Marifetnâme · Haziran 28, 2026

İnsan kalbiyle onu evirip çeviren Mevlâsı arasında bulunan perdelerin neler olduğunu ve…

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde İnsan kalbiyle onu evirip çeviren Mevlâsı arasında bulunan perdelerin neler olduğunu ve kalbin onlardan nasıl kurtulacağını bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki …

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

İnsan kalbiyle onu evirip çeviren Mevlâsı arasında bulunan perdelerin

neler olduğunu ve kalbin onlardan nasıl kurtulacağını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Mülkün sâhibi

Mevlâ’yı seven dervişe (sâlik) her şeyden önce lâzım olan şudur ki,

dünyadan ve içindekilerden, hattâ Mevlâ’dan başka her şeyden (mâsivâ)

yüz çevirsinler. Her türlü tedbir ve arzulardan geçip bütün günahlardan ve

şehvetlerden uzak olup sadece Hakk’ın huzuruna yönelsinler. Çünkü Hak

Teala Kitâb-ı Kerim’indeki âyetlerde şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler, samimi bir tövbe ile Allah’a dönün.” (Tahrîm 66/8)

“Ey mü’minler, hepiniz birden Allah’a tövbe edin.” (Nûr 24/31) “Allah,

tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.” (Bakara 2/222)

Habîb-i Ekrem (s.a.v.) muhtelif hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:

“Günahtan tövbe eden kimse, hiç günah işlemeyen gibidir.” Ve

buyurmuştur ki; “Tövbe eden kimse Hak tealanın dostudur.” Ve

buyurmuştur ki; “Can çekişme ânına gelmemiş bir kul, her ne zaman tövbe

ederse; Allah teala onun tövbesini kabul eder.”

Nitekim Hak tealaya yönelip O’na tövbe etmek hakkında âyet-i kerimeler

ve hadis-i şerifler pek çoktur. Fakat bunların hepsini de buraya yazmaya

lüzum yoktur. Çünkü Hak tealanın hidayetiyle yardım eylediği âriflere bu

işaretler yeterlidir.

Hazret-i Ömer (r.a.) buyurmuştur ki: “Kalbim Rabbimi görmüştür.” Her

kim ki bu saadete ulaşmayı arzu eder ve bu yüksek derecelere sahip olmayı

dilerse, öncelikle ana kapıdan içeri girmeli ve Mevlâ’dan gayrısı ile

(mâsivâ) ilgilenmekten tövbe etmelidir. Bu tövbe şu sebeple ana kapı olarak

isimlendirilmiştir ki, kul ilk önce mâsivâdan tövbe eder, ancak ondan sonra

Cenâb-ı Mevlâ’nın huzuruna mânen yakın olur.

Ümmetin ittifakı tövbenin hemen yapılmasının vâcip olduğu yönündedir.

Çünkü yasakların terk edilerek emredilenlerin yapılmasının vâcip olması

elbette devamlı ve geçerlidir. Eğer sen kendi hâline insaf nazarıyla ve

şefkatle bakarsan, tövbeye olan ihtiyacının yeme içmeye olan ihtiyaçtan

fazla olduğunu görürsün. Çünkü arzulara olan meylin ve günahların, kalbini

O Sevgili’den engellemiştir.

Hâlbuki kul ile Mevlâsı arasında bulunan yetmiş perdenin en büyük ve en

yoğun olanı günahlardır ki onlar tabiatları itibarıyla karanlıktır. Gerçi [kul

ile Mevlâsı arasındaki] diğer perdeleri de aradan kaldırmak lâzımdır, ancak

[yoğunluğu günahlar kadar olmadığı için] onlar nûrânîdir ve onların

mevcudiyetine rağmen kul Mevlâ’sını müşâhede edebilir. O perdeler kalbe

günahlar sebebiyle yerleştiği için onlar seninle Sevgilin arasına çekilen

duvar gibidir. Şu halde onlar kalbinde mevcut olduğu müddetçe sana ne

Mevlâ’nın yüce zâtı görünür ve ne de eserleri bulunur.

Nûrânî perdelere gelince onlar cam gibidir ki onların azı ile matlûb

müşâhede olunur. Çok olduğunda istenilen görünmese de duvarın arkasıyla

mukayese edilmeyip yine de matlûbun şekli bilinir. Nitekim maddî göz ile

cisimler nasıl görülürse, basîretle görmek de buna kıyaslanmıştır.

Eğer basîret gözü mühürlenip kapanır da günahların karanlığıyla

örtülürse, gayb âleminin nûrlarını görmekten mahrum kalır. O huzur ve

tâatten uzak kalır. Günah işlemekten üzüntü duymayıp belki mesrûr olur.

Eğer bütün günahlara pişman olup tövbe ettiyse, onun basîretinden

karanlık perdeler açılıp gider. İşte o kimse ilâhî huzura gelip huşû ve huzur

içinde edebini kuşanır. Mevlâsından hayâ eder ve onda o sırada sadece

nûrânî perdeler kalır ki, onlar onun cennet lezzetlerine olan ilgi ve

alâkasıdır; hallere, makamlara, muhtelif tecellîlere ve kerâmetlere itibârıdır.

Kendinden sâdır olan sâlih amellere güvenmesidir.

Çünkü bu kimse öyle zanneder ki bahsi geçen amelleri yapan kendisidir.

İbadet ve tâat kendisinin alışkanlığıdır. [318/b] Bundan sonra zikir ve

tefekkürün bereketiyle bu perdeler ondan açılır. İşte o halinde iken Allah’ın

kendisine olan inâyetini müşâhede edip O’na şükretmekte ne kadar kusurlu

olduğunu itiraf eder. Şunu görür ki veren de mâni olan da, fayda sağlayan

ve zarar dokunduran da ancak âlemlerin Rabbi Allah teala hazretleriymiş.

Eğer O, bir kul hakkında hayır murad ederse onu takvâ elbisesine

büründürüp süsleyerek manevî huzuruna lâyık edermiş.

Şunu da görür ki, her ne kadar kul fiilinin fâili olsa da onun elinden ne

hayır gelir, ne de şer. Bilakis her işi edip eyleyen ancak beşerin Yaratıcısı

imiş. Çünkü onun gönlü bu keşifle gafletten uyanır ve o anda duyduğu

huzur ve lezzetten kendini vuslatta sanır.

Eğer o müşâhedeye erişen gizli mânâlarla kuşatılıp muhafaza olunmuşsa,

elbette bu sakınılması gereken keşiften yükseğe terakki eder ve geri kalan

nûrânî perdeler de azar azar yok olup gider. Mukarrabûn ile beraber

sıddîklar makamına ulaşır.

Yukarıda bahsi geçen perdeleri duvara ve camlara benzetmemizden şu

zannedilmesin ki, O benzersiz zât, baş gözüyle bu süflî âlemde görülebilir.

Çünkü o mukaddes zât, bu dünya gözüyle görünmekten tenzih olunmuştur.

O ancak mâsivâ ilgisinden arınmış tertemiz gönüllerin basîret gözüyle

müşâhede edilebilir.

Bu tövbenin aslı, bütün geçmiş günahlardan pişman olmaktır. Ancak bu,

avâmın tövbesidir ve makbuldür. Havâssın tövbesi ise kalbi asıl sâhibinden

meşgul eden şeylerin hepsinden tövbe etmektir.

Havâssü’l-hâssın tövbesine gelince, bu Hakk’ın dostluk ve huzurundan

bir nefes gaflet edip habersiz olmaktan tövbe etmektir. Bu tövbe ezkiyâ ile

sıddîkların tövbesidir. Çünkü bunlar kıymetli nefeslerinin değerini bilmişler

ve her nefesi dünya ile içindekilerden hayırlı görmüşlerdir. Bu mertebedeki

perdeden maksat, kalbi Hakk’ın tecellîlerinden alıkoyan eşyâ sûretlerinin

gönüle girip orada yer edinmesidir.

Şu halde sâlikin kalbinde Allah’tan başkası (mâsivallah) yer edinirse

tecellîlerin nûrundan mahrum kalır. Eğer onda Allah’tan gayrısına alâka

çoğalırsa karanlık perdeler olur. Şayet yabancılar az olursa, o zaman

perdeler nûrânî olur.

Onun için Allah dostları ilâhî tecellîleri iştiyakla talep eden yolun

başındaki yolculara (mübtedî sâlik) sebeplerin terkini emrederler. Halvete

çekilip oturmalarını tavsiye ederler ki, onların gönlünü eşyânın sûretleri

istilâ edip de ilâhî tecellîlerin kalbe akmasına engel olmasın.

Kalbe ilâhî tecellîlerin dolmasına engel olan mânilerin başında eşyânın

sûretlerinin olduğuna kesin delil şudur: Mukarrabûnun yoluna girmemiş

olan nice âbidler görürsün ki, Hak teala hazretlerine huşû ve huzur içinde

yetmiş sene ibadet ederler de buna rağmen sâliklerin gönüllerinde hâsıl olan

şevk, zevk ve vecd hallerinden hiç biri zerre kadar onların kalbinde

meydana gelmez.

Çünkü Hak yoluna sülûk etmeyen âbidin kalbi ağyâr ile öylesine

dolmuştur ki bir an bile onlardan boş kalmaz. O, ağyârı gönlünden

gidermeye de gayret etmez. Sâliklerin Hak’tan dilediğini murad etmeyip

kendi özünden içeri gitmez. Çünkü o, ancak cennette va‘d olunan nimetlere

kavuşmayı bekler.

Eğer Hak teala onun ibadetlerini kabul eder ve o bu dünyadan âhirete

iman ile göçerse, âbid ancak cennette kendisine va’d olunan nimetleri bulur.

Çünkü Hak teala sözünden dönmez ve O’nun va’dettiği her şey elbette

yerine gelir.

İrfân yoluna giren sâlikin durumuna gelince, Hak teala dünyada ilâhî

tecellîleri, âhirette yüksek makamları ihsan eder. Bununla ispat olunmuştur

ki, kalbin perdeleri, eşyânın sûretlerinin oraya dolmasıdır.

Nazm

1-Bu kühen deyr-i cihân sûretidir dâr-ı gurûr

Vaktidir kim ola seyrân-gehimiz mülk-i sürûr

2-Çünki “ahbebtü en-u‘raf” didi ol Hayy-ı Vedûd

Aşk sancağın açup eyledi hoş azm-i zuhûr [319/a]

3-Cânımız görmüş idi anı verâ-yı envâr

Ol sebebdendir anın virdi bu: Yâ nûru’n-nûr!

4-Varlığından bir ayak taşraya çıksan ey cân

Ola ol demde kamu cürm ü günâhın mağfûr

5-Varlığındır ki ider hâne-i kalbin vîrân

Fânî ol kim ola kâşâne-i kalbin ma‘mûr

6-Benligün çün seni dûr itdi yakîn dostundan

Mahv olup dosta yakîn ol ki hîç olmazsın dûr

7-Âlem-i dilde mukarrebler içün Mevlâ’nın

Cenneti var ki yok içinde ne hûr u ne kusûr

8-Aşka cân vir ki deminden ebedî hay olasın

İsm ü resmin ana vir, dilde müdâm eyle huzûr

9-Mâ-sivâyı unudup Hakk ile ol ey Hakkı

Var odur çünkü bu varlığa sen olma mağrûr

Günümüz Türkçesiyle

1-Bu köhne cihân kilisesi “aldanma yurdu”nun sûretidir. Seyran yerimizin

“sürûr yurdu” olması vaktidir.

2 – Çünkü “bilinmeyi sevdim” buyurdu, O Hayy u Vedûd. Aşk sancağını

hoşça açıp, zâhir olmaya azmeyledi.

3-Cânımız görmüştü O’nu, nûrların ötesinde. O sebepledir ki O’nun vird

ve zikri “Ey nûru’n-nûr!” şeklindedir.

4-Varlığından bir adım dışarı çıksan ey cân! O anda hataların silinir,

günahın bağışlanır.

5-Varlığındır senin, kalp hâneni vîrân eden. Sen fânî ol ki gönül sarayın

mamur olsun.

6-Çünkü benliğin uzak düşürdü seni, yakın dostundan. Mahvolup dosta

yakın ol ki hiç uzağa düşmezsin.

7-Gönül âleminde Mevlâ’nın yakın dostlar için husûsî cenneti var ki,

onda ne hûri ne de saray vardır.

8-Aşka can ver ki, nefesinden ebedî diri olasın. İsmini ve namını ona ver

ki gönlüne huzur dolsun.

9-Mâsivâyı unutup daima Hak ile ol, ey Hakkı! Var olan O’dur çünkü bu

varlıkla sen mağrûr olma.