Marifetnâme · Haziran 28, 2026

İrfan ehlinin marufu ve malûmu olan Hazret-i Hâlık ve Bârî tealanın her türlü…

DÖRDÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde Dokuzuncu Madde İrfan ehlinin marufu ve malûmu olan Hazret-i Hâlık ve Bârî tealanın her türlü noksanlıktan ve selbî sıfatlardan münezzeh olup kemâl ve sübuti sıfatlarla …

DÖRDÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde

Dokuzuncu Madde

İrfan ehlinin marufu ve malûmu olan Hazret-i Hâlık ve Bârî tealanın her

türlü noksanlıktan ve selbî sıfatlardan münezzeh olup kemâl ve sübuti

sıfatlarla muttasıf olduğunu, kâinâttaki bütün varlıkların ve zerrelerin, bütün

yaratılmışların işlerinin insanoğlunun davranışlarının, O’nun kudreti, tesiri

ve tedbiriyle meydana geldiğini, işlerin her zaman O’nun murad-ı şerifine

uygun olarak meydana gelip nizam ve intizam bulduğunu, her şeyin O’nun

izniyle hareket ederek akıp gittiğini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Âlemlerin Rabbi

olan Allah birdir ki aslâ O’nun ortağı ve benzeri yoktur. Yeme, içme,

uyuma, elbise giyme gibi âdetlerden, eş ve çocuk sahibi olmaktan, doğmak

ve doğrulmak gibi hâllerden uzaktır. Göklerde ve yerde değildir. Her türlü

mekândan münezzehtir. Sağda, solda, önde, arkada, üstte ve altta değildir.

Yönlerle tarif edilip belirlenmekten münezzehtir. Suret ve şekilden, renk ve

uzuvdan münezzehtir. Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Varlığı

başkasından değil, kendindendir.

Zat-ı şerifi bir hâl üzere sabittir, değişmez. Korku, üzüntü, hastalık, gibi

arızî değişikliklere uğramaktan münezzehtir. Ve bütün noksan sıfatlardan

münezzehtir. Hiçbir varlık yok iken O vardı ve O, hiç kimseye muhtaç

değildir. Âciz olmaktan uzaktır. Şayet dilese bir anda bütün âlemi yok eder.

Yine istese bir anda yaratır. O’na hiçbir iş çetin ve güç gelmez. Bir

sivrisineği yaratmakla yeryüzünü ve gökleri yaratmak O’nun için birdir. Hiç

kimse O’na hükmedemez, O herkese ve her şeye hükmeder. Hiçbir şeyi

yapmak O’na vacip değildir ve O’na hiç kimseden fayda veya zarar

görmez. Bütün kâfirler mü’min olsalar ve bütün fâsıklar itaat eder hâle

gelseler, Allah’a ibadet ve itaate gayret edip ihtimam gösterseler, bunların

O’na hiçbir faydası olmaz. Bütün insanlar fâsık ve kâfir olsalar, bundan

Allah’a zarar gelmez. Ve bunlar selbî sıfatlardandır ki O’nun pak zatı bu

sıfatlardan münezzeh ve berîdir. [270/b]

O pak zatın sübuti sıfatları sekizdir: Bunlardan biri hayat , diğeri ilim dir.

Hak teala diridir ve her şeyi bilicidir. Her nesneyi bilir; göklerde ve

yeryüzünde olanları ve herkesten gizli ya da açık olanları bilir. Ağaçlardaki

yaprakların sayısını, hubûbâtın taneleri adedini, çiçekleri ve hatta kum

tanelerinin sayısını, denizlerdeki kabarcıkların miktarını bilir. Onun

bilmediği bir nesne aslâ yoktur. O, ufak tefek parçaları (cüz’iyyat) ve

bütünü (külliyat), geçmişlerin ve geleceğin tamamını bilir. İnsanın gönlüne

gelen düşünceleri, lisanıyla söylediği sözleri, içini ve dışını bütün hâlleriyle

bilir. Hazırda olanı ve gaipte bulunanı bilir. Zaten gâibi ancak Allah bilir.

Allah teala bildirmedikçe, hiç kimse gâibi bilemez. O unutma, yanılma ve

gafletten uzaktır. O’nun hayatı ve ilmi ezelî ve ebedîdir, kadîmdir, sonradan

olma (hâdis) ve fânî değildir.

Sübutî sıfatlardan biri de semi ‘ (işitme)’dir ki, Hak teala gizli ve açık her

şeyi işitir. Bir kimsenin kulağına gizlice bir şey fısıldasalar da o kişi

işitmese bile, Allah onu işitir. Allah’ın işitme sıfatı ezelî ve ebedîdir,

sonradan olma (hâdis) ve fânî değildir.

Sübutî sıfatlardan biri de basar dır. Allah her şeyi görür. Karanlık gecede

siyah bir karıncanın siyah bir taş üzerinde yürüdüğünü görür ve ayağının

hışırtısını işitir. Fakat O’nun işitmesi bizim gibi kulakla, görmesi de gözle

değildir. O gözden ve kulaktan münezzehtir. Görmesi de ezelî ve ebedî olup

sonradan olma (hâdis) ve fânî değildir.

Sübutî sıfatlardan biri de irâdedir. Hak teala hakiki irâde sahibi (mürîd)dir,

dilediğini yapar. O’nun olmasını istemediği bir şey meydana gelmez. Ve

O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hiç kimse O’na zorla bir iş işletmeye

muktedir değildir. Kâinâttaki hayır ve şerrin hepsi O’nun istemesi ile olur.

O, mü’minlerin kendisine îman etmesini, itaat edenlerin itaatini murad

etmiştir. Eğer murad etmeseydi bir kimse mü’min ve itaatkâr olmazdı. O

kâfirlerin küfrünü ve günahkârların (fâsık) fıskını murad etmiştir. Eğer O

dilemeseydi bir kimse kâfir ve fâsık olamazdı. O istemedikçe bir sivrisinek

dahi kanadını hareket ettiremez. Aslında yaptığımız her işi, O’nun

dilemesiyle işleriz. Allah’ın olmasını murad etmediği şey vücuda gelmez.

Çünkü O’nun dilemediği şeyin olması âcizlik alâmetidir. Eğer O dileseydi

bütün insanları mü’min ve itaatkâr kılardı. Ve eğer isteseydi yine bütün

insanlar kâfir ve isyankâr olurdu.

Eğer “Allah neden bütün insanların mü’min olmalarını istemeyip

insanların çoğunun kâfir olmasını istemiştir?” diye sorarsan, cevabı

şöyledir: İşlediği işlerden dolayı Allah’a sual olunmaz, fakat O herkese

yapıp işlediğini sorar. Çünkü Allah dilediğini işlemekte serbesttir.

Beyt

Kesmiş atmışdır anı etme cedel

Tîğ-i lâ yüs’elü ammâ yef‘al

Günümüz Türkçesiyle

Kesip attığına boş yere direnme; yaptığından sorulmayan kılıcın. [22]

Allah’ın murad edip işlediği nesneler içinde nice hikmetler ve faydalar

vardır ki insanoğlunun aklı bunları anlamaya yetmez. Kâfirleri yaratıp

onların küfrünü murad etmesinde, yılan, karınca, akrep ve benzeri her türlü

kötü (görünen işleri) yaratmasında bizim idrak edemeyeceğimiz sayısız

faydalar vardır ve bizim bunları bilmemiz gerekmez. Bize lâzım olan,

Mevlâ’nın bütün fiillerinde bir hikmet olduğunu bilmektir. Allah’ın irâdesi

ezelî ve ebedî olup sonradan olma (hâdis) ve fânî değildir.

Sübutî sıfatlarından biri de Kudret tir. Allah kadirdir, (varlığı) mümkün

olan her şeyi O yaratır. İsterse ölüyü diriltmeye, ağacı ve taşı konuşturup

yürütmeye kadirdir. Gökleri ve yeryüzünü yok edip tekrar yaratmaya gücü

yeter. Yine isterse binlerce semâlar ve yeryüzü yaratır. İsterse bütün dağları

altın ve gümüşe çevirmeye gücü yeter. Dilerse ırmakları yukarı [271/a]

akıtmaya, akan suları altın ve gümüşe çevirmeye kadirdir. Dilediği kulunu

bir anda doğudan batıya, batıdan doğuya götürmeye, yeryüzünden yedinci

kat semâlara çıkarıp tekrar geri getirmeye gücü yeter. O’nun kudreti ezelî

ve ebedî olup sonradan olma (hâdis) ve fânî değildir.

Sübutî sıfatlardan biri de kelâm dır. Hak teala konuşucudur (mütekellim).

Ancak O’nun sözü bizim gibi dil ile değildir. Bazı kullarına vasıtasız söyler;

Mûsâ (a.s.)’a Tûr dağında, Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v.)’e Mîrâc

gecesinde ve diğerlerine başka vasıtalarla söylediği gibi. Bazı kullarına

Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla hitap etmiştir. Peygamberlerinin ekserisine bu

şekilde hitap etmiştir. Kur’ân-ı Kerim Allah’ın sözüdür; ezelî ve ebedîdir,

mahlûk ve fânî değildir.

Sübutî sıfatların sekizincisi tekvin dir. Tekvin olmayan şeyi yaratmaktır.

Hak teala Hâlik’tır ki âlemi bütün cüzleriyle yaratan O’dur. O’dan başka

yaratıcı yoktur. Bütün canlı varlıkların hareket ve sükûnetlerini, bütün

insanların davranışlarını, hâllerini, isyan ve itaatlerini, iman ve küfürlerini,

hayır ve şerlerini yaratan O’dur. Bir insanın elinin kımıldamasını, dilinin

söylemesini, gözünün açılıp kapanmasını yaratan O’dur. Nitekim Hak teala

âyet-i kerimede: “Sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı” (Saffât,

37/96) buyurmuş ve varlıkların özlerini (âyân) ve fiillerini kendisinin

yarattığını duyurmuştur. Allah bize cüz’î irâde, seçme hürriyeti verip

yaptığımız işlerin faili kılmıştır. İşte o seçme hürriyeti yaptıklarımıza basit

birer sebep olmuştur. Böylece herkes yaptığı davranışın mükâfât veya

cezasını iki âlemde görür olmuştur. Nitekim haberde: “Ameller niyetlere

göredir ve herkes için niyet ettiği şeyin karşılığı vardır” gelmiştir.

Bizi ve davranışlarımızı, bütün canlıları ve onlardan sâdır olanları, gökleri

ve gökyüzünde olanları, yerleri ve yeryüzünde bulunanları yaratan O’dur.

Bunların hepsinin rızkını veren, hastalığı ve şifâsını veren, dirilten ve

öldüren O’dur.

Ateşe temas ettiğinde elin ısı almasını ve yanmasını yaratan O’dur. Kar ile

temas ettiğinde elin soğuk olmasını ve üşümesini yaratan O’dur.

O kadirdir ki, bir kimseyi ateşe atsalar da, ateş onu yakmasın. Nitekim

Nemrud’un ateşinde dostu İbrahim’i yakmamıştır. Yine O kadirdir ki, kar

içinde kalan bir kulunu soğuktan dondurmaz, belki yakar. Fakat Allah’ın

âdeti öyle cereyan eder ki ateş dokununca yakmayı, kar dokununca üşümeyi

yaratır. Yanmayı yaratan ateş olmadığı gibi, üşümeyi yaratan da kar

değildir. Her ikisini de yaratan Allah’tır.

Tokluğu yaratan da Hak tealadır. Şayet Allah tokluğu yaratmamış olsaydı,

insanlar bir yemekte rıtıl [23] yeseler yine de doymazlardı. Acıkmak ve diğer

hususlar da bunun gibidir. Ve bunların hepsinde Cenâb-ı Hak’tan başka

(hakiki mânâda) müessir yoktur. Bütün eşya bizzat O’nun mahlûkudur.

Hak tealanın sekiz sübuti sıfatı ki bunlar; hayat, ilim, semî ‘ , basar,

irâde, kudret, kelâm ve tekvin dir. Bu sıfatların hepsi ezelîdir, kadîmdir ve

O’nun zat-ı şerifiyle kaimdir. Bu sıfatlar yok olmaktan ve değişmekten

uzaktır.

Her kim Hak tealayı selbî sıfatlardan uzak ve sübuti sıfatlarla muttasıf

olarak tanırsa, hakikaten o, ârif-i billah olur. Aksi takdirde şeytandan gelen

vesvese ve hayalleri, Hakk’ın tecellîleri sanıp dalalette kalır.

İrfanın hakikatini bir ârif şiirinde şöyle açıklamıştır:

Nazm

1- Ey bihin nüsha-i mecmû‘a-i zât

Nakş-ı zîbende-i mir’ât-ı sıfât [271/b]

2- Eyle bu bendimi âvîze-i gûş

Kimseye olma sakın fazl-fürûş

3- İtme halka satacak ilme heves

Kılma bî-hûdeye tazyî‘-i nefes

4- Öyle bir ilme çalış kim mutlak

Anı bir sen bilesin bir dahi Hak

5- Hikmet-i felsefeden eyle hazer

Evliyâ nüshasına eyle nazar

6- Nefes-i pâk-i azîzân-ı tarîk

İder insânı karîn-i tahkîk

7- Mürşid-i kâmil olınca nâ-yâb

Sana mürşid yitişür şimdi kitâb

8- Ârif ol zâhid-i huşk olma sakın

Himmet it tâ olasın ehl-i yakîn

9- Sa‘y idüp ârifi bi’llâh ola gör

Nâ’il-i ma‘rifetu’llâh ola gör

10- Olma şek mezlakasında güm-râh

Ulemâdır ulemâ-yı bi’llâh

11- Çün “in aref” didi Hallâk-ı Vedûd

Ma‘rifetdir dü cihândan maksûd

12- Ma‘rifet zînetidir insânın

Pest olur mertebesi nâdânın

13- Ma‘rifet devlet-i rûhânîdir

Ma‘rifet hil‘at-i Rabbânîdir

14- Câhilin ma‘rifeti redde sebeb

Behre-yâb olmadığındandır hep

15- Olmaz âlûde-i çirk-i hızlân

Câme-i ilm-i libâs-ı irfân

16- Hak getürmüş seni kendin bilesin

Tâ ana cân ile kullık kılasın

17- Zikr ü fikrin heman Allâh olsun

Meşhedin ol ulu dergâh olsun

18- Dûzah u cennetine itme nazar

Sâhibin iste bul ey nûr-ı basar

19- Ol senin olıcak ey rûh-ı revân

Hep senin olmuş olur iki cihân

20- Ara bul kendini bil kimsin sen

Tâ sana ola dü âlem rûşen

21- Kıl tekâpû-yı bilâd-ı etvâr

Kendini bilmeyicek itme karâr

22- Bilmeyen kendüyi nâ-bînâdır

Gâv u hardan da bile ednâdır

23- Olmayan vâsıl-ı nûr-ı irfân

Yine zulmetde kalur ser-gerdân

24- Anla sen n’oldığın ey dürr-i Aden

Uğramaz dâ’irene havf u hazen

25- Anla kim ma‘nî-i tevhîd budur

Vâsıl ol devlet-i câvîd budur

26- Mâye-i cân dil-i âgâh budur

Gâyet-i ma‘rifetu’llâh budur

27- Çeke gör çeşmine kühl-i irfân

Olmaya tâ sana mahşer zindân

28- Nûr-ı dîdem hele müşkil ma‘nâ

İki âlemde de olmak a‘mâ

29- Oldur a‘mâ ki değil ehl-i şuhûd

Ola ebvâb-ı hakâyık mesdûd

30- Hazret-i fahr-ı rüsül kıldı du‘â

Kim hakâyık ola mekşûf ana

31- Cümle-i nüsha-i merdân-ı Hudâ

Virür âyîne-i idrâke cilâ

32- Tâlib-i Hakk’a olur râh-nümâ

Nüsha-i Mesnevî-i Mevlânâ

33- Himmet it anlamaya [24] güftârın

Hırz-ı cân eyleye gör esrârın

34- Dahi çokdur nusah-ı ehlu’llâh

Abdi Allâh’dan eyler âgâh [272/a]

35- Remzi, îmâları rûhânîdir

Cümlesi bâtın-ı Kur’ânîdir

36- Zâhir ahkâm-ı şeri‘atdır hep

Bâtın esrâr-ı hakîkatdır hep

37- Zevki irfân iledir insânın

Farkı yok câhil ile hayvânın

38- Ârif-i Hakk’ın olur kalbi selîm

Gönli mir’ât-ı nazargâh-ı alîm

39- Ârifin gönli dahi a‘lem olur

Ma‘rifet nûrı ile mahrem olur

40- Ârif ü âbid olan merd-i güzîn

Oldı gencîne-i Yezdân’a emîn

41- Cânda kim ilm-i Hudâ kılsa zuhûr

Gözde ol nûr olur u dilde sürûr

42- Gördiğin cümle o nûr ile görür

Âlem içre o sürûr ile yürür

43- Mazhar-ı ma‘rifetu’llâh ola gör

Pertev-i mihr-i Hak ile dola gör

44- Yâ İlâhî beni pür-nûr eyle

Dem-be-dem üns ile mesrûr eyle

45- Gönlümi hazretine hâzır kıl

Gözimi nûrın ile nâzır kıl

Günümüz Türkçesiyle

1- Ey ilâhî sıfatları kendinde toplayan örnek! O sıfatların nakışlı aynası!

2- Sözümü kulağına küpe eyle. Kimseye fazîlet satma sakın.

3- Halka satacağın ilme heves etme. Vakit öldürme, boşuna nefes

tüketme.

4- Bir ilme çalış ki mutlak doğru olsun. Onu bir Hak bilsin, bir de sen

bilesin.

5- Felsefe hikmetinden hazer eyle. Evliyânın sözlerine nazar eyle.

6- Nefsi pak olan azîz insanların yolu. İnsanı Hakk’a yaklaştırır

muhakkak.

7- Mürşid-i kâmil yoksa eğer devrinde. Mürşid olarak sana, Kitap yeter o

günde.

8- Ârif ol, Hakk’ı bil, ham sofu olma sakın. İrfana gayret et ki yakîn ehli

olasın.

9- Çalış da, Allah’ı hakkıyla bilen oluver. Marifetullah bilgisine sen de

nail oluver.

10- Dikkat et; uçuruma kaymasın ayak. Âlimlerdir, Allah’ı bilenler ancak.

[25]

11- Eğer ârifsen dedi: Vedûd olan Allah. İki cihanda marifettir sana lâzım

olan.

12- Marifet eskimeyen zinetidir insanın. Gayet aşağıdadır derecesi,

akılsızların.

13- Marifet, sanki rûhânî bir devlettir. Marifet, Rabb’in giydirdiği hil’attir.

[26]

14- Cahilin marifeti reddetmesine sebep. O vadideki nasipsizliğindendir

hep.

15- Ne kir bulaşır, ne de çirkef lekesi. Çünkü âlimin cübbesi irfân

elbisesidir.

16- Hak getirmiş seni kendine, bunu bilesin. Canla başla şimdi, O’na

kulluk edesin.

17- Zikrin fikrin hemen Allah olsun. Baktığın her yer, ol ulu dergâh olsun.

18- Cenneti, cehennemi isteme sakın. Ey gözümün nuru! Bunların

sahibini iste, sahibini bul.

19- O senin olunca, ey salınan can! Hep senin oldu demektir, iki cihan.

20- Ara bul kendini; bil, sen kimsin? Bil ki, âlemler sana apaçık

görünsün.

21- Haydi davranışlar yurduna çık. Kendini bilmedikçe durma, önün açık.

22- Kendini bilmeyen sanki kör gibidir. Mertebesi öküz ve eşekten de

aşağıdır.

23- İrfan nuruna ermeyen nasipsiz kişi. Karanlıklar içindedir, serkeşliktir

işi.

24- Aden incisi! Kim olduğunu bilmelisin. Bilirsen semtine uğramaz,

korku ve hüzün.

25- Anla ki tevhidin gerçek mânâsı budur. O’na ermelisin, ebedî talih işte

budur.

26- Uyanık gönüllerin can mayası budur. Allah’ı tanımanın son noktası

budur.

27- Kim ki gözüne irfân sürmesi sürecek. Mahşer günü zindanda

kalmayacak.

28- Gözümün nuru! Ne müşkildir şu mânâ. Hakikate kör olmak; iki

âlemde âmâ!

29- Âmâ; müşâhade ehli olmayandır. Ki ona, hakikat kapıları kapalıdır.

30- Kâinâtın efendisi de öyle dua etti. Hakikat kapıları birer birer, kendine

açıla.

31- Hak yolun yolcusu, erenlerin sözleri. İdrak aynasını temizler; giderir

kirleri.

32- Hakk’ı arayana rehber olur. Mesnevî’nin sözleriyle Mevlânâ.

33- Gayret et, anlayasın sözlerini. Canını koru, göresin esrarını.

34- Evliyânın sözleri dahi çoktur. Kulu, Allah uğrunda uyanık eyler.

35- Îmâları, remizleri hep rûhânîdir. Hepsi Kitab’ın özüdür; Kur’ânîdir.

36- Dışı, dinin hükümlerinden ibaret. İçi hakikatin sırrı; baştan başa ibret.

37- Zevki irfân iledir, insanın. Hiçbir farkı yok, cahille hayvanın.

38- Hakk’ı bilenin kalbi temizdir. Çünkü gönlü, Alîm’in [27] nazargâhıdır.

39- Ârifin gönlü her şeyi bilir. Marifet nuruyla mahremdir.

40- Ârif ve âbid olan güzîde insan. Allah’ın hazinelerinin bekçisi olur.

41- Canda Mevlâ ilmi doğsa ne olur? Gözlerde nur, gönülde sürûr olur.

42- Gördüğünü, hep o nûr ile görür. Âlem içinde hep, o sevinçle yürür.

43- Marifetullaha mazhar oluver. Hakikat güneşinin nuruyla doluver.

44- Ya Rab! Beni bir nûr eyle. Anbean, ünsiyetle mesrûr eyle.

45- Gönlümü huzuruna hazır kıl. Gözümü nurunla baktır.

[1] . Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , I/397, H. No: 1069.

[2] . Buhârî, İ’tisâm, 5; Müslim, Fezâil, 127

[3] . Müttakî el-Hindî , Kenzü’l-ummâl , III/142, H. No: 5881, 5893.

[4] . Münâvî, Feyzü’l-Kadîr , II, 520

[5] . Buhârî, Deavât, 10; Müslim, Salâti’l-Misâfirin, 181.

[6] . Buhari, İsti’zan 1, Enbiya 1; Müslim, Cennet, 28.

[7] . Mârifetnâme’ de geçen şekliyle bu rivayetin metnini bulamadık; lâkin

yakın mânâdaki metinler için bkz. Ebû Ya’lâ, Müsned, IV/475, H. No:

2608; Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , I/53, H. No:38; Mu’cemü’l-kebîr ,

XX/143, H. No: 292.

[8] . Ehad: Arapça, “Bir”i ifade eder. Sıfat ve isimlerinin çok olmasına

karşılık Allah’ın zatındaki birlik bu kelime ile ifade edilir. CEBECİOĞLU

Ethem, Prof. Dr. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü.

[9] . Samed: Arapça, her şeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin de

hiçbir şeye muhtaç olmadığını belirten bir kelime. CEBECİOĞLU Ethem,

Prof. Dr. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü.

[10] . Burada ibârenin doğru şekli “ma’rifet-i nefs” şeklinde olması

gerekirken, “nefs” kelimesi yazma nüshada bulunmamaktadır.

[11] . Matbu metinde “kendini” şeklindedir.

[12] . Hüsn: Güzellik, hoşluk

[13] . Basiret ehli: Kalp gözü açık olanlar, firâset sahipleri.

[14] . Mele-i a’lâ; Topluluk, bir toplumun seçkin kişileri, huy, ahlâk,

meşveret vs. gibi anlamları içeren Arapça bir sözcük. Mele-i a’lâ, soyut

akıllar ve küllî nefislerdir. (Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri

Sözlüğü, Anka Yayınları, İstanbul 2005, s. 424.

[15] . Bu mısra tıpkıbasım nüshasında şöyledir: “Fe henî’en li-men arafeke

ilâhî”

[16] . Matbu metinde “sen” şeklindedir.

[17] . Halvet der-encümen: Farsça, toplum içinde yalnızlık mânâsına gelir.

Nakşi ıstılahında ise, toplulukta Allah ile yalnız kalabilme mânâsını ifade

eder. “Ticaret ve alışverişin kendilerini Allah’ı hatırlamaktan alıkoymadığı

kişiler” (Nûr suresi, 24/37) esprisi bu prensiple terimlendirilmiştir.

Cebecioğlu Prof. Dr. Ethem a. g. e.

[18] . Vedûd: Çok şefkatli, kendisine çok sevgi beslenen; Allah tealanın

sıfatı.

[19] . Muvahhid: Allah’ın birliğine inanan. Tevhid eden. Birleştirici olan.

[20] . Kabz: Allah’la olan tutukluk. Kul bast hâlinde iken edebe aykırı

davranınca, gönlü kabza mâruz bırakılıp hesaba çekilir. (ULUDAĞ

Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.)

[21] . Bast: Tutukluk hâlinin zıddı olan zihnî açıklık. Kalbî niyâz ve

yalvarma hâli. (ULUDAĞ Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.)

[22] . Bkz. «O, yaptığından sorulmaz, ama onlar sorulurlar.» (Enbiyâ,

21/23) Bu beyit Hâkânî’nin Hilye’sine aittir.

[23] . Rıtıl: Okkanın üçte birine denk olup, bir kilogram civarında bir tartı

birimidir.

[24] . Metinde “anlama” şeklinde.

[25] . Bkz: Fâtır, 35/28.

[26] . Hil’at: Sultanın giydirdiği değerli, ağır kaftan.

[27] . Alîm: Her şeyi hakkıyla bilen Allah teala.

6- Ondan her an hüsn ile lezzet alan aşktır. Basîret ehli aşkta göz nuru

bulmuşlar.

Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v) hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:

“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, bütün insanların ve cinlerin (sekaleyn)

amellerinden ağır gelir.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Allah’ı en iyi bileniniz

benim.” Hiç şüphesiz marifet, kalbin fiillerindendir. Ve buyurmuştur ki:

“Eğer siz Allah’ı hakkıyla bilerek marifetin hakikatine erişseydiniz,

dualarınızla dağlar yerle bir olurdu.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Rabbini en

iyi bileniniz, nefsini bilendir.” Ve o, duasında şöyle yalvarmıştır:

“( Allah’ım!) noksan sıfatlardan seni tenzih ederiz. Biz seni hakkıyla

tanıyamadık! ” Ve buyurmuştur ki: “Allah’ım! Her zaman diri ve kaim olan!

Gökleri ve yeryüzünü (eşsiz sanat harikaları hâlinde) yaratan! Her şeyin

mâliki, celâl ve ikram sahibi! Senden izzetinle kalplerimizi ihyâ etmeni,

marifet nurunla gözlerimizi nurlandırmanı istiyoruz. Ey aşikâre bilinen!”

Ve buyurmuştur ki: “ Allah’ım kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır,

kulağımı nurlandır. Sağımdan, solumdan, önümden, ardımdan, üstümden,

altımdan nûr ihsan eyle. Saçımı ve cildimi nurlandır. Etimi, kanımı

nurlandır ve beni (baştan başa) nurlu eyle .”

10- Dikkat et; uçuruma kaymasın ayak. Âlimlerdir, Allah’ı bilenler ancak.

Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v) hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:

“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, bütün insanların ve cinlerin (sekaleyn)

amellerinden ağır gelir.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Allah’ı en iyi bileniniz

benim.” Hiç şüphesiz marifet, kalbin fiillerindendir. Ve buyurmuştur ki:

“Eğer siz Allah’ı hakkıyla bilerek marifetin hakikatine erişseydiniz,

dualarınızla dağlar yerle bir olurdu.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Rabbini en

iyi bileniniz, nefsini bilendir.” Ve o, duasında şöyle yalvarmıştır:

“( Allah’ım!) noksan sıfatlardan seni tenzih ederiz. Biz seni hakkıyla

tanıyamadık! ” Ve buyurmuştur ki: “Allah’ım! Her zaman diri ve kaim olan!

Gökleri ve yeryüzünü (eşsiz sanat harikaları hâlinde) yaratan! Her şeyin

mâliki, celâl ve ikram sahibi! Senden izzetinle kalplerimizi ihyâ etmeni,

marifet nurunla gözlerimizi nurlandırmanı istiyoruz. Ey aşikâre bilinen!”

Ve buyurmuştur ki: “ Allah’ım kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır,

kulağımı nurlandır. Sağımdan, solumdan, önümden, ardımdan, üstümden,

altımdan nûr ihsan eyle. Saçımı ve cildimi nurlandır. Etimi, kanımı

nurlandır ve beni (baştan başa) nurlu eyle .”

7- Hakkı! Muvahhid bütün yaratılmışları sever. O vahdet ehli şefkatlidir,

mesud ve bahtiyardır.

Kılca yokdur kudretin kat‘ itme ol sözden resen

1- Senden gelir gönüllere anbean medet. Fazlından isterim imdat; ey

fazîletli ehad.

3- Aşk şarabını içen mest olur, kendinden geçer. Ne güzel can tatlılığı,

Vedûd’un şarabı ne hoş.

3- Mest kendin arar sorar halka

7- Hakkı, ebedî lezzeti Hakk’ın lütfuyla buldu. Canına toplum içinde

halvet nasip oldu.

6- Garip olan şu ki gönül Allah’tan habersizdir. Oysa O, kabz ve bast ile

kalpleri evirip çevirmektedir.

33- Himmet it anlamaya güftârın

38- Hakk’ı bilenin kalbi temizdir. Çünkü gönlü, Alîm’in nazargâhıdır.

Onun bedeni dünyada, kalbi ukbadadır. Günbegün mânen ilerleyip terakki

eder. Ta ki dünyadan kaçıp yüz çevirir; insanlar onu kınamaya başlar. Mele-

i a‘lâya yükselir, şevki kemâle erer ve ölümü arzu eder. Vadesi dolunca

Rahmân’ın görevlendirdiği elçi (Azrâil aleyhisselam) ona güller, reyhanlar

ve müjdelerle gelir. Gönül hoşluğu ile beşaretle ve Allah’la beraberlikten

doğan huzurla (ünsiyet) bu kokuşmuş dünyadan geçip O Hazret’in

huzuruna, yakınlığına göçer.

9- Çiçekteki şebnem feyzinle oldu, hoşça gelişti. Canın gülistânı Hakkı,

miskinindir, ey Samed.

Bazı müteşâbih hadislerinde buyurmuştur ki: “Allah, Adem’i kendi

suretinde yarattı.” Ve buyurmuştur ki: “Rabb’imi güzel bir genç suretinde

gördüm. Rabb’imi en güzel suretinde gördüm. Elini omuzlarıma koydu.

Soğukluğu göğsümde hissettim. (Ve bunun ardından) yerde ve göklerde

olan ne varsa, hepsini bildim.”

Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v) hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:

“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, bütün insanların ve cinlerin (sekaleyn)

amellerinden ağır gelir.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Allah’ı en iyi bileniniz

benim.” Hiç şüphesiz marifet, kalbin fiillerindendir. Ve buyurmuştur ki:

“Eğer siz Allah’ı hakkıyla bilerek marifetin hakikatine erişseydiniz,

dualarınızla dağlar yerle bir olurdu.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Rabbini en

iyi bileniniz, nefsini bilendir.” Ve o, duasında şöyle yalvarmıştır:

“( Allah’ım!) noksan sıfatlardan seni tenzih ederiz. Biz seni hakkıyla

tanıyamadık! ” Ve buyurmuştur ki: “Allah’ım! Her zaman diri ve kaim olan!

Gökleri ve yeryüzünü (eşsiz sanat harikaları hâlinde) yaratan! Her şeyin

mâliki, celâl ve ikram sahibi! Senden izzetinle kalplerimizi ihyâ etmeni,

marifet nurunla gözlerimizi nurlandırmanı istiyoruz. Ey aşikâre bilinen!”

Ve buyurmuştur ki: “ Allah’ım kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır,

kulağımı nurlandır. Sağımdan, solumdan, önümden, ardımdan, üstümden,

altımdan nûr ihsan eyle. Saçımı ve cildimi nurlandır. Etimi, kanımı

nurlandır ve beni (baştan başa) nurlu eyle .”

13- Marifet, sanki rûhânî bir devlettir. Marifet, Rabb’in giydirdiği hil’attir.

Bazı müteşâbih hadislerinde buyurmuştur ki: “Allah, Adem’i kendi

suretinde yarattı.” Ve buyurmuştur ki: “Rabb’imi güzel bir genç suretinde

gördüm. Rabb’imi en güzel suretinde gördüm. Elini omuzlarıma koydu.

Soğukluğu göğsümde hissettim. (Ve bunun ardından) yerde ve göklerde

olan ne varsa, hepsini bildim.”

Kesip attığına boş yere direnme; yaptığından sorulmayan kılıcın.

. Bu mısra tıpkıbasım nüshasında şöyledir: “Fe henî’en li-men arafeke

ilâhî”

. Mele-i a’lâ; Topluluk, bir toplumun seçkin kişileri, huy, ahlâk, meşveret

vs. gibi anlamları içeren Arapça bir sözcük. Mele-i a’lâ, soyut akıllar ve

küllî nefislerdir. (Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü,

Anka Yayınları, İstanbul 2005, s. 424.

. Basiret ehli: Kalp gözü açık olanlar, firâset sahipleri.

. Hüsn: Güzellik, hoşluk

. Halvet der-encümen: Farsça, toplum içinde yalnızlık mânâsına gelir.

Nakşi ıstılahında ise, toplulukta Allah ile yalnız kalabilme mânâsını ifade

eder. “Ticaret ve alışverişin kendilerini Allah’ı hatırlamaktan alıkoymadığı

kişiler” (Nûr suresi, 24/37) esprisi bu prensiple terimlendirilmiştir.

Cebecioğlu Prof. Dr. Ethem a. g. e.

. Matbu metinde “sen” şeklindedir.

. Matbu metinde “kendini” şeklindedir.

. Burada ibârenin doğru şekli “ma’rifet-i nefs” şeklinde olması

gerekirken, “nefs” kelimesi yazma nüshada bulunmamaktadır.

. Samed: Arapça, her şeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin de hiçbir

şeye muhtaç olmadığını belirten bir kelime. CEBECİOĞLU Ethem, Prof.

Dr. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü.

. Ehad: Arapça, “Bir”i ifade eder. Sıfat ve isimlerinin çok olmasına

karşılık Allah’ın zatındaki birlik bu kelime ile ifade edilir. CEBECİOĞLU

Ethem, Prof. Dr. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü.

. Münâvî, Feyzü’l-Kadîr , II, 520

. Müttakî el-Hindî , Kenzü’l-ummâl , III/142, H. No: 5881, 5893.

. Buhârî, İ’tisâm, 5; Müslim, Fezâil, 127

. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , I/397, H. No: 1069.

6- Ondan her an hüsn ile lezzet alan aşktır. Basîret ehli aşkta göz nuru

bulmuşlar.

. Mârifetnâme’ de geçen şekliyle bu rivayetin metnini bulamadık; lâkin

yakın mânâdaki metinler için bkz. Ebû Ya’lâ, Müsned, IV/475, H. No:

2608; Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , I/53, H. No:38; Mu’cemü’l-kebîr ,

XX/143, H. No: 292.

. Buhari, İsti’zan 1, Enbiya 1; Müslim, Cennet, 28.

. Buhârî, Deavât, 10; Müslim, Salâti’l-Misâfirin, 181.

Nefsini bilmeyen, Rabb’ini tanımaktan gâfildir. Nefsini bile bilmeyen,

acaba Rabb’ini nasıl bulur? Nefsini bilen ise, bu fânî dünya ile nasıl ünsiyet

kurabilir? Akıllı kişi, kederli ve üzüntülüdür ve her ârif mutlu ve

huzurludur. Her seven mutlaka sevilir. Şu halde kendi nefsini bilmeyen

başkasını nasıl bilebilir? Böyle olunca Allah’ı bilmeye nasıl muktedir olur?

İnsana nefsini bilmesi yeterlidir. Çünkü bu, kişiyi marifetullaha götürür.

Dünyayı bilen ondan zahid olur, insanları tanıyan onlardan uzak durup

yalnızlığı tercih eder. Nefsini tanıyan uzlete çekilir. Ve Rabb’ini bilen O’nu

tevhid eder. Nefsini bilen, insanlara karşı mütevâzı olur. Çünkü o, daima

Hak ile hazır olduğu bilinciyle huşu içinde bulunur.

3- Fe henî’en li-ârifi bi kemâlin

. Hil’at: Sultanın giydirdiği değerli, ağır kaftan.

. Bkz: Fâtır, 35/28.

. Metinde “anlama” şeklinde.

. Rıtıl: Okkanın üçte birine denk olup, bir kilogram civarında bir tartı

birimidir.

. Alîm: Her şeyi hakkıyla bilen Allah teala.

. Vedûd: Çok şefkatli, kendisine çok sevgi beslenen; Allah tealanın sıfatı.

. Bkz. «O, yaptığından sorulmaz, ama onlar sorulurlar.» (Enbiyâ,

21/23) Bu beyit Hâkânî’nin Hilye’sine aittir.

. Bast: Tutukluk hâlinin zıddı olan zihnî açıklık. Kalbî niyâz ve yalvarma

hâli. (ULUDAĞ Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.)

. Kabz: Allah’la olan tutukluk. Kul bast hâlinde iken edebe aykırı

davranınca, gönlü kabza mâruz bırakılıp hesaba çekilir. (ULUDAĞ

Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.)

. Muvahhid: Allah’ın birliğine inanan. Tevhid eden. Birleştirici olan.

Tokluğu yaratan da Hak tealadır. Şayet Allah tokluğu yaratmamış olsaydı,

insanlar bir yemekte rıtıl yeseler yine de doymazlardı. Acıkmak ve diğer

hususlar da bunun gibidir. Ve bunların hepsinde Cenâb-ı Hak’tan başka

(hakiki mânâda) müessir yoktur. Bütün eşya bizzat O’nun mahlûkudur.

6- Garip olan şu ki gönül Allah’tan habersizdir. Oysa O, kabz ve bast ile

kalpleri evirip çevirmektedir.

Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v) hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:

“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, bütün insanların ve cinlerin (sekaleyn)

amellerinden ağır gelir.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Allah’ı en iyi bileniniz

benim.” Hiç şüphesiz marifet, kalbin fiillerindendir. Ve buyurmuştur ki:

“Eğer siz Allah’ı hakkıyla bilerek marifetin hakikatine erişseydiniz,

dualarınızla dağlar yerle bir olurdu.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Rabbini en

iyi bileniniz, nefsini bilendir.” Ve o, duasında şöyle yalvarmıştır:

“( Allah’ım!) noksan sıfatlardan seni tenzih ederiz. Biz seni hakkıyla

tanıyamadık! ” Ve buyurmuştur ki: “Allah’ım! Her zaman diri ve kaim olan!

Gökleri ve yeryüzünü (eşsiz sanat harikaları hâlinde) yaratan! Her şeyin

mâliki, celâl ve ikram sahibi! Senden izzetinle kalplerimizi ihyâ etmeni,

marifet nurunla gözlerimizi nurlandırmanı istiyoruz. Ey aşikâre bilinen!”

Ve buyurmuştur ki: “ Allah’ım kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır,

kulağımı nurlandır. Sağımdan, solumdan, önümden, ardımdan, üstümden,

altımdan nûr ihsan eyle. Saçımı ve cildimi nurlandır. Etimi, kanımı

nurlandır ve beni (baştan başa) nurlu eyle .”

Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v) hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:

“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, bütün insanların ve cinlerin (sekaleyn)

amellerinden ağır gelir.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Allah’ı en iyi bileniniz

benim.” Hiç şüphesiz marifet, kalbin fiillerindendir. Ve buyurmuştur ki:

“Eğer siz Allah’ı hakkıyla bilerek marifetin hakikatine erişseydiniz,

dualarınızla dağlar yerle bir olurdu.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Rabbini en

iyi bileniniz, nefsini bilendir.” Ve o, duasında şöyle yalvarmıştır:

“( Allah’ım!) noksan sıfatlardan seni tenzih ederiz. Biz seni hakkıyla

tanıyamadık! ” Ve buyurmuştur ki: “Allah’ım! Her zaman diri ve kaim olan!

Gökleri ve yeryüzünü (eşsiz sanat harikaları hâlinde) yaratan! Her şeyin

mâliki, celâl ve ikram sahibi! Senden izzetinle kalplerimizi ihyâ etmeni,

marifet nurunla gözlerimizi nurlandırmanı istiyoruz. Ey aşikâre bilinen!”

Ve buyurmuştur ki: “ Allah’ım kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır,

kulağımı nurlandır. Sağımdan, solumdan, önümden, ardımdan, üstümden,

altımdan nûr ihsan eyle. Saçımı ve cildimi nurlandır. Etimi, kanımı

nurlandır ve beni (baştan başa) nurlu eyle .”