BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · İkinci Madde
İkinci Madde
İnsan vücûdunda bulunan hayvânî (şehvânî) nefisle, insânî nefsin (nefs-i
nâtıka) hakîkatlerini, bu ikisinin birbiriyle olan alâkasını, hallerini ve
isimlerini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir; İnsanın iki rûhu
vardır ki İslâm filozofları (hukema) bunlardan birine hayvânî rûh, diğerine
de insânî rûh demişlerdir.
Hayvânî rûh dedikleri cevher, lâtif bir buhardır ki bedendeki canlılık,
hissetme ve isteğe bağlı hareketleri o taşır. Biz bu rûha şehvânî ve hayvânî
nefis diyoruz. Şu halde bu nefis, bedenlere doğan bir cevherdir ki eğer
bedenin hem içine hem de dışına beraber doğuyorsa uyanıklık ( yakaza) hâli
meydana gelir. Eğer bedenin içine doğup dışına doğmadıysa uyku hâli
meydana gelir. Şâyet doğuşunu bedenden bütünüyle ayırdıysa o zaman
ölüm gerçekleşir. O hikmetli Yaratıcı’yı tesbih ederiz ki bütün noksan
sıfatlardan münezzehtir.
Filozofların insânî ruh dedikleri nefis cevheri, nefs-i nâtıka dır ki o kendi
zâtında maddeden soyutlanmış bir cevher kabul edilmiştir. Ancak kendi
fiillerinde maddeye bitişik bulunmuştur.
Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marzıyye ve kâmile
isimleriyle adlandırılan nefis budur. Herhangi bir sıfatla muttasıf oldukça bu
isimlerin biriyle anılmıştır.
Eğer bu nefs-i nâtıka, o hayvânî (şehvânî) nefse itaatla boyun eğip ona her
halde arkadaşlık edip uygunluk gösterip onun hükmüne girerse ona nefs-i
emmâre derler.
Şâyet dînî sorumluluklarını yerine getirmeye devam ederek Hakk’a tâbi
olur, fakat onda henüz hayvânî arzulara yönelik bir meyil kalırsa ona nefs-i
levvâme derler.
Eğer bu meyil kendisinden gidip şehvânî nefisle mücâdelede kuvvet
bulduysa, kendi âlemine fazlaca meyledip [316/b] ilâhî ilhamları almaya
kabiliyetli olduysa ona nefs-i mülhime denir.
Eğer şehvânî nefsin hükmünden çıkıp kulluk makamına ulaştıysa ve
vesveseleri sâkinleşip şehvetlerini tamâmen aklından çıkardıysa ona nefs-i
mutmainne derler.
Eğer bu mertebeden de yükselerek makamları gözden çıkarır ve bütün
isteklerinden geçerek fânî olursa ona nefs-i râzıye derler.
Eğer bu olgunluk derecesini bulup Allah katında makbul bir kul ve
insanlar nazarında gönüllerin sevgilisi bir insan olduysa ona nefs-i merzıye
derler.
Ve eğer bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olup insanları kemâle erdirmek
üzere halkın arasına katılmakla emrolunduysa ona nefs-i kâmile derler.
Nefs-i nâtıka nın yukarıda sayılan yedi isminden başka nice farklı isimleri
daha vardır.
Bu mücerred cevhere kalp deyip gönlü murad ederler. O, âlemi idrak edici
bir cevherdir ki, dinin emirlerine muhatap kabul edilmiş, ibadet ve mârifetle
mükellef bulunmuştur.
Bu cevherin dış görünüşü ve bineği vardır ki o yukarıda bahsi geçen nefs-
i şehvâniyedir. Bir de içi vardır ki o rûhtur. Rûhun bâtını sır, sırrın bâtını ise
sırrın sırrıdır. Sırrın sırrının bâtını hafî, hafînin bâtını da ahfâdır.
Bir nesnenin bâtını onun hakîkatı ve maddesidir. Mesela koltuk veya sedir
öyle bir nesnedir ki onun bâtını muhtelif ebatlardaki odun parçalarıdır.
Odun parçalarının bâtını ağaç, ağacın bâtını dört unsur, dört unsurun bâtını
“heyülâ-i ûlâ” dır. (ilk madde).
Şu halde, bu Rabbânî işin letâfetin en son raddesinde bulunduğu haline
pek gizli mânâsına ahfâ denir, bu dereceden bir miktar aşağıya inip
yoğunlaştığı hâline hafî denir, buradan da inerek daha da yoğunlaştığı
hâline sırrın sırrı denir ve bunun gibi tekrar inerek yoğunlaştığı haline sır
denir. Bundan sonra tenzîl olunup yoğunlaştığı haline rûh denir, bundan
sonraki dereceye inerek yoğunlaşmasına kalp, nefs-i nâtıka, latîfe-i insâniye
ve hakîkat-i insan denir ki bu derecede [sayılan] dört isimle adlandırılmış
olur.
Eğer ruh, yukarıda sayılanların en son derecesinden bir mertebe aşağısına
inerek yoğunlaşırsa ona hayvânî insan veya nefs-i emmâre denir.
Rûh öyle muazzam bir nesne ki Hak teala onun hakkında “ De ki, rûh
Rabbimin emrindendir” (İsrâ 17/85) buyurmuştur. Rabbânî emir olduğu
duyurulan rûh, Allah’ın öyle bir sırrıdır ki onun mahiyetini Hak teala ancak,
kendi nefsini bilen havâssa duyurmuştur.
Rûhun âlem-i ekberde nice isimleri ve tezahürleri olduğu gibi, küçük
âlem denilen insanda da nice isimleri ve yansımaları vardır.
Büyük âlemdeki tezahürleri akl-ı evvel, kalem-i a’lâ, levh-i mahfûz,
hakîkat-ı Muhammediye, rûh-ı Muhammedî, nûr-ı Muhammedî, ve küllî
nefis tir. Nitekim Hak teala Kur’ân-ı Kerim’de “O sizi bir tek nefisten
yarattı” (Nisâ 4/1) buyurmuştur.
Rûhun, küçük âlem tabir olunan insandaki isim ve yansımaları ise
yukarıda değinilen ahfâ, hafî, sırrın sırrı, sır, rûh, kalp, nefs-i nâtıka, latife-i
insâniye ve insan hakîkatıdır.
Bu cevher Hak tealanın yaratıp vücûda getirdiği varlıkların hepsinden
öncedir. En büyük halife ve en büyük sırdır. Bunun tenezzül etmeye
başladığı mertebelerin ilki ahfa’l-hafîdir. Tenezzül ettiği basamakların en
sonuncusu ise kalptir ki nefs-i nâtıkadır. Bunun açıklaması daha önce
yapılmıştır.
Nazm
1-Aşk dir akla beni sanma ki cism-i beşerim
Ne kuvâyım ne buhârım ki ben emr-i dîgerim [317/a]
2-Rûh-ı rûhum ki, ta‘alluk iderüm âb u gile
Nûr-ı mahzım ki, ziyâ-bahş-ı safâ vü kederim.
3-Cevherüm gerçi mücerreddir iki âlemden
Hem heyûlâ gibi her şekl ile ben cilve-gerim
4-Mutlakım şekl ile sûretde mukayyed degilim
Ben emîr-i suverim sanma esîr-i suverim
5-Dîdelerden görürüm kendi cemâlim tenhâ
Tûti-i cânıma dillerde çü şehd ü şekkerim
6-Her neye baksam anı kendi vücûdum bulurum
Bu merâyâda iyân kendimi seyrân iderim.
7-Halkdan ârif ü ma‘rûf benim ey Hakkı
Ân-ı m⑺ûkum u uşşâkda nûr-ı basarım.
Günümüz Türkçesiyle
1-Aşk der ki akla; beni insan bedeni ve beşer sanma. Ne bir kuvvetim, ne
de buharım; başka bir şeyim.
2-Rûhun rûhuyum ki suya toprağa geçerim. Serâpâ nûrum ki ışık veren
safâ ve kederim.
3-Cevherim gerçi, soyutlanmışım iki âlemden. Hem heyûlâ gibi her
şekille ben, cilve edenim.
4-Mutlakım şekille, sûrete bağlı değilim. Sûretlerin emîriyim ben, sanma
ki esîriyim.
5-Güzelliğimi gözlerden tek tek görürüm. Can kuşuma gönüllerden
sunulan balım, şekerim.
6-Her nereye baksam, onu kendi varlığım bulurum. Bu aynalarda apaçık,
kendimi seyrederim.
7-Halktan bilen ve bilinen benim, Hakkı! Mâşukun câzibesi, âşıkların göz
nûruyum.

