Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Kabiliyetli sâlikin hüzün ve darlık (hüzn ve inkibaz) halleriyle genişlik ve ferahlık…

BEŞİNCİ BAB · YEDİNCİ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde Kabiliyetli sâlikin hüzün ve darlık (hüzn ve inkibaz) halleriyle genişlik ve ferahlık (münşerih ve münbasıt) hallerinin olduğunu ve daralma (kabz) halinde iken …

BEŞİNCİ BAB · YEDİNCİ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

Kabiliyetli sâlikin hüzün ve darlık (hüzn ve inkibaz) halleriyle genişlik ve

ferahlık (münşerih ve münbasıt) hallerinin olduğunu ve daralma (kabz)

halinde iken iç âlemini imar ettiğini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Seyr ü sülûka

kabiliyetli sâlikin alâmetlerinden biri de; gizli açık bütün arzusu, kendi

nefsini çirkin sıfatlardan arındırmaktır. Çünkü o nefsini kendisinin en büyük

düşmanı ve tehlikeli (manevî) hastalıkların kaynağı olarak bilir. Bu sebeple

nefsinden kurtulmaya gayret eder, buna özen gösterir. Eğer nefsinden kendi

yoluna aykırı bir hareket görülürse, bunu mürşidine şikâyet eder. O da

kendisine, nefsin aykırı gittiği konularda ona zıt gitmeye devam etmesini

söyler.

Mesela sâlikin şikâyeti yeme içme, uyuma ve konuşmakta aşırı gitmekle

ilgili ise; mürşid bunların zıddı olan (tefrit) açlık, uykusuzluk ve susmayı

teklif eder. Böylece sâlikin nefsi orta hâl olan az yeme, az uyuma ve az

konuşmaya râzı olup bu minval üzere dosdoğru gider.

Kabiliyetli sâlikin çoğu zaman, -çaresiz bir derde tutulan kimse gibi-

kalbinin mahzun ve başının eğik olduğunu görürsün. Neşelense bile dertli

bir kişinin ferahlaması gibi sevinci yarım olur. Hakikat şu ki kabiliyetli

sâlikin musibeti, her musibetten büyüktür. Çünkü o, Allah’ın isimlerini

zikretmeye devam etmenin bereketiyle, nefsinin cibilliyetini ve içinde

sakladığı rezalet ve pislikleri bilir. Bu engeller ve bu yol kesiciler var

olduğu

müddetçe

sevdiğine

kavuşamayacağını,

istediğini

elde

edemeyeceğini anlayarak onlardan kurtulmaya çalışır. Ancak sevdiğine

kavuşmaya engel olan çirkin huyların tamamından kurtulması mümkün

olmadığı için üzgün ve şaşkın kalır. Çünkü nefsin kötü huyları gayet çirkin

ve pek çoktur. Nefis onlarla iç içe girmiş halde olduğundan kurtulması

zordur. Nitekim onların birinden kurtulsa, daha kötüsüne mübtelâ olur.

Şüphesiz, hâli böyle olan sâlikin kalbi daima mahzun ve gözü yaşlı olup her

halde kendi nefsinden şikâyetçi olur.

Kabiliyetli sâlike genişlik (bast) ve umut (recâ) halleri geldikçe başını

dikip sesini yükselterek edebi terk etmekten, gülmekten, şakalaşmaktan ve

sevincini açığa vurmaktan kendini korumaya çalışıp o hâli kendisiyle Allah

arasında geçirmek üzere tenhâlara gider. Hak tealadan bu hâlin kendisinden

giderilmesini ve kendisiyle muhafaza olunacağı bir hâl ihsan etmesini talep

eder. O bilir ki, daralma (kabz) hâli elbette kurtuluştur ve onunla sâlik

üzerine korku olmaz. Ancak bu öyle zor bir haldir ki câhil nefislere uygun

gelmez.

Ârif olan sâlik, aslandan korkar gibi, genişleme-bolluk (bast) hâlinden

korkar ve dünya ehlinin dünyalıklardan lezzet aldıkları gibi o darlık (kabz)

hâlinden zevk alır. Çünkü o öyle tecrübe etmiştir ki genişlik (bast) hâlinde

iken, dış görünüşün güzelleştirilmesi, iç âlemin bozulması vardır. Daralma

(kabz) hâlinde ise nefsin çirkin sıfatlarının giderilmesi ve buna karşılık

gönül âleminin imar edilmesi söz konusudur.

Eğer sâlik derse ki [348/a] genişlik (bast) hâlinde iken benim Hazret-i

Mevlâ huzurunda murâkabe, müşâhade ve münâcâtım vardır; daralma

(kabz) hâlinde ise bu fazîletlerin hiçbirisi söz konusu değildir. Onun bu

sözünden şu anlaşılır ki, bunu diyen sâlik ne Hakk’ı bilmiştir ne O’nun

huzurunu bulmuştur ve ne de O’nunla dost olmanın hazzını almıştır. O

davasının ehli değildir, hata etmiştir. Çünkü Hak teala ile huzura ermek,

ancak O’ndan başka her şeyden (mâsivâ) uzaklaşmakla mümkün olur.

Hâlbuki mâsivâdan alâkayı insan sadece daralma (kabz) hâlinde iken

kesebilir.

Nakledilmiştir ki: Bir sâlik genişlik (bast) hâlinin verdiği neşeyle raks

ederken mürşidi onun görüp şöyle demiştir; “Niçin sevincini açığa

vurursun?”

O şöyle cevap vermiştir: “Nasıl ferah olmayayım, nasıl sevincimi açığa

vurmayayım ki O bana Rab, ben de O’na kul olduğum halde

sabahlamışım!”

O hikmet sâhibi onu irşâd edip demiştir ki: “Ferahlayıp sevinmek O’nunla

bile olsa mezmûm bilinmiştir. Hâlbuki Hak teala üzüntülü olan her kalbe

muhabbet eder.” Öyleyse kabz hâlinde bulunup mahzun olmak makbuldür.

Nazm

1-Ey dil-i dil-dârımız dilde gamındır ve neşât

V’ey meh-i ayyârımız dilde gamındır neşât

2-Dilde gamın ey azîz şehd ü şekerden lezîz

Ey yem-i efkârımız dilde gamındır neşât

3-Lutf ile baksan dile dil pür olur zevk ile

Ey gam u gam-hârımız dilde gamındır neşât

4-Kahr ile kalbe eger baksan olur pür-keder

Ey şeh-i muhtârımız dilde gamındır neşât

5-Senden alur dil sürûr senden ider cân huzûr

Mahrem-i esrârımız dilde gamındır neşât

6-Her sözün ilhâm olur emrine dil râm olur

Ey dem-i ikrârımız dilde gamındır neşât

7-Hakkı dil itsün sükût cân sözidir kalbe kût

Ebr-i kehribârımız dilde gamındır neşât

Günümüz Türkçesiyle

1-Ey gönlümüzün yâri! Gönülde gamındır sevinç. Ey parlayan

mehtâbımız! Gönülde gamındır sevinç.

2-Gönülde gamın ey azîz! Baldan şekerden tatlı. Ey efkârımızın deryası!

Gönülde gamındır sevinç.

3-Lutf ile baksan gönle, bu gönül zevkle dolar. Ey gamımız, gam

çekenimiz! Gönülde gamındır sevinç.

4-Kahr ile baksan kalbe, gönül kederle dolar. Ey seçilmiş pâdişâhımız!

Gönülde gamındır sevinç.

5-Gönül sevinci senden alır, gönül huzuru sende bulur. Sırlarımızın

sırdaşı! Gönülde gamındır sevinç.

6-Her sözün ilham olur, gönül emrine boyun eğer. Ey ikrarımızın gözyaşı!

Gönülde gamındır sevinç.

7-Hakkı! Gönül artık sussun. Cânın sözü kalbe azıktır. Ey şimşek çakan

bulutumuz! Gönülde gamındır sevinç.