DÖRDÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde
Dokuzuncu Madde
İrfan ehlinin marufu ve malûmu olan Hazret-i Hâlık ve Bârî tealanın her
türlü noksanlıktan ve selbî sıfatlardan münezzeh olup kemâl ve sübuti
sıfatlarla muttasıf olduğunu, kâinâttaki bütün varlıkların ve zerrelerin, bütün
yaratılmışların işlerinin insanoğlunun davranışlarının, O’nun kudreti, tesiri
ve tedbiriyle meydana geldiğini, işlerin her zaman O’nun murad-ı şerifine
uygun olarak meydana gelip nizam ve intizam bulduğunu, her şeyin O’nun
izniyle hareket ederek akıp gittiğini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Âlemlerin Rabbi
olan Allah birdir ki aslâ O’nun ortağı ve benzeri yoktur. Yeme, içme,
uyuma, elbise giyme gibi âdetlerden, eş ve çocuk sahibi olmaktan, doğmak
ve doğrulmak gibi hâllerden uzaktır. Göklerde ve yerde değildir. Her türlü
mekândan münezzehtir. Sağda, solda, önde, arkada, üstte ve altta değildir.
Yönlerle tarif edilip belirlenmekten münezzehtir. Suret ve şekilden, renk ve
uzuvdan münezzehtir. Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Varlığı
başkasından değil, kendindendir.
Zat-ı şerifi bir hâl üzere sabittir, değişmez. Korku, üzüntü, hastalık, gibi
arızî değişikliklere uğramaktan münezzehtir. Ve bütün noksan sıfatlardan
münezzehtir. Hiçbir varlık yok iken O vardı ve O, hiç kimseye muhtaç
değildir. Âciz olmaktan uzaktır. Şayet dilese bir anda bütün âlemi yok eder.
Yine istese bir anda yaratır. O’na hiçbir iş çetin ve güç gelmez. Bir
sivrisineği yaratmakla yeryüzünü ve gökleri yaratmak O’nun için birdir. Hiç
kimse O’na hükmedemez, O herkese ve her şeye hükmeder. Hiçbir şeyi
yapmak O’na vacip değildir ve O’na hiç kimseden fayda veya zarar
görmez. Bütün kâfirler mü’min olsalar ve bütün fâsıklar itaat eder hâle
gelseler, Allah’a ibadet ve itaate gayret edip ihtimam gösterseler, bunların
O’na hiçbir faydası olmaz. Bütün insanlar fâsık ve kâfir olsalar, bundan
Allah’a zarar gelmez. Ve bunlar selbî sıfatlardandır ki O’nun pak zatı bu
sıfatlardan münezzeh ve berîdir. [270/b]
O pak zatın sübuti sıfatları sekizdir: Bunlardan biri hayat , diğeri ilim dir.
Hak teala diridir ve her şeyi bilicidir. Her nesneyi bilir; göklerde ve
yeryüzünde olanları ve herkesten gizli ya da açık olanları bilir. Ağaçlardaki
yaprakların sayısını, hubûbâtın taneleri adedini, çiçekleri ve hatta kum
tanelerinin sayısını, denizlerdeki kabarcıkların miktarını bilir. Onun
bilmediği bir nesne aslâ yoktur. O, ufak tefek parçaları (cüz’iyyat) ve
bütünü (külliyat), geçmişlerin ve geleceğin tamamını bilir. İnsanın gönlüne
gelen düşünceleri, lisanıyla söylediği sözleri, içini ve dışını bütün hâlleriyle
bilir. Hazırda olanı ve gaipte bulunanı bilir. Zaten gâibi ancak Allah bilir.
Allah teala bildirmedikçe, hiç kimse gâibi bilemez. O unutma, yanılma ve
gafletten uzaktır. O’nun hayatı ve ilmi ezelî ve ebedîdir, kadîmdir, sonradan
olma (hâdis) ve fânî değildir.
Sübutî sıfatlardan biri de semi ‘ (işitme)’dir ki, Hak teala gizli ve açık her
şeyi işitir. Bir kimsenin kulağına gizlice bir şey fısıldasalar da o kişi
işitmese bile, Allah onu işitir. Allah’ın işitme sıfatı ezelî ve ebedîdir,
sonradan olma (hâdis) ve fânî değildir.
Sübutî sıfatlardan biri de basar dır. Allah her şeyi görür. Karanlık gecede
siyah bir karıncanın siyah bir taş üzerinde yürüdüğünü görür ve ayağının
hışırtısını işitir. Fakat O’nun işitmesi bizim gibi kulakla, görmesi de gözle
değildir. O gözden ve kulaktan münezzehtir. Görmesi de ezelî ve ebedî olup
sonradan olma (hâdis) ve fânî değildir.
Sübutî sıfatlardan biri de irâdedir. Hak teala hakiki irâde sahibi (mürîd)dir,
dilediğini yapar. O’nun olmasını istemediği bir şey meydana gelmez. Ve
O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hiç kimse O’na zorla bir iş işletmeye
muktedir değildir. Kâinâttaki hayır ve şerrin hepsi O’nun istemesi ile olur.
O, mü’minlerin kendisine îman etmesini, itaat edenlerin itaatini murad
etmiştir. Eğer murad etmeseydi bir kimse mü’min ve itaatkâr olmazdı. O
kâfirlerin küfrünü ve günahkârların (fâsık) fıskını murad etmiştir. Eğer O
dilemeseydi bir kimse kâfir ve fâsık olamazdı. O istemedikçe bir sivrisinek
dahi kanadını hareket ettiremez. Aslında yaptığımız her işi, O’nun
dilemesiyle işleriz. Allah’ın olmasını murad etmediği şey vücuda gelmez.
Çünkü O’nun dilemediği şeyin olması âcizlik alâmetidir. Eğer O dileseydi
bütün insanları mü’min ve itaatkâr kılardı. Ve eğer isteseydi yine bütün
insanlar kâfir ve isyankâr olurdu.
Eğer “Allah neden bütün insanların mü’min olmalarını istemeyip
insanların çoğunun kâfir olmasını istemiştir?” diye sorarsan, cevabı
şöyledir: İşlediği işlerden dolayı Allah’a sual olunmaz, fakat O herkese
yapıp işlediğini sorar. Çünkü Allah dilediğini işlemekte serbesttir.
Beyt
Kesmiş atmışdır anı etme cedel
Tîğ-i lâ yüs’elü ammâ yef‘al
Günümüz Türkçesiyle
Kesip attığına boş yere direnme; yaptığından sorulmayan kılıcın. [22]
Allah’ın murad edip işlediği nesneler içinde nice hikmetler ve faydalar
vardır ki insanoğlunun aklı bunları anlamaya yetmez. Kâfirleri yaratıp
onların küfrünü murad etmesinde, yılan, karınca, akrep ve benzeri her türlü
kötü (görünen işleri) yaratmasında bizim idrak edemeyeceğimiz sayısız
faydalar vardır ve bizim bunları bilmemiz gerekmez. Bize lâzım olan,
Mevlâ’nın bütün fiillerinde bir hikmet olduğunu bilmektir. Allah’ın irâdesi
ezelî ve ebedî olup sonradan olma (hâdis) ve fânî değildir.
Sübutî sıfatlarından biri de Kudret tir. Allah kadirdir, (varlığı) mümkün
olan her şeyi O yaratır. İsterse ölüyü diriltmeye, ağacı ve taşı konuşturup
yürütmeye kadirdir. Gökleri ve yeryüzünü yok edip tekrar yaratmaya gücü
yeter. Yine isterse binlerce semâlar ve yeryüzü yaratır. İsterse bütün dağları
altın ve gümüşe çevirmeye gücü yeter. Dilerse ırmakları yukarı [271/a]
akıtmaya, akan suları altın ve gümüşe çevirmeye kadirdir. Dilediği kulunu
bir anda doğudan batıya, batıdan doğuya götürmeye, yeryüzünden yedinci
kat semâlara çıkarıp tekrar geri getirmeye gücü yeter. O’nun kudreti ezelî
ve ebedî olup sonradan olma (hâdis) ve fânî değildir.
Sübutî sıfatlardan biri de kelâm dır. Hak teala konuşucudur (mütekellim).
Ancak O’nun sözü bizim gibi dil ile değildir. Bazı kullarına vasıtasız söyler;
Mûsâ (a.s.)’a Tûr dağında, Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v.)’e Mîrâc
gecesinde ve diğerlerine başka vasıtalarla söylediği gibi. Bazı kullarına
Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla hitap etmiştir. Peygamberlerinin ekserisine bu
şekilde hitap etmiştir. Kur’ân-ı Kerim Allah’ın sözüdür; ezelî ve ebedîdir,
mahlûk ve fânî değildir.
Sübutî sıfatların sekizincisi tekvin dir. Tekvin olmayan şeyi yaratmaktır.
Hak teala Hâlik’tır ki âlemi bütün cüzleriyle yaratan O’dur. O’dan başka
yaratıcı yoktur. Bütün canlı varlıkların hareket ve sükûnetlerini, bütün
insanların davranışlarını, hâllerini, isyan ve itaatlerini, iman ve küfürlerini,
hayır ve şerlerini yaratan O’dur. Bir insanın elinin kımıldamasını, dilinin
söylemesini, gözünün açılıp kapanmasını yaratan O’dur. Nitekim Hak teala
âyet-i kerimede: “Sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı” (Saffât,
37/96) buyurmuş ve varlıkların özlerini (âyân) ve fiillerini kendisinin
yarattığını duyurmuştur. Allah bize cüz’î irâde, seçme hürriyeti verip
yaptığımız işlerin faili kılmıştır. İşte o seçme hürriyeti yaptıklarımıza basit
birer sebep olmuştur. Böylece herkes yaptığı davranışın mükâfât veya
cezasını iki âlemde görür olmuştur. Nitekim haberde: “Ameller niyetlere
göredir ve herkes için niyet ettiği şeyin karşılığı vardır” gelmiştir.
Bizi ve davranışlarımızı, bütün canlıları ve onlardan sâdır olanları, gökleri
ve gökyüzünde olanları, yerleri ve yeryüzünde bulunanları yaratan O’dur.
Bunların hepsinin rızkını veren, hastalığı ve şifâsını veren, dirilten ve
öldüren O’dur.
Ateşe temas ettiğinde elin ısı almasını ve yanmasını yaratan O’dur. Kar ile
temas ettiğinde elin soğuk olmasını ve üşümesini yaratan O’dur.
O kadirdir ki, bir kimseyi ateşe atsalar da, ateş onu yakmasın. Nitekim
Nemrud’un ateşinde dostu İbrahim’i yakmamıştır. Yine O kadirdir ki, kar
içinde kalan bir kulunu soğuktan dondurmaz, belki yakar. Fakat Allah’ın
âdeti öyle cereyan eder ki ateş dokununca yakmayı, kar dokununca üşümeyi
yaratır. Yanmayı yaratan ateş olmadığı gibi, üşümeyi yaratan da kar
değildir. Her ikisini de yaratan Allah’tır.
Tokluğu yaratan da Hak tealadır. Şayet Allah tokluğu yaratmamış olsaydı,
insanlar bir yemekte rıtıl [23] yeseler yine de doymazlardı. Acıkmak ve diğer
hususlar da bunun gibidir. Ve bunların hepsinde Cenâb-ı Hak’tan başka
(hakiki mânâda) müessir yoktur. Bütün eşya bizzat O’nun mahlûkudur.
Hak tealanın sekiz sübuti sıfatı ki bunlar; hayat, ilim, semî ‘ , basar,
irâde, kudret, kelâm ve tekvin dir. Bu sıfatların hepsi ezelîdir, kadîmdir ve
O’nun zat-ı şerifiyle kaimdir. Bu sıfatlar yok olmaktan ve değişmekten
uzaktır.
Her kim Hak tealayı selbî sıfatlardan uzak ve sübuti sıfatlarla muttasıf
olarak tanırsa, hakikaten o, ârif-i billah olur. Aksi takdirde şeytandan gelen
vesvese ve hayalleri, Hakk’ın tecellîleri sanıp dalalette kalır.
İrfanın hakikatini bir ârif şiirinde şöyle açıklamıştır:
Nazm
1- Ey bihin nüsha-i mecmû‘a-i zât
Nakş-ı zîbende-i mir’ât-ı sıfât [271/b]
2- Eyle bu bendimi âvîze-i gûş
Kimseye olma sakın fazl-fürûş
3- İtme halka satacak ilme heves
Kılma bî-hûdeye tazyî‘-i nefes
4- Öyle bir ilme çalış kim mutlak
Anı bir sen bilesin bir dahi Hak
5- Hikmet-i felsefeden eyle hazer
Evliyâ nüshasına eyle nazar
6- Nefes-i pâk-i azîzân-ı tarîk
İder insânı karîn-i tahkîk
7- Mürşid-i kâmil olınca nâ-yâb
Sana mürşid yitişür şimdi kitâb
8- Ârif ol zâhid-i huşk olma sakın
Himmet it tâ olasın ehl-i yakîn
9- Sa‘y idüp ârifi bi’llâh ola gör
Nâ’il-i ma‘rifetu’llâh ola gör
10- Olma şek mezlakasında güm-râh
Ulemâdır ulemâ-yı bi’llâh
11- Çün “in aref” didi Hallâk-ı Vedûd
Ma‘rifetdir dü cihândan maksûd
12- Ma‘rifet zînetidir insânın
Pest olur mertebesi nâdânın
13- Ma‘rifet devlet-i rûhânîdir
Ma‘rifet hil‘at-i Rabbânîdir
14- Câhilin ma‘rifeti redde sebeb
Behre-yâb olmadığındandır hep
15- Olmaz âlûde-i çirk-i hızlân
Câme-i ilm-i libâs-ı irfân
16- Hak getürmüş seni kendin bilesin
Tâ ana cân ile kullık kılasın
17- Zikr ü fikrin heman Allâh olsun
Meşhedin ol ulu dergâh olsun
18- Dûzah u cennetine itme nazar
Sâhibin iste bul ey nûr-ı basar
19- Ol senin olıcak ey rûh-ı revân
Hep senin olmuş olur iki cihân
20- Ara bul kendini bil kimsin sen
Tâ sana ola dü âlem rûşen
21- Kıl tekâpû-yı bilâd-ı etvâr
Kendini bilmeyicek itme karâr
22- Bilmeyen kendüyi nâ-bînâdır
Gâv u hardan da bile ednâdır
23- Olmayan vâsıl-ı nûr-ı irfân
Yine zulmetde kalur ser-gerdân
24- Anla sen n’oldığın ey dürr-i Aden
Uğramaz dâ’irene havf u hazen
25- Anla kim ma‘nî-i tevhîd budur
Vâsıl ol devlet-i câvîd budur
26- Mâye-i cân dil-i âgâh budur
Gâyet-i ma‘rifetu’llâh budur
27- Çeke gör çeşmine kühl-i irfân
Olmaya tâ sana mahşer zindân
28- Nûr-ı dîdem hele müşkil ma‘nâ
İki âlemde de olmak a‘mâ
29- Oldur a‘mâ ki değil ehl-i şuhûd
Ola ebvâb-ı hakâyık mesdûd
30- Hazret-i fahr-ı rüsül kıldı du‘â
Kim hakâyık ola mekşûf ana
31- Cümle-i nüsha-i merdân-ı Hudâ
Virür âyîne-i idrâke cilâ
32- Tâlib-i Hakk’a olur râh-nümâ
Nüsha-i Mesnevî-i Mevlânâ
33- Himmet it anlamaya [24] güftârın
Hırz-ı cân eyleye gör esrârın
34- Dahi çokdur nusah-ı ehlu’llâh
Abdi Allâh’dan eyler âgâh [272/a]
35- Remzi, îmâları rûhânîdir
Cümlesi bâtın-ı Kur’ânîdir
36- Zâhir ahkâm-ı şeri‘atdır hep
Bâtın esrâr-ı hakîkatdır hep
37- Zevki irfân iledir insânın
Farkı yok câhil ile hayvânın
38- Ârif-i Hakk’ın olur kalbi selîm
Gönli mir’ât-ı nazargâh-ı alîm
39- Ârifin gönli dahi a‘lem olur
Ma‘rifet nûrı ile mahrem olur
40- Ârif ü âbid olan merd-i güzîn
Oldı gencîne-i Yezdân’a emîn
41- Cânda kim ilm-i Hudâ kılsa zuhûr
Gözde ol nûr olur u dilde sürûr
42- Gördiğin cümle o nûr ile görür
Âlem içre o sürûr ile yürür
43- Mazhar-ı ma‘rifetu’llâh ola gör
Pertev-i mihr-i Hak ile dola gör
44- Yâ İlâhî beni pür-nûr eyle
Dem-be-dem üns ile mesrûr eyle
45- Gönlümi hazretine hâzır kıl
Gözimi nûrın ile nâzır kıl
Günümüz Türkçesiyle
1- Ey ilâhî sıfatları kendinde toplayan örnek! O sıfatların nakışlı aynası!
2- Sözümü kulağına küpe eyle. Kimseye fazîlet satma sakın.
3- Halka satacağın ilme heves etme. Vakit öldürme, boşuna nefes
tüketme.
4- Bir ilme çalış ki mutlak doğru olsun. Onu bir Hak bilsin, bir de sen
bilesin.
5- Felsefe hikmetinden hazer eyle. Evliyânın sözlerine nazar eyle.
6- Nefsi pak olan azîz insanların yolu. İnsanı Hakk’a yaklaştırır
muhakkak.
7- Mürşid-i kâmil yoksa eğer devrinde. Mürşid olarak sana, Kitap yeter o
günde.
8- Ârif ol, Hakk’ı bil, ham sofu olma sakın. İrfana gayret et ki yakîn ehli
olasın.
9- Çalış da, Allah’ı hakkıyla bilen oluver. Marifetullah bilgisine sen de
nail oluver.
10- Dikkat et; uçuruma kaymasın ayak. Âlimlerdir, Allah’ı bilenler ancak.
[25]
11- Eğer ârifsen dedi: Vedûd olan Allah. İki cihanda marifettir sana lâzım
olan.
12- Marifet eskimeyen zinetidir insanın. Gayet aşağıdadır derecesi,
akılsızların.
13- Marifet, sanki rûhânî bir devlettir. Marifet, Rabb’in giydirdiği hil’attir.
[26]
14- Cahilin marifeti reddetmesine sebep. O vadideki nasipsizliğindendir
hep.
15- Ne kir bulaşır, ne de çirkef lekesi. Çünkü âlimin cübbesi irfân
elbisesidir.
16- Hak getirmiş seni kendine, bunu bilesin. Canla başla şimdi, O’na
kulluk edesin.
17- Zikrin fikrin hemen Allah olsun. Baktığın her yer, ol ulu dergâh olsun.
18- Cenneti, cehennemi isteme sakın. Ey gözümün nuru! Bunların
sahibini iste, sahibini bul.
19- O senin olunca, ey salınan can! Hep senin oldu demektir, iki cihan.
20- Ara bul kendini; bil, sen kimsin? Bil ki, âlemler sana apaçık
görünsün.
21- Haydi davranışlar yurduna çık. Kendini bilmedikçe durma, önün açık.
22- Kendini bilmeyen sanki kör gibidir. Mertebesi öküz ve eşekten de
aşağıdır.
23- İrfan nuruna ermeyen nasipsiz kişi. Karanlıklar içindedir, serkeşliktir
işi.
24- Aden incisi! Kim olduğunu bilmelisin. Bilirsen semtine uğramaz,
korku ve hüzün.
25- Anla ki tevhidin gerçek mânâsı budur. O’na ermelisin, ebedî talih işte
budur.
26- Uyanık gönüllerin can mayası budur. Allah’ı tanımanın son noktası
budur.
27- Kim ki gözüne irfân sürmesi sürecek. Mahşer günü zindanda
kalmayacak.
28- Gözümün nuru! Ne müşkildir şu mânâ. Hakikate kör olmak; iki
âlemde âmâ!
29- Âmâ; müşâhade ehli olmayandır. Ki ona, hakikat kapıları kapalıdır.
30- Kâinâtın efendisi de öyle dua etti. Hakikat kapıları birer birer, kendine
açıla.
31- Hak yolun yolcusu, erenlerin sözleri. İdrak aynasını temizler; giderir
kirleri.
32- Hakk’ı arayana rehber olur. Mesnevî’nin sözleriyle Mevlânâ.
33- Gayret et, anlayasın sözlerini. Canını koru, göresin esrarını.
34- Evliyânın sözleri dahi çoktur. Kulu, Allah uğrunda uyanık eyler.
35- Îmâları, remizleri hep rûhânîdir. Hepsi Kitab’ın özüdür; Kur’ânîdir.
36- Dışı, dinin hükümlerinden ibaret. İçi hakikatin sırrı; baştan başa ibret.
37- Zevki irfân iledir, insanın. Hiçbir farkı yok, cahille hayvanın.
38- Hakk’ı bilenin kalbi temizdir. Çünkü gönlü, Alîm’in [27] nazargâhıdır.
39- Ârifin gönlü her şeyi bilir. Marifet nuruyla mahremdir.
40- Ârif ve âbid olan güzîde insan. Allah’ın hazinelerinin bekçisi olur.
41- Canda Mevlâ ilmi doğsa ne olur? Gözlerde nur, gönülde sürûr olur.
42- Gördüğünü, hep o nûr ile görür. Âlem içinde hep, o sevinçle yürür.
43- Marifetullaha mazhar oluver. Hakikat güneşinin nuruyla doluver.
44- Ya Rab! Beni bir nûr eyle. Anbean, ünsiyetle mesrûr eyle.
45- Gönlümü huzuruna hazır kıl. Gözümü nurunla baktır.
[1] . Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , I/397, H. No: 1069.
[2] . Buhârî, İ’tisâm, 5; Müslim, Fezâil, 127
[3] . Müttakî el-Hindî , Kenzü’l-ummâl , III/142, H. No: 5881, 5893.
[4] . Münâvî, Feyzü’l-Kadîr , II, 520
[5] . Buhârî, Deavât, 10; Müslim, Salâti’l-Misâfirin, 181.
[6] . Buhari, İsti’zan 1, Enbiya 1; Müslim, Cennet, 28.
[7] . Mârifetnâme’ de geçen şekliyle bu rivayetin metnini bulamadık; lâkin
yakın mânâdaki metinler için bkz. Ebû Ya’lâ, Müsned, IV/475, H. No:
2608; Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , I/53, H. No:38; Mu’cemü’l-kebîr ,
XX/143, H. No: 292.
[8] . Ehad: Arapça, “Bir”i ifade eder. Sıfat ve isimlerinin çok olmasına
karşılık Allah’ın zatındaki birlik bu kelime ile ifade edilir. CEBECİOĞLU
Ethem, Prof. Dr. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü.
[9] . Samed: Arapça, her şeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin de
hiçbir şeye muhtaç olmadığını belirten bir kelime. CEBECİOĞLU Ethem,
Prof. Dr. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü.
[10] . Burada ibârenin doğru şekli “ma’rifet-i nefs” şeklinde olması
gerekirken, “nefs” kelimesi yazma nüshada bulunmamaktadır.
[11] . Matbu metinde “kendini” şeklindedir.
[12] . Hüsn: Güzellik, hoşluk
[13] . Basiret ehli: Kalp gözü açık olanlar, firâset sahipleri.
[14] . Mele-i a’lâ; Topluluk, bir toplumun seçkin kişileri, huy, ahlâk,
meşveret vs. gibi anlamları içeren Arapça bir sözcük. Mele-i a’lâ, soyut
akıllar ve küllî nefislerdir. (Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri
Sözlüğü, Anka Yayınları, İstanbul 2005, s. 424.
[15] . Bu mısra tıpkıbasım nüshasında şöyledir: “Fe henî’en li-men arafeke
ilâhî”
[16] . Matbu metinde “sen” şeklindedir.
[17] . Halvet der-encümen: Farsça, toplum içinde yalnızlık mânâsına gelir.
Nakşi ıstılahında ise, toplulukta Allah ile yalnız kalabilme mânâsını ifade
eder. “Ticaret ve alışverişin kendilerini Allah’ı hatırlamaktan alıkoymadığı
kişiler” (Nûr suresi, 24/37) esprisi bu prensiple terimlendirilmiştir.
Cebecioğlu Prof. Dr. Ethem a. g. e.
[18] . Vedûd: Çok şefkatli, kendisine çok sevgi beslenen; Allah tealanın
sıfatı.
[19] . Muvahhid: Allah’ın birliğine inanan. Tevhid eden. Birleştirici olan.
[20] . Kabz: Allah’la olan tutukluk. Kul bast hâlinde iken edebe aykırı
davranınca, gönlü kabza mâruz bırakılıp hesaba çekilir. (ULUDAĞ
Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.)
[21] . Bast: Tutukluk hâlinin zıddı olan zihnî açıklık. Kalbî niyâz ve
yalvarma hâli. (ULUDAĞ Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.)
[22] . Bkz. «O, yaptığından sorulmaz, ama onlar sorulurlar.» (Enbiyâ,
21/23) Bu beyit Hâkânî’nin Hilye’sine aittir.
[23] . Rıtıl: Okkanın üçte birine denk olup, bir kilogram civarında bir tartı
birimidir.
[24] . Metinde “anlama” şeklinde.
[25] . Bkz: Fâtır, 35/28.
[26] . Hil’at: Sultanın giydirdiği değerli, ağır kaftan.
[27] . Alîm: Her şeyi hakkıyla bilen Allah teala.
6- Ondan her an hüsn ile lezzet alan aşktır. Basîret ehli aşkta göz nuru
bulmuşlar.
Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v) hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:
“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, bütün insanların ve cinlerin (sekaleyn)
amellerinden ağır gelir.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Allah’ı en iyi bileniniz
benim.” Hiç şüphesiz marifet, kalbin fiillerindendir. Ve buyurmuştur ki:
“Eğer siz Allah’ı hakkıyla bilerek marifetin hakikatine erişseydiniz,
dualarınızla dağlar yerle bir olurdu.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Rabbini en
iyi bileniniz, nefsini bilendir.” Ve o, duasında şöyle yalvarmıştır:
“( Allah’ım!) noksan sıfatlardan seni tenzih ederiz. Biz seni hakkıyla
tanıyamadık! ” Ve buyurmuştur ki: “Allah’ım! Her zaman diri ve kaim olan!
Gökleri ve yeryüzünü (eşsiz sanat harikaları hâlinde) yaratan! Her şeyin
mâliki, celâl ve ikram sahibi! Senden izzetinle kalplerimizi ihyâ etmeni,
marifet nurunla gözlerimizi nurlandırmanı istiyoruz. Ey aşikâre bilinen!”
Ve buyurmuştur ki: “ Allah’ım kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır,
kulağımı nurlandır. Sağımdan, solumdan, önümden, ardımdan, üstümden,
altımdan nûr ihsan eyle. Saçımı ve cildimi nurlandır. Etimi, kanımı
nurlandır ve beni (baştan başa) nurlu eyle .”
10- Dikkat et; uçuruma kaymasın ayak. Âlimlerdir, Allah’ı bilenler ancak.
Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v) hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:
“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, bütün insanların ve cinlerin (sekaleyn)
amellerinden ağır gelir.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Allah’ı en iyi bileniniz
benim.” Hiç şüphesiz marifet, kalbin fiillerindendir. Ve buyurmuştur ki:
“Eğer siz Allah’ı hakkıyla bilerek marifetin hakikatine erişseydiniz,
dualarınızla dağlar yerle bir olurdu.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Rabbini en
iyi bileniniz, nefsini bilendir.” Ve o, duasında şöyle yalvarmıştır:
“( Allah’ım!) noksan sıfatlardan seni tenzih ederiz. Biz seni hakkıyla
tanıyamadık! ” Ve buyurmuştur ki: “Allah’ım! Her zaman diri ve kaim olan!
Gökleri ve yeryüzünü (eşsiz sanat harikaları hâlinde) yaratan! Her şeyin
mâliki, celâl ve ikram sahibi! Senden izzetinle kalplerimizi ihyâ etmeni,
marifet nurunla gözlerimizi nurlandırmanı istiyoruz. Ey aşikâre bilinen!”
Ve buyurmuştur ki: “ Allah’ım kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır,
kulağımı nurlandır. Sağımdan, solumdan, önümden, ardımdan, üstümden,
altımdan nûr ihsan eyle. Saçımı ve cildimi nurlandır. Etimi, kanımı
nurlandır ve beni (baştan başa) nurlu eyle .”
7- Hakkı! Muvahhid bütün yaratılmışları sever. O vahdet ehli şefkatlidir,
mesud ve bahtiyardır.
Kılca yokdur kudretin kat‘ itme ol sözden resen
1- Senden gelir gönüllere anbean medet. Fazlından isterim imdat; ey
fazîletli ehad.
3- Aşk şarabını içen mest olur, kendinden geçer. Ne güzel can tatlılığı,
Vedûd’un şarabı ne hoş.
3- Mest kendin arar sorar halka
7- Hakkı, ebedî lezzeti Hakk’ın lütfuyla buldu. Canına toplum içinde
halvet nasip oldu.
6- Garip olan şu ki gönül Allah’tan habersizdir. Oysa O, kabz ve bast ile
kalpleri evirip çevirmektedir.
33- Himmet it anlamaya güftârın
38- Hakk’ı bilenin kalbi temizdir. Çünkü gönlü, Alîm’in nazargâhıdır.
Onun bedeni dünyada, kalbi ukbadadır. Günbegün mânen ilerleyip terakki
eder. Ta ki dünyadan kaçıp yüz çevirir; insanlar onu kınamaya başlar. Mele-
i a‘lâya yükselir, şevki kemâle erer ve ölümü arzu eder. Vadesi dolunca
Rahmân’ın görevlendirdiği elçi (Azrâil aleyhisselam) ona güller, reyhanlar
ve müjdelerle gelir. Gönül hoşluğu ile beşaretle ve Allah’la beraberlikten
doğan huzurla (ünsiyet) bu kokuşmuş dünyadan geçip O Hazret’in
huzuruna, yakınlığına göçer.
9- Çiçekteki şebnem feyzinle oldu, hoşça gelişti. Canın gülistânı Hakkı,
miskinindir, ey Samed.
Bazı müteşâbih hadislerinde buyurmuştur ki: “Allah, Adem’i kendi
suretinde yarattı.” Ve buyurmuştur ki: “Rabb’imi güzel bir genç suretinde
gördüm. Rabb’imi en güzel suretinde gördüm. Elini omuzlarıma koydu.
Soğukluğu göğsümde hissettim. (Ve bunun ardından) yerde ve göklerde
olan ne varsa, hepsini bildim.”
Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v) hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:
“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, bütün insanların ve cinlerin (sekaleyn)
amellerinden ağır gelir.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Allah’ı en iyi bileniniz
benim.” Hiç şüphesiz marifet, kalbin fiillerindendir. Ve buyurmuştur ki:
“Eğer siz Allah’ı hakkıyla bilerek marifetin hakikatine erişseydiniz,
dualarınızla dağlar yerle bir olurdu.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Rabbini en
iyi bileniniz, nefsini bilendir.” Ve o, duasında şöyle yalvarmıştır:
“( Allah’ım!) noksan sıfatlardan seni tenzih ederiz. Biz seni hakkıyla
tanıyamadık! ” Ve buyurmuştur ki: “Allah’ım! Her zaman diri ve kaim olan!
Gökleri ve yeryüzünü (eşsiz sanat harikaları hâlinde) yaratan! Her şeyin
mâliki, celâl ve ikram sahibi! Senden izzetinle kalplerimizi ihyâ etmeni,
marifet nurunla gözlerimizi nurlandırmanı istiyoruz. Ey aşikâre bilinen!”
Ve buyurmuştur ki: “ Allah’ım kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır,
kulağımı nurlandır. Sağımdan, solumdan, önümden, ardımdan, üstümden,
altımdan nûr ihsan eyle. Saçımı ve cildimi nurlandır. Etimi, kanımı
nurlandır ve beni (baştan başa) nurlu eyle .”
13- Marifet, sanki rûhânî bir devlettir. Marifet, Rabb’in giydirdiği hil’attir.
Bazı müteşâbih hadislerinde buyurmuştur ki: “Allah, Adem’i kendi
suretinde yarattı.” Ve buyurmuştur ki: “Rabb’imi güzel bir genç suretinde
gördüm. Rabb’imi en güzel suretinde gördüm. Elini omuzlarıma koydu.
Soğukluğu göğsümde hissettim. (Ve bunun ardından) yerde ve göklerde
olan ne varsa, hepsini bildim.”
Kesip attığına boş yere direnme; yaptığından sorulmayan kılıcın.
. Bu mısra tıpkıbasım nüshasında şöyledir: “Fe henî’en li-men arafeke
ilâhî”
. Mele-i a’lâ; Topluluk, bir toplumun seçkin kişileri, huy, ahlâk, meşveret
vs. gibi anlamları içeren Arapça bir sözcük. Mele-i a’lâ, soyut akıllar ve
küllî nefislerdir. (Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü,
Anka Yayınları, İstanbul 2005, s. 424.
. Basiret ehli: Kalp gözü açık olanlar, firâset sahipleri.
. Hüsn: Güzellik, hoşluk
. Halvet der-encümen: Farsça, toplum içinde yalnızlık mânâsına gelir.
Nakşi ıstılahında ise, toplulukta Allah ile yalnız kalabilme mânâsını ifade
eder. “Ticaret ve alışverişin kendilerini Allah’ı hatırlamaktan alıkoymadığı
kişiler” (Nûr suresi, 24/37) esprisi bu prensiple terimlendirilmiştir.
Cebecioğlu Prof. Dr. Ethem a. g. e.
. Matbu metinde “sen” şeklindedir.
. Matbu metinde “kendini” şeklindedir.
. Burada ibârenin doğru şekli “ma’rifet-i nefs” şeklinde olması
gerekirken, “nefs” kelimesi yazma nüshada bulunmamaktadır.
. Samed: Arapça, her şeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin de hiçbir
şeye muhtaç olmadığını belirten bir kelime. CEBECİOĞLU Ethem, Prof.
Dr. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü.
. Ehad: Arapça, “Bir”i ifade eder. Sıfat ve isimlerinin çok olmasına
karşılık Allah’ın zatındaki birlik bu kelime ile ifade edilir. CEBECİOĞLU
Ethem, Prof. Dr. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü.
. Münâvî, Feyzü’l-Kadîr , II, 520
. Müttakî el-Hindî , Kenzü’l-ummâl , III/142, H. No: 5881, 5893.
. Buhârî, İ’tisâm, 5; Müslim, Fezâil, 127
. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , I/397, H. No: 1069.
6- Ondan her an hüsn ile lezzet alan aşktır. Basîret ehli aşkta göz nuru
bulmuşlar.
. Mârifetnâme’ de geçen şekliyle bu rivayetin metnini bulamadık; lâkin
yakın mânâdaki metinler için bkz. Ebû Ya’lâ, Müsned, IV/475, H. No:
2608; Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , I/53, H. No:38; Mu’cemü’l-kebîr ,
XX/143, H. No: 292.
. Buhari, İsti’zan 1, Enbiya 1; Müslim, Cennet, 28.
. Buhârî, Deavât, 10; Müslim, Salâti’l-Misâfirin, 181.
Nefsini bilmeyen, Rabb’ini tanımaktan gâfildir. Nefsini bile bilmeyen,
acaba Rabb’ini nasıl bulur? Nefsini bilen ise, bu fânî dünya ile nasıl ünsiyet
kurabilir? Akıllı kişi, kederli ve üzüntülüdür ve her ârif mutlu ve
huzurludur. Her seven mutlaka sevilir. Şu halde kendi nefsini bilmeyen
başkasını nasıl bilebilir? Böyle olunca Allah’ı bilmeye nasıl muktedir olur?
İnsana nefsini bilmesi yeterlidir. Çünkü bu, kişiyi marifetullaha götürür.
Dünyayı bilen ondan zahid olur, insanları tanıyan onlardan uzak durup
yalnızlığı tercih eder. Nefsini tanıyan uzlete çekilir. Ve Rabb’ini bilen O’nu
tevhid eder. Nefsini bilen, insanlara karşı mütevâzı olur. Çünkü o, daima
Hak ile hazır olduğu bilinciyle huşu içinde bulunur.
3- Fe henî’en li-ârifi bi kemâlin
. Hil’at: Sultanın giydirdiği değerli, ağır kaftan.
. Bkz: Fâtır, 35/28.
. Metinde “anlama” şeklinde.
. Rıtıl: Okkanın üçte birine denk olup, bir kilogram civarında bir tartı
birimidir.
. Alîm: Her şeyi hakkıyla bilen Allah teala.
. Vedûd: Çok şefkatli, kendisine çok sevgi beslenen; Allah tealanın sıfatı.
. Bkz. «O, yaptığından sorulmaz, ama onlar sorulurlar.» (Enbiyâ,
21/23) Bu beyit Hâkânî’nin Hilye’sine aittir.
. Bast: Tutukluk hâlinin zıddı olan zihnî açıklık. Kalbî niyâz ve yalvarma
hâli. (ULUDAĞ Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.)
. Kabz: Allah’la olan tutukluk. Kul bast hâlinde iken edebe aykırı
davranınca, gönlü kabza mâruz bırakılıp hesaba çekilir. (ULUDAĞ
Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.)
. Muvahhid: Allah’ın birliğine inanan. Tevhid eden. Birleştirici olan.
Tokluğu yaratan da Hak tealadır. Şayet Allah tokluğu yaratmamış olsaydı,
insanlar bir yemekte rıtıl yeseler yine de doymazlardı. Acıkmak ve diğer
hususlar da bunun gibidir. Ve bunların hepsinde Cenâb-ı Hak’tan başka
(hakiki mânâda) müessir yoktur. Bütün eşya bizzat O’nun mahlûkudur.
6- Garip olan şu ki gönül Allah’tan habersizdir. Oysa O, kabz ve bast ile
kalpleri evirip çevirmektedir.
Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v) hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:
“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, bütün insanların ve cinlerin (sekaleyn)
amellerinden ağır gelir.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Allah’ı en iyi bileniniz
benim.” Hiç şüphesiz marifet, kalbin fiillerindendir. Ve buyurmuştur ki:
“Eğer siz Allah’ı hakkıyla bilerek marifetin hakikatine erişseydiniz,
dualarınızla dağlar yerle bir olurdu.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Rabbini en
iyi bileniniz, nefsini bilendir.” Ve o, duasında şöyle yalvarmıştır:
“( Allah’ım!) noksan sıfatlardan seni tenzih ederiz. Biz seni hakkıyla
tanıyamadık! ” Ve buyurmuştur ki: “Allah’ım! Her zaman diri ve kaim olan!
Gökleri ve yeryüzünü (eşsiz sanat harikaları hâlinde) yaratan! Her şeyin
mâliki, celâl ve ikram sahibi! Senden izzetinle kalplerimizi ihyâ etmeni,
marifet nurunla gözlerimizi nurlandırmanı istiyoruz. Ey aşikâre bilinen!”
Ve buyurmuştur ki: “ Allah’ım kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır,
kulağımı nurlandır. Sağımdan, solumdan, önümden, ardımdan, üstümden,
altımdan nûr ihsan eyle. Saçımı ve cildimi nurlandır. Etimi, kanımı
nurlandır ve beni (baştan başa) nurlu eyle .”
Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v) hadis-i şeriflerinde buyurmuştur ki:
“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, bütün insanların ve cinlerin (sekaleyn)
amellerinden ağır gelir.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Allah’ı en iyi bileniniz
benim.” Hiç şüphesiz marifet, kalbin fiillerindendir. Ve buyurmuştur ki:
“Eğer siz Allah’ı hakkıyla bilerek marifetin hakikatine erişseydiniz,
dualarınızla dağlar yerle bir olurdu.” Ve buyurmuştur ki: “Sizin Rabbini en
iyi bileniniz, nefsini bilendir.” Ve o, duasında şöyle yalvarmıştır:
“( Allah’ım!) noksan sıfatlardan seni tenzih ederiz. Biz seni hakkıyla
tanıyamadık! ” Ve buyurmuştur ki: “Allah’ım! Her zaman diri ve kaim olan!
Gökleri ve yeryüzünü (eşsiz sanat harikaları hâlinde) yaratan! Her şeyin
mâliki, celâl ve ikram sahibi! Senden izzetinle kalplerimizi ihyâ etmeni,
marifet nurunla gözlerimizi nurlandırmanı istiyoruz. Ey aşikâre bilinen!”
Ve buyurmuştur ki: “ Allah’ım kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır,
kulağımı nurlandır. Sağımdan, solumdan, önümden, ardımdan, üstümden,
altımdan nûr ihsan eyle. Saçımı ve cildimi nurlandır. Etimi, kanımı
nurlandır ve beni (baştan başa) nurlu eyle .”

