Marifetnâme · Haziran 28, 2026

İrfan ehlinin şânının yüceliğini ve irfânının kemâl derecesini bildirir

DÖRDÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Sekizinci Madde Sekizinci Madde İrfan ehlinin şânının yüceliğini ve irfânının kemâl derecesini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hak teala kendini bilir, …

DÖRDÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Sekizinci Madde

Sekizinci Madde

İrfan ehlinin şânının yüceliğini ve irfânının kemâl derecesini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hak teala

kendini bilir, kendinden başka hiçbir varlık (O’nun mahiyetini) bilmez. Şu

halde ârifler Hakk’ı yine Hak ile bilmişlerdir. Bu sebeple onlar her şeyde

Allah’a sığınıp O’na müracaat etmişlerdir. Ârifin gözü ibretle ve kalbi

[269/b] tefekkürle ruhu da (Hak ile beraberlikten) lezzet almakla

meşguldür.

Arifler mâsivâdan bir şey yitirdiklerine üzülmezler. Çünkü onlar eşyaya

yok olup giden hayal nazarıyla bakıp mâsivâyı bilmezler. Arifler esas

bilmek istediklerini (maruf) bulmuşlardır, bu sebeple mâsivâya karşı kör ve

sağır olmuşlardır. Arifin hakiki sevinci marifetledir, zevk ve huzuru

muhabbetledir. Ârifin her gün marifeti artar ve Allah’a olan manevî

yakınlığı ziyade olur. Çünkü her an O’nun marifetine yaklaşır.

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri Seriyy-i Sakatî hazretlerine sormuştur ki:

“Dün gece nasıl sabahladın?” Seriyy-i Sakatî ona şöyle cevap vermiştir:

“Allah katında gece ve gündüz diye bir şey yoktur. Yani ârif-i billah olan

kişi zamanla mukayyet olmaktan ve hâllerin değişmesiyle değişime

uğramaktan uzaktır. Ancak o, O’nun huzurunda olmakla kendinden

geçmiştir ki vakitleri tanzim eden kudret sahibiyle meşguldür.

Arif maruf beraber olunca hayatı değerli olur. Muhabbete mazhar olunca

hâli daha güzel olur. Ârifin kalbinin Hakk’a yönelmesi esen rüzgârdan ve

çakan şimşekten daha hızlı olur. Ariflerin (herkesin idrak edemeyeceği)

acayip ilimleri vardır ki onu ezelî lisan ile ifade edip ebedî ibârelerle tabir

ederler. Her toplumun bir cezası (ukûbet) olduğu muhakkaktır. Âriflerin

cezası ise Rabbü’l-İzzet’in huzurundan mahrum kalmaktır. Ârifin

meşguliyeti, Cenâb-ı Hakk’ın (maruf) dostluk meclisinde bulunmak,

mâsivâdan uzak durmak ve onlardan ümidi kesmektir. Ârifin (Allah’tan

başkasıyla) alâkası olmaz ve seven sevdiğinden şikâyetçi olmaz.

Abidin davası kalmaz. İnsanların hâli olur, ârifin hâli olmaz. Çünkü

âriflerin hâli marifetin nuruyla yok olur, kalmaz. Ârif ne muhtaçtır, ne de

müstağnîdir. Çünkü bunlar var olmanın şânındandır. Hâlbuki ârifler

kendinden geçmiştir. Arifin alâmeti, iki cihandan geçmek ve nefsinden de

vazgeçmektir. Marifetin son noktası şu iki haldir: dehşet ve hayret.

Naklolunmuştur ki: Bâyezîd-i Bistâmî (rh.a.) Hazretleri zamanında bir

şeyh, mürîdlerinden birini Mekke-i Mükerreme’ye göndermiş ve ona şu

tavsiyede bulunmuştur. “Mekke’ye giderken zamanımız evliyâsının sultanı

Bâyezîd-i Bistâmî’yi de ziyaret edesin. Selâm ve dualarımızı ona bildiresin.

Onun da hayır dualarını ve rızasını alarak Kâbe’ye gidesin.” Mürîd,

söylendiği gibi Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerini ziyaret edip şeyhinin

selâmını ve söylediklerini ona bildirmiştir. Hazret-i Bâyezîd ona hitap edip

demiştir ki: “Şeyhin kimdir? Onun sözlerinden birini bize söyle ki kendi

sözünden marifetteki makamını anlayalım ve sana bildirelim.”

Bunun üzerine mürîd şöyle söylemiştir: “Benim şeyhim der ki; eğer

gökyüzü demir, yeryüzü taş olsa. Bir damla yağmur yağmasa ve bir tohum

filizlenmese, yeryüzünde bulunan bütün insanlar benim evlâtlarım ve

tabilerim olsa, onların rızkını temin hususunda gönlüm aslâ daralmaz,

rengim değişmez.” O kâmil bu sözü işitince demiştir ki: “Şu halde yakinen

bildim ki senin şeyhin ne ârif olabilmiş ve ne de tevhide ermiştir. Belki

benlik ve gurura kapılarak gizli şirke düşmüştür.” Mürîd bu sözleri işitince

mahiyetini tam anlamadığından canı sıkılmış ve (durumunu belli etmemeye

çalışarak) yoluna devam etmiştir. Hac dönüşü Bâyezîd-i Bistâmî

Hazretlerinin sözünü ve bu sözden duyduğu üzüntüyü şeyhine bildirmiştir.

Şeyhi bunun üzerine ona demiştir ki: “Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bizden

daha ârif ve kâmil bir zattır. Muhtemelen onun sözlerinde çok ince mânâlar

vardır.” Hemen ona bir mektup yazdırıp demiştir ki: “Ey efendim Bâyezîd,

tevekkülümde makamım ve sözüm budur. Bu sözümde eksik ve kusurum ne

ise bana bildir, beni irşâd [270/a] eyle.” Vakta ki o mektup o kâmile

ulaşmıştır. Cevabında o şeyhi şöyle irşâd etmiştir:

“Benim için ne gökyüzü ne de yeryüzü vardır. Benim için ne damla ne de

bir habbe vardır. Ne evlâtlarım ne de tabilerim vardır. Ne tedbirim vardır ne

hareketim ne de bedenim vardır.” Mektubun sonunda imza yerine “Fânî Ebâ

Yezid” diye yazmıştır. Mektup kendisine ulaşınca şeyh irşâd olup mesrûr

olmuştur. “Tevhid, izafetlerin düşürülmesidir” sözünün ne demek olduğunu

anlamış ve nefsinden fânî olmuştur.

Nazm

1- Vücûdumuz yed-i Mevlâ’da misl-i sâgardır

Şarâbı gâh hayât oldı gâh âzerdir

2- Mutî‘ mü’min olan câna kand zevki virür

O nefse zehr içürür kim kenûd u kâferdir

3- Kulûbı Tanrı dem-â-dem açar dahi bağlar

Bu işlerinden anı bilmeyen aceb hardır

4- Har anlamışdır açup bağlamakla sâhibini

Ki hükm râkibinindir yedinde muztardır

5- Kimin yedinde içer yer cevâbını almış

O bilmiş anı ki hep eyleyen o mih-terdir

6- Aceb budur ki Hudâ’dan dil olmadı âgâh

Ki bast u kabz ile kalbi mukallib ezhardır

7- Çü dildir usbu‘-ı lutfıyla kahrı beyninde

Kimin yedinden imiş dil ne şâha manzardır

8- O lutf u kahr ile mir’ât-ı kalbe nâzırdır

Anın çün âyine geh sâf u geh mükedderdir

9- Çü buldı lutfı teveccühde kahrı gafletde

Dil olsa Hakk ile Hakkı o hoş münevverdir

Günümüz Türkçesiyle

1- Varlığımız Mevlâ’nın kudret elinde kadeh gibidir. İçindeki şarap bazen

hayat, bazen ateştir.

2- İman ile itaatkâr olan cana ne zevkler verir. O nefse ki zehir içirir;

isyankâr ve kâfirdir.

3- Tanrı kalpleri, an-be-an açar ve bağlar. Bu işlerinde O’nu bilmeyen

acep eşek midir?

4- Eşek bile ipini çözüp bağlayan sahibini tanır ki, hüküm binicinindir,

onun eline mecburdur.

5- Kimin elinden yiyip içtiğinin cevabını almıştır. O bilir O’nu ki yapıp

eyleyen, O en güçlüdür.

6- Garip olan şu ki gönül Allah’tan habersizdir. Oysa O, kabz [20] ve

bast [21] ile kalpleri evirip çevirmektedir.

7- Gönül O’nun lütuf ve kahır parmakları arasındadır. Gönül kimin elinde,

hangi sultanın nazargâhıdır?

8- O lütufla, kahırla gönül aynasına bakmaktadır. Bu sebeple ayna bazen

berrak, bazen bulanıktır.

9- Lütfun teveccühte, kahrın gaflette olduğunu bilse; Hakkı, gönül ne hoş

olur, nasıl nurlanır?