Marifetnâme · Haziran 28, 2026

İnsan rûhunun ilk geldiği yeri ve son varacağı makamı (mebde’ ve meâd) bildirir

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Birinci Madde Birinci Madde İnsan rûhunun ilk geldiği yeri ve son varacağı makamı (mebde’ ve meâd) bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hak Teala kendi …

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Birinci Madde

Birinci Madde

İnsan rûhunun ilk geldiği yeri ve son varacağı makamı (mebde’ ve meâd)

bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hak Teala kendi

hikmetiyle yüce zâtının sırlarını, ehadiyet mertebesinden (semâ-i amâ)

yeryüzüne indirip isim ve sıfatlarının hususiyetlerini ortaya çıkarmak için o

sırları sedef [misali] damlalarda gizleyince, onlar nefsin karanlıkları

sebebiyle öyle bir derece perdelenmişlerdir ki, önceden sâhip oldukları

itibârı ve kemâl sıfatları unutup hislerine yenilerek şehvetlere yönelmişler

ve hayvanlık derekesine düşmüşlerdir. Aslî vatanları aslâ düşüncelerine

gelmeyip rûhun ilk geldiği yeri ve son varacağı makamı tamâmen

unutmuşlardır.

Bundan sonra onlara hem dış görünüş bakımından hem de iç dünyaları

bakımından kendi sûretlerinde pek çok Rasûller gönderilmiştir. Ta ki onlar

kendi beşerî karanlıklarında ruhlar âleminin (melekût) kandillerini yakıp

aydınlık içinde yürüsünler. Böylece ne kötü çirkeflikler içinde olduklarını

görsünler. Her türlü kemâlâta erişmeye kabiliyetleri olduğunu bilsinler.

Zulmânî ve nûrânî perdeleri açmaya gayret edip geldikleri ilk yüce

makama, aslî vatana dönebilmeyi arzu etsinler.

Nitekim böyle bir talep ve arzu ile O’na bir karış yaklaşanlara O bir arşın

yaklaşmıştır. Bir arşın yaklaşanlara da bir kulaç yakın olmuştur. Yürüyerek

gelenlere koşarak varmıştır.

Lütuf eli, onları öyle bir cezbe ile huzuruna çekmiştir ki onlara

alışkanlıklarını ve tabiatlerini tamamen unutturmuştur. O cezbe ile onlar

yine ehadiyet mertebesine (hazret-i ahadiyet) gitmişler ve kendi sıfatlarını

O’nun sıfatlarında yok etmişlerdir. Çünkü onlar kulluğun yüce sıfatlarıyla

bezenmiş olduklarından O’nun Rab’liğine dair gönüllerinde hiçbir

tereddütleri kalmayıp O’nunla kalpleri mutmain olmuştur.

O’ndan râzı olup katında râzı olunanlara katılmışlar ve böylece huzurunu

bulmuşlardır. Nitekim [Hak Teala] onları bazı adlarıyla davet edip “Ey

huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan râzı, O da senden hoşnut olarak

Rabbine dön!” (Beled 89/27-28) buyurmuş ve kulları zümresine girmeleri

emriyle, yüce zâtının halifesi sıfatını hâiz âdemler olduğunu duyurmuştur.

Onlara (kendi zatına ait) “kayyûmluk” kaftanını giydirip ebedî kemâlât

ihsan ederek sonsuzluk nimetiyle doyurmuştur.

Şu halde yukarıda anlatıldığı vechile aslına dönme arzusu ve Rabb’in

cezbesine kapılma duygusu hay ve vedûd olan (daima diri olup kullarını

çok seven) Allah’ın hidâyet nûrudur ki bu ancak ilâhî yardımla ezelî ihsana

erişen ve ebedî saadeti bulmuş olan, soyu tertemiz sülâleden gelen selîm

tabiat ve güzel ahlâk sâhibi peygamberlerle evliyânın kalplerine dolmuştur.

Bunlardan her biri kendi kabiliyeti mertebesince nefsini tanıyarak Rabbini

tanıma mertebesine (Ma’rifet-i Hak) erip, O’nun huzurunu bulmuşlardır.

Onlar dünya lezzetlerine iltifat ve âhiret nimetlerine itibar etmeyip

tertemiz kalpleriyle Mevlâ’ya teveccüh etmişlerdir. Mukaddes rûhları gece

gündüz O’nun zikri ve fikrine müstağrak olmuştur. Kötü sıfatlardan

arınmışlar; nefisleri dış duyulara ait lezzetleri satmışlar, basîret gözlerine

görünen manevî izzet ve lezzetleri almışlardır.

Ey benim rûhum, eğer sen bu evliyâlar zümresinden isen, ebedî saadet

senindir. Her ne istersen dile; eğer sen bunlara muhabbetle hizmet edersen

sana müjdeler olsun ki [316/a] onlarla berabersin. [Nebevî] haberde “Kişi

sevdiğiyle beraberdir” [107] geldiğini bilesin. Ancak tabiat zindanının

karanlığına düşüp aşağıların aşağısı bedenî hazların isteklerine bağlı

kalanların gönülleri, gazap ve şehvetlerine esir olarak pek çok korku ve

tehlikelere mâruz kalmıştır. Muhalefet kapanı (şebeke-i muhalefet) içinde

ümitsizliğe düşüp, âdet ve alışkanlıkların kafesi içinde mahpus kalmıştır.

Çünkü onlar tıpkı hayvanlar gibi bedenî hazlara takılıp kalmışlar; yeme

içme, uyku ve cimâ ile meşgul olmuşlardır. Nefsini tanımaktan, geldikleri

asıl vatanı ve tekrar dönecekleri makamı bilmekten mahrum kalmışlardır.

Onlar ki, “Her şey O’ndan başladı ve yine O’na dönecektir” işaretini müjde

bilmeyip şu cihâna hayvan gelip hayvan giden, yiyen ve yenilen (varlıklar)

olmuşlardır.

Nazm

1-Bu ten bu cihândır gönül ol cihân

Hevâ yâr-ı tendir Hudâ yâr-ı cân

2-Gönüldür garîb ü gamı hem garîb

Değildir yeri arz ü yâ âsumân

3-Eger yâr-ı cân u hiredsen müdâm

İrersin o cânâ[na] ender-cinân

4-Velî yâr-ı hüsn ü hevâsın eger

Yerindir bu hâşâk ile hâk-dân

5-Meger nâ-gehân ol inâyet irüp

Seni cezb-i dil-dâr ide nâ-gehân

6-Ki bir cezbedir bin amelden güzel

Ameldir nişân cezbedir bî-nişân

7-Nişân mevcdir bî-nişân bahrdır

Nişândır beyân bî-nişândır iyân

8-Güneşden çü bir arpa zâhir olur

Felekden hemân süprilür keh-keşân

9-Sükût eyle Hakkı ki samt içre var

Hezârân lisân u hezârân beyân.

Nazm (ın sadeleştirilmesi)

1-Bu beden bu cihandır, gönül o cihan. Hevesler bedenin yâri, Hudâ

ruhun yâridir.

2-Gönlü garip, hüznü de garip olanın; yeryüzü veya âsumân mekânı

değildir.

3-Eğer o rûhun, o fikrin yâri isen daima. Ender cennetler içinde o

câna[na] ulaşırsın.

4-Hislerle heveslerin yâriysen eğer. Makamın çer çöp içinde topraktandır.

5-Meğer inâyet ansızın erişir; seni gizlice sevgiliye çeker.

6-Bir cezbe ki bin amelden güzeldir. Amel bir alâmettir, cezbe alâmet

değildir.

7-Alâmet bir dalgadır, alâmetsizlik denizdir. Beyân bir alâmettir,

alâmetsizlik bellidir.

8-Güneşten bir arpa kadarı ortaya çıkınca, yıldızlar felekten süpürülür

görünmez olur.

9-Sükût eyle Hakkı! Ne varsa susmakta var. Sükûtta bin lisan var, binlerce

beyân var.