DÖRDÜNCÜ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
İrfân yolunda hidâyet caddesinden çıkıp dalâlet vâdilerine düşerek her
şeyi mübah gören (mübâhî)lerin [313/a] hatalarını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Mübâhîler,
Allah’ın hükümlerinden yüz çevirmişler ve dinin apaçık yolundan çıkıp
yanlış yöne gitmişlerdir. Onlar aşağıda sayacağımız beş yolla hataya
düşmüşlerdir:
Birinci gurup: Bunlar, Hak Tealaya iman etmeyip O’nun yüce zâtının
hakîkatını ve sıfatlarının keyfiyetini zan ve hayalle, kıyas ve misalle bilmek
istemişlerdir. Çünkü onlar O’nu [gerçek mânâda] idrak edemediler. Hata
edip O’nun âlemdeki çeşitli tasarruflarını ve işlerini bazı tabiat olaylarına
ve yıldızlara havâle ettiler. O kanaate vardılar ki bu acayip âlem ve bu
şaşırtıcı düzen kendiliğinden meydana gelmiş olup ezelî ve ebedîdir. Bizzat
insan ve diğer hayvanlar, bitkiler ve madenler; bunların hepsi tabiat
olaylarının ve yıldızların tesiriyle düzen ve intizama girmişlerdir. Bu
âlemden başka bir yaratıcı yoktur ve bu güzel yazı kendiliğinden
yazılmıştır.
İkinci gurup: Bunlar öldükten sonra yeniden diriltilmeye inanmazlar ve
bunu inkâr ederler. “İnsan cinsi de hayvanlar, ağaçlar ve bitkiler gibi biter
(dünyaya gelir) ve sonunda yok olup gider. Bundan olduktan sonra bir daha
meydana gelmez” demişlerdir. “Ruhların cesetlerini bulup bir araya
toplanmaları mümkün olmayacağından, hesap-kitap, sevap ve azap da
olmayacaktır” demişlerdir. Bu gurubun en büyük hatası kendi varlıklarını
bilmemeleridir. Çünkü bunlar öyle zanneder ki rûh sadece hayvânî rûhtan
ibarettir.
Onlar şunu bilemediler; insanın hakikatı rûh-ı revânîdir ki biz ona gönül
deriz. İşte irfânın mahalli ve Hazret-i Yezdân’ın muhatabı odur. Ona aslâ
yokluk (fenâ) erişmez, o bâkîdir. Ancak bedenden ayrılır ki o ayrılığa ölüm
denilmiştir. İşte bu gurup rûhu anlayamadığı için gâfil (gerçeklerden
habersiz) kalmıştır.
Üçüncü gurup: Bunlar da, ahlâkı düzeltip güzelleştirmeyi inkâr edip
şöyle demişlerdir: “Din bize kalbimizi intikam duygusundan, şehvetlerden,
riyâdan ve kibirden arıtmamızı emretmiştir. Hâlbuki bu mümkün değildir.
Çünkü nefislerimiz bu sıfatları hâiz olarak yaratılmıştır. İnsan karakterinin
(cibilliyet) değiştirilmesi imkânsızdır. Nitekim siyah bir cismi yıkayarak
beyazlatamayız. Bunun gibi kalp de yaratıldığı anda yüklendiği vasıflardan
tamamen arındırılamaz. Huy ise canın altındadır, can çıkmadıkça huy da
yerinden ayrılmaz.” Onlar bu şekilde inanmışlardır.
Hâlbuki onlar şu gerçeği bilmediler; İslâm dini bu sıfatların gönülden
bütünüyle silinip yok edilmesini emretmemiştir. Belki onları aklın ve
gönlün tasarrufu altına alıp kontrolde tutmayı emretmiştir. Bu ise yapılması
mümkün ve kolay bir iş olup imkânsız değildir. Yapılabilir olduğu tecrübe
ile sabittir.
Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.); “Ben de sizin gibi bir insanım.
Sizden herhangi birinizin öfkelendiği gibi, bazen ben de öfkelenirim” [106]
buyurmuş ve çocukluğunda beşerî sıfatları kendisinde üstün iken, daha
sonra onların kendisine mağlup olduğunu duyurmuştur.
Hak Teala Kelâm-ı Kadîm’inde; “ (Onlar ki) öfkelerini yutarlar ve
insanları affederler” (Âl-i İmrân 3/134) buyurmuş ve öfkesini tutup
kızgınlığını aklıyla mağlup edenlerin övülmeye lâyık değerli insanlar
olduğunu duyurmuştur. Fakat (hiç) kin ve öfkesi olmayanları övmemiştir.
Çünkü bunlar olmadan insan, kemâl mertebesine erişemez.
Dördüncü gurup : Bunlar da, nefislerine güvenip kendilerini en yüce
mertebede görerek şöyle demişlerdir: “Biz öyle yüksek derecelere erişip
öyle hallere ulaştık ki günahlardan bize zarar gelmez. Bu hallerle gönlümüz
deryâ gibi olmuştur ki bir takım [313/b] necaset (kir) karışmış olması orayı
kirletmez.” Lâkin bunlar şunu bilemediler; deryâ gibi olmak öyle bir
sükûnet bulmayı gerektirir ki hiçbir rüzgâr onu yerinden kımıldatamaz ve
hiçbir nesne onu kirletemez. Hâlbuki eğer bir kimse onlardan biriyle
konuşurken ona saygısını belirtmese veya “Azizim” diye hitap etmese, onu
hafife aldığını hissettirse veya hakaret edip kötü söz söylese, sövse; bu kişi
bunu diyene aylarca ve yıllarca düşmanlık eder ve ona zarar vermek ister.
Eğer bir kimse onlardan birinin elinden bir akçesini veya bir lokmasını
alsa dünya başına dar olur, cihan gözüne görünmez, aklı başından gider.
Çünkü bu ahmaklar öfke ve şehvetlerinin elinde esir olmuşlar, riyâ ve
kibirle dolmuşlardır. Bunlar henüz adam bile sayılmazlar ki insaniyetleri
elbette noksandır.
Onlar cehalet ve gafletlerine güvendikleri için, böyle asılsız iddialara
dalmışlardır. Çünkü peygamberler ve Allah dostları bile, kendilerinden bir
hata meydana geldiği zaman, göz yaşı döküp tövbekâr olmuşlardır.
Beşinci gurup: Bunlar da, Hak tealanın merhametine ve kusurları
ziyadesiyle örtücü demek olan settâr ismine fazlasıyla güvenerek, O’nun
“kahhar” sıfatının tecellîsinden emin olup şöyle demişlerdir: “Allah gafûr
ve kerîmdir, raûf ve rahîmdirr. Kullarına karşı, anne ve babanın şefkatinden
çok merhametledir. Elbette O settârü’l-uyûb (ayıpları ziyadesiyle örtücü)
olan Allah, hata ve kusurlarımızı örttüğü gibi, O gaffâr-ı zünûb dür,
günahlarımızı da affeder.” Lâkin onlar şunu bilmediler ki Hak teala settâr
ve gaffâr olduğu gibi, cebbâr ve kahhâr (cezalandırıcı) olmuştur.
Onlar demişlerdir ki; “Hak tealanın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur, O
müstağnîdir. İbadet etmemizin O’na bir faydası dokunmaz. İsyan
etmemizden de O’na hiçbir zarar gelmez. Gerçi ibadet etmek büyük
fazîlettir ve ibadet eden büyük sevaba erişir, ancak bunun Hak tealaya
herhangi bir faydası olmadığına göre, ibadet etmeyince ne lâzım gelir ki?”
Onların bu yersiz iddiaları, bir hasta ile doktoru arasında olabilecek şu
konuşmaya benzer ki, doktor hastasına tekrar tekrar tembih ederek,
perhizine dikkat etmesini söylemiştir. Verilen perhize riâyet et ki
hastalığından kurtulup rahata eresin. İlaçlarını dikkatli ve düzenli olarak
kullan ki iyileşip sıhhat bulasın.
Buna karşılık hasta, doktora şu cevabı vermektedir: O doktora söyleyin,
ben perhiz etmişim, etmemişim ona ne? İlaçlarımı düzenli kullanmamın ona
ne faydası var, kullanmasam ne zararı olacak?
Evet o hastanın bu sözleri doğrudur. Ancak perhizine riâyet edip ilaçlarını
düzenli kullanmazsa kendisi helâk olup gider, yazıktır.
Bu sonuncu gurubun nazarında ibadetle günah birdir. Onlar şu hakikatı
anlamadılar ki günahlar şerdir, sâhibini felâke götürür. İbadet ve tâat ise
sâhibini her türlü hayra götüren rehberdir.
Nitekim hastalık bedeni çürüttüğü gibi, günahlar da kalbi karartır. Perhize
dikkat etmek, ilaç kullanmak bedenin sıhhate kavuşmasına sebeptir. Bunun
gibi takvâ ve ibadetler de kalbi cilâ gibi parlatır, sâhibini Rabb’ın rızâsına
kavuşturur.
Günahlar sıkıntı ve zillettir, ibadetler saadettir. Günahlar nefsin ve kötü
arzuların yoludur, ibadet ve tâat ise Hakk’ın yoluna revân olup O’na
kavuşmaktır.
Rubâî:
Ey borde gomân ki sâhib tahkîkî
V’ender sıfat-ı sıdk u yakîn sıddîkî
Her mertebe ez-vucûd hükmî dâred
Ger hıfz-ı merâtib ne-konî zındîkî
Rubâî (nin tercümesi)
Ey kendini hakikat ehli zanneden! Sıdk ve yakîn sıfatlarıyla sıddık
zanneden! Vücud mertebelerinin her birinin bir hükmü vardır. Bu
mertebeleri korumazsan zındık olursun.
Nazm
1-Gönül seccâde üzre câlis ol tesbîhsiz durma
Namâz ehlinden özgeyle sakın sen durma oturma
2-İbâdet üzre ol dâ’im iki âlemde izzet bul
Dem-â-dem al vuzû bul tâze cân bu nefsi yaturma
3-Yüzin sür yerlere gel bu riyânın mescid içinde
Otur minber gibi dâ’im kafesde kuş gibi durma
4-Mü’ezzin nağmesin dinle dağılsun dilde teşvîşin
Cehennem bâbın açdırma uyûb-ı nâsdan sorma [314/a]
5-Cemâ‘atle namâzı terk iden dolmuş küdûretler
Anın terkiyle lutf it bir küdûret sen de arturma
6-Hatîb ü vâ‘izin ef‘âl ü akvâline ol tâbi‘
İmâmın gayrisine kendini zinhâr tabşurma
7-Niyâzî tâati terk eylemek bu‘d u fodullukdır
Kerem kıl terk-i tâ‘atle şaşup da halkı şaşurma
Günümüz Türkçesiyle
1-Gönül, seccâde üzerinde otur, tesbihsiz durma. Namaz ehlinden
başkasıyla sakın durma, oturma.
2-İbâdet üzere ol daima, iki âlemde izzet bul. Daima abdestli ol, taze can
bul; bu nefsi yatırma.
3-Gel bu mescid içinde riyânın yüzünü yerlere sür. Otur, minber gibi ol
daima. Kafeste kuş gibi olma.
4-Müezzin sesini dinle; dağılsın gönlünde kargaşa. Cehennem kapısını
açtırma, insanların ayıbını sorma.
5-Cemaatle namazı terk eden, kederle dolmuştur. Lutf et, onun terkiyle,
bir keder de sen arttırma.
6-Hatiple vaizin sözünü dinle, işlerine tâbi ol. İmamdan başkasına sakın,
kendini kaptırma.
7-Niyâzî! Tâati terk etmek (Hak’tan) uzaklıktır, fodulluktur. Kerem kıl,
tâati terk edip şaşma, halkı şaşırma!

