BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Beşinci Madde
Beşinci Madde
İnsan nefsinin yedi makamının özetini, rûhun zulmânî ve nûrânî
perdelerinin dizilişini ve bu perdelerin kaldırılmasına vesîle olan amelleri
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Mukarrabûn
yoluna
girmek
peygamberlik
ahlâkındandır.
Sâlih
kulların
davranışlarındandır.
Çünkü onların hak yoluna girmekten maksatları rabbânî bir husus olan
insan rûhunun -yukarıdaki maddelerde saymış olduğumuz üzere- aşağıya
indiği
mertebelerinden
alınması
ve
tedrîcen
evvelki
makamına
yükselmesidir. Nefsini bilerek Hakk’ın mârifetine vâsıl olmasıdır. Tam bir
muhabbetle sıddîkler makamına ulaşıp gerçek huzuru ve dostluğu
bulmasıdır.
Bu yolun ehli arasında belli makamlar vardır ki, sâlik onları birbirinden
sonra sırasıyla geçip en sonuncusuna kadar varır. Böylece menzilleri bir bir
kat edip bitirmiş olur, fakat ona gelen ilâhî tecellîler sona ermez. Çünkü bu
tecellîlerin nihayeti yoktur. Bu menzilleri geçmekte sâlikin hali, dış
dünyada bir yolda yolculuk yapan yabancının durumu gibidir. Nitekim
sefere çıkanın yolculuk esnasında, yol durumunu bilen bir rehbere, yeterli
azığa ve bineğe ihtiyacı vardır. Ona bunlar lâzımdır. Bunun gibi, hak yolun
yolcusuna da bir kâmil mürşid lâzımdır ki ona bu yolun hayrını şerrini
bildirsin. Ona takvâ lâzımdır ki, en hayırlı azık odur. Ona binek lâzımdır ki
o himmettir. Yine ona yol arkadaşları gerektir ki, onlar da aynı şeyleri talep
eden sâliklerdir. Ve ona [şerlilerin şerrinden korunmaya] silah lâzımdır ki, o
da zikrullahtır. Böylece o silahla nefsini şeytanın şerrinden muhafaza etsin.
Nitekim sefere çıkan kişi yolculuk esnasında değişik şehirlere uğrayıp
bunların her birinde bir müddet ikamet eder ve sonra tekrar gideceği yere
doğru yolculuğuna devam eder, bunun gibi Hak yolunun yolcusu da seyr ü
sülûku esnasında ehlullâh arasında bilinen makamları geçerek yoluna
devam eder ki bunlar yedi makamdan ibarettir. Birincisi; ağyâr (mâsivâ)
karanlıklarının makamdır ki bu nefs-i nâtıka orada emmâre adını almıştır.
İkincisi; nûrlar makamıdır ki burada nefis levvâme adını almıştır. Üçüncüsü;
sırlar makamıdır ki bunda nefis mülhime adını almıştır. Dördüncüsü; kemâl
makamıdır ki bunda nefis mutmainne adını almıştır. Beşincisi; vuslat
makamıdır ki onda nefis râzıye adını almıştır. Altıncısı; fiillerin tecellîleri
makamadır ki burada nefis marzıyye adını almıştır. Yedincisi; ilâhî sıfat ve
isimlerin tecellî makamıdır ki orada nefsin adı kâmile olarak bilinmiştir.
Hak yolun yolcusu (sâlik) bu yedi makamın her birine eriştikçe, o makam
ile sonrakilerden perdelenmiş olur. Öyle ki ilk makamda bulunan ağyâr ile
nûrları müşâhede etmekten engellenmiştir. İkinci makamda bulunan nûrlar
ile sırlardan perdelenmiştir. Üçüncü makamda bulunan sırlar ile kemâlden
mahrum olmuştur. Dördüncü makamda [319/b] bulunan kemâl ile visâlden
mahrumdur. Beşinci makamda bulunan visâlle Hakk’ın fiillerinin
tecellîlerinden mahrumdur. Altıncı makamda fiillerin tecellîsiyle olması,
Hakk’ın isim ve sıfatların tecellîsinden mahrum kalmasıdır. Yedinci
makamda bulunan ise isim ve sıfatların tecellîsi ile kalmış, zâtî tecellîden
mahrum olmuştur. Zâtî tecellîye erişmek imkânsızdır. Çünkü o, güneşin
merkezine bakmak gibidir ki oraya nazar edenin gözü kararır, hiçbir nesne
göremez olur. Şu halde, bu yüce makamların en üstünü isim ve sıfatların
tecellîsidir. Onun için mukarrebûn (derecesine vâsıl olan) bütün (evliya bu
yüce makamları) öyle bulmuşlardır ki, “Hak teala bu varlık âlemine o pâk
zâtıyla tecellî etmez. Ancak yüce isimlerini perde edinerek (bunların
gerisinden ) tecellî eder.”
Nitekim hadis-i şerifte; “Allah’la kulları arasında nûrdan ve zulmetten
yetmiş perde vardır. Eğer onları açsaydı, vechinin parlaklığından
(mahlûkatından)
O’na
nazar
edenler
yanardı
ve
hiçbir
şey
göremezlerdi” [110] buyurulmuştur.
Ancak kul ile Mevlâ’sı arasında bulunan nûrdan ve zulmetten yetmiş
perdenin tamamı kul tarafına aittir. Çünkü Hak Tealayı hiçbir perde
engelleyemez. Eğer böyle bir perde olsaydı, Allah onu yok ederdi. Hâlbuki
herkese ve her şeye üstün olan O’dur; istediğini dilediği zaman kahreder.
Şu halde, perde gerisinde kalan kulun kendisidir. Hakîkatte perdeden
maksat, (manevî) yakınlık kurma mesafesidir. Yoksa söz konusu perde ne
hissî bir şeydir ne de zaman ve maddî mesafe ile alâkalı bir uzaklıktan
kaynaklanır. Çünkü Hak teala uzaklık ve yakınlık hissinden berîdir; zaman,
mekân ve yön gibi cihetlerden münezzehtir.
Hak yolunda manevî ilerleme esasları (seyr ü sülûk), söz konusu yetmiş
perdeyi aradan kaldırmak için kurulmuştur ki, bu yetmiş perde [önceki
maddelerde izah olunan] yedi makamla ilgilidir. Bu durumda nefs-i nâtıka
yedi makamdan her birinde on perde ile engellenmiştir ki, bu on perdenin
birincisi ikinciye göre daha yoğundur. İkincisi üçüncüden daha kesiftir. Bu
kesâfet (yoğunluk) tâ onuncuya varıncaya kadar bu minval üzere devam
eder. Yâni dokuzuncu, onuncu perdeden daha yoğundur. Bu mukayese ile
her makamın perdeleri kendinden sonra gelen makamların perdelerinden
daha yoğundur. Bu kesâfet tâ yedinci makama varıncaya kadar bu tertip
üzere devam eder. Onun için bu yola giren sâlik bahsi geçen yedi
makamdan her birine ulaştığında Hak Tealaya vâsıl olduğunu zanneder.
Bu hallere vâkıf olduğun için bildin ki, kulun Mevlâ’sından en uzak
olduğu zaman, birinci makamda kaldığı anlarıdır. Çünkü nefs-i nâtıka o
makamda iken ziyadesiyle kötülüğü emredici olarak bulunmuştur. Bu nefs-i
emmârenin perdeleri gayet karanlık, diğer derece ve makamların perdeleri
nûrânîdir. Şu halde eğer sâlik birinci makamda iken ilk ismi yâni “Lâ ilâhe
illallah” kelime-i tayyibesini mürşidinden telkin ile öğrenir de gece gündüz,
gizli, açık, otururken ve ayakta iken daima tekrar ederek söylerse, Hak teala
bu ismin bereketiyle onun iç dünyasında rûhânî bir kandil tutuşturur ki, o
sâlik işlediği günahları basîret gözüyle görüp daha önce o kötü sıfatlarla
muttasıf olduğundan utanır, boşa geçirdiği vakitlerine üzülür, pişmanlık
duyar.
Çünkü o daha önce derin bir gaflet uykusuna dalmış olduğundan iyi ile
kötüyü birbirinden ayıramazdı. Sadece diliyle bunu söylerdi. (Bu makamda
bulunan sâlik) gaflet uykusundan uyandığında işlediği günahlardan tiksinip
namazı terk etmek, ipekli elbiseler giymek, içki içmek, zinâ ve livâta etmek
gibi açık günahlar dan uzak durmaya daima gayret eder. Gönlünde saklı
bulunan bitip tükenmez arzular (tûl-i emel), acelecilik, kibir, cimrilik ve
kıskançlık gibi bâtınî kabahatleri söküp atmaya çalışır. Bu “Lâ ilâhe
illallah” kelime-i tayyibesini söylemeye devam ettiği müddetçe çirkin
fiillerden ve kötü ahlâktan iğrenir ve bunlara olan nefreti gün geçtikçe artar.
Onlardan bütünüyle kurtulmaya husûsî gayret eder. Böylece tövbenin aslı
olan pişmanlık meydana gelmiş olur.
Nitekim Şeyh Abdülkadir Geylânî [320/a] hazretlerine ne zaman ki bir
kimse varıp Allah’ın emirlerinden bir emri terk ettiğinden veya yasaklanmış
bir şeyi işlediğinden şikâyet etse, Hazret ona hemen “Lâ ilâhe illallah”
cümlesini çokça tekrar etmesini emrederdi. Ta ki (şikâyet ettiği) günahtan
kurtulmuş olsun.
Bu (zikrin günah işlemekten alıkoyması) gerçektir ki, onu ancak
denemeyenler inkâr edebilir. Bu, Allah tealanın sâlike lutfettiği ilk
ikramıdır. Bu ikram kendisine, yolu kolayca geçip gitmesi için verilir.
Sadâkatle hak yolunda gidenlere, her makamda seyr ü sülûkunda sâbit
olması için nice kerâmetler verilir. Nitekim sözü edilen kandiller de, ilk
başlangıçta rahmânî bir cezbedir ki mücâhede ile Hakk’ın zikrine devam
edildikçe o cezbe hâli kuvvet bulur. Ta ki sâlik kemâl derecelerinin
zirvesine ulaşıp ilâhî emaneti yüklenme kuvvetini kendinde bulsun. Fakr ü
fenâ nimetiyle ilâhî tecellîlere nâil olsun.
Nazm
1-Vech-i dil-dâra ben nikâb imişem
Çehre-i yâra ben hicâb imişem
2-Şems-i vechi benimle setr olmuş
Ben bana ebr-i âfitâb imişem
3-Dîde-i dil önünde varlık ile
Perde-i zann ü irtiyâb imişem
4-Ol muhît-i mahabbet üzre revân
Pür-dem-i aşk çün habâb imişem
5-Tâ ki varım itâb-ı bâkîdir
Mûcib-i hicret ü itâb imişem
6-Dürlü dürlü azâbı hep banadır
İllet-i mûcib-i azâb imişem
7-Zann iderdim ki âb-ı reyyânım
Vâkıf oldum hemân ser-âb imişem
8-Kendimi bir hesâba saymaz iken
Ârif oldum ki hep hesâb imişem
9-Her ne söylerse aşk ey Hakkı
Hoş ana kâbil-i hitâb imişem
Günümüz Türkçesiyle
1-Sevgilinin yüzüne ben perde imişim. Yârin çehresine yine ben örtü
imişim.
2-Onun gün yüzü benimle örtülmüş. Meğer bana güneş(i engelleyen)
bulut benmişim.
3-Gönül gözünün önünde varlık ile zan ve şüphe perdesi benmişim.
4-Muhabbet denizi üstünde dolaşan, aşkın gözyaşı ile dolu kabarcık
benmişim.
5-Ta ki varım, (O’nun) itâbı bâkîdir. Hicret ve itâbın sebebi benmişim.
6-Türlü türlü azabı hep banadır. Azab olunmanın sebebi benmişim.
7-Zannederdim ki suya kanmışım. Anladım ki hemen seraptaymışım.
8-Kendimi bir hesaba saymazken. Şunu anladım ki hep hesapmışım.
9-Her ne söylerse aşk, ey Hakkı! Ona hoşça muhatap olabilirmişim.

