Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Kelime-i tevhîdin fazîletlerini, kerâmetlerini ve tesirinin özelliklerini bildirir

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde Dokuzuncu Madde Kelime-i tevhîdin fazîletlerini, kerâmetlerini ve tesirinin özelliklerini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: “Lâ …

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde

Dokuzuncu Madde

Kelime-i tevhîdin fazîletlerini, kerâmetlerini ve tesirinin özelliklerini

bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: “Lâ ilâhe

illallah” cümlesi en büyük ve en yüce kaledir. Mevlâ’nın birliği(ni öğreten

muhtasar) ilmidir. O sağlam kaleye giren, muhakkak ki dâimî nimetler ve

sonsuz saadetler elde eder. O sağlam kaleye girip korunmaktan uzak kalan,

bitmeyen bir azap ve daimî belâlara düçar olup sıkıntılara düşer. Bu

mübarek cümle kalbin sınırlarına bir kale olmadıkça; onun ruhu bu daireye

merkez gelerek, oraya hâkim olarak, nefsin hevâsının o merkez noktaya

girmesine engel olamadıkça, muhakkak ki sen, o koruyucu kalenin

dışındasın. Ruhun oraya girmemiştir.

Sırf ağızla zikretmekten bir fayda elde edilmemiştir. Öyleyse, bir düşün ki

bu mübarek cümleden senin nasibin ne kadardır? Eğer nasibin onun ruhu ve

mânâsı olduysa, şüphesiz iki cihan saadeti senin olmuştur. Adın en iyiler

zümresi içerisinde evliyâ defterine yazılmıştır. Eğer nasibin sırf dil lakırdısı

ise, o münafıkların hazzı kılınmıştır. Çünkü sadece “kale” demek insanı

korumaz. Nitekim “kılıç” kelimesi bir şeyi kesmez. İşte bu mübarek cümle

de mânâsıyla birlikte ruh ile ceset gibidir. Mânâsı olmazsa, cansız ceset

gibidir. Nitekim cansız bir cesetten fayda gelmediği gibi, bu cümle de

mânâsı olmazsa insanı korumaz.

İyiler zümresinden olanlar, bu cümleyi suret ve mânâsıyla almışlardır.

Onlar bu cümlenin suretiyle dışlarını, mânâsıyla içlerini süsleyip

güzelleştirmişlerdir. Onunla iki cihan saadetini bulmuşlardır.

Dilinle “Lâ ilâhe illallah” derken, (kalbinle) aile efradına, servetine ve

meskene can u gönülden meyledersen, zikrini samimiyetle yapamayacağın

muhakkaktır. Çünkü [235/a] hâl dili, söz dilinden daha tesirlidir.

Eğer “Lâ ilâhe illallah” cümlesinin mânâsının kalbinde bir meyvesi var

ise, niçin filana boyun eğersin? Filana sığınırsın? Filandan ümit edersin

veya korkarsın?

Madem ki “Lâ ilâhe illallah” derken Allah’tan başka şeylerle yakınlık ve

dostluk kurarsın; ne sen onlarınsın ne de onlar senindir. Çünkü “Kim Allah

için olursa, Allah da onun için olur” denilmiştir. “Onlar, bize karşı derin

saygı içindeydiler” (Enbiyâ, 21/90), “Biz onları gözetim altında

tutuyorduk” (Enbiyâ, 21/82) âyetleri böyle bilinmiştir.

“Lâ ilâhe illallah” dediğinde, eğer onun sendeki yeri sadece dil olup da

kalbinde onun meyvesi olmadıysa münafıklar zümresinden olmandan

korkulur. Eğer onun sendeki yeri kalp ise, sen gerçekten mü’minsin. Eğer

onun sendeki yeri ruh ise, muhakkak sen sâdık âşıksın. Eğer onun sendeki

yeri sır ise, şüphesiz sen keşfi açık ârifsin.

“Lâ ilâhe illallah” cümlesindeki “lâ (

)” harfi, kendisiyle sırların

üzerinden yabancılık tozlarının süpürüldüğü bir süpürgedir. Böylece

zikredenler “illallah” tecellîsinin arşına ve Hakk’ın temiz zâtına nazargâh

olduklarından, uyanık olup O’nun manevî yakınlık ve muhabbetine lâyık ve

münasip olurlar. Aşk içeceğiyle kendilerinden geçip ebediyyen Hakk’ın

huzurunda kalırlar. Nitekim Hak teala: “ Ey Dâvud! Benim için bir ev (kalp)

temizleyip hazırla da ben oraya yerleşeyim” diye buyurmuş ve irfâna

ulaşmanın şartının kalp temizliği olduğunu duyurmuştur.

Lüzumsuz ve faydasız şeylere bakmakla (manevî olarak) tozlanmışsan,

“Lâ ilâhe” zikrinin her şeyi kalpten söküp atmasına muhtaçsın. Ta ki her

şeyin sahibinin müşâhadesinde her şeyi kaybettiğinde, “Lâ ilâhe”nin her

şeyi sürüp çıkarmasında rahat bulursun ve “İllallah” kelimesinin

isbatına [358] kavuşursun. Tekrar ism-i zât (Allah) ile zevk ve lezzet alırsın.

İşte o zaman “Allah bes, bâki heves” (Allah her hususta sana yeterli, geri

kalanın gelip geçici hevesler) olduğunu bilirsin.

Eğer “Lâ ilâhe illallah” sultanı insanlık ülkesine hâkim olursa, onun

hükümran olduğu diyarda bencilliğe ait bir ev olmaz. Ve onda ağyardan biri

ikamet etmez. Onunla senin bile sabrın ve kararın kalmaz. “Hükümdarlar

bir ülkeye girdiklerinde, orayı bozarlar, halkının azîz ve üstünlerini

zelil ve hakîr ederler. (Evet) onlar böyle yaparlar” (Neml, 27/34) âyet-i

kerîmesi gereğince izzetli kibrin zelil, izzetli çokluğun azolur. Ve izzetli

beşeriyetin mahvolur, böylece her kötü huy bir güzel ahlâka dönüşür.

Her sultanın hükmü belli bir yerde nihayete ulaşır. Ancak “Lâ ilâhe

illallah” sultanı, hükmü evvelkilerin ve sonrakilerin hepsine geçerli olan bir

vâlidir. O, ezelîlerin en ezelîsinden ve ebedîlerin en ebedîsine sâbit ve

hükmü geçerli kalandır. Kimi kendi isteğiyle ve severek, kimi zorla ve

istemeden onun hükmüne mahkûm olur. Çünkü Hak teala halkı karanlık

tabiatlarında adaletiyle yaratıp lütfuyla onlara kendi nurunu serpmiştir. Bu

nurdan nasibi olanlar, iki cihan saadetini ve göz nurunu elde etmiştir. İşte ne

olduysa o zaman olmuştur. Kime o nurdan isabet etmişse o, fazîletler

âleminden olmuştur. O nurdan nasiplenmeyen ise, adalet âleminde

kalmıştır. Bahsedilen nur, sûretleri ve maddî varlıkları (suver ve eşbah)

şâmil değildir. Belki o, hidâyetten ibarettir ki kalplere nâzil olur. Eğer

tefrîd [359] semasından tevhid güneşi kalp dünyasına parlayıp doğarsa, nefsin

âdetleri onunla yok olup beşerî (yönü ile alâkalı) karanlık açılır. Ve

“yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlandı” (Zümer, 39/69) âyetinin ışığıyla

yaratılmışların saflar hâlinde “Lâ ilâhe illallah” sancağının altında

toplandığı görülür.

Güzel ve temiz “La ilâhe illallah” cümlesi öyle mübarek bir ağaçtır ki

neticesi vahdâniyet marifetidir. Meyvesi ferdâniyyetin ikrârıdır. Bütün

kâinâtın varlığından maksat, bu yüce devlete ermektir. Nitekim Hak teala

buyurmuştur ki; “ Kulum, seni kendi tevhîdim için yarattım. Bütün eşyayı da

senin için yarattım. [235/b] Gökyüzü seni gölgeler, yeryüzü sana neşe ve

zindelik verir. Yüce nurlar senin üzerine doğar. Aşağı (derecedeki) varlıklar

sana hizmet eder. Orası senin yetki ve hareket yerindir. Bütün hepsi senin

içindir. Sen de benim içinsin. Fakat sen benden başkasıyla meşgulsün.

Hâlbuki seni benden alıkoyan her nimet (aslında) bir cezadır. Seni benden

uzaklaştıran her ihsan, (aslında) sana bir belâdır.”

İrfan yolunda ilerleyen sâlikin konakları üçtür: Fenâ âlemi, cezbe âlemi,

kabza âlemi.

Fenâ âleminde olduğun sürece “Lâ ilâhe illallah” cümlesine devam

edersin. Cezbe âleminde olduğun sürece “Allah, Allah, Allah” demeye

devam edersin, Allah kelimesinin hakikatine erince (hemzesini) kesersin.

Kabza âlemine geldiğinde “Hû, Hû, Hû” demekle meşgul olursun. Onun

için kalbin sırlarını keşfedenler “Lâ ilâhe illallah” der, ruhun sırlarını keşf

edenler “Allah” der, sırrın sırlarını keşf edenler ise “Hû” der. Çünkü “Lâ

ilâhe illallah” zikri, kalplerin azığıdır. “Allah” zikri, ruhun gıdasıdır. “Hû”

zikri ise sırların azığıdır.

“Lâ ilâhe illallah” kalplerin mıknatısıdır. “Allah” zikri ruhların

mıknatısıdır. “Hû” zikri sırların mıknatısıdır. Kalp, ruh ve sır, bir hokka

içindeki sadefte bulunan bir inci gibidir ya da bir oda içindeki kafeste

bulunan bir kuş gibidir. Hokka ve ev kalbe, sadef ve kafes ruha, inci ve kuş

ise sırra misaldir. Nitekim eve girmedikçe kafese ulaşamadığın gibi, kafese

ulaşmadıkça kuşu alamazsın. Bunun gibi, kalbe girmeyen ruha ulaşamaz.

Ruha ulaşamayan ise sırra eremez. Kalpler âlemine girdiğinde şüphesiz ki

ruhlar âlemine erişirsin. Oradan da sırlar âlemine varırsın. Şu halde, kalbin

kapısını “Lâ ilâhe illallah” anahtarı ile açıp ruhun kapısını “Allah” lafzı ile

açarsın. Sır kuşunu “Hû” kurtumuyla [360] terbiye edersin. Çünkü “Hû”

demek, o kuşa tane serpmektir.

Burada kalbi eve, ruhu kafese ve sırrı kuşa benzetmemiz mecazdan

ibarettir.

Kalpler

âleminden

atlayıp

geçmedikçe

ruhlar

âlemine

girilemeyeceğine, ruhlar âleminden geçmedikçe de sırlar âlemine

ulaşılamayacağına işarettir. Ancak işin hakikati bunun aksidir. Çünkü ruhlar

âlemi, kalpler âleminden daha büyüktür. Sırlar âlemi ise ruhlar âleminden

daha geniştir. Öyleyse bunun gerçek misali birbirini kuşatan üç dairedir ki

en büyük daire, sırlar âlemi, orta daire ruhlar âlemi ve küçük daire kalpler

âlemidir, diye bilinmiştir.

Kalpler âlemi ruhlar âleminden küçük kabul edilmiştir. Çünkü kalpler

âlemi şehâdet âlemine, sırlar ve ruhlar âleminden daha yakın bulunmuştur.

Şehâdet âlemi ise cisimler, şekiller ve suretler âlemidir. Darlık, korku,

üzüntü, keder ve çekinme âlemi olarak yaratılmıştır. Ruhlar ve sırlar âlemi

ise, genişlik, rahatlık, sevinç, ikram, emniyet ve güven âlemleridir. Acaba

bu gökyüzünde bir yıldız buldun mu? Bu denizden bir damla aldın mı?

Yahut istilâcı nefsinle, baskın olan beşeriyetin ve şeklî tabiatınla kat kat

karanlıklar içinde kaldın mı?

Şu halde nefis âleminden kalp âlemine, vücudunun karanlığından şuhûd

nuruna çıkmaya ve yükselmeye gayret et. Böylece gözlerin görmediğini

görüp kulakların işitmediğini işitirsin. Çünkü nefis âlemi, beşeriyet âlemi ve

tabiat âleminin üçü, adalet âleminin en aşağı tabakaları ve en tehlikeli

yerleridir. Kalp âlemi, ruh âlemi ve sır âleminin üçü, yüce âlemin dereceleri

ve yükseliş merdivenleridir.

Nefis âlemi, gaflet ehlinin aşağı mertebesidir. Beşeriyet âlemi, fâsıkların

aşağı mertebesidir. Tabiat âlemi, [236/a] münafıkların aşağı mertebesidir.

Orası aşağıların en aşağısıdır. Kalp âlemi, çok ibadet edenlerin (âbidler)

mîrâcıdır. Ruhlar âlemi, âşıkların mîrâcıdır. Sırlar âlemi, âriflerin mîrâcıdır.

Dâimî zikir ile tabiatının, beşeriyetinin ve nefsinin aşağı mertebelerinden

kalp derecesine yükselirsen; Hakk’ın kudretine teslim olup O’na gidersin.

Kalpleri evirip çeviren Allah’ın, kalbini bir an korkudan ümide, sevinçten

üzüntüye, genişlikten darlığa, bekâdan fenâya, ayıklıktan sarhoşluğa,

yokluktan varlığa çevirdiğini, bir an da gelip söylenilen hâlleri aksine

döndürdüğünü müşâhade edersin. Bazen öyle olur ki “Hakk’ın

cezbelerinden bir cezbe, insanların ve cinlerin amellerinden daha tesirlidir”

sözü gereğince seni senden cezb edip alır. Kalbin onunla huzurlu ve sâkin

olur. Şu halde başlangıç ve sonuç “Lâ ilâhe illallah” cümlesidir. En güzel ve

en doğru söz odur. Sığınılacak sağlam kale ve âlemlerin Rabb’inin daveti

odur.

“Allah’ım! Bizi en sağlam kalene al! Âmin, ey yardım edenlerin en

merhametlisi!”

Nazm

1-Ne haddi var bu hâkin nice tevhîd-i Hudâ söyler

Ne mümkindür ki şemsi zerre medh eyler senâ söyler

2-Neye benzer bizim ol Zât-ı pâki vasfımız gûyâ

Düşüp deryâya bir mûr ol hadîs-i âşinâ söyler

3-Habîbi çünki lâ uhsî senâ dir pes dahi kimdir

Ki ol vasf-ı cemâl-i bâ-kemâl-i Kibriyâ söyler

4-Nice mest-i mey-i tevhîd olur ol dûn-himmet kim

Hudâ rızkın vire halka hudâvend-i atâ söyler

5-Hüviyet bilmez ol sûfî ki mağlûb-ı hevâ olmuş

Sadâ-yı enkerü’l-esvât âş u lôbiyâ söyler

6-Hakîkat müşrik oldur kim hakîkatden dem urmuşken

Varup sultâna arz-ı hâcet eyler ilticâ söyler

7-Gel ey Hakkı gönül Kur’ân’a vir andan haber söyle

Ki Kur’ân u haberden nutk ider çün evliyâ söyler

Günümüz Türkçesiyle

1-Bu toprak(beden)in ne haddine, tevhidi nasıl söyler? Mümkün müdür

ki, bir zerre güneşi meth edip övsün.

2-Neye benzer, bizim O pâk zâtı vasfetmemiz gûyâ; Deryaya düşen bir

karınca, orada gördüğünü söyler.

3- Çünkü Habibi, “seni övmekten âcizim” diyor. O kimdir ki kemâl sahibi

Mevlâ’nın cemâlini vasfetmeye kalkışır?

4-Himmetten nasibi olmayan, nasıl tevhid şarabıyla mest olur ki? Halkın

rızkını Allah verirken, o “Efendim verdi” der.

5-Hakikatı bilmez o sûfî ki hevâsına mağlup olmuş; seslerin en çirkini [361]

aş ve fasülye söyler.

6-Gerçek müşrik odur ki hakikatten söz ederken, varıp sultana bir hâcetini

söyler, ona sığınır.

7-Gel ey Hakkı! Kur’ân’a gönül ver; ondan haber söyle ki evliyâ hep

ondan söyler, ondan konuşur.

[331] . Bu cümle yazma nüshada bulunmamaktadır.

[332] . Cezbe: Celb etme, çekme. Tasavvufta, ilahî inayetin gereği olarak

Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna

bahşedip çabası ve çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırması.

(Uludağ, a.g.e ., s.117.)

[333] . Akik: Meşhur ve kıymetli olup ekseriya kırmızı renkte olan ve

yüzük gibi şeylere takılan taş.

[334] . İstiğrâk: Gark olmak, dalmak, batmak. Tasavvufta, ilahî sevginin

istîlâsı altında sevgiliyi temâşâ ederken sâlikin kendisi, maddî âlem ve

mâsivâ hakkında hiçbir his, idrak ve şuûra sahip olmaması. Bu halde

bulunana müstağrak denir. İstiğrâk hâlindeki bir sâlik, suya atılan ve batan

taş gibidir. İlahî muhabbet ummanında ve vahdet denizinde öyle batmış ve

yok olmuştur ki, geride bir eser ve nişan bırakmamıştır. (Uludağ, a.g.e., s.

258.)

[335] . Cevher: Bir şeyin özü, esası. Tasavvufta: İlahî (Rahmânî) nefes,

küllî heyûla ve bundan belirip ilahî kelime ile varlık kazanan mevcut.

(Uludağ, a.g.e., s. 116.) Felsefede: Varlığı kendinden olan, var olmak için

kendi dışında başka bir şeye muhtaç olmayan varlık. Allah›a inanan

filozoflar iki çeşit cevher kabul etmişlerdir. Yaratıcı cevher, Allah.

Yaratılmış cevher, madde, ruh. Allah›ı cevher olarak vasıflandırmak noksan

bir anlayıştır. Çünkü cevher Allah›ın sıfatlarından «kıyam binefsihî: varlığı

kendinden olan» sıfatını belirtebilir. Allah›ı sıfatları ve isimleriyle tanımak

icab eder. Maddeci filozoflar cevher olarak yalnız maddeyi kabul ederler.

Oysa madde Allah›ın yarattığı âlemlerden sadece biridir. Fizik ilmi

maddenin enerjiye ve enerjinin maddeye dönüştüğünü göstermiştir. Madde

de enerji de belli kanunlara bağlıdır. Kanun varsa kanun koyucu da vardır.

Madde ve enerjiye hakim olan ve kanunları koyan, madde ve enerjiyi

yaratan Allah›dır. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, İnternet.)

[336] . Vücud: Varlık, buluş. Tasavvufta; a-En mükemmel anlamdaki vecd

hâli, Hakk’ı bulma, erme. Sâlik, beşeriyetinden tam olarak fânî olunca

Hakk’ı bulur. Zîra hakikat sultânı tecellî edince, benlikten eser kalmaz, b-

Varlık, insanın kendinde bir varlık görmesi, kibir. “ Senin vücudun öyle bir

günahtır ki, başka hiçbir günah onunla mukayese edilemez.” Zîra gerçek

varlık, Hakk’ın varlığıdır. Bizimki iğreti, hatta hayalîdir. Vücud-ı Mutlak:

Mutlak varlık. Vücud-ı baht: Sırf ve hâlis varlık. Vücud-ı Hakiki: Gerçek

varlık. Vücud-ı küllî: Üniversal varlık. Vahdet-i vücud: Yegâne varlık. Bu

deyimler Hakk’ın mutlak varlığına işaret eder. Vücud-ı mukayyed: Hakk’ın

mutlak varlığının tecellîsi ile hâsıl olan çok sayıdaki şeylerin varlığı.

(Uludağ, a.g.e ., s. 524.)

[337] . Mücerred: Yalnız, tek. Hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan. Tek

başına.

[338] . Huzur: Hâzır olma, huzurda bulunma. Tasavvufta; a-Vahdet

makãmı, b-Hakk’ın huzurunda bulunma ve kendinden geçme. Halktan gâib

olan Hakk’ın huzurunda bulunur. c-Huzûr-ı kalb: Kalbin, saflık sâyesinde

gözden gâib olan sevgilisinin yanında hâzır olması. Huzur-ı Hak: Sâlikin

Hakk’ı kalbinde hâzır bulması. (Uludağ, a.g.e., s. 234.)

[339] . Gâib, gayb: Görünmeyen, örtülü, gizli anlamlarındadır. Tasavvufta,

a-Duyu organları ve akıl ile bilinemeyen varlıklar ve bunların bulundukları

âlem, manevî ve rûhânî âlem, b-Hakk’ın kendisinden değil, senden

gizlediği şeyler. (Uludağ, a.g.e ., s. 189.)

[340] . Sırr: Ruh gibi insan bedenine tevdî edilen bir lâtîfe. Kalp, ruh ve sır

sıralamasında sır ruhtan sonra gelir ve ondan daha latiftir. Kalp marifet, ruh

muhabbet, sır temâşâ mahallidir. (Uludağ, a.g.e., s. 430.

[341] . Gaybet: Kendini kaybetme, kendinden geçme. Tasavvufta, Hak’tan

gelen feyz ve tecellînin çokluğu ve kuvveti sebebiyle sâlikin çevresinin ve

bizzat kendisinin ne yaptığını fark edemeyecek şekilde kendini kaybetmesi.

Halktan ve nefsinden gâib olan Hak ile hâzır olur, yani onun huzurunda

bulunur. (Uludağ, a.g.e ., s. 189.)

[342] . Üns: Hakk’a yaklaşmanın özü. Bazen de ilahî mertebenin

güzelliğinin eserini kalpte görmeyi anlatmak için kullanılır; bu celâlin

cemâlidir. Bu mertebeye ulaşan kimse, her şeyin Hakk’ın katından tam bir

hikmete göre meydana geldiğini görür. Abdürrezzak Kâşânî, Letâifu’l-

a’lâm fî işârâtı ehli’l-ilhâm,- Tasavvuf Sözlüğü , çeviren, Ekrem Demirli, İz

Yayıncılık, İstanbul 2004, s. 84.)

[343] . Vird-Evrâd. Günlük dualar, düzenli bir şekilde belli zamanlarda

okunmak üzere âyet, hadis ve ermişlerin sözlerinden derlenmiş dualar,

ahzâb, hizb, ezkâr, zikir. Her tarikatın kendine özgü bir evrâdı vardır. Bu

dualar günün ve gecenin belli saatlerinde topluca veya ferden yüksek veya

alçak sesle okunabilir. (Uludağ, a.g.e., s. 523- 524.)

[344] . Lâhût: Eşyaya sirâyet eden bir hayat olup bunun mahalli nâsuttur.

Saf vahdete de Lâhût denir. (Uludağ , a.g.e ., s. 303.)

[345] . Murâkabe: Denetleme, gözetleme, dikkati belli bir noktaya

toplama. Tasavvufta; a-Bir kulun “Hak teala bütün hâl ve hareketlerimi

bilmektedir” şeklinde bir şuur ve idrak içinde olması, b-Kalbi, ona zarar

veren şeylerden korumak, Allah her an beni görüyor, kalbime bakıyor

anlayışı içinde olmak, c-Feyz beklemek. (Uludağ, a.g.e., s. 344.)

[346] . Hâtır (çoğulu, havâtır): İnsanın içine gelen hitap, iç âlemde

duyulan ses, alınan mesaj. Bu mesaj Allah’tan, melekten, şeytandan ve

nefisten olabilir. Allah’tan gelen hitâba hâtır-ı Hak, melekten gelene ilham,

şeytandan gelene vesvese, nefsten gelene hevâcis ve hadisu’n-nefs denir.

(Uludağ, a.g.e ., s. 212.)

[347] . Vukûf: Durmak, bilmek demektir. Tasavvufta; sâlikin ısrar, dikkat

ve özenle belli hususlar üzerinde durması, onları kavramaya çalışmasıdır.

Nakşîbendîlere göre üç önemli vukûf vardır: Vukûf-ı kalbî, vukûf-ı adedî,

vukûf-ı zamânî. 1-Vukûf-ı kalbî.

Nakşîbendiye’nin râbıta, zikir, murâkabe, hıfz-ı nisbet ve sohbet-i şeyh

gibi altı esasından biridir. Sâlikin her çeşit bağdan; bilinen, düşünülen, hâtır

ve hayalden geçirilen her türlü fikir, hayal ve histen uzak durup tam bir

teveccühle kalbine yönelmesine, sonra basîret gözüyle kalbin hakikatine

bakışını yoğunlaştırmasına ve bu suretle kalbinde İlâhî sırların zuhûr

etmesini beklemesine denir. (Uludağ, a.g.e ., s. 525.)

[348] . İlm-i ledün: Mutasavvıflar bütün ilimlerin Allah katından geldiğine

inanırlar. Ancak şer’î ve zâhirî ilimler melek ve Rasûl aracılığı ile gelir.

İlham ise aracısız olarak doğrudan Hak’tan gelir. Onun için ilhâma ilm-i

ledün denilmiştir. Bu ilim kişiye özgü mahrem bir bilgidir. (Uludağ, a.g.e .,

s. 245-246.)

[349] . Cezbe: Tasavvufta İlâhî inayetin gereği olarak Cenâb-ı Hakk’ın,

kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna bahşedip çabası ve

çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırmasıdır. Cezbu’l-ervâh:

Velîlerin ruhlarını Allah’ın kendine çekerek onlara zikir ve vuslatın hazzını

tattırması. Hakk’ın ruhları yüceltmesi. Cezbeye tutulan velîlere meczûb

(cezbeli) adı verilir. Cezbe hâlindeki sâlik sorumlu ve yükümlü sayılmaz.

(Uludağ, a.g.e ., s. 117.)

[350] . Himmet: a-Bir kemâl hâlini veya diğer bir şeyi elde etmek için

bütün rûhânî güçleriyle birlikte kalbin Hakk’a yönelmesi, b-Hâlis ve iyi

niyet. İsâbetli ve sıhhatli karar her şeyden önce gelir, c-Ermiş kişilerin

maksadı hâsıl eden, iş bitiren ve dilediklerini yerine getiren gücü. Erlerin

himmeti dağları yerinden oynatır. Pirler dervişlerini himmetleriyle terbiye

ve idare ederler. (Uludağ, a.g.e ., s. 227.)

[351] . İtikaf: Bir yere kapanıp ibadetle vakit geçirme demektir. Bilhassa

Ramazan ayının son on gününde câmide maksûre denilen yerlere kapanıp

ibadetle vakit geçirmek.

[352] . İhram: 1-Hacıların Kâbe’yi tavaf için Mekke hâricinde örtünmeğe

mecbur oldukları dikişsiz bürgü. 2-Arapların büründükleri büyük yün

çarşaf. 3-Sedire veya yere serilen yün yaygı.

[353] . Kerâmet: Tasavvufta peygamberlik iddiasıyla ilgisi olmaksızın bir

kişide hârikulâde bir hâlin zuhûr etmesidir. Eğer kendisinden bu hâl zuhûr

eden kimse amel-i sâlih sahibi değilse o hârikulâde hâl istidrac adını alır.

Peygamberlerden zuhûr eden hârikulâde hallere mûcize denir. Kerâmet

Hakk’ın velîsine bir ikramıdır. Kerâmet iki çeşittir: 1-Mânevî ve hakîki

kerâmet: İlimde, irfânda ve adamlıkta gösterilen üstün meziyetler, hasletler,

fazîletler. “En büyük kerâmet, kişinin kötü huyunu bırakıp iyi huy

edinmesidir.”, “İstikamet, kerâmetten üstündür.” 2- Kevnî ve sûrî kerâmet:

Uzun mesafeyi kısa zamanda alma, az gıdayı çoğaltma, su üzerinde

yürüme, ateşte yanmama gibi. Sûfîler bu tür kerâmetlere fazla önem

vermez, bunun mekr-i İlâhî olmasından korkarlar. Kerâmeti çocukları

uyutan haşhaşa veya onları eğlendiren oyuncaklara benzetirler. Velî kemâle

erdikçe kerâmeti azalır. (Uludağ, a.g.e ., s. 283.)

[354] . Hayz-ı ricâl: Tasavvufta sâlikin cezbeye kapılarak ve vecde gelerek

kendinden geçmesi, bu yüzden hayız gören kadınlar gibi Allah’ın huzuruna

çıkamaması hâli. Bazı mutasavvıflar kerâmetleri ve hârikulâde halleri de bir

eksiklik olarak değerlendirir ve bu hallere de erlerin hayzı derler. (Uludağ,

a.g.e ., s. 216.)

[355] . Vird, evrâd: Günlük dualar, düzenli bir şekilde belli zamanlarda

okunmak üzere âyet, hadis ve ermişlerin sözlerinden derlenmiş dualar,

ahzâb, hizb, ezkâr, zikir. Her tarikatın kendine özgü bir evrâdı vardır. Bu

dualar günün ve gecenin belli saatlerinde topluca veya ferden yüksek veya

alçak sesle okunabilir. (Uludağ, a.g.e ., s. 523.)

[356] . “Onlar: “Benlik sevgisi doldu” dediler” cümlesi, yazma nüshada

yoktur.

[357] . Burada Hz. İbrahim (a.s.) ın atıldığı ateşin, “Ey ateş, İbrahim’e

serin ve esenlik ol” (Enbiyâ 21/69) emr-i ilahisiyle gül bahçesine

dönmesine işaret edilmektedir.

[358] . İsbât: Sâlikin alışkanlıklarından gelen vasıflarını ortadan

kaldırması mahv, yerine ibadetin hükümlerini koyması isbattır. O halde kötü

amel ve davranışlarını yok edip yerine iyilerini koyan, mahv ve isbatı

gerçekleştirmiş olur. Kelime-i tevhîdin “lâ ilâhe (ilâh yoktur)” kısmına nefy,

“illallah” kısmına isbat denir. (Uludağ, a.g.e ., s. 253.)

[359] . Tefrîd: Sâlikin zahirini mal ve mülkten, bâtınını karşılık bekleme

anlayışından arındırması, yaptığı her şeyi sırf Hak rızası için yapması,

makam ve hâl sahibi olma düşüncesini hatır ve hayalinden dahi

geçirmemesidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 342)

[360] . Kurtum: Usfur otu tohumu.

[361] . Burada «Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin

en çirkini merkeplerin sesidir.» mealindeki (Lokmân sûresi, 31/19)

âyetine işaret edilmiştir.

Çünkü insan vücudu kalp ile onu evirip çeviren (Mukallib; Allah teala)

arasında perde olmuştur. Şu halde vücut, erkân ve enâniyyet kedurâtından

temizlendiğinde gönül dostunu bulur. Hakk’ın yakınlığı (üns) ve huzuru nûr

üstüne nûr olur. Daha önce bahsedilen nurlar ona, Hakk’ın cezbeleriyle

gelir.

9-Bazen mücerred olup, iki cihanı seyrederim. Bu toprağı, suyu bırakıp

havada yok olurum.

Zâkirin himmeti düşük olmamalı yani keşif ve kerâmetlere takılıp

kalmamalı. Kerâmetin erkeklerin hayzı (hayz-ı ricâl) olduğunu bilmelidir.

Allah’ın zikrinden başka dua ve evrâd ile meşgul olmayıp ancak farz ve

sünnet namazları kılmalıdır. O kadar çok zikretmelidir ki lafzın sureti

dilinden düşüp eseri kalbine, oradan ruhuna, ruhundan da sırrına gitmelidir.

Böylece onun kalbi Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ) temiz, ruhu özgür

ve sırrı mukaddes olup zikrettiği (Hakk’a) ulaşmalıdır.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dâimî zikir

melekût âleminin hayret verici gerçeklerinin anahtarı ve lâhût makãmının

yakınlığıdır. Dâimî zikir, sadece dil ve kalp ile yapılan zikir değildir.

Bilakis, zikredenin daima kendi kalbine bağlı kalması ve onun hizmetkârı

olması lazımdır. Böylece kalbini halka meyletmekten ve düşmanlıktan,

geçmiş ve gelecek düşüncelerinden muhafaza etmesi; işlerini idare edip

düzene koymakla ilgili düşüncelerden korumuş olmasıdır ki, sonuçta hâli

temiz ve sâde olsun. Her zaman dikkatini Hak tealaya yöneltip (murâkabe)

O’nun yüce huzurunda emrine hâzır olsun. O’nun zikri ve fikriyle dolu

olsun. Zâkir, şeytanî ve nefsanî dürtüleri (havâtır) giderip Allah’ın zikri

cilâsıyla kalbine cilâ vermelidir. Hatta kalp temizliğinden (tasfiye) önce

İslâm inanç esaslarına ve namaz bilgilerine yoğunlaşıp diğer aklî ve hissî

meselelerle meşgul olmamalı ve onlara ilgi duymamalı şeytanî ve nefsanî

dürtüleri giderip huzur ve murâkabeye ermelidir.

Lüzumsuz ve faydasız şeylere bakmakla (manevî olarak) tozlanmışsan,

“Lâ ilâhe” zikrinin her şeyi kalpten söküp atmasına muhtaçsın. Ta ki her

şeyin sahibinin müşâhadesinde her şeyi kaybettiğinde, “Lâ ilâhe”nin her

şeyi sürüp çıkarmasında rahat bulursun ve “İllallah” kelimesinin isbatına

kavuşursun. Tekrar ism-i zât (Allah) ile zevk ve lezzet alırsın. İşte o zaman

“Allah bes, bâki heves” (Allah her hususta sana yeterli, geri kalanın gelip

geçici hevesler) olduğunu bilirsin.

5-Hakikatı bilmez o sûfî ki hevâsına mağlup olmuş; seslerin en çirkini aş

ve fasülye söyler.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Harflerin zikri,

dil ile yapılan zikirdir. Daimî zikrin ilk mertebesi olan o zikirde huzur

yoktur. Daha sonra gönül dil ile uyumlu olur ve Allah’ın zikri dilden kalbe

geçip kalbî zikir olur. Bu zikir huzurdur ki devamlı zikrin ikinci

mertebesidir. Bundan sonra o huzurdan, zikrolunana (mezkûr) gâib olup bu

zikir sırrî olur. O zikir gaybettir ki daimî zikrin üçüncü mertebesidir.

Çünkü bir kimse eskilerin ve yenilerin bildiği bütün ilimleri öğrense bile,

ömrünün son anında hiçbir bilgi ona fayda vermeyip hepsi aklından çıkıp

gider. Eğer bir kimse huzura erişmiş bir ruha sahip olup Hakk’ın gerçek

birliği âlemine (daire-i vahdet) ayak basmış olsa, o Hakk’ın gerçek birliği

olan huzurdur ki ölüm hâlinde onunla kalıp ona yardımcı olur. Öyleyse her

zaman dikkatli bir şekilde kalbin hâllerini (vukuf-ı kalbî) bilmek lâzımdır.

Çünkü Hakk’a yakınlığın huzurunu bulmak her ârife gereklidir.

Allah’ı zikir dilde sürekli yapılmakla kalbe intikal eder. Orada çalışıp

gayret etmekle sırra ulaşır ve zikir ehli Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ)

geçer. “Bu, Allah’a (göre) güç değildir.” (İbrahim, 14/20) İrfân tâliplisi

zikir ehli, zikre devam ederek o kadar Allah’ı çok zikreder ki, dilin zikri

kalbin zikri olur. Kalbin zikri sırrın zikri olur. Sırrında zikreden zâkir, ünsî

olup ünsînin zikri de zikr-i kudsîde son bulur.

Dâimî zikrin neticelerini, manevî dalış ve kavrayışını (istiğrâk), (istiğrâk

halinde iken meydana gelen) hallerini ve yüceliklerini bildirir.

Nitekim su ile ateş bir araya geldiğinde söndürme sesi işitilir. Aynı şekilde

zikir ateşinin, o zikir sahibinin vücudunu yıkma, diğer şeyleri sürüp

çıkarma ve yakma sesleri gelir. Bundan sonra zikir ateşi onun diğer

âzâlarına geldiğinde, ona kendi vücudunun kısımlarından değirmen sesi,

deniz dalgalarının sâhilde çıkardıkları çarpma sesi, nehir sularının büyük

taşlar ile çarpışma sesi, kuvvetli rüzgârların ağaç yapraklarında çıkarttığı

hışırtı sesi, büyük ateşin kuvvetli rüzgârla tutuşması sesi, şiddetli gök

gürültüsünden doğan yıldırımların sesi ve bunların benzeri büyük gürültüler

gelip her birinde binlerce zevk ve safâ bulur. Bu seslerin sırrı şudur ki;

insan vücudu yerde, gökte ve ikisinin arasında bulunan kesif ve latif

cevherin karışımından meydana gelmiştir. Bahsedilen sesler bu özlerin

zikirleri ve tesbihleridir. O zikirleri kendi vücudunda bulan kimse

muhakkak ki, Hak tealayı her lisan ile zikretmiş olur.

“Lâ ilâhe illallah” kalplerin mıknatısıdır. “Allah” zikri ruhların

mıknatısıdır. “Hû” zikri sırların mıknatısıdır. Kalp, ruh ve sır, bir hokka

içindeki sadefte bulunan bir inci gibidir ya da bir oda içindeki kafeste

bulunan bir kuş gibidir. Hokka ve ev kalbe, sadef ve kafes ruha, inci ve kuş

ise sırra misaldir. Nitekim eve girmedikçe kafese ulaşamadığın gibi, kafese

ulaşmadıkça kuşu alamazsın. Bunun gibi, kalbe girmeyen ruha ulaşamaz.

Ruha ulaşamayan ise sırra eremez. Kalpler âlemine girdiğinde şüphesiz ki

ruhlar âlemine erişirsin. Oradan da sırlar âlemine varırsın. Şu halde, kalbin

kapısını “Lâ ilâhe illallah” anahtarı ile açıp ruhun kapısını “Allah” lafzı ile

açarsın. Sır kuşunu “Hû” kurtumuyla terbiye edersin. Çünkü “Hû” demek, o

kuşa tane serpmektir.

Zâkirin himmeti düşük olmamalı yani keşif ve kerâmetlere takılıp

kalmamalı. Kerâmetin erkeklerin hayzı (hayz-ı ricâl) olduğunu bilmelidir.

Allah’ın zikrinden başka dua ve evrâd ile meşgul olmayıp ancak farz ve

sünnet namazları kılmalıdır. O kadar çok zikretmelidir ki lafzın sureti

dilinden düşüp eseri kalbine, oradan ruhuna, ruhundan da sırrına gitmelidir.

Böylece onun kalbi Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ) temiz, ruhu özgür

ve sırrı mukaddes olup zikrettiği (Hakk’a) ulaşmalıdır.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikir ehli,

Allah’ı zikir hâlinde iken hangi edepler ile edeplenmelidir? İlk önce kalıbını

ve kalbini bütün meşguliyetlerden uzak ve boş tutmalıdır. İkinci olarak

tövbe için ya gusletmeli ya da abdest almalıdır. Üçüncü olarak iki rekat

abdestle şükür namazı kılmalıdır. Dördüncü olarak hoş kokulu temiz ve

tenha bir mekân bulmalıdır. Beşinci olarak o mekânın karanlık bir

köşesinde itikaf ihramını asıp bir seccâde kadar yer kesip hasır ve kilim

üzerinde bir seccâde sermelidir. Altıncı olarak o serili seccâde üzerinde

kıbleye dönüp bağdaş kurmalı, ellerini dizlerinin üzerine koyup içinden

(sessizce) zikretmelidir. Yedinci olarak gözlerini kapayıp bâtınî hislerini

açmaya yönelmelidir. Sekizinci olarak şeyhinin hayalini göz önüne getirip

himmet istemek için muhabbetle onun rûhâniyetine bağlanmalıdır.

Dokuzuncu olarak geceleri ibadetle, gündüzleri oruçla geçirmelidir. Onuncu

olarak aşırı açlık ve tokluktan kaçınıp hayvanî yağ olmamak şartıyla, yağlı

yemeklerden normal miktarda yemelidir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Harflerin zikri,

dil ile yapılan zikirdir. Daimî zikrin ilk mertebesi olan o zikirde huzur

yoktur. Daha sonra gönül dil ile uyumlu olur ve Allah’ın zikri dilden kalbe

geçip kalbî zikir olur. Bu zikir huzurdur ki devamlı zikrin ikinci

mertebesidir. Bundan sonra o huzurdan, zikrolunana (mezkûr) gâib olup bu

zikir sırrî olur. O zikir gaybettir ki daimî zikrin üçüncü mertebesidir.

Allah’ın zikri, her derde devâ, başka şeylerin zikri ise belâdır. Kim Allah’ı

zikrederse, Allah da onu zikreder. Allah’ın zikri, kalp gözünün (basiret)

nuru ve ruhun ganimetidir. Allah’ın zikri ile meşgul olmak, hâlleri

güzelleştirmektir. Hak tealayı unutanın kalbi karanlıkta kalır. Hak tealayı

çokça zikredenin kalbinden faydasız şeyler (mâsivâ) yok olup gider.

Devamlı zikredenin kalbi uyumaz. Zikri Allah olanın fikri de Allah olduğu

için gönlü uyanık (âgâh) olur. Allah’ın zikrine devam etmek, Allah

dostlarının âdetidir. Ruh ve canın gıdasıdır.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dâimî zikir

melekût âleminin hayret verici gerçeklerinin anahtarı ve lâhût makãmının

yakınlığıdır. Dâimî zikir, sadece dil ve kalp ile yapılan zikir değildir.

Bilakis, zikredenin daima kendi kalbine bağlı kalması ve onun hizmetkârı

olması lazımdır. Böylece kalbini halka meyletmekten ve düşmanlıktan,

geçmiş ve gelecek düşüncelerinden muhafaza etmesi; işlerini idare edip

düzene koymakla ilgili düşüncelerden korumuş olmasıdır ki, sonuçta hâli

temiz ve sâde olsun. Her zaman dikkatini Hak tealaya yöneltip (murâkabe)

O’nun yüce huzurunda emrine hâzır olsun. O’nun zikri ve fikriyle dolu

olsun. Zâkir, şeytanî ve nefsanî dürtüleri (havâtır) giderip Allah’ın zikri

cilâsıyla kalbine cilâ vermelidir. Hatta kalp temizliğinden (tasfiye) önce

İslâm inanç esaslarına ve namaz bilgilerine yoğunlaşıp diğer aklî ve hissî

meselelerle meşgul olmamalı ve onlara ilgi duymamalı şeytanî ve nefsanî

dürtüleri giderip huzur ve murâkabeye ermelidir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Harflerin zikri,

dil ile yapılan zikirdir. Daimî zikrin ilk mertebesi olan o zikirde huzur

yoktur. Daha sonra gönül dil ile uyumlu olur ve Allah’ın zikri dilden kalbe

geçip kalbî zikir olur. Bu zikir huzurdur ki devamlı zikrin ikinci

mertebesidir. Bundan sonra o huzurdan, zikrolunana (mezkûr) gâib olup bu

zikir sırrî olur. O zikir gaybettir ki daimî zikrin üçüncü mertebesidir.

6-Görünürde şehvet ise de; mânâda Halil (İbrahim)’in ateşi gibi gül

bahçesidir.

Zâkir dâimî zikir ile öyle bir makãma ulaşır ki kalbine Hakk’ın katından

gelen bilgiler (ilm-i ledünnî) açılıp onlara sarılır ve onlardan lezzet alır.

Eğer kendisine Hakk’ın cezbesi erişmediyse o ilimler ile kalır, ileriye

gidemez. Fakat Hak teala sâdık zâkire doğru yolu gösterip onu o ilimlerden

alır ve kendi muhabbetine çeker. Böylece zâkir bu en büyük nimet ile

Hakk’ın ilim deryasının dalgaları (benzeri) olan ledünnî ilimler ile meşgul

olmaktan vazgeçer. Bu muhabbet caddesinden ayrılmayıp huzur yoluna

gider. Dâimî zikir ile öyle bir makãma erişir ki, ona şöyle denilir; “Artık

zikretme! Ta ki zikrolunanın (mezkûr) seni nasıl zikrettiğini [233/a]

göresin. Çünkü sen zâkir değilsin. Ebediyyen zikrolunansın (mezkûr). Fakat

vücudun perdesinden zikrolunan olduğunu bilemiyordun.”

Zâkir, dâimî zikir ile Allah’ın zikrinde kendini tamamen kaybedip

vücudundan fenâ bulursa, o zaman dil ile zikri terk edip kalbiyle zikirde

sürekli huzur içinde müstağrak olur. Şu halde zâkirin kalbi dil ile zikirde

karmakarışık ve düzensiz olduğundan, dil ile zikirden öyle bir mertebe

yasaklanır ki nice aylar ve yıllar onun diline Allah’ın zikri gelmez, ancak

namaz içinde gelir, zâkirin bu makama eriştiğinin alâmeti budur ki Allah’ın

zikri onun sırrına erişmiş olsun. Onun sırrına zikrullah o zaman vâsıl olur

ki, o zikretmekten çıktığında Allah’ın zikri onun diline iğne uçları gibi batar

veya bütün yüzü dil olup ondan akan nûr ile Allah’ı zikreder bir halde

bulunsun. Ne zaman ki zâkirin vakti sâfî ve temiz olursa, o kalbinde bir

yardım eli (himmet) bulur ki onunla gayb âleminden (manevî gerçekler)

alabilir. Kendi hislerinden her kurtulduğunda öyle şiddetli sesler işitir ki

neredeyse kulak zarı parçalanacak gibi olur. İsteği dışında bir feryâd ile

secdeye düşer ve orada Hakk’ın lutfu ona yetişir. İstidadı kadar onu

dünyadan tecrîd eder ki, onun bedeni dayansın ve ölmesin. Nitekim “Onun

işittiği kulağı olurum” işaretiyle, “Allah, inananların dostudur, onları

karanlıklardan aydınlığa çıkarır” (Bakara, 2/257) müjdesiyle “İşte

burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah’a mahsustur” (Kehf, 18/44)

âyeti buna açıklık getirmektedir. “Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine

verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Cuma, 62/4)

. Bu cümle yazma nüshada bulunmamaktadır.

. Huzur: Hâzır olma, huzurda bulunma. Tasavvufta; a-Vahdet makãmı, b-

Hakk’ın huzurunda bulunma ve kendinden geçme. Halktan gâib olan

Hakk’ın huzurunda bulunur. c-Huzûr-ı kalb: Kalbin, saflık sâyesinde

gözden gâib olan sevgilisinin yanında hâzır olması. Huzur-ı Hak: Sâlikin

Hakk’ı kalbinde hâzır bulması. (Uludağ, a.g.e., s. 234.)

. Gâib, gayb: Görünmeyen, örtülü, gizli anlamlarındadır. Tasavvufta, a-

Duyu organları ve akıl ile bilinemeyen varlıklar ve bunların bulundukları

âlem, manevî ve rûhânî âlem, b-Hakk’ın kendisinden değil, senden

gizlediği şeyler. (Uludağ, a.g.e ., s. 189.)

. Vücud: Varlık, buluş. Tasavvufta; a-En mükemmel anlamdaki vecd hâli,

Hakk’ı bulma, erme. Sâlik, beşeriyetinden tam olarak fânî olunca Hakk’ı

bulur. Zîra hakikat sultânı tecellî edince, benlikten eser kalmaz, b-Varlık,

insanın kendinde bir varlık görmesi, kibir. “ Senin vücudun öyle bir günahtır

ki, başka hiçbir günah onunla mukayese edilemez.” Zîra gerçek varlık,

Hakk’ın varlığıdır. Bizimki iğreti, hatta hayalîdir. Vücud-ı Mutlak: Mutlak

varlık. Vücud-ı baht: Sırf ve hâlis varlık. Vücud-ı Hakiki: Gerçek varlık.

Vücud-ı küllî: Üniversal varlık. Vahdet-i vücud: Yegâne varlık. Bu deyimler

Hakk’ın mutlak varlığına işaret eder. Vücud-ı mukayyed: Hakk’ın mutlak

varlığının tecellîsi ile hâsıl olan çok sayıdaki şeylerin varlığı. (Uludağ,

a.g.e ., s. 524.)

. Mücerred: Yalnız, tek. Hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan. Tek başına.

. İstiğrâk: Gark olmak, dalmak, batmak. Tasavvufta, ilahî sevginin istîlâsı

altında sevgiliyi temâşâ ederken sâlikin kendisi, maddî âlem ve mâsivâ

hakkında hiçbir his, idrak ve şuûra sahip olmaması. Bu halde bulunana

müstağrak denir. İstiğrâk hâlindeki bir sâlik, suya atılan ve batan taş gibidir.

İlahî muhabbet ummanında ve vahdet denizinde öyle batmış ve yok

olmuştur ki, geride bir eser ve nişan bırakmamıştır. (Uludağ, a.g.e., s. 258.)

. Cevher: Bir şeyin özü, esası. Tasavvufta: İlahî (Rahmânî) nefes, küllî

heyûla ve bundan belirip ilahî kelime ile varlık kazanan mevcut. (Uludağ,

a.g.e., s. 116.) Felsefede: Varlığı kendinden olan, var olmak için kendi

dışında başka bir şeye muhtaç olmayan varlık. Allah›a inanan filozoflar iki

çeşit cevher kabul etmişlerdir. Yaratıcı cevher, Allah. Yaratılmış cevher,

madde, ruh. Allah›ı cevher olarak vasıflandırmak noksan bir anlayıştır.

Çünkü cevher Allah›ın sıfatlarından «kıyam binefsihî: varlığı kendinden

olan» sıfatını belirtebilir. Allah›ı sıfatları ve isimleriyle tanımak icab eder.

Maddeci filozoflar cevher olarak yalnız maddeyi kabul ederler. Oysa madde

Allah›ın yarattığı âlemlerden sadece biridir. Fizik ilmi maddenin enerjiye ve

enerjinin maddeye dönüştüğünü göstermiştir. Madde de enerji de belli

kanunlara bağlıdır. Kanun varsa kanun koyucu da vardır. Madde ve enerjiye

hakim olan ve kanunları koyan, madde ve enerjiyi yaratan Allah›dır.

(Osmanlıca Türkçe Sözlük, İnternet.)

. Cezbe: Celb etme, çekme. Tasavvufta, ilahî inayetin gereği olarak

Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna

bahşedip çabası ve çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırması.

(Uludağ, a.g.e ., s.117.)

. Akik: Meşhur ve kıymetli olup ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük

gibi şeylere takılan taş.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikir ehli,

Allah’ı zikir hâlinde iken hangi edepler ile edeplenmelidir? İlk önce kalıbını

ve kalbini bütün meşguliyetlerden uzak ve boş tutmalıdır. İkinci olarak

tövbe için ya gusletmeli ya da abdest almalıdır. Üçüncü olarak iki rekat

abdestle şükür namazı kılmalıdır. Dördüncü olarak hoş kokulu temiz ve

tenha bir mekân bulmalıdır. Beşinci olarak o mekânın karanlık bir

köşesinde itikaf ihramını asıp bir seccâde kadar yer kesip hasır ve kilim

üzerinde bir seccâde sermelidir. Altıncı olarak o serili seccâde üzerinde

kıbleye dönüp bağdaş kurmalı, ellerini dizlerinin üzerine koyup içinden

(sessizce) zikretmelidir. Yedinci olarak gözlerini kapayıp bâtınî hislerini

açmaya yönelmelidir. Sekizinci olarak şeyhinin hayalini göz önüne getirip

himmet istemek için muhabbetle onun rûhâniyetine bağlanmalıdır.

Dokuzuncu olarak geceleri ibadetle, gündüzleri oruçla geçirmelidir. Onuncu

olarak aşırı açlık ve tokluktan kaçınıp hayvanî yağ olmamak şartıyla, yağlı

yemeklerden normal miktarda yemelidir.

Zâkirin himmeti düşük olmamalı yani keşif ve kerâmetlere takılıp

kalmamalı. Kerâmetin erkeklerin hayzı (hayz-ı ricâl) olduğunu bilmelidir.

Allah’ın zikrinden başka dua ve evrâd ile meşgul olmayıp ancak farz ve

sünnet namazları kılmalıdır. O kadar çok zikretmelidir ki lafzın sureti

dilinden düşüp eseri kalbine, oradan ruhuna, ruhundan da sırrına gitmelidir.

Böylece onun kalbi Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ) temiz, ruhu özgür

ve sırrı mukaddes olup zikrettiği (Hakk’a) ulaşmalıdır.

. Sırr: Ruh gibi insan bedenine tevdî edilen bir lâtîfe. Kalp, ruh ve sır

sıralamasında sır ruhtan sonra gelir ve ondan daha latiftir. Kalp marifet, ruh

muhabbet, sır temâşâ mahallidir. (Uludağ, a.g.e., s. 430.

. Gaybet: Kendini kaybetme, kendinden geçme. Tasavvufta, Hak’tan

gelen feyz ve tecellînin çokluğu ve kuvveti sebebiyle sâlikin çevresinin ve

bizzat kendisinin ne yaptığını fark edemeyecek şekilde kendini kaybetmesi.

Halktan ve nefsinden gâib olan Hak ile hâzır olur, yani onun huzurunda

bulunur. (Uludağ, a.g.e ., s. 189.)

. Cezbe: Tasavvufta İlâhî inayetin gereği olarak Cenâb-ı Hakk’ın,

kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna bahşedip çabası ve

çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırmasıdır. Cezbu’l-ervâh:

Velîlerin ruhlarını Allah’ın kendine çekerek onlara zikir ve vuslatın hazzını

tattırması. Hakk’ın ruhları yüceltmesi. Cezbeye tutulan velîlere meczûb

(cezbeli) adı verilir. Cezbe hâlindeki sâlik sorumlu ve yükümlü sayılmaz.

(Uludağ, a.g.e ., s. 117.)

. Himmet: a-Bir kemâl hâlini veya diğer bir şeyi elde etmek için bütün

rûhânî güçleriyle birlikte kalbin Hakk’a yönelmesi, b-Hâlis ve iyi niyet.

İsâbetli ve sıhhatli karar her şeyden önce gelir, c-Ermiş kişilerin maksadı

hâsıl eden, iş bitiren ve dilediklerini yerine getiren gücü. Erlerin himmeti

dağları yerinden oynatır. Pirler dervişlerini himmetleriyle terbiye ve idare

ederler. (Uludağ, a.g.e ., s. 227.)

. Vukûf: Durmak, bilmek demektir. Tasavvufta; sâlikin ısrar, dikkat ve

özenle belli hususlar üzerinde durması, onları kavramaya çalışmasıdır.

Nakşîbendîlere göre üç önemli vukûf vardır: Vukûf-ı kalbî, vukûf-ı adedî,

vukûf-ı zamânî. 1-Vukûf-ı kalbî.

Nakşîbendiye’nin râbıta, zikir, murâkabe, hıfz-ı nisbet ve sohbet-i şeyh

gibi altı esasından biridir. Sâlikin her çeşit bağdan; bilinen, düşünülen, hâtır

ve hayalden geçirilen her türlü fikir, hayal ve histen uzak durup tam bir

teveccühle kalbine yönelmesine, sonra basîret gözüyle kalbin hakikatine

bakışını yoğunlaştırmasına ve bu suretle kalbinde İlâhî sırların zuhûr

etmesini beklemesine denir. (Uludağ, a.g.e ., s. 525.)

. İlm-i ledün: Mutasavvıflar bütün ilimlerin Allah katından geldiğine

inanırlar. Ancak şer’î ve zâhirî ilimler melek ve Rasûl aracılığı ile gelir.

İlham ise aracısız olarak doğrudan Hak’tan gelir. Onun için ilhâma ilm-i

ledün denilmiştir. Bu ilim kişiye özgü mahrem bir bilgidir. (Uludağ, a.g.e .,

s. 245-246.)

. Murâkabe: Denetleme, gözetleme, dikkati belli bir noktaya toplama.

Tasavvufta; a-Bir kulun “Hak teala bütün hâl ve hareketlerimi bilmektedir”

şeklinde bir şuur ve idrak içinde olması, b-Kalbi, ona zarar veren şeylerden

korumak, Allah her an beni görüyor, kalbime bakıyor anlayışı içinde olmak,

c-Feyz beklemek. (Uludağ, a.g.e., s. 344.)

. Hâtır (çoğulu, havâtır): İnsanın içine gelen hitap, iç âlemde duyulan ses,

alınan mesaj. Bu mesaj Allah’tan, melekten, şeytandan ve nefisten olabilir.

Allah’tan gelen hitâba hâtır-ı Hak, melekten gelene ilham, şeytandan gelene

vesvese, nefsten gelene hevâcis ve hadisu’n-nefs denir. (Uludağ, a.g.e ., s.

212.)

. Vird-Evrâd. Günlük dualar, düzenli bir şekilde belli zamanlarda

okunmak üzere âyet, hadis ve ermişlerin sözlerinden derlenmiş dualar,

ahzâb, hizb, ezkâr, zikir. Her tarikatın kendine özgü bir evrâdı vardır. Bu

dualar günün ve gecenin belli saatlerinde topluca veya ferden yüksek veya

alçak sesle okunabilir. (Uludağ, a.g.e., s. 523- 524.)

. Lâhût: Eşyaya sirâyet eden bir hayat olup bunun mahalli nâsuttur. Saf

vahdete de Lâhût denir. (Uludağ , a.g.e ., s. 303.)

. Üns: Hakk’a yaklaşmanın özü. Bazen de ilahî mertebenin güzelliğinin

eserini kalpte görmeyi anlatmak için kullanılır; bu celâlin cemâlidir. Bu

mertebeye ulaşan kimse, her şeyin Hakk’ın katından tam bir hikmete göre

meydana geldiğini görür. Abdürrezzak Kâşânî, Letâifu’l-a’lâm fî işârâtı

ehli’l-ilhâm,- Tasavvuf Sözlüğü , çeviren, Ekrem Demirli, İz Yayıncılık,

İstanbul 2004, s. 84.)

. İtikaf: Bir yere kapanıp ibadetle vakit geçirme demektir. Bilhassa

Ramazan ayının son on gününde câmide maksûre denilen yerlere kapanıp

ibadetle vakit geçirmek.

. Kurtum: Usfur otu tohumu.

. Burada «Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en

çirkini merkeplerin sesidir.» mealindeki (Lokmân sûresi, 31/19) âyetine

işaret edilmiştir.

. İsbât: Sâlikin alışkanlıklarından gelen vasıflarını ortadan kaldırması

mahv, yerine ibadetin hükümlerini koyması isbattır. O halde kötü amel ve

davranışlarını yok edip yerine iyilerini koyan, mahv ve isbatı

gerçekleştirmiş olur. Kelime-i tevhîdin “lâ ilâhe (ilâh yoktur)” kısmına nefy,

“illallah” kısmına isbat denir. (Uludağ, a.g.e ., s. 253.)

. Tefrîd: Sâlikin zahirini mal ve mülkten, bâtınını karşılık bekleme

anlayışından arındırması, yaptığı her şeyi sırf Hak rızası için yapması,

makam ve hâl sahibi olma düşüncesini hatır ve hayalinden dahi

geçirmemesidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 342)

. “Onlar: “Benlik sevgisi doldu” dediler” cümlesi, yazma nüshada yoktur.

. Burada Hz. İbrahim (a.s.) ın atıldığı ateşin, “Ey ateş, İbrahim’e serin

ve esenlik ol” (Enbiyâ 21/69) emr-i ilahisiyle gül bahçesine dönmesine

işaret edilmektedir.

. Hayz-ı ricâl: Tasavvufta sâlikin cezbeye kapılarak ve vecde gelerek

kendinden geçmesi, bu yüzden hayız gören kadınlar gibi Allah’ın huzuruna

çıkamaması hâli. Bazı mutasavvıflar kerâmetleri ve hârikulâde halleri de bir

eksiklik olarak değerlendirir ve bu hallere de erlerin hayzı derler. (Uludağ,

a.g.e ., s. 216.)

. Vird, evrâd: Günlük dualar, düzenli bir şekilde belli zamanlarda

okunmak üzere âyet, hadis ve ermişlerin sözlerinden derlenmiş dualar,

ahzâb, hizb, ezkâr, zikir. Her tarikatın kendine özgü bir evrâdı vardır. Bu

dualar günün ve gecenin belli saatlerinde topluca veya ferden yüksek veya

alçak sesle okunabilir. (Uludağ, a.g.e ., s. 523.)

. İhram: 1-Hacıların Kâbe’yi tavaf için Mekke hâricinde örtünmeğe

mecbur oldukları dikişsiz bürgü. 2-Arapların büründükleri büyük yün

çarşaf. 3-Sedire veya yere serilen yün yaygı.

. Kerâmet: Tasavvufta peygamberlik iddiasıyla ilgisi olmaksızın bir kişide

hârikulâde bir hâlin zuhûr etmesidir. Eğer kendisinden bu hâl zuhûr eden

kimse amel-i sâlih sahibi değilse o hârikulâde hâl istidrac adını alır.

Peygamberlerden zuhûr eden hârikulâde hallere mûcize denir. Kerâmet

Hakk’ın velîsine bir ikramıdır. Kerâmet iki çeşittir: 1-Mânevî ve hakîki

kerâmet: İlimde, irfânda ve adamlıkta gösterilen üstün meziyetler, hasletler,

fazîletler. “En büyük kerâmet, kişinin kötü huyunu bırakıp iyi huy

edinmesidir.”, “İstikamet, kerâmetten üstündür.” 2- Kevnî ve sûrî kerâmet:

Uzun mesafeyi kısa zamanda alma, az gıdayı çoğaltma, su üzerinde

yürüme, ateşte yanmama gibi. Sûfîler bu tür kerâmetlere fazla önem

vermez, bunun mekr-i İlâhî olmasından korkarlar. Kerâmeti çocukları

uyutan haşhaşa veya onları eğlendiren oyuncaklara benzetirler. Velî kemâle

erdikçe kerâmeti azalır. (Uludağ, a.g.e ., s. 283.)

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Harflerin zikri,

dil ile yapılan zikirdir. Daimî zikrin ilk mertebesi olan o zikirde huzur

yoktur. Daha sonra gönül dil ile uyumlu olur ve Allah’ın zikri dilden kalbe

geçip kalbî zikir olur. Bu zikir huzurdur ki devamlı zikrin ikinci

mertebesidir. Bundan sonra o huzurdan, zikrolunana (mezkûr) gâib olup bu

zikir sırrî olur. O zikir gaybettir ki daimî zikrin üçüncü mertebesidir.

Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî (rh.a.) hazretlerinin huzuruna âlimlerden on

altı kişi irşâd olmak için geldiklerinde, onlara kelime-i tevhîdi telkin edip

her birini başka bir yerde tek başına halvete koydu. O tarz üzere bir hafta

geçtikten sonra onlara: “Kalbinizde ne buluyorsunuz?” dediğinde “Dünya

sevgisini buluyoruz” dediler. Onlara: “Dünya ve içindekilerin sevgisini

kalbinizden atın. Dünyanın şeref ve lezzetlerini tamamen unutup terk

ediniz” diye tembih etti. Bir hafta daha geçtikten sonra onlara: “Kalbinize

ne geldi?” diye sorduğunda “Ancak âhiret sevgisi geldi” dediler. Yine

onlara “Onu da terk ediniz” diye tembih etti. Bir hafta daha geçtikten sonra:

“Kalbinize ne doldu?” dediğinde onlar: “Benlik sevgisi doldu” dediler. Bu

sefer onlara: “Varlığınızı da terk ediniz” diye tembih etti. Bunun üzerine bir

hafta geçtikten sonra onlara “Kalbinizi ne aldı?” dedi. Onlar: “Ancak

Allah’ın muhabbeti aldı” diye cevap verdiler. Bunun üzerine onlara ism-i

celâli (Allah) telkin ederek on gün devam etmelerini söyledi. Böylece kırk

gün olunca Hazret-i Cüneyd onlara gelip “Kalbinizde ne kaldı?” dediğinde

onların hepsi: “Kalbimizde mâsivâ mahvoldu. Ancak yüce Allah kaldı”

dediler. Hazret-i Cüneyd onlara dua edip demiştir ki: “Ona devam ediniz.

Artık muradınızı aldınız. Nereye isterseniz gidiniz. Kurtuluşa erdiniz.

Bundan sonra bu işe yatkın olup size uyanları, size teslim olanları böyle

irşâd ediniz.”

Daimî zikrin eseri gönülden ruha ulaşıp zikredenin ruhu olur. Manevî bir

hilâfetle gönül tahtında oturup maddî (zâhiri) ve manevî (bâtınî) hislerine

hükmetmekte güçlü ve kãbiliyetli olur. Kötülükleri emreden nefis, zorbalık

ile sahip olduğu güç ve iktidardan indirilip temiz ruha mahkum edilir. Onun

her emrine hazır olur. Daimî zikrin eseri ruhtan sırra ulaşırsa, zikir erbâbı

ârif ve kâmil olur. Sürekli zikrin eseri, gönülden bütün âzâlara gelip

özellikle el ayak gibi vücut âzâlarında etkisini gösterdiğinde; bütün vücut

organları atardamarlar gibi harekete geçer. Bu halde o zâkiri bekleyen

büyük bir tehlike vardır ki nefsi kendini beğenip zikir ve virdini giderek

azaltır. Öyle olur ki birdenbire geri dönüp geldiği gibi geriye gider.

İkinci manevî dalış ve kavrayış (istiğrâk) şudur ki; bu istiğrâktan sonra

zikredenin (zâkir) başının üstünden daire benzeri bir fıskiye açılıp oradan

onun üstüne karanlık ve sıkıntı (zulmet) iner ki, o vücud karanlığı ve

sıkıntısıdır. Bundan sonra ateş iner ki o, zikrin nurudur. Bunun ardından

huzur ve yakınlık iner ki o, gönül ve can huzurudur. Bundan sonra ona

manevî yakınlık duyguları (üns vâridâtları) ve kudsî nurlar gelir ki onlar,

Hak tealanın ikramı ve rahmetidir.

Her sultanın hükmü belli bir yerde nihayete ulaşır. Ancak “Lâ ilâhe

illallah” sultanı, hükmü evvelkilerin ve sonrakilerin hepsine geçerli olan bir

vâlidir. O, ezelîlerin en ezelîsinden ve ebedîlerin en ebedîsine sâbit ve

hükmü geçerli kalandır. Kimi kendi isteğiyle ve severek, kimi zorla ve

istemeden onun hükmüne mahkûm olur. Çünkü Hak teala halkı karanlık

tabiatlarında adaletiyle yaratıp lütfuyla onlara kendi nurunu serpmiştir. Bu

nurdan nasibi olanlar, iki cihan saadetini ve göz nurunu elde etmiştir. İşte ne

olduysa o zaman olmuştur. Kime o nurdan isabet etmişse o, fazîletler

âleminden olmuştur. O nurdan nasiplenmeyen ise, adalet âleminde

kalmıştır. Bahsedilen nur, sûretleri ve maddî varlıkları (suver ve eşbah)

şâmil değildir. Belki o, hidâyetten ibarettir ki kalplere nâzil olur. Eğer tefrîd

semasından tevhid güneşi kalp dünyasına parlayıp doğarsa, nefsin âdetleri

onunla yok olup beşerî (yönü ile alâkalı) karanlık açılır. Ve “yeryüzü

Rabbinin nuruyla aydınlandı” (Zümer, 39/69) âyetinin ışığıyla

yaratılmışların saflar hâlinde “Lâ ilâhe illallah” sancağının altında

toplandığı görülür.

Zâkir dâimî zikir ile öyle bir makãma ulaşır ki kalbine Hakk’ın katından

gelen bilgiler (ilm-i ledünnî) açılıp onlara sarılır ve onlardan lezzet alır.

Eğer kendisine Hakk’ın cezbesi erişmediyse o ilimler ile kalır, ileriye

gidemez. Fakat Hak teala sâdık zâkire doğru yolu gösterip onu o ilimlerden

alır ve kendi muhabbetine çeker. Böylece zâkir bu en büyük nimet ile

Hakk’ın ilim deryasının dalgaları (benzeri) olan ledünnî ilimler ile meşgul

olmaktan vazgeçer. Bu muhabbet caddesinden ayrılmayıp huzur yoluna

gider. Dâimî zikir ile öyle bir makãma erişir ki, ona şöyle denilir; “Artık

zikretme! Ta ki zikrolunanın (mezkûr) seni nasıl zikrettiğini [233/a]

göresin. Çünkü sen zâkir değilsin. Ebediyyen zikrolunansın (mezkûr). Fakat

vücudun perdesinden zikrolunan olduğunu bilemiyordun.”

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dâimî zikir

melekût âleminin hayret verici gerçeklerinin anahtarı ve lâhût makãmının

yakınlığıdır. Dâimî zikir, sadece dil ve kalp ile yapılan zikir değildir.

Bilakis, zikredenin daima kendi kalbine bağlı kalması ve onun hizmetkârı

olması lazımdır. Böylece kalbini halka meyletmekten ve düşmanlıktan,

geçmiş ve gelecek düşüncelerinden muhafaza etmesi; işlerini idare edip

düzene koymakla ilgili düşüncelerden korumuş olmasıdır ki, sonuçta hâli

temiz ve sâde olsun. Her zaman dikkatini Hak tealaya yöneltip (murâkabe)

O’nun yüce huzurunda emrine hâzır olsun. O’nun zikri ve fikriyle dolu

olsun. Zâkir, şeytanî ve nefsanî dürtüleri (havâtır) giderip Allah’ın zikri

cilâsıyla kalbine cilâ vermelidir. Hatta kalp temizliğinden (tasfiye) önce

İslâm inanç esaslarına ve namaz bilgilerine yoğunlaşıp diğer aklî ve hissî

meselelerle meşgul olmamalı ve onlara ilgi duymamalı şeytanî ve nefsanî

dürtüleri giderip huzur ve murâkabeye ermelidir.

Bazı evliyâ, bahsedilen nurları tertip edip sıralamaya koymuşlardır. Her

nurun rengini yedi latifeden bir latifenin sırrı bilmişlerdir. Zikreden kişi

(zâkir) nefsin nurunun rengini, bulanık duman rengi; kalbin nurunun

rengini, temiz gök mavisi; ruhun nurunun rengini, kırmızı akik; sırrın

nurunun rengini, sâde sarı; [230/b] sırrın sırrının nurunun rengini, saf

beyaz; hafînin nurunun rengini, saf siyah; ahfânın nurunun rengini saf yeşil

olarak görüp hepsini başının üstünden iner vaziyette bulmuştur. Eğer

zikreden kişi (zâkir) bu makãmların nurlarının birinde kaldıysa; renkler,

şekiller ve cihetlerden münezzeh olan Allah’ın zamana sığmayan ve bütün

nurların altında kaybolduğu kuşatıcı nurundan mahrum olur. O nur, nur-ı

Muhammedî’dir ki, onu kuşatıcı ilâhî nûr zanneden hata eder. Çünkü onu

müşâhade eden zikir erbâbında henüz idrak ve şuur vardır. Ne zaman ki

idrak ve şuurdan geçip vücudu kendinden alınırsa, işte o zaman kendisine

ilâhî tecellîler ihsan olunur.