DÖRDÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Sekizinci Madde
Sekizinci Madde
İrfan ehlinin şânının yüceliğini ve irfânının kemâl derecesini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hak teala
kendini bilir, kendinden başka hiçbir varlık (O’nun mahiyetini) bilmez. Şu
halde ârifler Hakk’ı yine Hak ile bilmişlerdir. Bu sebeple onlar her şeyde
Allah’a sığınıp O’na müracaat etmişlerdir. Ârifin gözü ibretle ve kalbi
[269/b] tefekkürle ruhu da (Hak ile beraberlikten) lezzet almakla
meşguldür.
Arifler mâsivâdan bir şey yitirdiklerine üzülmezler. Çünkü onlar eşyaya
yok olup giden hayal nazarıyla bakıp mâsivâyı bilmezler. Arifler esas
bilmek istediklerini (maruf) bulmuşlardır, bu sebeple mâsivâya karşı kör ve
sağır olmuşlardır. Arifin hakiki sevinci marifetledir, zevk ve huzuru
muhabbetledir. Ârifin her gün marifeti artar ve Allah’a olan manevî
yakınlığı ziyade olur. Çünkü her an O’nun marifetine yaklaşır.
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri Seriyy-i Sakatî hazretlerine sormuştur ki:
“Dün gece nasıl sabahladın?” Seriyy-i Sakatî ona şöyle cevap vermiştir:
“Allah katında gece ve gündüz diye bir şey yoktur. Yani ârif-i billah olan
kişi zamanla mukayyet olmaktan ve hâllerin değişmesiyle değişime
uğramaktan uzaktır. Ancak o, O’nun huzurunda olmakla kendinden
geçmiştir ki vakitleri tanzim eden kudret sahibiyle meşguldür.
Arif maruf beraber olunca hayatı değerli olur. Muhabbete mazhar olunca
hâli daha güzel olur. Ârifin kalbinin Hakk’a yönelmesi esen rüzgârdan ve
çakan şimşekten daha hızlı olur. Ariflerin (herkesin idrak edemeyeceği)
acayip ilimleri vardır ki onu ezelî lisan ile ifade edip ebedî ibârelerle tabir
ederler. Her toplumun bir cezası (ukûbet) olduğu muhakkaktır. Âriflerin
cezası ise Rabbü’l-İzzet’in huzurundan mahrum kalmaktır. Ârifin
meşguliyeti, Cenâb-ı Hakk’ın (maruf) dostluk meclisinde bulunmak,
mâsivâdan uzak durmak ve onlardan ümidi kesmektir. Ârifin (Allah’tan
başkasıyla) alâkası olmaz ve seven sevdiğinden şikâyetçi olmaz.
Abidin davası kalmaz. İnsanların hâli olur, ârifin hâli olmaz. Çünkü
âriflerin hâli marifetin nuruyla yok olur, kalmaz. Ârif ne muhtaçtır, ne de
müstağnîdir. Çünkü bunlar var olmanın şânındandır. Hâlbuki ârifler
kendinden geçmiştir. Arifin alâmeti, iki cihandan geçmek ve nefsinden de
vazgeçmektir. Marifetin son noktası şu iki haldir: dehşet ve hayret.
Naklolunmuştur ki: Bâyezîd-i Bistâmî (rh.a.) Hazretleri zamanında bir
şeyh, mürîdlerinden birini Mekke-i Mükerreme’ye göndermiş ve ona şu
tavsiyede bulunmuştur. “Mekke’ye giderken zamanımız evliyâsının sultanı
Bâyezîd-i Bistâmî’yi de ziyaret edesin. Selâm ve dualarımızı ona bildiresin.
Onun da hayır dualarını ve rızasını alarak Kâbe’ye gidesin.” Mürîd,
söylendiği gibi Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerini ziyaret edip şeyhinin
selâmını ve söylediklerini ona bildirmiştir. Hazret-i Bâyezîd ona hitap edip
demiştir ki: “Şeyhin kimdir? Onun sözlerinden birini bize söyle ki kendi
sözünden marifetteki makamını anlayalım ve sana bildirelim.”
Bunun üzerine mürîd şöyle söylemiştir: “Benim şeyhim der ki; eğer
gökyüzü demir, yeryüzü taş olsa. Bir damla yağmur yağmasa ve bir tohum
filizlenmese, yeryüzünde bulunan bütün insanlar benim evlâtlarım ve
tabilerim olsa, onların rızkını temin hususunda gönlüm aslâ daralmaz,
rengim değişmez.” O kâmil bu sözü işitince demiştir ki: “Şu halde yakinen
bildim ki senin şeyhin ne ârif olabilmiş ve ne de tevhide ermiştir. Belki
benlik ve gurura kapılarak gizli şirke düşmüştür.” Mürîd bu sözleri işitince
mahiyetini tam anlamadığından canı sıkılmış ve (durumunu belli etmemeye
çalışarak) yoluna devam etmiştir. Hac dönüşü Bâyezîd-i Bistâmî
Hazretlerinin sözünü ve bu sözden duyduğu üzüntüyü şeyhine bildirmiştir.
Şeyhi bunun üzerine ona demiştir ki: “Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bizden
daha ârif ve kâmil bir zattır. Muhtemelen onun sözlerinde çok ince mânâlar
vardır.” Hemen ona bir mektup yazdırıp demiştir ki: “Ey efendim Bâyezîd,
tevekkülümde makamım ve sözüm budur. Bu sözümde eksik ve kusurum ne
ise bana bildir, beni irşâd [270/a] eyle.” Vakta ki o mektup o kâmile
ulaşmıştır. Cevabında o şeyhi şöyle irşâd etmiştir:
“Benim için ne gökyüzü ne de yeryüzü vardır. Benim için ne damla ne de
bir habbe vardır. Ne evlâtlarım ne de tabilerim vardır. Ne tedbirim vardır ne
hareketim ne de bedenim vardır.” Mektubun sonunda imza yerine “Fânî Ebâ
Yezid” diye yazmıştır. Mektup kendisine ulaşınca şeyh irşâd olup mesrûr
olmuştur. “Tevhid, izafetlerin düşürülmesidir” sözünün ne demek olduğunu
anlamış ve nefsinden fânî olmuştur.
Nazm
1- Vücûdumuz yed-i Mevlâ’da misl-i sâgardır
Şarâbı gâh hayât oldı gâh âzerdir
2- Mutî‘ mü’min olan câna kand zevki virür
O nefse zehr içürür kim kenûd u kâferdir
3- Kulûbı Tanrı dem-â-dem açar dahi bağlar
Bu işlerinden anı bilmeyen aceb hardır
4- Har anlamışdır açup bağlamakla sâhibini
Ki hükm râkibinindir yedinde muztardır
5- Kimin yedinde içer yer cevâbını almış
O bilmiş anı ki hep eyleyen o mih-terdir
6- Aceb budur ki Hudâ’dan dil olmadı âgâh
Ki bast u kabz ile kalbi mukallib ezhardır
7- Çü dildir usbu‘-ı lutfıyla kahrı beyninde
Kimin yedinden imiş dil ne şâha manzardır
8- O lutf u kahr ile mir’ât-ı kalbe nâzırdır
Anın çün âyine geh sâf u geh mükedderdir
9- Çü buldı lutfı teveccühde kahrı gafletde
Dil olsa Hakk ile Hakkı o hoş münevverdir
Günümüz Türkçesiyle
1- Varlığımız Mevlâ’nın kudret elinde kadeh gibidir. İçindeki şarap bazen
hayat, bazen ateştir.
2- İman ile itaatkâr olan cana ne zevkler verir. O nefse ki zehir içirir;
isyankâr ve kâfirdir.
3- Tanrı kalpleri, an-be-an açar ve bağlar. Bu işlerinde O’nu bilmeyen
acep eşek midir?
4- Eşek bile ipini çözüp bağlayan sahibini tanır ki, hüküm binicinindir,
onun eline mecburdur.
5- Kimin elinden yiyip içtiğinin cevabını almıştır. O bilir O’nu ki yapıp
eyleyen, O en güçlüdür.
6- Garip olan şu ki gönül Allah’tan habersizdir. Oysa O, kabz [20] ve
bast [21] ile kalpleri evirip çevirmektedir.
7- Gönül O’nun lütuf ve kahır parmakları arasındadır. Gönül kimin elinde,
hangi sultanın nazargâhıdır?
8- O lütufla, kahırla gönül aynasına bakmaktadır. Bu sebeple ayna bazen
berrak, bazen bulanıktır.
9- Lütfun teveccühte, kahrın gaflette olduğunu bilse; Hakkı, gönül ne hoş
olur, nasıl nurlanır?

