Marifetnâme · Haziran 28, 2026

İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn hallerini; vahdet-i şuhûd ve vahdet-i vücûdun…

BEŞİNCİ BAB · BEŞİNCİ FASIL · Üçüncü Madde Üçüncü Madde İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn hallerini; vahdet-i şuhûd ve vahdet-i vücûdun şartlarını ve rükunlarını bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah …

BEŞİNCİ BAB · BEŞİNCİ FASIL · Üçüncü Madde

Üçüncü Madde

İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn hallerini; vahdet-i şuhûd ve

vahdet-i vücûdun şartlarını ve rükunlarını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Davasında sâdık

olan sâlik ilme’l-yakîn mertebesini geçip ayne’l-yakîn mertebesine gelince

orada Hakk’ın cezbesine tutularak hakka’l-yakîn mertebesini bulur.

İlme’l-yakîn aklî delillerden hâsıl olan ilimdir. Ayne’l-yakîn gözlemle

(müşâhede) hâsıl olan ilimdir. Hakka’l-yakîn ise kulun sıfatlarının Hakk’ın

sıfatlarında fânî olup kendisinin O’nunla ilmen, şuhûden ve hâlen bâkî

olmasıdır. Çünkü hakîkatte kulun ancak sıfatları fânî olur, zâtı fenâ bulmaz.

Şu halde fânî olan kulun zâtının bâki olması lâzım gelir. Hakk’a iftira eden

câhillerin yersiz ve geçersiz iddialarında olduğu gibi, kulun zâtı Hakk’ın

zatında fânî olmaz. Çünkü kul Mevlâsına tam bir kullukla zillet, âcizlik ve

miskinliğini ortaya koymakla, kulluğun zıddı olan sıfatların hepsinden

geçerek O’na (mânen) yaklaştıkça, O da kendi cömertliğiyle kuluna iltifat

edip kulun fânî olan çirkin sıfatlarına karşılık, kendi zâtına mahsus övülmüş

sıfatlarından ona bağışlar.

Gerçi Mevlâ teala her şeye kadir olup kul her şeyden âcizdir. Ancak

Mevlâ isteyince bir kulunda bulunan kötülükleri giderip bunlara karşılık

diğer kulları âciz bırakacak kerâmetleri ona verir. O, mutlak mânâda

hikmetle iş görendir. (Fa‘‘âl-i Hakîm) Eğer bir âciz kuluna kudret verirse –

Mevlâsının izniyle- kâinâtta tasarruf sâhibi olur. Çünkü ubûdiyetle

rubûbiyet birbirine ayna olup birbirinden akis alır.

Ubûdiyet ise mevcut olana râzı olmak, elden gidene sabretmek ve dînî

sınırları (hudûd) muhafaza ile meydana gelir. Bunun misali bir parça

kömürdür ki eğer ateşin ışığı bir duvara düşüp oradan o kömür parçasına

yansıyarak onu aydınlatırsa; bu ilme’l-yakîne misal olur. Eğer ateşin ziyâsı

o kömüre perdesiz ve engelsiz [343/b] karşısında olursa, ayne’l-yakîn olur.

Ve eğer kömür ateşin yakınında bulunup onun hararetiyle yanıp rengine

boyanıp kendi öz vasıfları ateşin özelliklerinde fânî olursa, karanlığı ateşin

aydınlığına, yapısındaki soğukluğu ateşin sıcaklığına ve diğer özellikleri

ateşin hallerine dönüşürse bu hakka’l-yakîne misal olur. Şu halde mücâhede

ile sâlik altıncı makama ulaşabilir. Ancak oradan yedinci makama ulaşması

Hakk’ın cezbelerinden bir cezbeye tutulmasına bağlıdır. Yedinci makam ki

hakka’l-yakîn mertebesi, ahadiyet mertebesi, cem’ü’l-cem mertebesi ve

amâ mertebesi adlarıyla tavsif edilir.

Eğer sen bu hakîkat mertebesine ulaşıp hâl bakımından tevhîd (tevhîd-i

hâlî) olan kemâli bulursan, sözle ilgili tevhîdde (tevhîd-i makâl) olan

mukallidlerin hataları ve yanlışları sana öyle görünür ki, onlar tabiatlarının

çirkefine bulanmakla kusurlu olup gazap ve şehvetlerine mağlup olarak

çeşitli perdelerle engellenmişlerdir. Onlar zannetmişlerdir ki, her kim

vahdet-i vücûdu bilirse o muvahhiddir ve hakîkate vâkıftır. Belki öyle

fazîletli bir insandır ki kemâl derecelerinin zirvesine ulaşmıştır. Hâlbuki işin

aslı öyle değildir ve onların zannettiği şeylerin hepsi bâtıldır. Çünkü vahdet-

i vücûdu bilmek onu bilenlere hiçbir fayda sağlamamıştır. Öyle zaman olur

ki onu bilmeleri sebebiyle küfre düşüp dinsizlik yoluna giderler. Zındık

olup tabiatlarının karanlığına düşerler.

Sâlike seyr ü sülûk yolunda faydalı olan, bütün müşâhede ettiklerinde

umûmî olarak vahdet-i vücûdu görmektir. Sadece bilmek fayda vermez ve

böylesi tamam olmaz, eksiktir.

Müşâhede (şuhûd) öyle zarûrî bir haldir ki mücâhede ile elde edilir.

Kendini değersiz görme ve fakirliğini ortaya dökme ile (züll ü iftikar)

meydana gelir. Çünkü müşâhede ancak mücâhededen doğup sağlamlık

kazanır. Müşâhede hali o zaman sahibine fayda sağlar ki kişi bununla dinin

emirlerine uyar ve övgüye lâyık olan güzel hasletlerle muttasıf olur. Aksi

halde helak olup giden zındıklar derekesine düşer.

Nazm

1-Bu âlemi pür nakş ü nigâr anla da seyr it

Tûfân-ı gül ü cûş-ı bahâr anla da seyr it

2-Bağla dehenin açıla tâ dîde-i cânın

Âfâk dolı cilve-i yâr anla da seyr it

3-Yarın ki kamu tâlib ü matlûb ola yek-reng

Ol biri bu gün nice hezâr anla da seyr it

4-Ol âteş-i pinhân ki cihânı yakan oldur

Eflâkı dolı dûd u şerâr anla da seyr it

5-Ol nûş ki, nîş içre nihândır anı fehm it

Giymişdir o gül kisvet-i hâr anla da seyr it

6-Ecsâmı gubâr anla ki cân vechine konmuş

Ol mâhî-i iyân zîr-i gubâr anla da seyr it

7-Ol cân-ı cihânı ara sen sende bul anı

Ol zülf ü ruh-ı leyl ve nehâr anla da seyr it

8-Çün mîve-i şîrîn-i diraht-ı dü cihânsın

Bu nice şecerdir ne semâr anla da seyr it

9-Ey Hakkı! Basîret gözün aç bak bu cihâna

Hem mahşer ü hem cennet ü nâr anla da seyr it

Günümüz Türkçesiyle

1-Bu âlemi resim ve nakışlarla dolu anla da seyret. Bir gül tûfânı ve bahar

coşkunluğu anla da seyret.

2-Ağzını bağlayıver; göğsünde can gözün açılsın. Ufuklar yârin cilvesiyle

dolu, anla da seyret.

3-Yârin ki, bütün isteyeni ve isteneni tek renk. O Bir’i, bu gün nice binler

olarak anla da seyret.

4-O şerbet ki arının iğnesinde gizli, bunu anla. O gül, diken elbisesi

giymiştir; anla da seyret.

5-O gizli bir ateş ki cümle cihanı yakan odur. Gökleri duman ve

kıvılcımla dolu, anla da seyret.

6-Cisimler ki cân yüzüne konmuş tozlardır. O ay ki, tozlar altında

görünür, anla da seyret.

7-Cihanın cânını ara sen; sende bul O’nu. O zülfü gece, yanağı gündüz

anla da seyret.

8-İki cihan ağacının, madem ki tatlı meyvesisin. Bu nasıl ağaç ve nasıl

meyvedir; anla da seyret.

9-Hakkı! Basîret gözünü aç da bak bu cihana. Hem mahşer hem cennet ve

cehennem; anla da seyret.

[138] . Seyr-i fillâh; Hakk’ta yürümek: Birinci seyr bittikten sonra başlar

ve sonsuza dek sürer. Seyrde ilk derece yurt olan sonsuza dek sürer.

(Uludağ, a.g.e ., s.427.)

[139] . Merhum müellif burada vahdet-i vücûd mertebesinde düşülmesi

muhtemel olan tehlikelere dikkat çekiyor. “Lâ fâile illallah” mertebesinde

kul dîn-i mübîne aykırı düşen fiilleri Hak tealaya nisbet ederse dinden

uzaklaşıp gider.

[140] . Dilediği kulunu çok seven, aşkı ile yanıp tutuşan kullarını çok

seven, sâlih kullarını çok seven ve onları merhametiyle rızasına

ulaştıran/sevilmeye çok layık olan Allah Teala.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Beşinci

makamda bulunan nefs-i nâtıka bütün hallerinde mükemmel bir rızâ ile

muttasıf olduğu için ismi hoşnut olan nefs (nefs-i râzıye) olmuştur. Nitekim

Hak teala bu nefse; “ Ey huzura ermiş nefis! Sen O’ndan hoşnut, O

senden râzı olarak Rabbine dön” (el-Fecr, 89/27-28) kelâmıyla hitap

etmiştir. Nefs-i râzıyenin manevî yürüyüşü Allah’tadır (seyr-i fillâh).

Âlemi, ulûhiyet âlemi (âlem-i lâhût), yeri sırrın sırrıdır. Hâli yokluktur

(fenâ). Ancak bu, (bir önceki maddede) üçüncü makamda açıklanan fenâ

gibi değildir. Bu iki fenâ arasındaki fark şudur; bir önceki maddede

açıklanan fenâ orta derecede bulunan sâlikin hâlidir ki, bu kişinin duyu

organlarının duyularından habersiz olmasıdır. -Dördüncü makamdaki- fenâ

hâli ise seyr ü sülûkun sonlarında bulunup bekâ ile şereflenenlerin hâlidir.

Beşerî sıfatların yok olup gitmesidir ve sâlikin bekâya hazır olup ona

ulaşmasıdır. Çünkü bekâ hâli üçüncü fenânın aynısıdır ki bu fenânın

sonrasında meydana gelir. Ve o hakîkatı en üst mertebede müşâhede etmedir

(hakka’l-yakîn) ki ancak yedinci makamda hâsıl olur.

Fiillerin tecellîsi (tecellî-i ef’âl) odur ki Hak tealanın fiillerinden bir fiil,

kulunun kalbine açılır. Çünkü Hak teala kendi fiillerinden bir fiille kulunun

kalbine tecellî kılar. O’nun bütün eşyâda cereyan eden kudreti, kula böylece

açılmış olur. Böylece o kul ancak Hak tealayı hareket ettirici ve yerinde

sâkin durdurucu bulur. Bu hâl ona müşâhede ile görünür ve bu hâli ancak

ehli olanlar bilir. Fiillerin tecellîsi ayakların kaydığı yer olur. Bundan seyr ü

sülûka yeni girenlerde (mübtedî) korku ve tehlike meydana gelir. Çünkü

onlar fiili tamamen kendilerinden atıp giderirler. Hâlbuki Allah Tealanın

muhafaza ettiği kulları daima istikamet (şeriat) üzere bulunurlar [tecellîlerin

zuhûru onların ayağını kaydırmaz.]

3-Fânî olsa vücûdumuz, bakî olur şuhûdumuz. Kadeh sunar Vedûd umuz,

hallolur öyle müşkilâtımız.

. Seyr-i fillâh; Hakk’ta yürümek: Birinci seyr bittikten sonra başlar ve

sonsuza dek sürer. Seyrde ilk derece yurt olan sonsuza dek sürer. (Uludağ,

a.g.e ., s.427.)

. Merhum müellif burada vahdet-i vücûd mertebesinde düşülmesi

muhtemel olan tehlikelere dikkat çekiyor. “Lâ fâile illallah” mertebesinde

kul dîn-i mübîne aykırı düşen fiilleri Hak tealaya nisbet ederse dinden

uzaklaşıp gider.

. Dilediği kulunu çok seven, aşkı ile yanıp tutuşan kullarını çok seven,

sâlih

kullarını

çok

seven

ve

onları

merhametiyle

rızasına

ulaştıran/sevilmeye çok layık olan Allah Teala.