BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Birinci Madde
Birinci Madde
İnsan rûhunun ilk geldiği yeri ve son varacağı makamı (mebde’ ve meâd)
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hak Teala kendi
hikmetiyle yüce zâtının sırlarını, ehadiyet mertebesinden (semâ-i amâ)
yeryüzüne indirip isim ve sıfatlarının hususiyetlerini ortaya çıkarmak için o
sırları sedef [misali] damlalarda gizleyince, onlar nefsin karanlıkları
sebebiyle öyle bir derece perdelenmişlerdir ki, önceden sâhip oldukları
itibârı ve kemâl sıfatları unutup hislerine yenilerek şehvetlere yönelmişler
ve hayvanlık derekesine düşmüşlerdir. Aslî vatanları aslâ düşüncelerine
gelmeyip rûhun ilk geldiği yeri ve son varacağı makamı tamâmen
unutmuşlardır.
Bundan sonra onlara hem dış görünüş bakımından hem de iç dünyaları
bakımından kendi sûretlerinde pek çok Rasûller gönderilmiştir. Ta ki onlar
kendi beşerî karanlıklarında ruhlar âleminin (melekût) kandillerini yakıp
aydınlık içinde yürüsünler. Böylece ne kötü çirkeflikler içinde olduklarını
görsünler. Her türlü kemâlâta erişmeye kabiliyetleri olduğunu bilsinler.
Zulmânî ve nûrânî perdeleri açmaya gayret edip geldikleri ilk yüce
makama, aslî vatana dönebilmeyi arzu etsinler.
Nitekim böyle bir talep ve arzu ile O’na bir karış yaklaşanlara O bir arşın
yaklaşmıştır. Bir arşın yaklaşanlara da bir kulaç yakın olmuştur. Yürüyerek
gelenlere koşarak varmıştır.
Lütuf eli, onları öyle bir cezbe ile huzuruna çekmiştir ki onlara
alışkanlıklarını ve tabiatlerini tamamen unutturmuştur. O cezbe ile onlar
yine ehadiyet mertebesine (hazret-i ahadiyet) gitmişler ve kendi sıfatlarını
O’nun sıfatlarında yok etmişlerdir. Çünkü onlar kulluğun yüce sıfatlarıyla
bezenmiş olduklarından O’nun Rab’liğine dair gönüllerinde hiçbir
tereddütleri kalmayıp O’nunla kalpleri mutmain olmuştur.
O’ndan râzı olup katında râzı olunanlara katılmışlar ve böylece huzurunu
bulmuşlardır. Nitekim [Hak Teala] onları bazı adlarıyla davet edip “Ey
huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan râzı, O da senden hoşnut olarak
Rabbine dön!” (Beled 89/27-28) buyurmuş ve kulları zümresine girmeleri
emriyle, yüce zâtının halifesi sıfatını hâiz âdemler olduğunu duyurmuştur.
Onlara (kendi zatına ait) “kayyûmluk” kaftanını giydirip ebedî kemâlât
ihsan ederek sonsuzluk nimetiyle doyurmuştur.
Şu halde yukarıda anlatıldığı vechile aslına dönme arzusu ve Rabb’in
cezbesine kapılma duygusu hay ve vedûd olan (daima diri olup kullarını
çok seven) Allah’ın hidâyet nûrudur ki bu ancak ilâhî yardımla ezelî ihsana
erişen ve ebedî saadeti bulmuş olan, soyu tertemiz sülâleden gelen selîm
tabiat ve güzel ahlâk sâhibi peygamberlerle evliyânın kalplerine dolmuştur.
Bunlardan her biri kendi kabiliyeti mertebesince nefsini tanıyarak Rabbini
tanıma mertebesine (Ma’rifet-i Hak) erip, O’nun huzurunu bulmuşlardır.
Onlar dünya lezzetlerine iltifat ve âhiret nimetlerine itibar etmeyip
tertemiz kalpleriyle Mevlâ’ya teveccüh etmişlerdir. Mukaddes rûhları gece
gündüz O’nun zikri ve fikrine müstağrak olmuştur. Kötü sıfatlardan
arınmışlar; nefisleri dış duyulara ait lezzetleri satmışlar, basîret gözlerine
görünen manevî izzet ve lezzetleri almışlardır.
Ey benim rûhum, eğer sen bu evliyâlar zümresinden isen, ebedî saadet
senindir. Her ne istersen dile; eğer sen bunlara muhabbetle hizmet edersen
sana müjdeler olsun ki [316/a] onlarla berabersin. [Nebevî] haberde “Kişi
sevdiğiyle beraberdir” [107] geldiğini bilesin. Ancak tabiat zindanının
karanlığına düşüp aşağıların aşağısı bedenî hazların isteklerine bağlı
kalanların gönülleri, gazap ve şehvetlerine esir olarak pek çok korku ve
tehlikelere mâruz kalmıştır. Muhalefet kapanı (şebeke-i muhalefet) içinde
ümitsizliğe düşüp, âdet ve alışkanlıkların kafesi içinde mahpus kalmıştır.
Çünkü onlar tıpkı hayvanlar gibi bedenî hazlara takılıp kalmışlar; yeme
içme, uyku ve cimâ ile meşgul olmuşlardır. Nefsini tanımaktan, geldikleri
asıl vatanı ve tekrar dönecekleri makamı bilmekten mahrum kalmışlardır.
Onlar ki, “Her şey O’ndan başladı ve yine O’na dönecektir” işaretini müjde
bilmeyip şu cihâna hayvan gelip hayvan giden, yiyen ve yenilen (varlıklar)
olmuşlardır.
Nazm
1-Bu ten bu cihândır gönül ol cihân
Hevâ yâr-ı tendir Hudâ yâr-ı cân
2-Gönüldür garîb ü gamı hem garîb
Değildir yeri arz ü yâ âsumân
3-Eger yâr-ı cân u hiredsen müdâm
İrersin o cânâ[na] ender-cinân
4-Velî yâr-ı hüsn ü hevâsın eger
Yerindir bu hâşâk ile hâk-dân
5-Meger nâ-gehân ol inâyet irüp
Seni cezb-i dil-dâr ide nâ-gehân
6-Ki bir cezbedir bin amelden güzel
Ameldir nişân cezbedir bî-nişân
7-Nişân mevcdir bî-nişân bahrdır
Nişândır beyân bî-nişândır iyân
8-Güneşden çü bir arpa zâhir olur
Felekden hemân süprilür keh-keşân
9-Sükût eyle Hakkı ki samt içre var
Hezârân lisân u hezârân beyân.
Nazm (ın sadeleştirilmesi)
1-Bu beden bu cihandır, gönül o cihan. Hevesler bedenin yâri, Hudâ
ruhun yâridir.
2-Gönlü garip, hüznü de garip olanın; yeryüzü veya âsumân mekânı
değildir.
3-Eğer o rûhun, o fikrin yâri isen daima. Ender cennetler içinde o
câna[na] ulaşırsın.
4-Hislerle heveslerin yâriysen eğer. Makamın çer çöp içinde topraktandır.
5-Meğer inâyet ansızın erişir; seni gizlice sevgiliye çeker.
6-Bir cezbe ki bin amelden güzeldir. Amel bir alâmettir, cezbe alâmet
değildir.
7-Alâmet bir dalgadır, alâmetsizlik denizdir. Beyân bir alâmettir,
alâmetsizlik bellidir.
8-Güneşten bir arpa kadarı ortaya çıkınca, yıldızlar felekten süpürülür
görünmez olur.
9-Sükût eyle Hakkı! Ne varsa susmakta var. Sükûtta bin lisan var, binlerce
beyân var.

