Marifetnâme · Haziran 28, 2026

İnsan nefsinin yedi makamının özetini, rûhun zulmânî ve nûrânî perdelerinin dizilişini ve…

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Beşinci Madde Beşinci Madde İnsan nefsinin yedi makamının özetini, rûhun zulmânî ve nûrânî perdelerinin dizilişini ve bu perdelerin kaldırılmasına vesîle olan amelleri bildirir. Ey azîz! …

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Beşinci Madde

Beşinci Madde

İnsan nefsinin yedi makamının özetini, rûhun zulmânî ve nûrânî

perdelerinin dizilişini ve bu perdelerin kaldırılmasına vesîle olan amelleri

bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Mukarrabûn

yoluna

girmek

peygamberlik

ahlâkındandır.

Sâlih

kulların

davranışlarındandır.

Çünkü onların hak yoluna girmekten maksatları rabbânî bir husus olan

insan rûhunun -yukarıdaki maddelerde saymış olduğumuz üzere- aşağıya

indiği

mertebelerinden

alınması

ve

tedrîcen

evvelki

makamına

yükselmesidir. Nefsini bilerek Hakk’ın mârifetine vâsıl olmasıdır. Tam bir

muhabbetle sıddîkler makamına ulaşıp gerçek huzuru ve dostluğu

bulmasıdır.

Bu yolun ehli arasında belli makamlar vardır ki, sâlik onları birbirinden

sonra sırasıyla geçip en sonuncusuna kadar varır. Böylece menzilleri bir bir

kat edip bitirmiş olur, fakat ona gelen ilâhî tecellîler sona ermez. Çünkü bu

tecellîlerin nihayeti yoktur. Bu menzilleri geçmekte sâlikin hali, dış

dünyada bir yolda yolculuk yapan yabancının durumu gibidir. Nitekim

sefere çıkanın yolculuk esnasında, yol durumunu bilen bir rehbere, yeterli

azığa ve bineğe ihtiyacı vardır. Ona bunlar lâzımdır. Bunun gibi, hak yolun

yolcusuna da bir kâmil mürşid lâzımdır ki ona bu yolun hayrını şerrini

bildirsin. Ona takvâ lâzımdır ki, en hayırlı azık odur. Ona binek lâzımdır ki

o himmettir. Yine ona yol arkadaşları gerektir ki, onlar da aynı şeyleri talep

eden sâliklerdir. Ve ona [şerlilerin şerrinden korunmaya] silah lâzımdır ki, o

da zikrullahtır. Böylece o silahla nefsini şeytanın şerrinden muhafaza etsin.

Nitekim sefere çıkan kişi yolculuk esnasında değişik şehirlere uğrayıp

bunların her birinde bir müddet ikamet eder ve sonra tekrar gideceği yere

doğru yolculuğuna devam eder, bunun gibi Hak yolunun yolcusu da seyr ü

sülûku esnasında ehlullâh arasında bilinen makamları geçerek yoluna

devam eder ki bunlar yedi makamdan ibarettir. Birincisi; ağyâr (mâsivâ)

karanlıklarının makamdır ki bu nefs-i nâtıka orada emmâre adını almıştır.

İkincisi; nûrlar makamıdır ki burada nefis levvâme adını almıştır. Üçüncüsü;

sırlar makamıdır ki bunda nefis mülhime adını almıştır. Dördüncüsü; kemâl

makamıdır ki bunda nefis mutmainne adını almıştır. Beşincisi; vuslat

makamıdır ki onda nefis râzıye adını almıştır. Altıncısı; fiillerin tecellîleri

makamadır ki burada nefis marzıyye adını almıştır. Yedincisi; ilâhî sıfat ve

isimlerin tecellî makamıdır ki orada nefsin adı kâmile olarak bilinmiştir.

Hak yolun yolcusu (sâlik) bu yedi makamın her birine eriştikçe, o makam

ile sonrakilerden perdelenmiş olur. Öyle ki ilk makamda bulunan ağyâr ile

nûrları müşâhede etmekten engellenmiştir. İkinci makamda bulunan nûrlar

ile sırlardan perdelenmiştir. Üçüncü makamda bulunan sırlar ile kemâlden

mahrum olmuştur. Dördüncü makamda [319/b] bulunan kemâl ile visâlden

mahrumdur. Beşinci makamda bulunan visâlle Hakk’ın fiillerinin

tecellîlerinden mahrumdur. Altıncı makamda fiillerin tecellîsiyle olması,

Hakk’ın isim ve sıfatların tecellîsinden mahrum kalmasıdır. Yedinci

makamda bulunan ise isim ve sıfatların tecellîsi ile kalmış, zâtî tecellîden

mahrum olmuştur. Zâtî tecellîye erişmek imkânsızdır. Çünkü o, güneşin

merkezine bakmak gibidir ki oraya nazar edenin gözü kararır, hiçbir nesne

göremez olur. Şu halde, bu yüce makamların en üstünü isim ve sıfatların

tecellîsidir. Onun için mukarrebûn (derecesine vâsıl olan) bütün (evliya bu

yüce makamları) öyle bulmuşlardır ki, “Hak teala bu varlık âlemine o pâk

zâtıyla tecellî etmez. Ancak yüce isimlerini perde edinerek (bunların

gerisinden ) tecellî eder.”

Nitekim hadis-i şerifte; “Allah’la kulları arasında nûrdan ve zulmetten

yetmiş perde vardır. Eğer onları açsaydı, vechinin parlaklığından

(mahlûkatından)

O’na

nazar

edenler

yanardı

ve

hiçbir

şey

göremezlerdi” [110] buyurulmuştur.

Ancak kul ile Mevlâ’sı arasında bulunan nûrdan ve zulmetten yetmiş

perdenin tamamı kul tarafına aittir. Çünkü Hak Tealayı hiçbir perde

engelleyemez. Eğer böyle bir perde olsaydı, Allah onu yok ederdi. Hâlbuki

herkese ve her şeye üstün olan O’dur; istediğini dilediği zaman kahreder.

Şu halde, perde gerisinde kalan kulun kendisidir. Hakîkatte perdeden

maksat, (manevî) yakınlık kurma mesafesidir. Yoksa söz konusu perde ne

hissî bir şeydir ne de zaman ve maddî mesafe ile alâkalı bir uzaklıktan

kaynaklanır. Çünkü Hak teala uzaklık ve yakınlık hissinden berîdir; zaman,

mekân ve yön gibi cihetlerden münezzehtir.

Hak yolunda manevî ilerleme esasları (seyr ü sülûk), söz konusu yetmiş

perdeyi aradan kaldırmak için kurulmuştur ki, bu yetmiş perde [önceki

maddelerde izah olunan] yedi makamla ilgilidir. Bu durumda nefs-i nâtıka

yedi makamdan her birinde on perde ile engellenmiştir ki, bu on perdenin

birincisi ikinciye göre daha yoğundur. İkincisi üçüncüden daha kesiftir. Bu

kesâfet (yoğunluk) tâ onuncuya varıncaya kadar bu minval üzere devam

eder. Yâni dokuzuncu, onuncu perdeden daha yoğundur. Bu mukayese ile

her makamın perdeleri kendinden sonra gelen makamların perdelerinden

daha yoğundur. Bu kesâfet tâ yedinci makama varıncaya kadar bu tertip

üzere devam eder. Onun için bu yola giren sâlik bahsi geçen yedi

makamdan her birine ulaştığında Hak Tealaya vâsıl olduğunu zanneder.

Bu hallere vâkıf olduğun için bildin ki, kulun Mevlâ’sından en uzak

olduğu zaman, birinci makamda kaldığı anlarıdır. Çünkü nefs-i nâtıka o

makamda iken ziyadesiyle kötülüğü emredici olarak bulunmuştur. Bu nefs-i

emmârenin perdeleri gayet karanlık, diğer derece ve makamların perdeleri

nûrânîdir. Şu halde eğer sâlik birinci makamda iken ilk ismi yâni “Lâ ilâhe

illallah” kelime-i tayyibesini mürşidinden telkin ile öğrenir de gece gündüz,

gizli, açık, otururken ve ayakta iken daima tekrar ederek söylerse, Hak teala

bu ismin bereketiyle onun iç dünyasında rûhânî bir kandil tutuşturur ki, o

sâlik işlediği günahları basîret gözüyle görüp daha önce o kötü sıfatlarla

muttasıf olduğundan utanır, boşa geçirdiği vakitlerine üzülür, pişmanlık

duyar.

Çünkü o daha önce derin bir gaflet uykusuna dalmış olduğundan iyi ile

kötüyü birbirinden ayıramazdı. Sadece diliyle bunu söylerdi. (Bu makamda

bulunan sâlik) gaflet uykusundan uyandığında işlediği günahlardan tiksinip

namazı terk etmek, ipekli elbiseler giymek, içki içmek, zinâ ve livâta etmek

gibi açık günahlar dan uzak durmaya daima gayret eder. Gönlünde saklı

bulunan bitip tükenmez arzular (tûl-i emel), acelecilik, kibir, cimrilik ve

kıskançlık gibi bâtınî kabahatleri söküp atmaya çalışır. Bu “Lâ ilâhe

illallah” kelime-i tayyibesini söylemeye devam ettiği müddetçe çirkin

fiillerden ve kötü ahlâktan iğrenir ve bunlara olan nefreti gün geçtikçe artar.

Onlardan bütünüyle kurtulmaya husûsî gayret eder. Böylece tövbenin aslı

olan pişmanlık meydana gelmiş olur.

Nitekim Şeyh Abdülkadir Geylânî [320/a] hazretlerine ne zaman ki bir

kimse varıp Allah’ın emirlerinden bir emri terk ettiğinden veya yasaklanmış

bir şeyi işlediğinden şikâyet etse, Hazret ona hemen “Lâ ilâhe illallah”

cümlesini çokça tekrar etmesini emrederdi. Ta ki (şikâyet ettiği) günahtan

kurtulmuş olsun.

Bu (zikrin günah işlemekten alıkoyması) gerçektir ki, onu ancak

denemeyenler inkâr edebilir. Bu, Allah tealanın sâlike lutfettiği ilk

ikramıdır. Bu ikram kendisine, yolu kolayca geçip gitmesi için verilir.

Sadâkatle hak yolunda gidenlere, her makamda seyr ü sülûkunda sâbit

olması için nice kerâmetler verilir. Nitekim sözü edilen kandiller de, ilk

başlangıçta rahmânî bir cezbedir ki mücâhede ile Hakk’ın zikrine devam

edildikçe o cezbe hâli kuvvet bulur. Ta ki sâlik kemâl derecelerinin

zirvesine ulaşıp ilâhî emaneti yüklenme kuvvetini kendinde bulsun. Fakr ü

fenâ nimetiyle ilâhî tecellîlere nâil olsun.

Nazm

1-Vech-i dil-dâra ben nikâb imişem

Çehre-i yâra ben hicâb imişem

2-Şems-i vechi benimle setr olmuş

Ben bana ebr-i âfitâb imişem

3-Dîde-i dil önünde varlık ile

Perde-i zann ü irtiyâb imişem

4-Ol muhît-i mahabbet üzre revân

Pür-dem-i aşk çün habâb imişem

5-Tâ ki varım itâb-ı bâkîdir

Mûcib-i hicret ü itâb imişem

6-Dürlü dürlü azâbı hep banadır

İllet-i mûcib-i azâb imişem

7-Zann iderdim ki âb-ı reyyânım

Vâkıf oldum hemân ser-âb imişem

8-Kendimi bir hesâba saymaz iken

Ârif oldum ki hep hesâb imişem

9-Her ne söylerse aşk ey Hakkı

Hoş ana kâbil-i hitâb imişem

Günümüz Türkçesiyle

1-Sevgilinin yüzüne ben perde imişim. Yârin çehresine yine ben örtü

imişim.

2-Onun gün yüzü benimle örtülmüş. Meğer bana güneş(i engelleyen)

bulut benmişim.

3-Gönül gözünün önünde varlık ile zan ve şüphe perdesi benmişim.

4-Muhabbet denizi üstünde dolaşan, aşkın gözyaşı ile dolu kabarcık

benmişim.

5-Ta ki varım, (O’nun) itâbı bâkîdir. Hicret ve itâbın sebebi benmişim.

6-Türlü türlü azabı hep banadır. Azab olunmanın sebebi benmişim.

7-Zannederdim ki suya kanmışım. Anladım ki hemen seraptaymışım.

8-Kendimi bir hesaba saymazken. Şunu anladım ki hep hesapmışım.

9-Her ne söylerse aşk, ey Hakkı! Ona hoşça muhatap olabilirmişim.