BEŞİNCİ BAB · YEDİNCİ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
Kabiliyetli sâlikin hüzün ve darlık (hüzn ve inkibaz) halleriyle genişlik ve
ferahlık (münşerih ve münbasıt) hallerinin olduğunu ve daralma (kabz)
halinde iken iç âlemini imar ettiğini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Seyr ü sülûka
kabiliyetli sâlikin alâmetlerinden biri de; gizli açık bütün arzusu, kendi
nefsini çirkin sıfatlardan arındırmaktır. Çünkü o nefsini kendisinin en büyük
düşmanı ve tehlikeli (manevî) hastalıkların kaynağı olarak bilir. Bu sebeple
nefsinden kurtulmaya gayret eder, buna özen gösterir. Eğer nefsinden kendi
yoluna aykırı bir hareket görülürse, bunu mürşidine şikâyet eder. O da
kendisine, nefsin aykırı gittiği konularda ona zıt gitmeye devam etmesini
söyler.
Mesela sâlikin şikâyeti yeme içme, uyuma ve konuşmakta aşırı gitmekle
ilgili ise; mürşid bunların zıddı olan (tefrit) açlık, uykusuzluk ve susmayı
teklif eder. Böylece sâlikin nefsi orta hâl olan az yeme, az uyuma ve az
konuşmaya râzı olup bu minval üzere dosdoğru gider.
Kabiliyetli sâlikin çoğu zaman, -çaresiz bir derde tutulan kimse gibi-
kalbinin mahzun ve başının eğik olduğunu görürsün. Neşelense bile dertli
bir kişinin ferahlaması gibi sevinci yarım olur. Hakikat şu ki kabiliyetli
sâlikin musibeti, her musibetten büyüktür. Çünkü o, Allah’ın isimlerini
zikretmeye devam etmenin bereketiyle, nefsinin cibilliyetini ve içinde
sakladığı rezalet ve pislikleri bilir. Bu engeller ve bu yol kesiciler var
olduğu
müddetçe
sevdiğine
kavuşamayacağını,
istediğini
elde
edemeyeceğini anlayarak onlardan kurtulmaya çalışır. Ancak sevdiğine
kavuşmaya engel olan çirkin huyların tamamından kurtulması mümkün
olmadığı için üzgün ve şaşkın kalır. Çünkü nefsin kötü huyları gayet çirkin
ve pek çoktur. Nefis onlarla iç içe girmiş halde olduğundan kurtulması
zordur. Nitekim onların birinden kurtulsa, daha kötüsüne mübtelâ olur.
Şüphesiz, hâli böyle olan sâlikin kalbi daima mahzun ve gözü yaşlı olup her
halde kendi nefsinden şikâyetçi olur.
Kabiliyetli sâlike genişlik (bast) ve umut (recâ) halleri geldikçe başını
dikip sesini yükselterek edebi terk etmekten, gülmekten, şakalaşmaktan ve
sevincini açığa vurmaktan kendini korumaya çalışıp o hâli kendisiyle Allah
arasında geçirmek üzere tenhâlara gider. Hak tealadan bu hâlin kendisinden
giderilmesini ve kendisiyle muhafaza olunacağı bir hâl ihsan etmesini talep
eder. O bilir ki, daralma (kabz) hâli elbette kurtuluştur ve onunla sâlik
üzerine korku olmaz. Ancak bu öyle zor bir haldir ki câhil nefislere uygun
gelmez.
Ârif olan sâlik, aslandan korkar gibi, genişleme-bolluk (bast) hâlinden
korkar ve dünya ehlinin dünyalıklardan lezzet aldıkları gibi o darlık (kabz)
hâlinden zevk alır. Çünkü o öyle tecrübe etmiştir ki genişlik (bast) hâlinde
iken, dış görünüşün güzelleştirilmesi, iç âlemin bozulması vardır. Daralma
(kabz) hâlinde ise nefsin çirkin sıfatlarının giderilmesi ve buna karşılık
gönül âleminin imar edilmesi söz konusudur.
Eğer sâlik derse ki [348/a] genişlik (bast) hâlinde iken benim Hazret-i
Mevlâ huzurunda murâkabe, müşâhade ve münâcâtım vardır; daralma
(kabz) hâlinde ise bu fazîletlerin hiçbirisi söz konusu değildir. Onun bu
sözünden şu anlaşılır ki, bunu diyen sâlik ne Hakk’ı bilmiştir ne O’nun
huzurunu bulmuştur ve ne de O’nunla dost olmanın hazzını almıştır. O
davasının ehli değildir, hata etmiştir. Çünkü Hak teala ile huzura ermek,
ancak O’ndan başka her şeyden (mâsivâ) uzaklaşmakla mümkün olur.
Hâlbuki mâsivâdan alâkayı insan sadece daralma (kabz) hâlinde iken
kesebilir.
Nakledilmiştir ki: Bir sâlik genişlik (bast) hâlinin verdiği neşeyle raks
ederken mürşidi onun görüp şöyle demiştir; “Niçin sevincini açığa
vurursun?”
O şöyle cevap vermiştir: “Nasıl ferah olmayayım, nasıl sevincimi açığa
vurmayayım ki O bana Rab, ben de O’na kul olduğum halde
sabahlamışım!”
O hikmet sâhibi onu irşâd edip demiştir ki: “Ferahlayıp sevinmek O’nunla
bile olsa mezmûm bilinmiştir. Hâlbuki Hak teala üzüntülü olan her kalbe
muhabbet eder.” Öyleyse kabz hâlinde bulunup mahzun olmak makbuldür.
Nazm
1-Ey dil-i dil-dârımız dilde gamındır ve neşât
V’ey meh-i ayyârımız dilde gamındır neşât
2-Dilde gamın ey azîz şehd ü şekerden lezîz
Ey yem-i efkârımız dilde gamındır neşât
3-Lutf ile baksan dile dil pür olur zevk ile
Ey gam u gam-hârımız dilde gamındır neşât
4-Kahr ile kalbe eger baksan olur pür-keder
Ey şeh-i muhtârımız dilde gamındır neşât
5-Senden alur dil sürûr senden ider cân huzûr
Mahrem-i esrârımız dilde gamındır neşât
6-Her sözün ilhâm olur emrine dil râm olur
Ey dem-i ikrârımız dilde gamındır neşât
7-Hakkı dil itsün sükût cân sözidir kalbe kût
Ebr-i kehribârımız dilde gamındır neşât
Günümüz Türkçesiyle
1-Ey gönlümüzün yâri! Gönülde gamındır sevinç. Ey parlayan
mehtâbımız! Gönülde gamındır sevinç.
2-Gönülde gamın ey azîz! Baldan şekerden tatlı. Ey efkârımızın deryası!
Gönülde gamındır sevinç.
3-Lutf ile baksan gönle, bu gönül zevkle dolar. Ey gamımız, gam
çekenimiz! Gönülde gamındır sevinç.
4-Kahr ile baksan kalbe, gönül kederle dolar. Ey seçilmiş pâdişâhımız!
Gönülde gamındır sevinç.
5-Gönül sevinci senden alır, gönül huzuru sende bulur. Sırlarımızın
sırdaşı! Gönülde gamındır sevinç.
6-Her sözün ilham olur, gönül emrine boyun eğer. Ey ikrarımızın gözyaşı!
Gönülde gamındır sevinç.
7-Hakkı! Gönül artık sussun. Cânın sözü kalbe azıktır. Ey şimşek çakan
bulutumuz! Gönülde gamındır sevinç.

