Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmenin en güzel yolunu ve kolay metodunu bildirir

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Yedinci Madde Yedinci Madde Kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmenin en güzel yolunu ve kolay metodunu bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Öyle sâdık sâlik …

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Yedinci Madde

Yedinci Madde

Kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmenin en güzel yolunu ve kolay metodunu

bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Öyle sâdık sâlik

vardır ki bütün mâsivâdan yüz çevirip Hak tealaya teveccüh ile kalbine

gider. [Kendisini Hak yolundan alıkoyacak] hiçbir insanla Hazret-i Hızır

olsa bile dost olmaz. Çünkü kalp içinde ışıldayan hikmet nûru, beş kapılı

evde yanan bir mum gibidir. Nitekim [misalde geçen] beş kapının beşi de

kapalı olursa, o mum rahat yanar; ev onun ışığıyla aydınlanır. Eğer o kapalı

kapılardan biri açılırsa, yanmakta olan mum söner; o hâne sabaha kadar

karanlıkta kalır.

İşte beş duyu organıyla gönüldeki hikmetin durumu da yukarıda bahsi

geçen kapılarla hâneyi aydınlatmak üzere evde yakılan mumun durumu

gibidir. Eğer kalp o beş duyu organıyla idrak edilenlerden yani görme,

işitme, koklama, dokunma ve tatma zevklerinden tamamen yüz çevirip

bütün şehvetleri unutursa, kalbinden neş’et eden hikmet damlaları lisanına

coşarak gelir. Hikmet damlaları öyle bir nûrdur ki o Hazret; “Kalbe nûr

indiğinde, genişler ve ferahlar” buyurmuş ve onun kalbe girmesi

alâmetinin bu aldanma yurdundan (dâr-ı gurur) el etek çekip, ebediyet

yurduna (dâr-ı hulûd) yönelmek olduğunu duyurmuştur.

Eğer kalp duyu organlarından duyduklarına, gördüklerine meyledip

koklama, dokunma veya tatma zevklerinden biriyle idrak ettiğine yönelirse,

onda hikmet nûru sönüp gider. Gönül evi tabiatındaki zulmette sabaha dek

karanlıkta kalır. Bu açıklamalar ışığında ortaya çıkan gerçek şudur ki,

kalbin şehâdet âlemine bakan yönü, zâhirdeki beş duyu organıdır. Çünkü

kalp bu görünen âlemden idrak ettiklerine ancak bahsi geçen duyu organları

vasıtasıyla erişebilir. Kalbin gayb âlemine bakan yönü ise, gönül âlemindeki

beş duyu vasıtasıyla mümkün olur ki gayb âleminde olan işleri bunlarla

idrak eder. Nitekim bu husus yukarıda açıklanmıştı.

Gönül tam sâfiyet kazanmadan önce iki âlemden birine yönelirse,

diğerinden yüz çevirir ve bundan sonra ona bir halde iki âleme birden

teveccüh etmek müyesser olmaz. Çünkü bu şehâdet âlemi Hazret-i Hak’tan

gayet uzak olup Allah katında değersiz ve kıymetsizdir.

Eğer gönül buna değer verip gayb âlemini tamâmen terk ederse, o gönül

sâhibi, insan görünümünde hayvan olur. Bu sebeple, onun hayvanlar gibi

yeyip içmesi ve uykusunun çok olup gazap ve şehvetine esir olduğunu

görürsün. Onun husûmeti ve kavgası çok olur; nihayetinde işin nereye

varacağına bakmaz. Cehalet ve gaflete [329/b] mahkûm olup daima boş ve

faydasız şeylerle (mâlâyani) meşgul olur.

Eğer bir gönül Mevlâ’sını düşünerek O’na meylederse, Allah’ın

yasakladığı menhiyâttan uzak durup emirlerini yerine getirirse, nefsin

arzularını tatmin etme sevdasından geçip hakkına râzı olursa, yâni fazla

yeme içmeden vazgeçip bir gün bir gecede yüz dirhem gıdâ ile yetinmeye

râzı olursa, fazla uykudan ferağat edip yirmi dört saatte dört saat uyku ile

yetinirse, konuştuğunda hayır söyleyip –gereksiz yere- fazla konuşmaktan

dilini korursa, gayb âlemine teveccüh edip bütün varlığı ile O’na dönerse o,

iki âlemden bile geçmeyip ikisine ait alâkayı da [ideal vasatta] bir arada

bulundurur. Hak yoluna revân olup meleklerin sıfatlarını kuşanır. Gazap ve

şehvetine hâkim olup bunlar ona itaatkâr birer köle olur. Nefsin zulmeti ve

cehaleti değişip kutsal emaneti yüklenmeye lâyık kâmil insan olup

herkesten üstün olur.

Çünkü gazap ve şehvet, insanla melek arasında müşterek olan rûh için,

aynanın arkasına yapışık vaziyette bulunan yoğun madde gibidir. Nitekim

aynanın bir yüzü o yoğun madde ile kaplı olmadıkça onda şekiller

görünmez. Bunun gibi insan rûhu da gazap ve şehveti tamamen

kuşatmadıkça ilâhî tecellîler onda görünmez. Ancak şu şartla ki, gazapla

şehvet, aklın ve dinin hükmü altına girmiş olsunlar. Her türlü taşkınlık ve

aşırılıktan korunup dengeli ve makbul olup övülmeye lâyık olsunlar. Gerçi

gazap ve şehvet sebebiyle insan çok zalim ve câhil olarak isimlendirilmiştir.

Ancak bunlar akıl ve din ile koruma altına alınırsa, kutsal emaneti

yüklenebilmeye sebep kılınmışlardır. Çünkü insan gazap ve şehvet gibi iki

mühim illetle muttasıf olduğundandır ki göklerin, yerin ve dağların

almaktan çekindiği emaneti yüklenmeyi kabul edip emanetin mahalli

olmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de; “Onu (emaneti) insan yüklendi.

Doğrusu o çok zalim ve pek cahildir.” (Ahzâb 33/72) buyurulmuştur.

Şu halde gazap ve şehvetine galip ve sâhip olan kâmil insan,

Ademoğlunun yüklendiği mukaddes emanetin vârisidir. Çünkü o;

“Muhakkak yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara 2/30) hil’atıyla

bu âlemin azîzi olmuştur.

Gazap ve şehvetine mağlup olup onların kölesi olan kişinin durumuna

gelince o insan sûretinde hayvandır. Belki hayvan ondan daha hayırlıdır.

Çünkü o ne mükelleftir ne isyan eder ne de azaba uğratılıp cehenneme

gider.

Hak yolun yolcusu gazap ve şehvetine galip gelir. Kalbinde yüksek

himmet bulunur. Şerefli nefsin kıymetini bilir ve onu hayvanların

derekesine inmekten kurtarıp yükseltir. Böylece nefis hayvânî ve bitkisel

(nebâtî) derecelere meyletmekten dönmüş olur. Seherde uyanıklık, susmak,

uzlete çekilme, zikir ve fikirle derecesi yükselip yeryüzünde Allah’ın

halifesi olma makamına kadar terakki eder. Çünkü onun genişleyen

sadrında şirk ve cehalete yer olmaz ki, korku ve hüzün ona yol bulsun.

İnsanlık icabı herkeste bulunan düşük sıfatlar kalmaz ki ondan günah sâdır

olsun. Şu halde o kâmil insan, âhiret saadetiyle bahtiyar olur ve onun güzel

sıfatları insanlar içinde günden güne yayılır. Heybeti ve büyüklüğü

karşısında haset ehlinin göğsü kinle dolar. Fakat o, bunların şerlerinden

emin, hîle ve tuzaklarından selâmette olur. Çünkü o azîz insan, dünya

saadetiyle de mesud olup iki cihan saadetini bulmuştur. Bir kâmilin hâli ve

tavırları budur ve yeryüzünde hiç şüphesiz Allah’ın halifesi odur.

Nazm

1-Ne rûhdur bu ki mest-i müdâmî oldu cihân

Ne bâdedir bu muhabbet ki câmı oldı cihân

2-Ne hûtdur bu ki bu şust-i kâinâta düşer

Ne dânedir ne hümâdır ki dâmı oldı cihân

3-Gönül o gündüze ermiş ki rûzlar şebidir

O subh-ı vechini görmüş ki şâmı oldı cihân [330/a]

4-Zılâl-i âlem-i fânîyle kalma kalbine gel

O nûrı bul ki zılâl ü zalâmı oldı cihân

5-Ana ki tevsen-i nefsi mutî‘ u râm olmuş

Teyakkun eyle hakîkatde râmı oldı cihân

6-Cihân gulâmın olur ger gulâm-ı aşk olsan

Ki şâh-ı aşk gulâmı, gulâmı oldı cihân

7-Kamu murâdı kodı Hakkı kâm-rân oldı

Ki her zamânda hemân tıbk-ı kâmı oldı cihân

Günümüz Türkçesiyle

1-Bu ne rûhtur ki daima sarhoşu oldu cihân. Muhabbet ne şaraptır ki

kadehi oldu cihân.

2-O ne balıktır ki kâinât onun oltasına düşer. O ne dâne, o ne kuş ki

tuzağına düşer cihân.

3-Gönül o gündüze ermiş ki günler gecesidir. O aydınlık yüzünü görmüş

ki gecesidir cihân.

4-Fânî âlemin gölgesiyle kalma, kalbine gel. O nûru bul ki gölgesi ve

karanlığı oldu cihân.

5-Azgın nefis ona itaat edip, boyun eğmiş. Uyanık ol ki hakikatte ona

boyun eğdi cihân.

6-Aşkın kölesiysen eğer, cihan sana köle olur. Aşk pâdişâhının kölesine,

köle oldu cihân.

7-Hakkı istekleri bırakınca, istediğine kavuştu. Böylece her zaman, onun

murâdına döndü cihân.