Marifetnâme · Haziran 28, 2026

İrfân yolunda hidâyet caddesinden çıkıp dalâlet vâdilerine düşerek her şeyi mübah gören…

DÖRDÜNCÜ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Altıncı Madde Altıncı Madde İrfân yolunda hidâyet caddesinden çıkıp dalâlet vâdilerine düşerek her şeyi mübah gören (mübâhî)lerin [313/a] hatalarını bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah …

DÖRDÜNCÜ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Altıncı Madde

Altıncı Madde

İrfân yolunda hidâyet caddesinden çıkıp dalâlet vâdilerine düşerek her

şeyi mübah gören (mübâhî)lerin [313/a] hatalarını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Mübâhîler,

Allah’ın hükümlerinden yüz çevirmişler ve dinin apaçık yolundan çıkıp

yanlış yöne gitmişlerdir. Onlar aşağıda sayacağımız beş yolla hataya

düşmüşlerdir:

Birinci gurup: Bunlar, Hak Tealaya iman etmeyip O’nun yüce zâtının

hakîkatını ve sıfatlarının keyfiyetini zan ve hayalle, kıyas ve misalle bilmek

istemişlerdir. Çünkü onlar O’nu [gerçek mânâda] idrak edemediler. Hata

edip O’nun âlemdeki çeşitli tasarruflarını ve işlerini bazı tabiat olaylarına

ve yıldızlara havâle ettiler. O kanaate vardılar ki bu acayip âlem ve bu

şaşırtıcı düzen kendiliğinden meydana gelmiş olup ezelî ve ebedîdir. Bizzat

insan ve diğer hayvanlar, bitkiler ve madenler; bunların hepsi tabiat

olaylarının ve yıldızların tesiriyle düzen ve intizama girmişlerdir. Bu

âlemden başka bir yaratıcı yoktur ve bu güzel yazı kendiliğinden

yazılmıştır.

İkinci gurup: Bunlar öldükten sonra yeniden diriltilmeye inanmazlar ve

bunu inkâr ederler. “İnsan cinsi de hayvanlar, ağaçlar ve bitkiler gibi biter

(dünyaya gelir) ve sonunda yok olup gider. Bundan olduktan sonra bir daha

meydana gelmez” demişlerdir. “Ruhların cesetlerini bulup bir araya

toplanmaları mümkün olmayacağından, hesap-kitap, sevap ve azap da

olmayacaktır” demişlerdir. Bu gurubun en büyük hatası kendi varlıklarını

bilmemeleridir. Çünkü bunlar öyle zanneder ki rûh sadece hayvânî rûhtan

ibarettir.

Onlar şunu bilemediler; insanın hakikatı rûh-ı revânîdir ki biz ona gönül

deriz. İşte irfânın mahalli ve Hazret-i Yezdân’ın muhatabı odur. Ona aslâ

yokluk (fenâ) erişmez, o bâkîdir. Ancak bedenden ayrılır ki o ayrılığa ölüm

denilmiştir. İşte bu gurup rûhu anlayamadığı için gâfil (gerçeklerden

habersiz) kalmıştır.

Üçüncü gurup: Bunlar da, ahlâkı düzeltip güzelleştirmeyi inkâr edip

şöyle demişlerdir: “Din bize kalbimizi intikam duygusundan, şehvetlerden,

riyâdan ve kibirden arıtmamızı emretmiştir. Hâlbuki bu mümkün değildir.

Çünkü nefislerimiz bu sıfatları hâiz olarak yaratılmıştır. İnsan karakterinin

(cibilliyet) değiştirilmesi imkânsızdır. Nitekim siyah bir cismi yıkayarak

beyazlatamayız. Bunun gibi kalp de yaratıldığı anda yüklendiği vasıflardan

tamamen arındırılamaz. Huy ise canın altındadır, can çıkmadıkça huy da

yerinden ayrılmaz.” Onlar bu şekilde inanmışlardır.

Hâlbuki onlar şu gerçeği bilmediler; İslâm dini bu sıfatların gönülden

bütünüyle silinip yok edilmesini emretmemiştir. Belki onları aklın ve

gönlün tasarrufu altına alıp kontrolde tutmayı emretmiştir. Bu ise yapılması

mümkün ve kolay bir iş olup imkânsız değildir. Yapılabilir olduğu tecrübe

ile sabittir.

Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.); “Ben de sizin gibi bir insanım.

Sizden herhangi birinizin öfkelendiği gibi, bazen ben de öfkelenirim” [106]

buyurmuş ve çocukluğunda beşerî sıfatları kendisinde üstün iken, daha

sonra onların kendisine mağlup olduğunu duyurmuştur.

Hak Teala Kelâm-ı Kadîm’inde; “ (Onlar ki) öfkelerini yutarlar ve

insanları affederler” (Âl-i İmrân 3/134) buyurmuş ve öfkesini tutup

kızgınlığını aklıyla mağlup edenlerin övülmeye lâyık değerli insanlar

olduğunu duyurmuştur. Fakat (hiç) kin ve öfkesi olmayanları övmemiştir.

Çünkü bunlar olmadan insan, kemâl mertebesine erişemez.

Dördüncü gurup : Bunlar da, nefislerine güvenip kendilerini en yüce

mertebede görerek şöyle demişlerdir: “Biz öyle yüksek derecelere erişip

öyle hallere ulaştık ki günahlardan bize zarar gelmez. Bu hallerle gönlümüz

deryâ gibi olmuştur ki bir takım [313/b] necaset (kir) karışmış olması orayı

kirletmez.” Lâkin bunlar şunu bilemediler; deryâ gibi olmak öyle bir

sükûnet bulmayı gerektirir ki hiçbir rüzgâr onu yerinden kımıldatamaz ve

hiçbir nesne onu kirletemez. Hâlbuki eğer bir kimse onlardan biriyle

konuşurken ona saygısını belirtmese veya “Azizim” diye hitap etmese, onu

hafife aldığını hissettirse veya hakaret edip kötü söz söylese, sövse; bu kişi

bunu diyene aylarca ve yıllarca düşmanlık eder ve ona zarar vermek ister.

Eğer bir kimse onlardan birinin elinden bir akçesini veya bir lokmasını

alsa dünya başına dar olur, cihan gözüne görünmez, aklı başından gider.

Çünkü bu ahmaklar öfke ve şehvetlerinin elinde esir olmuşlar, riyâ ve

kibirle dolmuşlardır. Bunlar henüz adam bile sayılmazlar ki insaniyetleri

elbette noksandır.

Onlar cehalet ve gafletlerine güvendikleri için, böyle asılsız iddialara

dalmışlardır. Çünkü peygamberler ve Allah dostları bile, kendilerinden bir

hata meydana geldiği zaman, göz yaşı döküp tövbekâr olmuşlardır.

Beşinci gurup: Bunlar da, Hak tealanın merhametine ve kusurları

ziyadesiyle örtücü demek olan settâr ismine fazlasıyla güvenerek, O’nun

“kahhar” sıfatının tecellîsinden emin olup şöyle demişlerdir: “Allah gafûr

ve kerîmdir, raûf ve rahîmdirr. Kullarına karşı, anne ve babanın şefkatinden

çok merhametledir. Elbette O settârü’l-uyûb (ayıpları ziyadesiyle örtücü)

olan Allah, hata ve kusurlarımızı örttüğü gibi, O gaffâr-ı zünûb dür,

günahlarımızı da affeder.” Lâkin onlar şunu bilmediler ki Hak teala settâr

ve gaffâr olduğu gibi, cebbâr ve kahhâr (cezalandırıcı) olmuştur.

Onlar demişlerdir ki; “Hak tealanın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur, O

müstağnîdir. İbadet etmemizin O’na bir faydası dokunmaz. İsyan

etmemizden de O’na hiçbir zarar gelmez. Gerçi ibadet etmek büyük

fazîlettir ve ibadet eden büyük sevaba erişir, ancak bunun Hak tealaya

herhangi bir faydası olmadığına göre, ibadet etmeyince ne lâzım gelir ki?”

Onların bu yersiz iddiaları, bir hasta ile doktoru arasında olabilecek şu

konuşmaya benzer ki, doktor hastasına tekrar tekrar tembih ederek,

perhizine dikkat etmesini söylemiştir. Verilen perhize riâyet et ki

hastalığından kurtulup rahata eresin. İlaçlarını dikkatli ve düzenli olarak

kullan ki iyileşip sıhhat bulasın.

Buna karşılık hasta, doktora şu cevabı vermektedir: O doktora söyleyin,

ben perhiz etmişim, etmemişim ona ne? İlaçlarımı düzenli kullanmamın ona

ne faydası var, kullanmasam ne zararı olacak?

Evet o hastanın bu sözleri doğrudur. Ancak perhizine riâyet edip ilaçlarını

düzenli kullanmazsa kendisi helâk olup gider, yazıktır.

Bu sonuncu gurubun nazarında ibadetle günah birdir. Onlar şu hakikatı

anlamadılar ki günahlar şerdir, sâhibini felâke götürür. İbadet ve tâat ise

sâhibini her türlü hayra götüren rehberdir.

Nitekim hastalık bedeni çürüttüğü gibi, günahlar da kalbi karartır. Perhize

dikkat etmek, ilaç kullanmak bedenin sıhhate kavuşmasına sebeptir. Bunun

gibi takvâ ve ibadetler de kalbi cilâ gibi parlatır, sâhibini Rabb’ın rızâsına

kavuşturur.

Günahlar sıkıntı ve zillettir, ibadetler saadettir. Günahlar nefsin ve kötü

arzuların yoludur, ibadet ve tâat ise Hakk’ın yoluna revân olup O’na

kavuşmaktır.

Rubâî:

Ey borde gomân ki sâhib tahkîkî

V’ender sıfat-ı sıdk u yakîn sıddîkî

Her mertebe ez-vucûd hükmî dâred

Ger hıfz-ı merâtib ne-konî zındîkî

Rubâî (nin tercümesi)

Ey kendini hakikat ehli zanneden! Sıdk ve yakîn sıfatlarıyla sıddık

zanneden! Vücud mertebelerinin her birinin bir hükmü vardır. Bu

mertebeleri korumazsan zındık olursun.

Nazm

1-Gönül seccâde üzre câlis ol tesbîhsiz durma

Namâz ehlinden özgeyle sakın sen durma oturma

2-İbâdet üzre ol dâ’im iki âlemde izzet bul

Dem-â-dem al vuzû bul tâze cân bu nefsi yaturma

3-Yüzin sür yerlere gel bu riyânın mescid içinde

Otur minber gibi dâ’im kafesde kuş gibi durma

4-Mü’ezzin nağmesin dinle dağılsun dilde teşvîşin

Cehennem bâbın açdırma uyûb-ı nâsdan sorma [314/a]

5-Cemâ‘atle namâzı terk iden dolmuş küdûretler

Anın terkiyle lutf it bir küdûret sen de arturma

6-Hatîb ü vâ‘izin ef‘âl ü akvâline ol tâbi‘

İmâmın gayrisine kendini zinhâr tabşurma

7-Niyâzî tâati terk eylemek bu‘d u fodullukdır

Kerem kıl terk-i tâ‘atle şaşup da halkı şaşurma

Günümüz Türkçesiyle

1-Gönül, seccâde üzerinde otur, tesbihsiz durma. Namaz ehlinden

başkasıyla sakın durma, oturma.

2-İbâdet üzere ol daima, iki âlemde izzet bul. Daima abdestli ol, taze can

bul; bu nefsi yatırma.

3-Gel bu mescid içinde riyânın yüzünü yerlere sür. Otur, minber gibi ol

daima. Kafeste kuş gibi olma.

4-Müezzin sesini dinle; dağılsın gönlünde kargaşa. Cehennem kapısını

açtırma, insanların ayıbını sorma.

5-Cemaatle namazı terk eden, kederle dolmuştur. Lutf et, onun terkiyle,

bir keder de sen arttırma.

6-Hatiple vaizin sözünü dinle, işlerine tâbi ol. İmamdan başkasına sakın,

kendini kaptırma.

7-Niyâzî! Tâati terk etmek (Hak’tan) uzaklıktır, fodulluktur. Kerem kıl,

tâati terk edip şaşma, halkı şaşırma!