BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
İnsan kalbiyle onu evirip çeviren Mevlâsı arasında bulunan perdelerin
neler olduğunu ve kalbin onlardan nasıl kurtulacağını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Mülkün sâhibi
Mevlâ’yı seven dervişe (sâlik) her şeyden önce lâzım olan şudur ki,
dünyadan ve içindekilerden, hattâ Mevlâ’dan başka her şeyden (mâsivâ)
yüz çevirsinler. Her türlü tedbir ve arzulardan geçip bütün günahlardan ve
şehvetlerden uzak olup sadece Hakk’ın huzuruna yönelsinler. Çünkü Hak
Teala Kitâb-ı Kerim’indeki âyetlerde şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler, samimi bir tövbe ile Allah’a dönün.” (Tahrîm 66/8)
“Ey mü’minler, hepiniz birden Allah’a tövbe edin.” (Nûr 24/31) “Allah,
tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.” (Bakara 2/222)
Habîb-i Ekrem (s.a.v.) muhtelif hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:
“Günahtan tövbe eden kimse, hiç günah işlemeyen gibidir.” Ve
buyurmuştur ki; “Tövbe eden kimse Hak tealanın dostudur.” Ve
buyurmuştur ki; “Can çekişme ânına gelmemiş bir kul, her ne zaman tövbe
ederse; Allah teala onun tövbesini kabul eder.”
Nitekim Hak tealaya yönelip O’na tövbe etmek hakkında âyet-i kerimeler
ve hadis-i şerifler pek çoktur. Fakat bunların hepsini de buraya yazmaya
lüzum yoktur. Çünkü Hak tealanın hidayetiyle yardım eylediği âriflere bu
işaretler yeterlidir.
Hazret-i Ömer (r.a.) buyurmuştur ki: “Kalbim Rabbimi görmüştür.” Her
kim ki bu saadete ulaşmayı arzu eder ve bu yüksek derecelere sahip olmayı
dilerse, öncelikle ana kapıdan içeri girmeli ve Mevlâ’dan gayrısı ile
(mâsivâ) ilgilenmekten tövbe etmelidir. Bu tövbe şu sebeple ana kapı olarak
isimlendirilmiştir ki, kul ilk önce mâsivâdan tövbe eder, ancak ondan sonra
Cenâb-ı Mevlâ’nın huzuruna mânen yakın olur.
Ümmetin ittifakı tövbenin hemen yapılmasının vâcip olduğu yönündedir.
Çünkü yasakların terk edilerek emredilenlerin yapılmasının vâcip olması
elbette devamlı ve geçerlidir. Eğer sen kendi hâline insaf nazarıyla ve
şefkatle bakarsan, tövbeye olan ihtiyacının yeme içmeye olan ihtiyaçtan
fazla olduğunu görürsün. Çünkü arzulara olan meylin ve günahların, kalbini
O Sevgili’den engellemiştir.
Hâlbuki kul ile Mevlâsı arasında bulunan yetmiş perdenin en büyük ve en
yoğun olanı günahlardır ki onlar tabiatları itibarıyla karanlıktır. Gerçi [kul
ile Mevlâsı arasındaki] diğer perdeleri de aradan kaldırmak lâzımdır, ancak
[yoğunluğu günahlar kadar olmadığı için] onlar nûrânîdir ve onların
mevcudiyetine rağmen kul Mevlâ’sını müşâhede edebilir. O perdeler kalbe
günahlar sebebiyle yerleştiği için onlar seninle Sevgilin arasına çekilen
duvar gibidir. Şu halde onlar kalbinde mevcut olduğu müddetçe sana ne
Mevlâ’nın yüce zâtı görünür ve ne de eserleri bulunur.
Nûrânî perdelere gelince onlar cam gibidir ki onların azı ile matlûb
müşâhede olunur. Çok olduğunda istenilen görünmese de duvarın arkasıyla
mukayese edilmeyip yine de matlûbun şekli bilinir. Nitekim maddî göz ile
cisimler nasıl görülürse, basîretle görmek de buna kıyaslanmıştır.
Eğer basîret gözü mühürlenip kapanır da günahların karanlığıyla
örtülürse, gayb âleminin nûrlarını görmekten mahrum kalır. O huzur ve
tâatten uzak kalır. Günah işlemekten üzüntü duymayıp belki mesrûr olur.
Eğer bütün günahlara pişman olup tövbe ettiyse, onun basîretinden
karanlık perdeler açılıp gider. İşte o kimse ilâhî huzura gelip huşû ve huzur
içinde edebini kuşanır. Mevlâsından hayâ eder ve onda o sırada sadece
nûrânî perdeler kalır ki, onlar onun cennet lezzetlerine olan ilgi ve
alâkasıdır; hallere, makamlara, muhtelif tecellîlere ve kerâmetlere itibârıdır.
Kendinden sâdır olan sâlih amellere güvenmesidir.
Çünkü bu kimse öyle zanneder ki bahsi geçen amelleri yapan kendisidir.
İbadet ve tâat kendisinin alışkanlığıdır. [318/b] Bundan sonra zikir ve
tefekkürün bereketiyle bu perdeler ondan açılır. İşte o halinde iken Allah’ın
kendisine olan inâyetini müşâhede edip O’na şükretmekte ne kadar kusurlu
olduğunu itiraf eder. Şunu görür ki veren de mâni olan da, fayda sağlayan
ve zarar dokunduran da ancak âlemlerin Rabbi Allah teala hazretleriymiş.
Eğer O, bir kul hakkında hayır murad ederse onu takvâ elbisesine
büründürüp süsleyerek manevî huzuruna lâyık edermiş.
Şunu da görür ki, her ne kadar kul fiilinin fâili olsa da onun elinden ne
hayır gelir, ne de şer. Bilakis her işi edip eyleyen ancak beşerin Yaratıcısı
imiş. Çünkü onun gönlü bu keşifle gafletten uyanır ve o anda duyduğu
huzur ve lezzetten kendini vuslatta sanır.
Eğer o müşâhedeye erişen gizli mânâlarla kuşatılıp muhafaza olunmuşsa,
elbette bu sakınılması gereken keşiften yükseğe terakki eder ve geri kalan
nûrânî perdeler de azar azar yok olup gider. Mukarrabûn ile beraber
sıddîklar makamına ulaşır.
Yukarıda bahsi geçen perdeleri duvara ve camlara benzetmemizden şu
zannedilmesin ki, O benzersiz zât, baş gözüyle bu süflî âlemde görülebilir.
Çünkü o mukaddes zât, bu dünya gözüyle görünmekten tenzih olunmuştur.
O ancak mâsivâ ilgisinden arınmış tertemiz gönüllerin basîret gözüyle
müşâhede edilebilir.
Bu tövbenin aslı, bütün geçmiş günahlardan pişman olmaktır. Ancak bu,
avâmın tövbesidir ve makbuldür. Havâssın tövbesi ise kalbi asıl sâhibinden
meşgul eden şeylerin hepsinden tövbe etmektir.
Havâssü’l-hâssın tövbesine gelince, bu Hakk’ın dostluk ve huzurundan
bir nefes gaflet edip habersiz olmaktan tövbe etmektir. Bu tövbe ezkiyâ ile
sıddîkların tövbesidir. Çünkü bunlar kıymetli nefeslerinin değerini bilmişler
ve her nefesi dünya ile içindekilerden hayırlı görmüşlerdir. Bu mertebedeki
perdeden maksat, kalbi Hakk’ın tecellîlerinden alıkoyan eşyâ sûretlerinin
gönüle girip orada yer edinmesidir.
Şu halde sâlikin kalbinde Allah’tan başkası (mâsivallah) yer edinirse
tecellîlerin nûrundan mahrum kalır. Eğer onda Allah’tan gayrısına alâka
çoğalırsa karanlık perdeler olur. Şayet yabancılar az olursa, o zaman
perdeler nûrânî olur.
Onun için Allah dostları ilâhî tecellîleri iştiyakla talep eden yolun
başındaki yolculara (mübtedî sâlik) sebeplerin terkini emrederler. Halvete
çekilip oturmalarını tavsiye ederler ki, onların gönlünü eşyânın sûretleri
istilâ edip de ilâhî tecellîlerin kalbe akmasına engel olmasın.
Kalbe ilâhî tecellîlerin dolmasına engel olan mânilerin başında eşyânın
sûretlerinin olduğuna kesin delil şudur: Mukarrabûnun yoluna girmemiş
olan nice âbidler görürsün ki, Hak teala hazretlerine huşû ve huzur içinde
yetmiş sene ibadet ederler de buna rağmen sâliklerin gönüllerinde hâsıl olan
şevk, zevk ve vecd hallerinden hiç biri zerre kadar onların kalbinde
meydana gelmez.
Çünkü Hak yoluna sülûk etmeyen âbidin kalbi ağyâr ile öylesine
dolmuştur ki bir an bile onlardan boş kalmaz. O, ağyârı gönlünden
gidermeye de gayret etmez. Sâliklerin Hak’tan dilediğini murad etmeyip
kendi özünden içeri gitmez. Çünkü o, ancak cennette va‘d olunan nimetlere
kavuşmayı bekler.
Eğer Hak teala onun ibadetlerini kabul eder ve o bu dünyadan âhirete
iman ile göçerse, âbid ancak cennette kendisine va’d olunan nimetleri bulur.
Çünkü Hak teala sözünden dönmez ve O’nun va’dettiği her şey elbette
yerine gelir.
İrfân yoluna giren sâlikin durumuna gelince, Hak teala dünyada ilâhî
tecellîleri, âhirette yüksek makamları ihsan eder. Bununla ispat olunmuştur
ki, kalbin perdeleri, eşyânın sûretlerinin oraya dolmasıdır.
Nazm
1-Bu kühen deyr-i cihân sûretidir dâr-ı gurûr
Vaktidir kim ola seyrân-gehimiz mülk-i sürûr
2-Çünki “ahbebtü en-u‘raf” didi ol Hayy-ı Vedûd
Aşk sancağın açup eyledi hoş azm-i zuhûr [319/a]
3-Cânımız görmüş idi anı verâ-yı envâr
Ol sebebdendir anın virdi bu: Yâ nûru’n-nûr!
4-Varlığından bir ayak taşraya çıksan ey cân
Ola ol demde kamu cürm ü günâhın mağfûr
5-Varlığındır ki ider hâne-i kalbin vîrân
Fânî ol kim ola kâşâne-i kalbin ma‘mûr
6-Benligün çün seni dûr itdi yakîn dostundan
Mahv olup dosta yakîn ol ki hîç olmazsın dûr
7-Âlem-i dilde mukarrebler içün Mevlâ’nın
Cenneti var ki yok içinde ne hûr u ne kusûr
8-Aşka cân vir ki deminden ebedî hay olasın
İsm ü resmin ana vir, dilde müdâm eyle huzûr
9-Mâ-sivâyı unudup Hakk ile ol ey Hakkı
Var odur çünkü bu varlığa sen olma mağrûr
Günümüz Türkçesiyle
1-Bu köhne cihân kilisesi “aldanma yurdu”nun sûretidir. Seyran yerimizin
“sürûr yurdu” olması vaktidir.
2 – Çünkü “bilinmeyi sevdim” buyurdu, O Hayy u Vedûd. Aşk sancağını
hoşça açıp, zâhir olmaya azmeyledi.
3-Cânımız görmüştü O’nu, nûrların ötesinde. O sebepledir ki O’nun vird
ve zikri “Ey nûru’n-nûr!” şeklindedir.
4-Varlığından bir adım dışarı çıksan ey cân! O anda hataların silinir,
günahın bağışlanır.
5-Varlığındır senin, kalp hâneni vîrân eden. Sen fânî ol ki gönül sarayın
mamur olsun.
6-Çünkü benliğin uzak düşürdü seni, yakın dostundan. Mahvolup dosta
yakın ol ki hiç uzağa düşmezsin.
7-Gönül âleminde Mevlâ’nın yakın dostlar için husûsî cenneti var ki,
onda ne hûri ne de saray vardır.
8-Aşka can ver ki, nefesinden ebedî diri olasın. İsmini ve namını ona ver
ki gönlüne huzur dolsun.
9-Mâsivâyı unutup daima Hak ile ol, ey Hakkı! Var olan O’dur çünkü bu
varlıkla sen mağrûr olma.

