ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · ALTINCI FASIL · Beşinci Madde
Beşinci Madde
Kalbin âfetlerinin asıllarını, ilaçlarının çeşitlerini, isimlerini ve sıfatlarını
özetle bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İrfan yolunun
yolcusu için en başta lâzım olan şey, Hakk’ın nazargâhı olan kalbini kötü
şeylerden temizleyip güzel şeyler ile süslemeye son derece dikkat edip özen
göstermesidir. Kötü şeyleri oradan atıp güzel şeylerle kalbi süslemenin en
kolay yolu, öncelikle kötü huyların dört esasından kalbin temizlenmesidir.
O dört şey; hiç bitmek bilmeyen istekler (tûl-i emel), acelecilik, kıskançlık
(hased) ve kibirdir. Çünkü bu dört esas, nefislere ve kalplere üzüntü verir.
Kalp huzurunu bozar. Bunlar bütün âfetlerin ve hastalıkların anasıdır. İkinci
olarak, bu kötülüklerin zıddı olan dört güzel huyla kalbini süslemelisin.
Dört güzel huy; istek ve arzuları azaltmak (kasr-ı emel), işlerinde tedbirli
olup akıllı davranmak ve acele etmemek (te’ennî), insanlara dürüst ve
samimi davranıp nasihat etmek (nush) ve herkese karşı alçakgönüllü
olmaktır (tevâzu). Çünkü bunlar kalbe kerâmet elbiseleridir. Maksûda
erişmede, değerine paha biçilmez sebepler ve vesilelerdir.
Nefsin hiç bitip tükenmeyen istekleri (tûl-i emel); gurur ve tembelliğin
kaynağıdır. Güzel işleri terk ettirir. Ölüm ve eceli unutturur. Çünkü Hak
teala buyurmuştur ki: “ Ey Âdemoğlu! Ecelin, isteklerine gülmektedir. Benim
hükmüm ve kazâm, sakınmana gülmektedir. Takdirim de tedbirine
gülmektedir.”
Hâbîb-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki: “ İsteklerinizi kısa (az) tutunuz,
ecelinizi hazır biliniz.” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya üç gündür. Biri geçmiş,
yani dünkü gündür ki ondan elinde bir şey kalmamıştır. Biri gelecek, yani
yarınki gündür ki ona kavuşup kavuşmayacağın belli değildir. Diğeri ise
bugündür ki henüz içindesin. O henüz tükenmemiştir. O halde ömrün ancak
(içinde) bulunduğun gündür. Onun kıymetini bil. Onun kıymeti tarif
edilemeyecek kadar çoktur. ”
Denilmiştir ki: Dün gitti gelmez. Yarına güvenilmez. O halde bugünü
ganimet bil, bu da gider kalmaz. Yine denilmiştir ki: Dünya üç saattir. Biri
geçmiştir, hayaldir. Biri gelecektir. Ne hâl olacağı bilinmez. O halde an bu
andır, saat bu saattir.
Beyt
Te’emmel ile’d-dunyâ tavîlen, ve lâ-tedrî
İzâ cenne leyluke, hel te‘îşu ile’l-fecri
Beyt (in tercümesi)
Uzun uzun dünyayı düşün; anlayamazsın. Gecen karardığında sabaha
erecek misin?
Gece ve gündüzün birbiri ardınca geçip gitmesiyle âhiret kazanılmaz.
Sabaha yaparım düşüncesine sahip olan kurtuluşa eremez. Ömrünün
senelerinin miktarı, ancak nefeslerin bittiği müddet kadardır.
Çünkü nefesler, insan ömrünün kısımları ve bölümleridir. Sen ancak
günlerin sayısı kadarsın. Ömründen giden her gün, senin bir kısmını da alıp
gider. Dünyaya ana karnından misafir gelmiş ve mezara gitmektesin.
Nefeslerin yolun adımları, beldeler ve köyler sene ve ay olmuş, konup
göçerek vatanına gitmektesin.
Denilmiştir ki dünya üç nefestir. Ancak bir tanesine sahipsin. Eğer irfân
yolunun yolcusu isen isteklerini uzatma, her nefeste Hak ile ol. Şu halde,
her zaman Hakk’ı düşünüp zikretmek, mâsivâyı unutup kendimizi
denetlemek (murakabe), gönlümüzün derinliklerinde Hakk’a yakınlık
kurmak hepimize gerekli bir iştir.
Çünkü bir ve her zaman diri olup kullarını çok seven Allah teala, o latif
ve has varlığı ile bütün kalpleri gözetleyip denetlemektedir. Bu sebeple
Allah düşüncesi kalbe gıda, ruha hayat ve cisme şifâdır.
Mesnevî
1-Zikr u fikret dâ’imâ Allâh bâd
Ârzûyet hazret-i ân şâh bâd
2-Bâş hâlî hîn zi-efkâr-ı cihân
Tâ ki fikr-i to Hodâ mâned hemân [240/a]
3-Fikrhâ-yı nâ-sezâ-yı nefs-i bed
Rûy-ı cân-râ hemçû kejdom mî-heled
4-Fikrhâ-yı fâsid-i dârü’l-gurûr
Mî-koned cân-râ zi-bezm-i dûst dûr
5-Ger tehî geştî zi-efkâr-ı cihân
Pur şodî ey dil zi-esrâr-ı nihân
Nazm (ın tercümesi)
1-Zikrin, fikrin hep Allah olsun. Arzun daima o Şah’ın huzuru olsun
2-Bu cihan düşüncesinden kurtul; yalnızca Allah fikri kalsın içinde.
3-Kötü nefsin yersiz düşünceleri akrep gibi canı sokar.
4-Bu dünyanın fâsid fikirleri, ruhu dost meclisinden uzak tutarlar.
5-Eğer dünya efkârından kurtulursan, gizli sırlarla dolarsın ey gönül!
Acelecilik, kalbe ıztırap veren büyük bir belâ ve ağır bir yüktür ki
şeytanın sıfatıdır. Sonu pişmanlık ve yardımsız kalmaktır. Nitekim haberde
denilmiştir ki: “ Her işte düşünüp (temkin ve teennî ile) karar vermek
Rahmân’dandır. Acele etmek ise şeytandandır. ” Ve denilmiştir ki: iki sıfatla
gönüller ıztıraplı ve mahzundur. Birincisi bir şeyi haddinden fazla ve ısrarla
istemek, ikincisi vakti belirli olan bir şeyi vaktinden evvel istemektir.
Acelecilik, rezil ve aşağılık bir huydur. Gaflet ve şehvete yakınıdır. Yüce
Hakk’ın huzuruna ve manevî yakınlığına engeldir.
Haset (kıskançlık), kötü ahlâkların en çirkini ve en kötüsüdür. Kalp
hastalıklarının en acısı ve en zararlısıdır. Nitekim Hak teala Kur’ân-ı
Kerîm’de; “Allah’ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında
olup da sizde olmayanı) hasretle arzu etmeyin.” (Nisâ, 4/32) buyurmuştur.
Hak teala kullarına lütfuyla şeytanın kötülüklerinden sakınmayı emrettiği
gibi hasetçilerin kötülüklerinden de sakınmayı emredip “Kıskandığı vakit
kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım” (Felak, 113/5)
buyurmuştur.
Habîb-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; “ Ateşin odunu yediği gibi,
haset de iyiliklerin sevabını yiyip mahveder.” Şu halde haset öyle şiddetli
bir azaptır ki iyiliğin ve cömertliğin düşmanı olup insana acı verir.
“Hasetçiler mutlu olmaz” sözü gereğince hasetçinin kalbi, kin ve
düşmanlıkla sıkıca bağlandığı için hayatın ve muhabbetin kaynağı olan
Allah’ın manevî huzuru ile yakınlığından ve muhabbetinden kovulmuştur.
Kibir (kendini büyük görme), bütün ayıpların anası ve günahların en
büyüğüdür ki, kötü ahlâkın kaynağı ve madenidir. Kalp âfetlerinin en ağırı
ve en büyüğüdür. Kibirden kurtulan gönül, her hastalıktan uzak ve her
kederden ayrı olur. Onun için mübarek evliyâlar, kibri giderme hususuna
tam mânâsıyla himmet ederlerdi. Tevazu ve fakr yolunu seçerlerdi. Çünkü
Hak teala; “Allah büyüklük taslayan hiçbir zorbayı sevmez.” [362]
Kudsî hadiste ise şöyle buyrulmuştur: “ Büyüklük benim ridâmdır. Yücelik
ise izârımdır. Kim bunlardan birisinde benimle mücâdeleye girerse, onu
ateşime atarım.” Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki: “ Hak
teala bütün kötülükleri bir eve koyup kapısını da kibir eylemiştir.”
Bir kâmil zât şöyle demiştir: “İnsan bütün varlıklar içerisinde kendinden
daha kötü birileri olduğunu zannettiği sürece o kibirli ve zorbadır. Kendisi
için bir makãm ve hâl görmezse, o zaman mütevâzi kullar zümresine dâhil
olur. Çünkü ahrârın [363] en başta gelen zenginliği, kendini hor ve hakîr
görmektir.”
Nitekim İbrahim bin Edhem (rh. a.) şöyle demiştir:
“Hayatım boyunca şu üç yerde çok fazla mutlu olmuşumdur. Birisi şudur:
Bir tarihte bir gemiye binmiştim. O gemide şakacı bir Müslüman vardı. O
adam gemidekilere şöyle dedi. Ben bir zaman Türkistan’da vahşi eşeklerin
yularını böyle çekerdim. Bu esnada benim saçımı tutup başımı sallayarak
beni alaya almıştı. İşte bundan bana büyük bir sevinç gelmişti.
Çünkü o maskara, o gemide herkesten hakîr beni bulmuştu. İkinci
sevincim şudur: Bir mescid içinde hastalanmıştım ve bir yere
gidememiştim. Oranın müezzini içeri geldi ve benden dışarı çıkmamı istedi.
Güçsüzlüğümden dediğini yapamadım. Müezzin derhal beni ayağımdan
tutup sürükleyerek mescidin dışına çıkardı. [240/b] İşte ondan öyle haz
aldım ki sevincimden işim bitti. Üçüncü sevincim şudur: Bir gün bir duvar
dibinde oturuyordum. Bir adam gelip bana: “Ey şeyh! İşte sana gül suyu!”
diyerek üzerime bevl etti. Bundan bana o kadar sevinç geldi ki hiç öyle
sevinmemiştim.”
Kısacası bir kimse, kendi nefsinin en büyük düşmanı olduğunu tecrübe ile
yakinen bilse, ona hakaret ve aşağılama olduğunda sevinçli olacağını uzak
görmez. O kimse ki, nefsini anlamayıp onu büyük dostu kabul ederse, bir
kötülük ulaştığında onun saadet ve sevinç duyması imkânsızdır.
Bir kâmil şöyle demiştir: Eğer bütün insanlar beni kendi gördüğümden
daha rezil etmek isteseler yapamazlar. Çünkü ben kendi nazarımda en
aşağılardayım.
Muhakkak ki ashâb-ı kirâm, tâbiîn ve selef-i sâlihînin ahlâkı ve âdeti,
bâtınî temizliğe ehemmiyet vermekti. Bedenin dış görünüşüne o kadar
önem vermezlerdi. Onun için onlar ancak gönüllerinin temizlenip
süslenmesinde tam bir fikir ve özen sahibi olarak ahlâklarını
güzelleştirmişlerdi. Gönül temizliği ile manevî huzura erişmişlerdi. Dış
temizliğe çok fazla önem vermeyerek manevî temizliğe gitmişlerdi.
Çünkü ashâb-ı kirâm ellerini yıkamak için sabun ve üşnân [364]
bilmezlerdi. Ellerini mendil ile silmezlerdi. Onların mendilleri her zaman
koltuk altları idi. Et yedikleri zaman parmaklarını kum ve toprak ile
oğarlardı. Tahâretlerini taş ile yaparlar, çamurlu yollarda yalın ayak
yürürlerdi. Hıristiyan sürahisinden abdest alırlar, mescidlerde çıplak zemin
üzerinde çarık ile namaz kılarlardı.
Selef-i sâlihîn arpa ve buğday ekmeği yerlerdi. Hâlbuki harman döğen
hayvanlar o hubûbât üzerine bevl etmiş olabilirlerdi. Devenin ve atın
terinden çekinmezlerdi. Hâlbuki develer ve atlar pislik içinde çok yatarlardı.
Ashâb-ı kirâm ve selef-i sâlihîn (r. anhüm)’den hiçbirisi necaset konusunun
inceliklerini sormamışlardı. Fakat şimdi sıra öyle bir zümreye geldi ki,
onlar insana zor gelecek gevşekliğe (ruûnet) temizlik adını verip onu, dinin
esası bilmişlerdir. İmandan olan pejmürdeliği pislik sanmışlardır.
Onlar dış görünüşlerinin süsüyle bir berber gibi uğraşırlar. İç dünyalarının
kibir, hevâ, ucub, riyâ ve dünya sevgisi gibi pisliklerle dolmasına
şaşırmazlar, onlardan nefret etmezler. Ancak bir kimse yağlı elini koltuk
altına silse ya da taşlar ile tahâret yapsa veya kuru yerde yalın ayak yürüse
ya da dinî yasaklara dikkat etmeyen birisinin kabından abdest alsa ya da
hasır serili bir mescidde seccâdesiz namaz kılsa, ondan yüz çevirirler. Onun
başına neler gelir, neler? Onunla birlikte olmaktan utanırlar. Onunla yemek
yemekten nefret ederler.
Çünkü zamanımızda iş, tam tersi olmuştur. Öyleyse insanlardan uzak
kalmak (uzlet) vacip mertebesine ulaşmıştır. Tam bir fikir (birliği) ile
kalbini kötülüklerden temizleyip güzelliklerle süsleyen, her muradına
kavuşmuştur.
Kalpten atılıp çıkartılacak kötü huylar
1-Kendini büyük görme (kibir)
2-Kıskançlık (haset)
3-İşlediği sevaplara güvenme (ucb)
4-Gösteriş (riyâ)
5-Cimrilik (buhl)
6-Lüzumsuz ve aşırı harcama (israf)
7-Bilgisizlik (cehl)
8-Allah’ın nimetlerini inkâr etme (küfrân-ı ni’met)
9-Allah’ın hükmüne râzı olmama (sahat-i kazâ)
10-Sabırsızlık (cez‘)
11-Sonunu kesin olarak iyi görmek (emn)
12-Allah’tan tamamen ümit kesmek (ye’s)
13-Zalimleri sevmek (hubbu’z-zaleme) [241/a]
14-İyi işler yapanlara kin besleme (buğzu’s-sâlihîn)
15-Kalbi sadece sebeplere bağlama (ta‘lîku’l-kalbi bi’l-esbâb)
16-Makam, mevki sevgisi (hubb-ı câh)
17-Ayıplanma korkusu (havf-i zemm)
18-Övülme isteği ve sevgisi (hubb-ı medh)
19-Nefsin kötü isteklerine uyma (ittibâ’u’l-hevâ)
20-Körü körüne birilerine benzemeye çalışma (taklîd)
21-Sonu gelmeyen istek ve arzular (tûl-i emel)
22-Açgözlülük (tama‘)
23-Alçaklık ve rezilliğe katlanma (tezellül)
24-İntikam peşinde olma (hıkd)
25-Kuru gürültü, şamata (şemâtet)
26-Düşmanlık (adâvet)
27-Korkaklık (cübn)
28-Aşırı öfke ile hiçbir şeyden korkmama (tehevvür)
29-Merhametsizlik ve alış verişte aldatma (gadr)
30-Hâinlik (hıyânet)
31-Verdiği sözden cayma (hulf-ı va‘d)
32-Başkaları hakkında kötü zanda bulunma (sû-i zan)
33-Uğursuzluğa inanma (tıyere)
34-Arsızlık, utanmazlık (vikãhat)
35-Dünya işlerine üzülme (hüzn fî emri’d-dünya)
36-Dünya işlerinde korkma (havf-i fîh)
37-İşlerinde dürüst olmayıp karışık işler yapma (gışş)
38-Karışıklık ve dedikodu çıkartma (fitne)
39-Dalkavukluk (müdâhene)
40-Sırf insanlarla yakınlık kurma (üns be-mahlûk)
41-Onursuz ve vakarsız olma (hiffet)
42-İnatçılık
43-Yapılması gereken işlere lüzumsuz yere karşı çıkmak (temerrüd)
44-Hayrı az olmak (salef)
45-Dinî işlerinde samimi olmamak (nifak)
46-Aldatıcı sözlerle kurnazlık yapmak (cerbeze)
47-Ahmaklık, bönlük (gabâvet)
48-Şiddetli hırs, tamahkârlık (şereh)
49-Ne harama ne de helâle bir isteği olmak (humûd)
50-Isrâr etmek.
Kalbi süsleyip güzelleştiren güzel huylar :
1-Allah’a iman,
2-Ehl-i sünnet inancını benimsemek (itikãd-ı ehl-i sünne),
3-Alçakgönüllülük (tevâzu),
4-Din kardeşine doğru yolu telkin etmek (nasihat),
5-Allah’ı zikir,
6-Allah’ın nimetlerine şükür (minnet),
7-Sırf Allah rzası için ibadet etmek (ihlas),
8-Allah’ı görür gibi ibadet etmek (ihsan),
9-Cömertlik (sehâ),
10-Kendi ihtiyacı olduğu halde nimeti başkasına vermek (îsâr),
11-Kalbi dünya işlerinden uzaklaştırıp Allah sevgisi ile doldurmak
(tasavvuf),
12-Dinî konularda tam istekli olmak (gayret),
13-Ahiret işlerinde başkalarına imrenmek (gıbta fî ameli’l-âhire),
14-Din ve akıl yönünden beğenilen davranışlar göstermek (mürüvvet),
15-Hiçbir karşılık beklemeden başkalarına yardım etmek (fütüvvet),
16-Hakk’a uygun söz ve davranış (hikmet),
17-Allah’ın lütuf ve nimetlerini dile getirmek (şükür),
18-Allah’tan hoşnut ve memnun olmak (rızâ),
19-Başa gelen musibetlerde Allah’tan başkasına şikâyetçi olmamak
(sabır),
20-Allah korkusu (havf minallah),
21-Allah’tan ümitli olmak (recâ minallah),
22-Kızdığına Allah için kızmak (buğz-ı fillâh),
23-Sevdiğini Allah için sevmek (hubb-ı fillâh),
24-Sebeblere tevessül ettikten sonra işin neticesini Allah’a bırakarak
Allah’tan gelene râzı olmak (tevekkül),
25-Sabırlı kimseleri sevmek (hubb-ı hamûl),
26-Övgü ve yerginin, kişinin nazarında bir olması (istivâ-i medh u zem),
27-Nefisle mücâdele etmek (mücâhede),
28-Hakk’ı, isimlerinin suretleri olan âlemde temâşâ etmek (tahkîk),
29-Arzu ve istekleri kısa tutmak (kasr-ı emel),
30-Hakk’a yönelmek için her şeyden el etek çekmek (zühd),
31-Az da olsa hakkına râzı olmak (kanaat),
32-Ölümü hatırlamak (zikr-i mevt),
33-Tüm işlerini Mevlâ’ya havâle etmek (tefvîz),
34-Allah’ın emrine boyun eğmek ve hoşa gitmese bile O’ndan gelene
itiraz etmemek (teslîm),
35-İlim elde etmek için mal mülk edinmek (temellük fî talebi’l-ilm),
36-Kalbin intikam duygusundan kurtulmuş olması (selâmetü’s-sadr ani’l-
hıkd),
37-Yufka yüreklilik (rikkat),
38-Karşılıksız merhamet ve sevgi ile iyilik yapmak (şefkat),
39-Yiğitlik ve cesurluk (şecâat),
40-Yumuşak huyluluk (hilm),
41-Nezaket ve yumuşaklık (rıfk),
42-Güvenilirlik (emânet),
43-Verdiği sözde durmak (vefâü’l-ahd),
44-Sözünü yerine getirmek (incâzü’l-va’d),
45-İnsanlar hakkında iyi düşünmek (hüsn-i zan),
46-Hak yolunda metânet ve tam bir isabetle dosdoğru gitmek (rüşd),
47-Maksadına ulaşmak için çok çalışmak (sa’y),
48-İşlerini acele etmeden düşünerek yapmak (teennî fi’l-umûr),
49-Ahiret işlerine hemen başlamak (mübâderet fî ameli’l-âhire),
50-Utanma duygusu (hayâ),
51-Din işlerinde sabır ve metânet (salâbet fî emri’d-dîn),
52-İbadet etmek için uzun ömür istemek (irâdetu tûlü’l-hayâti fi’l-
ibâdeti),
53-Öfkeyi yutmak (kazm-ı gayz),
54-Affedici olmak,
55-Allah’a kullukta devamlılık (istikãmet),
56-Allah’la dostluk edinme (üns-i billah),
57-Allah’a isteyerek ve severek kulluk etmek (şevk),
58-Ağırbaşlı ve heybetli olmak (vakar),
59-Allah sevgisi (muhabbetullah),
60-Güzel huy ve davranış sahibi olmak (edeb),
61-Allah’ın kalplere verdiği ilhamla bir şeyi bilmek (firâset),
62-İnancında şüphe, hâlinde leke ve davranışlarında kusur olmamak
(sıdk),
63-Aradığını elde etmek için eşyanın mânâları ve kavramları arasında
kalbin faaliyette bulunması, muhâkeme (tefekkür),
64-Anlamada ve kavramada çabukluk (zekâ),
65-Namuslu ve temiz olmak (iffet),
66-Kötü işlere pişman olup Hakk’a yönelmek (tövbe),
67-Nefsin kötü saldırılarına karşı gözcülük yapmak (muşarata ve
murâbata),
68-Nefsi ile hesaplaşmak (muhâsebe),
69-Nefsini azarlamak (muâtebe),
70-Nefsini cezalandırmak (muâkabe),
71-İbadetlere samimiyetle yönelmek (niyet),
72-Nefsin değil, Hakk’ın emrini yerine getirmek (irâdet),
73-Allah’ın huzurunda boyun büküp O’na teslim olmak (huşû’),
74-Şüphe ve tereddüde mahal olmayan doğru ve gerçek bilgi (yakîn),
75-Her hususta Hakk’a başvurmak (ubûdiyet),
76-Allah’tan başkalarının kulu ve kölesi olmamak (hürriyet),
77-Allah için üzülmek (hüznullah).
Nazm
1-Gönül ferah dileme gamdadır çü meyl-i nigâr
Ki pençe-i esed içre esirsin çü şikâr
2-Çün etti hükm gönül kal‘asında nefs-i adû
Cefâ çekilmese çıkmaz gönülden ol seg-sâr
3-Kilime darb-ı asâ döğmek olmadı hâşâ
Velî garaz bu ki çıksun kilimden o gubâr
4-Gubârlar ki derûnunda nefs huylarıdır
Gider dil âyinesinden gubârı bul dîdâr
5-Dibâgat eylese kendide cildi ol debbâğ
Acı devâlar ile delk ider anı sad-bâr
6-Ki tâ ba‘îd olan andan o illet-i pinhân
O sahtiyân ola hoş-bû hem olan Mushaf’a yâr
7-Haşeb tırâşı helâki sayılmaz ey Hakkı!
Tırâşı maslahatıdır onu bilür neccâr
Günümüz Türkçesiyle
1-Gönül, ferah isteme! Yâre meyil gamdadır ki aslanın ağzındaki av
misali esirsin.
2-Çünkü düşman nefis, gönül kalesine hükmetti. Cefâ çekmeyince o
köpek huylu gönülden çıkmaz.
3-Sopayla kilime vurmak, dövmek sayılmaz hâşâ! Ey dost, maksat o ki
çıksın kilimden o tozlar.
4-Tozlar ki içindeki nefsin kötü huylarıdır. Gider gönül aynasından
tozları, sevgiliyi bul.
5-Tabaklasa kendi de deriyi, o debbağ. [365] Acı ilaçlarla onu ovar,
yüzlerce kere.
6-Ki tabiatından o gizli illet uzaklaşsın. Hoş kokulu olsun, Kur’ân cildine
lâyık olsun.
7-Hakkı! Odunu yontmak, onu mahvetmek değildir. Marangoz bilir ki
yontulmak odun için iyidir.
[362] . Kur’ân-ı Kerîm’de tam bu metinde bir âyet olmamakla birlikte
buna yakın âyetler vardır. Mesela: “Allah, büyüklük taslayan her
zorbanın kalbini böyle mühürler.” (Gâfir, 40/35), “Çünkü Allah,
kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadîd, 57/23)
[363] . Ahrâr: Kelime mânâsı, hür kişiler demek olup tasavvufta dünya
kayıtlarından ve nefsin kötü sıfatlarının tesirinden kurtulmuş kimseler
demektir. (Cebecioğlu, a.g.e .)
[364] . Üşnân: Çöğen otu. Sabun yerine kullanılırdı.
[365] . Debbağ: Derileri sepileyip meşin, sahtiyan, kösele vesaire yapan.
Çünkü ashâb-ı kirâm ellerini yıkamak için sabun ve üşnân bilmezlerdi.
Ellerini mendil ile silmezlerdi. Onların mendilleri her zaman koltuk altları
idi. Et yedikleri zaman parmaklarını kum ve toprak ile oğarlardı.
Tahâretlerini taş ile yaparlar, çamurlu yollarda yalın ayak yürürlerdi.
Hıristiyan sürahisinden abdest alırlar, mescidlerde çıplak zemin üzerinde
çarık ile namaz kılarlardı.
Bir kâmil zât şöyle demiştir: “İnsan bütün varlıklar içerisinde kendinden
daha kötü birileri olduğunu zannettiği sürece o kibirli ve zorbadır. Kendisi
için bir makãm ve hâl görmezse, o zaman mütevâzi kullar zümresine dâhil
olur. Çünkü ahrârın en başta gelen zenginliği, kendini hor ve hakîr
görmektir.”
. Ahrâr: Kelime mânâsı, hür kişiler demek olup tasavvufta dünya
kayıtlarından ve nefsin kötü sıfatlarının tesirinden kurtulmuş kimseler
demektir. (Cebecioğlu, a.g.e .)
. Üşnân: Çöğen otu. Sabun yerine kullanılırdı.
. Debbağ: Derileri sepileyip meşin, sahtiyan, kösele vesaire yapan.
. Kur’ân-ı Kerîm’de tam bu metinde bir âyet olmamakla birlikte buna
yakın âyetler vardır. Mesela: “Allah, büyüklük taslayan her zorbanın
kalbini böyle mühürler.” (Gâfir, 40/35), “Çünkü Allah, kendini beğenip
böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadîd, 57/23)
5-Tabaklasa kendi de deriyi, o debbağ. Acı ilaçlarla onu ovar, yüzlerce
kere.
Kibir (kendini büyük görme), bütün ayıpların anası ve günahların en
büyüğüdür ki, kötü ahlâkın kaynağı ve madenidir. Kalp âfetlerinin en ağırı
ve en büyüğüdür. Kibirden kurtulan gönül, her hastalıktan uzak ve her
kederden ayrı olur. Onun için mübarek evliyâlar, kibri giderme hususuna
tam mânâsıyla himmet ederlerdi. Tevazu ve fakr yolunu seçerlerdi. Çünkü
Hak teala; “Allah büyüklük taslayan hiçbir zorbayı sevmez.”
İnsan ruhuna ait makamların asıllarından olan Allah’a tevekkül ve tefvîz
(işleri Allah’a ısmarlama) ile belâya sabır ve kazaya rızayı dört fasılla
açıklar.

