Marifetnâme · Haziran 28, 2026

İnsan vücûdunda bulunan hayvânî (şehvânî) nefisle, insânî nefsin (nefs-i nâtıka)…

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · İkinci Madde İkinci Madde İnsan vücûdunda bulunan hayvânî (şehvânî) nefisle, insânî nefsin (nefs-i nâtıka) hakîkatlerini, bu ikisinin birbiriyle olan alâkasını, hallerini ve isimlerini …

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · İkinci Madde

İkinci Madde

İnsan vücûdunda bulunan hayvânî (şehvânî) nefisle, insânî nefsin (nefs-i

nâtıka) hakîkatlerini, bu ikisinin birbiriyle olan alâkasını, hallerini ve

isimlerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir; İnsanın iki rûhu

vardır ki İslâm filozofları (hukema) bunlardan birine hayvânî rûh, diğerine

de insânî rûh demişlerdir.

Hayvânî rûh dedikleri cevher, lâtif bir buhardır ki bedendeki canlılık,

hissetme ve isteğe bağlı hareketleri o taşır. Biz bu rûha şehvânî ve hayvânî

nefis diyoruz. Şu halde bu nefis, bedenlere doğan bir cevherdir ki eğer

bedenin hem içine hem de dışına beraber doğuyorsa uyanıklık ( yakaza) hâli

meydana gelir. Eğer bedenin içine doğup dışına doğmadıysa uyku hâli

meydana gelir. Şâyet doğuşunu bedenden bütünüyle ayırdıysa o zaman

ölüm gerçekleşir. O hikmetli Yaratıcı’yı tesbih ederiz ki bütün noksan

sıfatlardan münezzehtir.

Filozofların insânî ruh dedikleri nefis cevheri, nefs-i nâtıka dır ki o kendi

zâtında maddeden soyutlanmış bir cevher kabul edilmiştir. Ancak kendi

fiillerinde maddeye bitişik bulunmuştur.

Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marzıyye ve kâmile

isimleriyle adlandırılan nefis budur. Herhangi bir sıfatla muttasıf oldukça bu

isimlerin biriyle anılmıştır.

Eğer bu nefs-i nâtıka, o hayvânî (şehvânî) nefse itaatla boyun eğip ona her

halde arkadaşlık edip uygunluk gösterip onun hükmüne girerse ona nefs-i

emmâre derler.

Şâyet dînî sorumluluklarını yerine getirmeye devam ederek Hakk’a tâbi

olur, fakat onda henüz hayvânî arzulara yönelik bir meyil kalırsa ona nefs-i

levvâme derler.

Eğer bu meyil kendisinden gidip şehvânî nefisle mücâdelede kuvvet

bulduysa, kendi âlemine fazlaca meyledip [316/b] ilâhî ilhamları almaya

kabiliyetli olduysa ona nefs-i mülhime denir.

Eğer şehvânî nefsin hükmünden çıkıp kulluk makamına ulaştıysa ve

vesveseleri sâkinleşip şehvetlerini tamâmen aklından çıkardıysa ona nefs-i

mutmainne derler.

Eğer bu mertebeden de yükselerek makamları gözden çıkarır ve bütün

isteklerinden geçerek fânî olursa ona nefs-i râzıye derler.

Eğer bu olgunluk derecesini bulup Allah katında makbul bir kul ve

insanlar nazarında gönüllerin sevgilisi bir insan olduysa ona nefs-i merzıye

derler.

Ve eğer bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olup insanları kemâle erdirmek

üzere halkın arasına katılmakla emrolunduysa ona nefs-i kâmile derler.

Nefs-i nâtıka nın yukarıda sayılan yedi isminden başka nice farklı isimleri

daha vardır.

Bu mücerred cevhere kalp deyip gönlü murad ederler. O, âlemi idrak edici

bir cevherdir ki, dinin emirlerine muhatap kabul edilmiş, ibadet ve mârifetle

mükellef bulunmuştur.

Bu cevherin dış görünüşü ve bineği vardır ki o yukarıda bahsi geçen nefs-

i şehvâniyedir. Bir de içi vardır ki o rûhtur. Rûhun bâtını sır, sırrın bâtını ise

sırrın sırrıdır. Sırrın sırrının bâtını hafî, hafînin bâtını da ahfâdır.

Bir nesnenin bâtını onun hakîkatı ve maddesidir. Mesela koltuk veya sedir

öyle bir nesnedir ki onun bâtını muhtelif ebatlardaki odun parçalarıdır.

Odun parçalarının bâtını ağaç, ağacın bâtını dört unsur, dört unsurun bâtını

“heyülâ-i ûlâ” dır. (ilk madde).

Şu halde, bu Rabbânî işin letâfetin en son raddesinde bulunduğu haline

pek gizli mânâsına ahfâ denir, bu dereceden bir miktar aşağıya inip

yoğunlaştığı hâline hafî denir, buradan da inerek daha da yoğunlaştığı

hâline sırrın sırrı denir ve bunun gibi tekrar inerek yoğunlaştığı haline sır

denir. Bundan sonra tenzîl olunup yoğunlaştığı haline rûh denir, bundan

sonraki dereceye inerek yoğunlaşmasına kalp, nefs-i nâtıka, latîfe-i insâniye

ve hakîkat-i insan denir ki bu derecede [sayılan] dört isimle adlandırılmış

olur.

Eğer ruh, yukarıda sayılanların en son derecesinden bir mertebe aşağısına

inerek yoğunlaşırsa ona hayvânî insan veya nefs-i emmâre denir.

Rûh öyle muazzam bir nesne ki Hak teala onun hakkında “ De ki, rûh

Rabbimin emrindendir” (İsrâ 17/85) buyurmuştur. Rabbânî emir olduğu

duyurulan rûh, Allah’ın öyle bir sırrıdır ki onun mahiyetini Hak teala ancak,

kendi nefsini bilen havâssa duyurmuştur.

Rûhun âlem-i ekberde nice isimleri ve tezahürleri olduğu gibi, küçük

âlem denilen insanda da nice isimleri ve yansımaları vardır.

Büyük âlemdeki tezahürleri akl-ı evvel, kalem-i a’lâ, levh-i mahfûz,

hakîkat-ı Muhammediye, rûh-ı Muhammedî, nûr-ı Muhammedî, ve küllî

nefis tir. Nitekim Hak teala Kur’ân-ı Kerim’de “O sizi bir tek nefisten

yarattı” (Nisâ 4/1) buyurmuştur.

Rûhun, küçük âlem tabir olunan insandaki isim ve yansımaları ise

yukarıda değinilen ahfâ, hafî, sırrın sırrı, sır, rûh, kalp, nefs-i nâtıka, latife-i

insâniye ve insan hakîkatıdır.

Bu cevher Hak tealanın yaratıp vücûda getirdiği varlıkların hepsinden

öncedir. En büyük halife ve en büyük sırdır. Bunun tenezzül etmeye

başladığı mertebelerin ilki ahfa’l-hafîdir. Tenezzül ettiği basamakların en

sonuncusu ise kalptir ki nefs-i nâtıkadır. Bunun açıklaması daha önce

yapılmıştır.

Nazm

1-Aşk dir akla beni sanma ki cism-i beşerim

Ne kuvâyım ne buhârım ki ben emr-i dîgerim [317/a]

2-Rûh-ı rûhum ki, ta‘alluk iderüm âb u gile

Nûr-ı mahzım ki, ziyâ-bahş-ı safâ vü kederim.

3-Cevherüm gerçi mücerreddir iki âlemden

Hem heyûlâ gibi her şekl ile ben cilve-gerim

4-Mutlakım şekl ile sûretde mukayyed degilim

Ben emîr-i suverim sanma esîr-i suverim

5-Dîdelerden görürüm kendi cemâlim tenhâ

Tûti-i cânıma dillerde çü şehd ü şekkerim

6-Her neye baksam anı kendi vücûdum bulurum

Bu merâyâda iyân kendimi seyrân iderim.

7-Halkdan ârif ü ma‘rûf benim ey Hakkı

Ân-ı m⑺ûkum u uşşâkda nûr-ı basarım.

Günümüz Türkçesiyle

1-Aşk der ki akla; beni insan bedeni ve beşer sanma. Ne bir kuvvetim, ne

de buharım; başka bir şeyim.

2-Rûhun rûhuyum ki suya toprağa geçerim. Serâpâ nûrum ki ışık veren

safâ ve kederim.

3-Cevherim gerçi, soyutlanmışım iki âlemden. Hem heyûlâ gibi her

şekille ben, cilve edenim.

4-Mutlakım şekille, sûrete bağlı değilim. Sûretlerin emîriyim ben, sanma

ki esîriyim.

5-Güzelliğimi gözlerden tek tek görürüm. Can kuşuma gönüllerden

sunulan balım, şekerim.

6-Her nereye baksam, onu kendi varlığım bulurum. Bu aynalarda apaçık,

kendimi seyrederim.

7-Halktan bilen ve bilinen benim, Hakkı! Mâşukun câzibesi, âşıkların göz

nûruyum.