakan oldur
Eflâkı dolı dûd u şerâr anla da seyr it
5-Ol nûş ki, nîş içre nihândır anı fehm it
Giymişdir o gül kisvet-i hâr anla da seyr it
6-Ecsâmı gubâr anla ki cân vechine konmuş
Ol mâhî-i iyân zîr-i gubâr anla da seyr it
7-Ol cân-ı cihânı ara sen sende bul anı
Ol zülf ü ruh-ı leyl ve nehâr anla da seyr it
8-Çün mîve-i şîrîn-i diraht-ı dü cihânsın
Bu nice şecerdir ne semâr anla da seyr it
9-Ey Hakkı! Basîret gözün aç bak bu cihâna
Hem mahşer ü hem cennet ü nâr anla da seyr it
Günümüz Türkçesiyle
1-Bu âlemi resim ve nakışlarla dolu anla da seyret. Bir gül tûfânı ve bahar
coşkunluğu anla da seyret.
2-Ağzını bağlayıver; göğsünde can gözün açılsın. Ufuklar yârin cilvesiyle
dolu, anla da seyret.
3-Yârin ki, bütün isteyeni ve isteneni tek renk. O Bir’i, bu gün nice binler
olarak anla da seyret.
4-O şerbet ki arının iğnesinde gizli, bunu anla. O gül, diken elbisesi
giymiştir; anla da seyret.
5-O gizli bir ateş ki cümle cihanı yakan odur. Gökleri duman ve
kıvılcımla dolu, anla da seyret.
6-Cisimler ki cân yüzüne konmuş tozlardır. O ay ki, tozlar altında
görünür, anla da seyret.
7-Cihanın cânını ara sen; sende bul O’nu. O zülfü gece, yanağı gündüz
anla da seyret.
8-İki cihan ağacının, madem ki tatlı meyvesisin. Bu nasıl ağaç ve nasıl
meyvedir; anla da seyret.
9-Hakkı! Basîret gözünü aç da bak bu cihana. Hem mahşer hem cennet ve
cehennem; anla da seyret.
[138] . Seyr-i fillâh; Hakk’ta yürümek: Birinci seyr bittikten sonra başlar
ve sonsuza dek sürer. Seyrde ilk derece yurt olan sonsuza dek sürer.
(Uludağ, a.g.e ., s.427.)
[139] . Merhum müellif burada vahdet-i vücûd mertebesinde düşülmesi
muhtemel olan tehlikelere dikkat çekiyor. “Lâ fâile illallah” mertebesinde
kul dîn-i mübîne aykırı düşen fiilleri Hak tealaya nisbet ederse dinden
uzaklaşıp gider.
[140] . Dilediği kulunu çok seven, aşkı ile yanıp tutuşan kullarını çok
seven, sâlih kullarını çok seven ve onları merhametiyle rızasına
ulaştıran/sevilmeye çok layık olan Allah Teala.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Beşinci
makamda bulunan nefs-i nâtıka bütün hallerinde mükemmel bir rızâ ile
muttasıf olduğu için ismi hoşnut olan nefs (nefs-i râzıye) olmuştur. Nitekim
Hak teala bu nefse; “ Ey huzura ermiş nefis! Sen O’ndan hoşnut, O
senden râzı olarak Rabbine dön” (el-Fecr, 89/27-28) kelâmıyla hitap
etmiştir. Nefs-i râzıyenin manevî yürüyüşü Allah’tadır (seyr-i fillâh).
Âlemi, ulûhiyet âlemi (âlem-i lâhût), yeri sırrın sırrıdır. Hâli yokluktur
(fenâ). Ancak bu, (bir önceki maddede) üçüncü makamda açıklanan fenâ
gibi değildir. Bu iki fenâ arasındaki fark şudur; bir önceki maddede
açıklanan fenâ orta derecede bulunan sâlikin hâlidir ki, bu kişinin duyu
organlarının duyularından habersiz olmasıdır. -Dördüncü makamdaki- fenâ
hâli ise seyr ü sülûkun sonlarında bulunup bekâ ile şereflenenlerin hâlidir.
Beşerî sıfatların yok olup gitmesidir ve sâlikin bekâya hazır olup ona
ulaşmasıdır. Çünkü bekâ hâli üçüncü fenânın aynısıdır ki bu fenânın
sonrasında meydana gelir. Ve o hakîkatı en üst mertebede müşâhede etmedir
(hakka’l-yakîn) ki ancak yedinci makamda hâsıl olur.
Fiillerin tecellîsi (tecellî-i ef’âl) odur ki Hak tealanın fiillerinden bir fiil,
kulunun kalbine açılır. Çünkü Hak teala kendi fiillerinden bir fiille kulunun
kalbine tecellî kılar. O’nun bütün eşyâda cereyan eden kudreti, kula böylece
açılmış olur. Böylece o kul ancak Hak tealayı hareket ettirici ve yerinde
sâkin durdurucu bulur. Bu hâl ona müşâhede ile görünür ve bu hâli ancak
ehli olanlar bilir. Fiillerin tecellîsi ayakların kaydığı yer olur. Bundan seyr ü
sülûka yeni girenlerde (mübtedî) korku ve tehlike meydana gelir. Çünkü
onlar fiili tamamen kendilerinden atıp giderirler. Hâlbuki Allah Tealanın
muhafaza ettiği kulları daima istikamet (şeriat) üzere bulunurlar [tecellîlerin
zuhûru onların ayağını kaydırmaz.]
3-Fânî olsa vücûdumuz, bakî olur şuhûdumuz. Kadeh sunar Vedûd umuz,
hallolur öyle müşkilâtımız.
. Seyr-i fillâh; Hakk’ta yürümek: Birinci seyr bittikten sonra başlar ve
sonsuza dek sürer. Seyrde ilk derece yurt olan sonsuza dek sürer. (Uludağ,
a.g.e ., s.427.)
. Merhum müellif burada vahdet-i vücûd mertebesinde düşülmesi
muhtemel olan tehlikelere dikkat çekiyor. “Lâ fâile illallah” mertebesinde
kul dîn-i mübîne aykırı düşen fiilleri Hak tealaya nisbet ederse dinden
uzaklaşıp gider.
. Dilediği kulunu çok seven, aşkı ile yanıp tutuşan kullarını çok seven,
sâlih
kullarını
çok
seven
ve
onları
merhametiyle
rızasına
ulaştıran/sevilmeye çok layık olan Allah Teala.

