BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Yedinci Madde
Yedinci Madde
Kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmenin en güzel yolunu ve kolay metodunu
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Öyle sâdık sâlik
vardır ki bütün mâsivâdan yüz çevirip Hak tealaya teveccüh ile kalbine
gider. [Kendisini Hak yolundan alıkoyacak] hiçbir insanla Hazret-i Hızır
olsa bile dost olmaz. Çünkü kalp içinde ışıldayan hikmet nûru, beş kapılı
evde yanan bir mum gibidir. Nitekim [misalde geçen] beş kapının beşi de
kapalı olursa, o mum rahat yanar; ev onun ışığıyla aydınlanır. Eğer o kapalı
kapılardan biri açılırsa, yanmakta olan mum söner; o hâne sabaha kadar
karanlıkta kalır.
İşte beş duyu organıyla gönüldeki hikmetin durumu da yukarıda bahsi
geçen kapılarla hâneyi aydınlatmak üzere evde yakılan mumun durumu
gibidir. Eğer kalp o beş duyu organıyla idrak edilenlerden yani görme,
işitme, koklama, dokunma ve tatma zevklerinden tamamen yüz çevirip
bütün şehvetleri unutursa, kalbinden neş’et eden hikmet damlaları lisanına
coşarak gelir. Hikmet damlaları öyle bir nûrdur ki o Hazret; “Kalbe nûr
indiğinde, genişler ve ferahlar” buyurmuş ve onun kalbe girmesi
alâmetinin bu aldanma yurdundan (dâr-ı gurur) el etek çekip, ebediyet
yurduna (dâr-ı hulûd) yönelmek olduğunu duyurmuştur.
Eğer kalp duyu organlarından duyduklarına, gördüklerine meyledip
koklama, dokunma veya tatma zevklerinden biriyle idrak ettiğine yönelirse,
onda hikmet nûru sönüp gider. Gönül evi tabiatındaki zulmette sabaha dek
karanlıkta kalır. Bu açıklamalar ışığında ortaya çıkan gerçek şudur ki,
kalbin şehâdet âlemine bakan yönü, zâhirdeki beş duyu organıdır. Çünkü
kalp bu görünen âlemden idrak ettiklerine ancak bahsi geçen duyu organları
vasıtasıyla erişebilir. Kalbin gayb âlemine bakan yönü ise, gönül âlemindeki
beş duyu vasıtasıyla mümkün olur ki gayb âleminde olan işleri bunlarla
idrak eder. Nitekim bu husus yukarıda açıklanmıştı.
Gönül tam sâfiyet kazanmadan önce iki âlemden birine yönelirse,
diğerinden yüz çevirir ve bundan sonra ona bir halde iki âleme birden
teveccüh etmek müyesser olmaz. Çünkü bu şehâdet âlemi Hazret-i Hak’tan
gayet uzak olup Allah katında değersiz ve kıymetsizdir.
Eğer gönül buna değer verip gayb âlemini tamâmen terk ederse, o gönül
sâhibi, insan görünümünde hayvan olur. Bu sebeple, onun hayvanlar gibi
yeyip içmesi ve uykusunun çok olup gazap ve şehvetine esir olduğunu
görürsün. Onun husûmeti ve kavgası çok olur; nihayetinde işin nereye
varacağına bakmaz. Cehalet ve gaflete [329/b] mahkûm olup daima boş ve
faydasız şeylerle (mâlâyani) meşgul olur.
Eğer bir gönül Mevlâ’sını düşünerek O’na meylederse, Allah’ın
yasakladığı menhiyâttan uzak durup emirlerini yerine getirirse, nefsin
arzularını tatmin etme sevdasından geçip hakkına râzı olursa, yâni fazla
yeme içmeden vazgeçip bir gün bir gecede yüz dirhem gıdâ ile yetinmeye
râzı olursa, fazla uykudan ferağat edip yirmi dört saatte dört saat uyku ile
yetinirse, konuştuğunda hayır söyleyip –gereksiz yere- fazla konuşmaktan
dilini korursa, gayb âlemine teveccüh edip bütün varlığı ile O’na dönerse o,
iki âlemden bile geçmeyip ikisine ait alâkayı da [ideal vasatta] bir arada
bulundurur. Hak yoluna revân olup meleklerin sıfatlarını kuşanır. Gazap ve
şehvetine hâkim olup bunlar ona itaatkâr birer köle olur. Nefsin zulmeti ve
cehaleti değişip kutsal emaneti yüklenmeye lâyık kâmil insan olup
herkesten üstün olur.
Çünkü gazap ve şehvet, insanla melek arasında müşterek olan rûh için,
aynanın arkasına yapışık vaziyette bulunan yoğun madde gibidir. Nitekim
aynanın bir yüzü o yoğun madde ile kaplı olmadıkça onda şekiller
görünmez. Bunun gibi insan rûhu da gazap ve şehveti tamamen
kuşatmadıkça ilâhî tecellîler onda görünmez. Ancak şu şartla ki, gazapla
şehvet, aklın ve dinin hükmü altına girmiş olsunlar. Her türlü taşkınlık ve
aşırılıktan korunup dengeli ve makbul olup övülmeye lâyık olsunlar. Gerçi
gazap ve şehvet sebebiyle insan çok zalim ve câhil olarak isimlendirilmiştir.
Ancak bunlar akıl ve din ile koruma altına alınırsa, kutsal emaneti
yüklenebilmeye sebep kılınmışlardır. Çünkü insan gazap ve şehvet gibi iki
mühim illetle muttasıf olduğundandır ki göklerin, yerin ve dağların
almaktan çekindiği emaneti yüklenmeyi kabul edip emanetin mahalli
olmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de; “Onu (emaneti) insan yüklendi.
Doğrusu o çok zalim ve pek cahildir.” (Ahzâb 33/72) buyurulmuştur.
Şu halde gazap ve şehvetine galip ve sâhip olan kâmil insan,
Ademoğlunun yüklendiği mukaddes emanetin vârisidir. Çünkü o;
“Muhakkak yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara 2/30) hil’atıyla
bu âlemin azîzi olmuştur.
Gazap ve şehvetine mağlup olup onların kölesi olan kişinin durumuna
gelince o insan sûretinde hayvandır. Belki hayvan ondan daha hayırlıdır.
Çünkü o ne mükelleftir ne isyan eder ne de azaba uğratılıp cehenneme
gider.
Hak yolun yolcusu gazap ve şehvetine galip gelir. Kalbinde yüksek
himmet bulunur. Şerefli nefsin kıymetini bilir ve onu hayvanların
derekesine inmekten kurtarıp yükseltir. Böylece nefis hayvânî ve bitkisel
(nebâtî) derecelere meyletmekten dönmüş olur. Seherde uyanıklık, susmak,
uzlete çekilme, zikir ve fikirle derecesi yükselip yeryüzünde Allah’ın
halifesi olma makamına kadar terakki eder. Çünkü onun genişleyen
sadrında şirk ve cehalete yer olmaz ki, korku ve hüzün ona yol bulsun.
İnsanlık icabı herkeste bulunan düşük sıfatlar kalmaz ki ondan günah sâdır
olsun. Şu halde o kâmil insan, âhiret saadetiyle bahtiyar olur ve onun güzel
sıfatları insanlar içinde günden güne yayılır. Heybeti ve büyüklüğü
karşısında haset ehlinin göğsü kinle dolar. Fakat o, bunların şerlerinden
emin, hîle ve tuzaklarından selâmette olur. Çünkü o azîz insan, dünya
saadetiyle de mesud olup iki cihan saadetini bulmuştur. Bir kâmilin hâli ve
tavırları budur ve yeryüzünde hiç şüphesiz Allah’ın halifesi odur.
Nazm
1-Ne rûhdur bu ki mest-i müdâmî oldu cihân
Ne bâdedir bu muhabbet ki câmı oldı cihân
2-Ne hûtdur bu ki bu şust-i kâinâta düşer
Ne dânedir ne hümâdır ki dâmı oldı cihân
3-Gönül o gündüze ermiş ki rûzlar şebidir
O subh-ı vechini görmüş ki şâmı oldı cihân [330/a]
4-Zılâl-i âlem-i fânîyle kalma kalbine gel
O nûrı bul ki zılâl ü zalâmı oldı cihân
5-Ana ki tevsen-i nefsi mutî‘ u râm olmuş
Teyakkun eyle hakîkatde râmı oldı cihân
6-Cihân gulâmın olur ger gulâm-ı aşk olsan
Ki şâh-ı aşk gulâmı, gulâmı oldı cihân
7-Kamu murâdı kodı Hakkı kâm-rân oldı
Ki her zamânda hemân tıbk-ı kâmı oldı cihân
Günümüz Türkçesiyle
1-Bu ne rûhtur ki daima sarhoşu oldu cihân. Muhabbet ne şaraptır ki
kadehi oldu cihân.
2-O ne balıktır ki kâinât onun oltasına düşer. O ne dâne, o ne kuş ki
tuzağına düşer cihân.
3-Gönül o gündüze ermiş ki günler gecesidir. O aydınlık yüzünü görmüş
ki gecesidir cihân.
4-Fânî âlemin gölgesiyle kalma, kalbine gel. O nûru bul ki gölgesi ve
karanlığı oldu cihân.
5-Azgın nefis ona itaat edip, boyun eğmiş. Uyanık ol ki hakikatte ona
boyun eğdi cihân.
6-Aşkın kölesiysen eğer, cihan sana köle olur. Aşk pâdişâhının kölesine,
köle oldu cihân.
7-Hakkı istekleri bırakınca, istediğine kavuştu. Böylece her zaman, onun
murâdına döndü cihân.

