ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde
Dokuzuncu Madde
Kelime-i tevhîdin fazîletlerini, kerâmetlerini ve tesirinin özelliklerini
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: “Lâ ilâhe
illallah” cümlesi en büyük ve en yüce kaledir. Mevlâ’nın birliği(ni öğreten
muhtasar) ilmidir. O sağlam kaleye giren, muhakkak ki dâimî nimetler ve
sonsuz saadetler elde eder. O sağlam kaleye girip korunmaktan uzak kalan,
bitmeyen bir azap ve daimî belâlara düçar olup sıkıntılara düşer. Bu
mübarek cümle kalbin sınırlarına bir kale olmadıkça; onun ruhu bu daireye
merkez gelerek, oraya hâkim olarak, nefsin hevâsının o merkez noktaya
girmesine engel olamadıkça, muhakkak ki sen, o koruyucu kalenin
dışındasın. Ruhun oraya girmemiştir.
Sırf ağızla zikretmekten bir fayda elde edilmemiştir. Öyleyse, bir düşün ki
bu mübarek cümleden senin nasibin ne kadardır? Eğer nasibin onun ruhu ve
mânâsı olduysa, şüphesiz iki cihan saadeti senin olmuştur. Adın en iyiler
zümresi içerisinde evliyâ defterine yazılmıştır. Eğer nasibin sırf dil lakırdısı
ise, o münafıkların hazzı kılınmıştır. Çünkü sadece “kale” demek insanı
korumaz. Nitekim “kılıç” kelimesi bir şeyi kesmez. İşte bu mübarek cümle
de mânâsıyla birlikte ruh ile ceset gibidir. Mânâsı olmazsa, cansız ceset
gibidir. Nitekim cansız bir cesetten fayda gelmediği gibi, bu cümle de
mânâsı olmazsa insanı korumaz.
İyiler zümresinden olanlar, bu cümleyi suret ve mânâsıyla almışlardır.
Onlar bu cümlenin suretiyle dışlarını, mânâsıyla içlerini süsleyip
güzelleştirmişlerdir. Onunla iki cihan saadetini bulmuşlardır.
Dilinle “Lâ ilâhe illallah” derken, (kalbinle) aile efradına, servetine ve
meskene can u gönülden meyledersen, zikrini samimiyetle yapamayacağın
muhakkaktır. Çünkü [235/a] hâl dili, söz dilinden daha tesirlidir.
Eğer “Lâ ilâhe illallah” cümlesinin mânâsının kalbinde bir meyvesi var
ise, niçin filana boyun eğersin? Filana sığınırsın? Filandan ümit edersin
veya korkarsın?
Madem ki “Lâ ilâhe illallah” derken Allah’tan başka şeylerle yakınlık ve
dostluk kurarsın; ne sen onlarınsın ne de onlar senindir. Çünkü “Kim Allah
için olursa, Allah da onun için olur” denilmiştir. “Onlar, bize karşı derin
saygı içindeydiler” (Enbiyâ, 21/90), “Biz onları gözetim altında
tutuyorduk” (Enbiyâ, 21/82) âyetleri böyle bilinmiştir.
“Lâ ilâhe illallah” dediğinde, eğer onun sendeki yeri sadece dil olup da
kalbinde onun meyvesi olmadıysa münafıklar zümresinden olmandan
korkulur. Eğer onun sendeki yeri kalp ise, sen gerçekten mü’minsin. Eğer
onun sendeki yeri ruh ise, muhakkak sen sâdık âşıksın. Eğer onun sendeki
yeri sır ise, şüphesiz sen keşfi açık ârifsin.
“Lâ ilâhe illallah” cümlesindeki “lâ (
)” harfi, kendisiyle sırların
üzerinden yabancılık tozlarının süpürüldüğü bir süpürgedir. Böylece
zikredenler “illallah” tecellîsinin arşına ve Hakk’ın temiz zâtına nazargâh
olduklarından, uyanık olup O’nun manevî yakınlık ve muhabbetine lâyık ve
münasip olurlar. Aşk içeceğiyle kendilerinden geçip ebediyyen Hakk’ın
huzurunda kalırlar. Nitekim Hak teala: “ Ey Dâvud! Benim için bir ev (kalp)
temizleyip hazırla da ben oraya yerleşeyim” diye buyurmuş ve irfâna
ulaşmanın şartının kalp temizliği olduğunu duyurmuştur.
Lüzumsuz ve faydasız şeylere bakmakla (manevî olarak) tozlanmışsan,
“Lâ ilâhe” zikrinin her şeyi kalpten söküp atmasına muhtaçsın. Ta ki her
şeyin sahibinin müşâhadesinde her şeyi kaybettiğinde, “Lâ ilâhe”nin her
şeyi sürüp çıkarmasında rahat bulursun ve “İllallah” kelimesinin
isbatına [358] kavuşursun. Tekrar ism-i zât (Allah) ile zevk ve lezzet alırsın.
İşte o zaman “Allah bes, bâki heves” (Allah her hususta sana yeterli, geri
kalanın gelip geçici hevesler) olduğunu bilirsin.
Eğer “Lâ ilâhe illallah” sultanı insanlık ülkesine hâkim olursa, onun
hükümran olduğu diyarda bencilliğe ait bir ev olmaz. Ve onda ağyardan biri
ikamet etmez. Onunla senin bile sabrın ve kararın kalmaz. “Hükümdarlar
bir ülkeye girdiklerinde, orayı bozarlar, halkının azîz ve üstünlerini
zelil ve hakîr ederler. (Evet) onlar böyle yaparlar” (Neml, 27/34) âyet-i
kerîmesi gereğince izzetli kibrin zelil, izzetli çokluğun azolur. Ve izzetli
beşeriyetin mahvolur, böylece her kötü huy bir güzel ahlâka dönüşür.
Her sultanın hükmü belli bir yerde nihayete ulaşır. Ancak “Lâ ilâhe
illallah” sultanı, hükmü evvelkilerin ve sonrakilerin hepsine geçerli olan bir
vâlidir. O, ezelîlerin en ezelîsinden ve ebedîlerin en ebedîsine sâbit ve
hükmü geçerli kalandır. Kimi kendi isteğiyle ve severek, kimi zorla ve
istemeden onun hükmüne mahkûm olur. Çünkü Hak teala halkı karanlık
tabiatlarında adaletiyle yaratıp lütfuyla onlara kendi nurunu serpmiştir. Bu
nurdan nasibi olanlar, iki cihan saadetini ve göz nurunu elde etmiştir. İşte ne
olduysa o zaman olmuştur. Kime o nurdan isabet etmişse o, fazîletler
âleminden olmuştur. O nurdan nasiplenmeyen ise, adalet âleminde
kalmıştır. Bahsedilen nur, sûretleri ve maddî varlıkları (suver ve eşbah)
şâmil değildir. Belki o, hidâyetten ibarettir ki kalplere nâzil olur. Eğer
tefrîd [359] semasından tevhid güneşi kalp dünyasına parlayıp doğarsa, nefsin
âdetleri onunla yok olup beşerî (yönü ile alâkalı) karanlık açılır. Ve
“yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlandı” (Zümer, 39/69) âyetinin ışığıyla
yaratılmışların saflar hâlinde “Lâ ilâhe illallah” sancağının altında
toplandığı görülür.
Güzel ve temiz “La ilâhe illallah” cümlesi öyle mübarek bir ağaçtır ki
neticesi vahdâniyet marifetidir. Meyvesi ferdâniyyetin ikrârıdır. Bütün
kâinâtın varlığından maksat, bu yüce devlete ermektir. Nitekim Hak teala
buyurmuştur ki; “ Kulum, seni kendi tevhîdim için yarattım. Bütün eşyayı da
senin için yarattım. [235/b] Gökyüzü seni gölgeler, yeryüzü sana neşe ve
zindelik verir. Yüce nurlar senin üzerine doğar. Aşağı (derecedeki) varlıklar
sana hizmet eder. Orası senin yetki ve hareket yerindir. Bütün hepsi senin
içindir. Sen de benim içinsin. Fakat sen benden başkasıyla meşgulsün.
Hâlbuki seni benden alıkoyan her nimet (aslında) bir cezadır. Seni benden
uzaklaştıran her ihsan, (aslında) sana bir belâdır.”
İrfan yolunda ilerleyen sâlikin konakları üçtür: Fenâ âlemi, cezbe âlemi,
kabza âlemi.
Fenâ âleminde olduğun sürece “Lâ ilâhe illallah” cümlesine devam
edersin. Cezbe âleminde olduğun sürece “Allah, Allah, Allah” demeye
devam edersin, Allah kelimesinin hakikatine erince (hemzesini) kesersin.
Kabza âlemine geldiğinde “Hû, Hû, Hû” demekle meşgul olursun. Onun
için kalbin sırlarını keşfedenler “Lâ ilâhe illallah” der, ruhun sırlarını keşf
edenler “Allah” der, sırrın sırlarını keşf edenler ise “Hû” der. Çünkü “Lâ
ilâhe illallah” zikri, kalplerin azığıdır. “Allah” zikri, ruhun gıdasıdır. “Hû”
zikri ise sırların azığıdır.
“Lâ ilâhe illallah” kalplerin mıknatısıdır. “Allah” zikri ruhların
mıknatısıdır. “Hû” zikri sırların mıknatısıdır. Kalp, ruh ve sır, bir hokka
içindeki sadefte bulunan bir inci gibidir ya da bir oda içindeki kafeste
bulunan bir kuş gibidir. Hokka ve ev kalbe, sadef ve kafes ruha, inci ve kuş
ise sırra misaldir. Nitekim eve girmedikçe kafese ulaşamadığın gibi, kafese
ulaşmadıkça kuşu alamazsın. Bunun gibi, kalbe girmeyen ruha ulaşamaz.
Ruha ulaşamayan ise sırra eremez. Kalpler âlemine girdiğinde şüphesiz ki
ruhlar âlemine erişirsin. Oradan da sırlar âlemine varırsın. Şu halde, kalbin
kapısını “Lâ ilâhe illallah” anahtarı ile açıp ruhun kapısını “Allah” lafzı ile
açarsın. Sır kuşunu “Hû” kurtumuyla [360] terbiye edersin. Çünkü “Hû”
demek, o kuşa tane serpmektir.
Burada kalbi eve, ruhu kafese ve sırrı kuşa benzetmemiz mecazdan
ibarettir.
Kalpler
âleminden
atlayıp
geçmedikçe
ruhlar
âlemine
girilemeyeceğine, ruhlar âleminden geçmedikçe de sırlar âlemine
ulaşılamayacağına işarettir. Ancak işin hakikati bunun aksidir. Çünkü ruhlar
âlemi, kalpler âleminden daha büyüktür. Sırlar âlemi ise ruhlar âleminden
daha geniştir. Öyleyse bunun gerçek misali birbirini kuşatan üç dairedir ki
en büyük daire, sırlar âlemi, orta daire ruhlar âlemi ve küçük daire kalpler
âlemidir, diye bilinmiştir.
Kalpler âlemi ruhlar âleminden küçük kabul edilmiştir. Çünkü kalpler
âlemi şehâdet âlemine, sırlar ve ruhlar âleminden daha yakın bulunmuştur.
Şehâdet âlemi ise cisimler, şekiller ve suretler âlemidir. Darlık, korku,
üzüntü, keder ve çekinme âlemi olarak yaratılmıştır. Ruhlar ve sırlar âlemi
ise, genişlik, rahatlık, sevinç, ikram, emniyet ve güven âlemleridir. Acaba
bu gökyüzünde bir yıldız buldun mu? Bu denizden bir damla aldın mı?
Yahut istilâcı nefsinle, baskın olan beşeriyetin ve şeklî tabiatınla kat kat
karanlıklar içinde kaldın mı?
Şu halde nefis âleminden kalp âlemine, vücudunun karanlığından şuhûd
nuruna çıkmaya ve yükselmeye gayret et. Böylece gözlerin görmediğini
görüp kulakların işitmediğini işitirsin. Çünkü nefis âlemi, beşeriyet âlemi ve
tabiat âleminin üçü, adalet âleminin en aşağı tabakaları ve en tehlikeli
yerleridir. Kalp âlemi, ruh âlemi ve sır âleminin üçü, yüce âlemin dereceleri
ve yükseliş merdivenleridir.
Nefis âlemi, gaflet ehlinin aşağı mertebesidir. Beşeriyet âlemi, fâsıkların
aşağı mertebesidir. Tabiat âlemi, [236/a] münafıkların aşağı mertebesidir.
Orası aşağıların en aşağısıdır. Kalp âlemi, çok ibadet edenlerin (âbidler)
mîrâcıdır. Ruhlar âlemi, âşıkların mîrâcıdır. Sırlar âlemi, âriflerin mîrâcıdır.
Dâimî zikir ile tabiatının, beşeriyetinin ve nefsinin aşağı mertebelerinden
kalp derecesine yükselirsen; Hakk’ın kudretine teslim olup O’na gidersin.
Kalpleri evirip çeviren Allah’ın, kalbini bir an korkudan ümide, sevinçten
üzüntüye, genişlikten darlığa, bekâdan fenâya, ayıklıktan sarhoşluğa,
yokluktan varlığa çevirdiğini, bir an da gelip söylenilen hâlleri aksine
döndürdüğünü müşâhade edersin. Bazen öyle olur ki “Hakk’ın
cezbelerinden bir cezbe, insanların ve cinlerin amellerinden daha tesirlidir”
sözü gereğince seni senden cezb edip alır. Kalbin onunla huzurlu ve sâkin
olur. Şu halde başlangıç ve sonuç “Lâ ilâhe illallah” cümlesidir. En güzel ve
en doğru söz odur. Sığınılacak sağlam kale ve âlemlerin Rabb’inin daveti
odur.
“Allah’ım! Bizi en sağlam kalene al! Âmin, ey yardım edenlerin en
merhametlisi!”
Nazm
1-Ne haddi var bu hâkin nice tevhîd-i Hudâ söyler
Ne mümkindür ki şemsi zerre medh eyler senâ söyler
2-Neye benzer bizim ol Zât-ı pâki vasfımız gûyâ
Düşüp deryâya bir mûr ol hadîs-i âşinâ söyler
3-Habîbi çünki lâ uhsî senâ dir pes dahi kimdir
Ki ol vasf-ı cemâl-i bâ-kemâl-i Kibriyâ söyler
4-Nice mest-i mey-i tevhîd olur ol dûn-himmet kim
Hudâ rızkın vire halka hudâvend-i atâ söyler
5-Hüviyet bilmez ol sûfî ki mağlûb-ı hevâ olmuş
Sadâ-yı enkerü’l-esvât âş u lôbiyâ söyler
6-Hakîkat müşrik oldur kim hakîkatden dem urmuşken
Varup sultâna arz-ı hâcet eyler ilticâ söyler
7-Gel ey Hakkı gönül Kur’ân’a vir andan haber söyle
Ki Kur’ân u haberden nutk ider çün evliyâ söyler
Günümüz Türkçesiyle
1-Bu toprak(beden)in ne haddine, tevhidi nasıl söyler? Mümkün müdür
ki, bir zerre güneşi meth edip övsün.
2-Neye benzer, bizim O pâk zâtı vasfetmemiz gûyâ; Deryaya düşen bir
karınca, orada gördüğünü söyler.
3- Çünkü Habibi, “seni övmekten âcizim” diyor. O kimdir ki kemâl sahibi
Mevlâ’nın cemâlini vasfetmeye kalkışır?
4-Himmetten nasibi olmayan, nasıl tevhid şarabıyla mest olur ki? Halkın
rızkını Allah verirken, o “Efendim verdi” der.
5-Hakikatı bilmez o sûfî ki hevâsına mağlup olmuş; seslerin en çirkini [361]
aş ve fasülye söyler.
6-Gerçek müşrik odur ki hakikatten söz ederken, varıp sultana bir hâcetini
söyler, ona sığınır.
7-Gel ey Hakkı! Kur’ân’a gönül ver; ondan haber söyle ki evliyâ hep
ondan söyler, ondan konuşur.
[331] . Bu cümle yazma nüshada bulunmamaktadır.
[332] . Cezbe: Celb etme, çekme. Tasavvufta, ilahî inayetin gereği olarak
Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna
bahşedip çabası ve çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırması.
(Uludağ, a.g.e ., s.117.)
[333] . Akik: Meşhur ve kıymetli olup ekseriya kırmızı renkte olan ve
yüzük gibi şeylere takılan taş.
[334] . İstiğrâk: Gark olmak, dalmak, batmak. Tasavvufta, ilahî sevginin
istîlâsı altında sevgiliyi temâşâ ederken sâlikin kendisi, maddî âlem ve
mâsivâ hakkında hiçbir his, idrak ve şuûra sahip olmaması. Bu halde
bulunana müstağrak denir. İstiğrâk hâlindeki bir sâlik, suya atılan ve batan
taş gibidir. İlahî muhabbet ummanında ve vahdet denizinde öyle batmış ve
yok olmuştur ki, geride bir eser ve nişan bırakmamıştır. (Uludağ, a.g.e., s.
258.)
[335] . Cevher: Bir şeyin özü, esası. Tasavvufta: İlahî (Rahmânî) nefes,
küllî heyûla ve bundan belirip ilahî kelime ile varlık kazanan mevcut.
(Uludağ, a.g.e., s. 116.) Felsefede: Varlığı kendinden olan, var olmak için
kendi dışında başka bir şeye muhtaç olmayan varlık. Allah›a inanan
filozoflar iki çeşit cevher kabul etmişlerdir. Yaratıcı cevher, Allah.
Yaratılmış cevher, madde, ruh. Allah›ı cevher olarak vasıflandırmak noksan
bir anlayıştır. Çünkü cevher Allah›ın sıfatlarından «kıyam binefsihî: varlığı
kendinden olan» sıfatını belirtebilir. Allah›ı sıfatları ve isimleriyle tanımak
icab eder. Maddeci filozoflar cevher olarak yalnız maddeyi kabul ederler.
Oysa madde Allah›ın yarattığı âlemlerden sadece biridir. Fizik ilmi
maddenin enerjiye ve enerjinin maddeye dönüştüğünü göstermiştir. Madde
de enerji de belli kanunlara bağlıdır. Kanun varsa kanun koyucu da vardır.
Madde ve enerjiye hakim olan ve kanunları koyan, madde ve enerjiyi
yaratan Allah›dır. (Osmanlıca Türkçe Sözlük, İnternet.)
[336] . Vücud: Varlık, buluş. Tasavvufta; a-En mükemmel anlamdaki vecd
hâli, Hakk’ı bulma, erme. Sâlik, beşeriyetinden tam olarak fânî olunca
Hakk’ı bulur. Zîra hakikat sultânı tecellî edince, benlikten eser kalmaz, b-
Varlık, insanın kendinde bir varlık görmesi, kibir. “ Senin vücudun öyle bir
günahtır ki, başka hiçbir günah onunla mukayese edilemez.” Zîra gerçek
varlık, Hakk’ın varlığıdır. Bizimki iğreti, hatta hayalîdir. Vücud-ı Mutlak:
Mutlak varlık. Vücud-ı baht: Sırf ve hâlis varlık. Vücud-ı Hakiki: Gerçek
varlık. Vücud-ı küllî: Üniversal varlık. Vahdet-i vücud: Yegâne varlık. Bu
deyimler Hakk’ın mutlak varlığına işaret eder. Vücud-ı mukayyed: Hakk’ın
mutlak varlığının tecellîsi ile hâsıl olan çok sayıdaki şeylerin varlığı.
(Uludağ, a.g.e ., s. 524.)
[337] . Mücerred: Yalnız, tek. Hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan. Tek
başına.
[338] . Huzur: Hâzır olma, huzurda bulunma. Tasavvufta; a-Vahdet
makãmı, b-Hakk’ın huzurunda bulunma ve kendinden geçme. Halktan gâib
olan Hakk’ın huzurunda bulunur. c-Huzûr-ı kalb: Kalbin, saflık sâyesinde
gözden gâib olan sevgilisinin yanında hâzır olması. Huzur-ı Hak: Sâlikin
Hakk’ı kalbinde hâzır bulması. (Uludağ, a.g.e., s. 234.)
[339] . Gâib, gayb: Görünmeyen, örtülü, gizli anlamlarındadır. Tasavvufta,
a-Duyu organları ve akıl ile bilinemeyen varlıklar ve bunların bulundukları
âlem, manevî ve rûhânî âlem, b-Hakk’ın kendisinden değil, senden
gizlediği şeyler. (Uludağ, a.g.e ., s. 189.)
[340] . Sırr: Ruh gibi insan bedenine tevdî edilen bir lâtîfe. Kalp, ruh ve sır
sıralamasında sır ruhtan sonra gelir ve ondan daha latiftir. Kalp marifet, ruh
muhabbet, sır temâşâ mahallidir. (Uludağ, a.g.e., s. 430.
[341] . Gaybet: Kendini kaybetme, kendinden geçme. Tasavvufta, Hak’tan
gelen feyz ve tecellînin çokluğu ve kuvveti sebebiyle sâlikin çevresinin ve
bizzat kendisinin ne yaptığını fark edemeyecek şekilde kendini kaybetmesi.
Halktan ve nefsinden gâib olan Hak ile hâzır olur, yani onun huzurunda
bulunur. (Uludağ, a.g.e ., s. 189.)
[342] . Üns: Hakk’a yaklaşmanın özü. Bazen de ilahî mertebenin
güzelliğinin eserini kalpte görmeyi anlatmak için kullanılır; bu celâlin
cemâlidir. Bu mertebeye ulaşan kimse, her şeyin Hakk’ın katından tam bir
hikmete göre meydana geldiğini görür. Abdürrezzak Kâşânî, Letâifu’l-
a’lâm fî işârâtı ehli’l-ilhâm,- Tasavvuf Sözlüğü , çeviren, Ekrem Demirli, İz
Yayıncılık, İstanbul 2004, s. 84.)
[343] . Vird-Evrâd. Günlük dualar, düzenli bir şekilde belli zamanlarda
okunmak üzere âyet, hadis ve ermişlerin sözlerinden derlenmiş dualar,
ahzâb, hizb, ezkâr, zikir. Her tarikatın kendine özgü bir evrâdı vardır. Bu
dualar günün ve gecenin belli saatlerinde topluca veya ferden yüksek veya
alçak sesle okunabilir. (Uludağ, a.g.e., s. 523- 524.)
[344] . Lâhût: Eşyaya sirâyet eden bir hayat olup bunun mahalli nâsuttur.
Saf vahdete de Lâhût denir. (Uludağ , a.g.e ., s. 303.)
[345] . Murâkabe: Denetleme, gözetleme, dikkati belli bir noktaya
toplama. Tasavvufta; a-Bir kulun “Hak teala bütün hâl ve hareketlerimi
bilmektedir” şeklinde bir şuur ve idrak içinde olması, b-Kalbi, ona zarar
veren şeylerden korumak, Allah her an beni görüyor, kalbime bakıyor
anlayışı içinde olmak, c-Feyz beklemek. (Uludağ, a.g.e., s. 344.)
[346] . Hâtır (çoğulu, havâtır): İnsanın içine gelen hitap, iç âlemde
duyulan ses, alınan mesaj. Bu mesaj Allah’tan, melekten, şeytandan ve
nefisten olabilir. Allah’tan gelen hitâba hâtır-ı Hak, melekten gelene ilham,
şeytandan gelene vesvese, nefsten gelene hevâcis ve hadisu’n-nefs denir.
(Uludağ, a.g.e ., s. 212.)
[347] . Vukûf: Durmak, bilmek demektir. Tasavvufta; sâlikin ısrar, dikkat
ve özenle belli hususlar üzerinde durması, onları kavramaya çalışmasıdır.
Nakşîbendîlere göre üç önemli vukûf vardır: Vukûf-ı kalbî, vukûf-ı adedî,
vukûf-ı zamânî. 1-Vukûf-ı kalbî.
Nakşîbendiye’nin râbıta, zikir, murâkabe, hıfz-ı nisbet ve sohbet-i şeyh
gibi altı esasından biridir. Sâlikin her çeşit bağdan; bilinen, düşünülen, hâtır
ve hayalden geçirilen her türlü fikir, hayal ve histen uzak durup tam bir
teveccühle kalbine yönelmesine, sonra basîret gözüyle kalbin hakikatine
bakışını yoğunlaştırmasına ve bu suretle kalbinde İlâhî sırların zuhûr
etmesini beklemesine denir. (Uludağ, a.g.e ., s. 525.)
[348] . İlm-i ledün: Mutasavvıflar bütün ilimlerin Allah katından geldiğine
inanırlar. Ancak şer’î ve zâhirî ilimler melek ve Rasûl aracılığı ile gelir.
İlham ise aracısız olarak doğrudan Hak’tan gelir. Onun için ilhâma ilm-i
ledün denilmiştir. Bu ilim kişiye özgü mahrem bir bilgidir. (Uludağ, a.g.e .,
s. 245-246.)
[349] . Cezbe: Tasavvufta İlâhî inayetin gereği olarak Cenâb-ı Hakk’ın,
kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna bahşedip çabası ve
çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırmasıdır. Cezbu’l-ervâh:
Velîlerin ruhlarını Allah’ın kendine çekerek onlara zikir ve vuslatın hazzını
tattırması. Hakk’ın ruhları yüceltmesi. Cezbeye tutulan velîlere meczûb
(cezbeli) adı verilir. Cezbe hâlindeki sâlik sorumlu ve yükümlü sayılmaz.
(Uludağ, a.g.e ., s. 117.)
[350] . Himmet: a-Bir kemâl hâlini veya diğer bir şeyi elde etmek için
bütün rûhânî güçleriyle birlikte kalbin Hakk’a yönelmesi, b-Hâlis ve iyi
niyet. İsâbetli ve sıhhatli karar her şeyden önce gelir, c-Ermiş kişilerin
maksadı hâsıl eden, iş bitiren ve dilediklerini yerine getiren gücü. Erlerin
himmeti dağları yerinden oynatır. Pirler dervişlerini himmetleriyle terbiye
ve idare ederler. (Uludağ, a.g.e ., s. 227.)
[351] . İtikaf: Bir yere kapanıp ibadetle vakit geçirme demektir. Bilhassa
Ramazan ayının son on gününde câmide maksûre denilen yerlere kapanıp
ibadetle vakit geçirmek.
[352] . İhram: 1-Hacıların Kâbe’yi tavaf için Mekke hâricinde örtünmeğe
mecbur oldukları dikişsiz bürgü. 2-Arapların büründükleri büyük yün
çarşaf. 3-Sedire veya yere serilen yün yaygı.
[353] . Kerâmet: Tasavvufta peygamberlik iddiasıyla ilgisi olmaksızın bir
kişide hârikulâde bir hâlin zuhûr etmesidir. Eğer kendisinden bu hâl zuhûr
eden kimse amel-i sâlih sahibi değilse o hârikulâde hâl istidrac adını alır.
Peygamberlerden zuhûr eden hârikulâde hallere mûcize denir. Kerâmet
Hakk’ın velîsine bir ikramıdır. Kerâmet iki çeşittir: 1-Mânevî ve hakîki
kerâmet: İlimde, irfânda ve adamlıkta gösterilen üstün meziyetler, hasletler,
fazîletler. “En büyük kerâmet, kişinin kötü huyunu bırakıp iyi huy
edinmesidir.”, “İstikamet, kerâmetten üstündür.” 2- Kevnî ve sûrî kerâmet:
Uzun mesafeyi kısa zamanda alma, az gıdayı çoğaltma, su üzerinde
yürüme, ateşte yanmama gibi. Sûfîler bu tür kerâmetlere fazla önem
vermez, bunun mekr-i İlâhî olmasından korkarlar. Kerâmeti çocukları
uyutan haşhaşa veya onları eğlendiren oyuncaklara benzetirler. Velî kemâle
erdikçe kerâmeti azalır. (Uludağ, a.g.e ., s. 283.)
[354] . Hayz-ı ricâl: Tasavvufta sâlikin cezbeye kapılarak ve vecde gelerek
kendinden geçmesi, bu yüzden hayız gören kadınlar gibi Allah’ın huzuruna
çıkamaması hâli. Bazı mutasavvıflar kerâmetleri ve hârikulâde halleri de bir
eksiklik olarak değerlendirir ve bu hallere de erlerin hayzı derler. (Uludağ,
a.g.e ., s. 216.)
[355] . Vird, evrâd: Günlük dualar, düzenli bir şekilde belli zamanlarda
okunmak üzere âyet, hadis ve ermişlerin sözlerinden derlenmiş dualar,
ahzâb, hizb, ezkâr, zikir. Her tarikatın kendine özgü bir evrâdı vardır. Bu
dualar günün ve gecenin belli saatlerinde topluca veya ferden yüksek veya
alçak sesle okunabilir. (Uludağ, a.g.e ., s. 523.)
[356] . “Onlar: “Benlik sevgisi doldu” dediler” cümlesi, yazma nüshada
yoktur.
[357] . Burada Hz. İbrahim (a.s.) ın atıldığı ateşin, “Ey ateş, İbrahim’e
serin ve esenlik ol” (Enbiyâ 21/69) emr-i ilahisiyle gül bahçesine
dönmesine işaret edilmektedir.
[358] . İsbât: Sâlikin alışkanlıklarından gelen vasıflarını ortadan
kaldırması mahv, yerine ibadetin hükümlerini koyması isbattır. O halde kötü
amel ve davranışlarını yok edip yerine iyilerini koyan, mahv ve isbatı
gerçekleştirmiş olur. Kelime-i tevhîdin “lâ ilâhe (ilâh yoktur)” kısmına nefy,
“illallah” kısmına isbat denir. (Uludağ, a.g.e ., s. 253.)
[359] . Tefrîd: Sâlikin zahirini mal ve mülkten, bâtınını karşılık bekleme
anlayışından arındırması, yaptığı her şeyi sırf Hak rızası için yapması,
makam ve hâl sahibi olma düşüncesini hatır ve hayalinden dahi
geçirmemesidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 342)
[360] . Kurtum: Usfur otu tohumu.
[361] . Burada «Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin
en çirkini merkeplerin sesidir.» mealindeki (Lokmân sûresi, 31/19)
âyetine işaret edilmiştir.
Çünkü insan vücudu kalp ile onu evirip çeviren (Mukallib; Allah teala)
arasında perde olmuştur. Şu halde vücut, erkân ve enâniyyet kedurâtından
temizlendiğinde gönül dostunu bulur. Hakk’ın yakınlığı (üns) ve huzuru nûr
üstüne nûr olur. Daha önce bahsedilen nurlar ona, Hakk’ın cezbeleriyle
gelir.
9-Bazen mücerred olup, iki cihanı seyrederim. Bu toprağı, suyu bırakıp
havada yok olurum.
Zâkirin himmeti düşük olmamalı yani keşif ve kerâmetlere takılıp
kalmamalı. Kerâmetin erkeklerin hayzı (hayz-ı ricâl) olduğunu bilmelidir.
Allah’ın zikrinden başka dua ve evrâd ile meşgul olmayıp ancak farz ve
sünnet namazları kılmalıdır. O kadar çok zikretmelidir ki lafzın sureti
dilinden düşüp eseri kalbine, oradan ruhuna, ruhundan da sırrına gitmelidir.
Böylece onun kalbi Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ) temiz, ruhu özgür
ve sırrı mukaddes olup zikrettiği (Hakk’a) ulaşmalıdır.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dâimî zikir
melekût âleminin hayret verici gerçeklerinin anahtarı ve lâhût makãmının
yakınlığıdır. Dâimî zikir, sadece dil ve kalp ile yapılan zikir değildir.
Bilakis, zikredenin daima kendi kalbine bağlı kalması ve onun hizmetkârı
olması lazımdır. Böylece kalbini halka meyletmekten ve düşmanlıktan,
geçmiş ve gelecek düşüncelerinden muhafaza etmesi; işlerini idare edip
düzene koymakla ilgili düşüncelerden korumuş olmasıdır ki, sonuçta hâli
temiz ve sâde olsun. Her zaman dikkatini Hak tealaya yöneltip (murâkabe)
O’nun yüce huzurunda emrine hâzır olsun. O’nun zikri ve fikriyle dolu
olsun. Zâkir, şeytanî ve nefsanî dürtüleri (havâtır) giderip Allah’ın zikri
cilâsıyla kalbine cilâ vermelidir. Hatta kalp temizliğinden (tasfiye) önce
İslâm inanç esaslarına ve namaz bilgilerine yoğunlaşıp diğer aklî ve hissî
meselelerle meşgul olmamalı ve onlara ilgi duymamalı şeytanî ve nefsanî
dürtüleri giderip huzur ve murâkabeye ermelidir.
Lüzumsuz ve faydasız şeylere bakmakla (manevî olarak) tozlanmışsan,
“Lâ ilâhe” zikrinin her şeyi kalpten söküp atmasına muhtaçsın. Ta ki her
şeyin sahibinin müşâhadesinde her şeyi kaybettiğinde, “Lâ ilâhe”nin her
şeyi sürüp çıkarmasında rahat bulursun ve “İllallah” kelimesinin isbatına
kavuşursun. Tekrar ism-i zât (Allah) ile zevk ve lezzet alırsın. İşte o zaman
“Allah bes, bâki heves” (Allah her hususta sana yeterli, geri kalanın gelip
geçici hevesler) olduğunu bilirsin.
5-Hakikatı bilmez o sûfî ki hevâsına mağlup olmuş; seslerin en çirkini aş
ve fasülye söyler.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Harflerin zikri,
dil ile yapılan zikirdir. Daimî zikrin ilk mertebesi olan o zikirde huzur
yoktur. Daha sonra gönül dil ile uyumlu olur ve Allah’ın zikri dilden kalbe
geçip kalbî zikir olur. Bu zikir huzurdur ki devamlı zikrin ikinci
mertebesidir. Bundan sonra o huzurdan, zikrolunana (mezkûr) gâib olup bu
zikir sırrî olur. O zikir gaybettir ki daimî zikrin üçüncü mertebesidir.
Çünkü bir kimse eskilerin ve yenilerin bildiği bütün ilimleri öğrense bile,
ömrünün son anında hiçbir bilgi ona fayda vermeyip hepsi aklından çıkıp
gider. Eğer bir kimse huzura erişmiş bir ruha sahip olup Hakk’ın gerçek
birliği âlemine (daire-i vahdet) ayak basmış olsa, o Hakk’ın gerçek birliği
olan huzurdur ki ölüm hâlinde onunla kalıp ona yardımcı olur. Öyleyse her
zaman dikkatli bir şekilde kalbin hâllerini (vukuf-ı kalbî) bilmek lâzımdır.
Çünkü Hakk’a yakınlığın huzurunu bulmak her ârife gereklidir.
Allah’ı zikir dilde sürekli yapılmakla kalbe intikal eder. Orada çalışıp
gayret etmekle sırra ulaşır ve zikir ehli Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ)
geçer. “Bu, Allah’a (göre) güç değildir.” (İbrahim, 14/20) İrfân tâliplisi
zikir ehli, zikre devam ederek o kadar Allah’ı çok zikreder ki, dilin zikri
kalbin zikri olur. Kalbin zikri sırrın zikri olur. Sırrında zikreden zâkir, ünsî
olup ünsînin zikri de zikr-i kudsîde son bulur.
Dâimî zikrin neticelerini, manevî dalış ve kavrayışını (istiğrâk), (istiğrâk
halinde iken meydana gelen) hallerini ve yüceliklerini bildirir.
Nitekim su ile ateş bir araya geldiğinde söndürme sesi işitilir. Aynı şekilde
zikir ateşinin, o zikir sahibinin vücudunu yıkma, diğer şeyleri sürüp
çıkarma ve yakma sesleri gelir. Bundan sonra zikir ateşi onun diğer
âzâlarına geldiğinde, ona kendi vücudunun kısımlarından değirmen sesi,
deniz dalgalarının sâhilde çıkardıkları çarpma sesi, nehir sularının büyük
taşlar ile çarpışma sesi, kuvvetli rüzgârların ağaç yapraklarında çıkarttığı
hışırtı sesi, büyük ateşin kuvvetli rüzgârla tutuşması sesi, şiddetli gök
gürültüsünden doğan yıldırımların sesi ve bunların benzeri büyük gürültüler
gelip her birinde binlerce zevk ve safâ bulur. Bu seslerin sırrı şudur ki;
insan vücudu yerde, gökte ve ikisinin arasında bulunan kesif ve latif
cevherin karışımından meydana gelmiştir. Bahsedilen sesler bu özlerin
zikirleri ve tesbihleridir. O zikirleri kendi vücudunda bulan kimse
muhakkak ki, Hak tealayı her lisan ile zikretmiş olur.
“Lâ ilâhe illallah” kalplerin mıknatısıdır. “Allah” zikri ruhların
mıknatısıdır. “Hû” zikri sırların mıknatısıdır. Kalp, ruh ve sır, bir hokka
içindeki sadefte bulunan bir inci gibidir ya da bir oda içindeki kafeste
bulunan bir kuş gibidir. Hokka ve ev kalbe, sadef ve kafes ruha, inci ve kuş
ise sırra misaldir. Nitekim eve girmedikçe kafese ulaşamadığın gibi, kafese
ulaşmadıkça kuşu alamazsın. Bunun gibi, kalbe girmeyen ruha ulaşamaz.
Ruha ulaşamayan ise sırra eremez. Kalpler âlemine girdiğinde şüphesiz ki
ruhlar âlemine erişirsin. Oradan da sırlar âlemine varırsın. Şu halde, kalbin
kapısını “Lâ ilâhe illallah” anahtarı ile açıp ruhun kapısını “Allah” lafzı ile
açarsın. Sır kuşunu “Hû” kurtumuyla terbiye edersin. Çünkü “Hû” demek, o
kuşa tane serpmektir.
Zâkirin himmeti düşük olmamalı yani keşif ve kerâmetlere takılıp
kalmamalı. Kerâmetin erkeklerin hayzı (hayz-ı ricâl) olduğunu bilmelidir.
Allah’ın zikrinden başka dua ve evrâd ile meşgul olmayıp ancak farz ve
sünnet namazları kılmalıdır. O kadar çok zikretmelidir ki lafzın sureti
dilinden düşüp eseri kalbine, oradan ruhuna, ruhundan da sırrına gitmelidir.
Böylece onun kalbi Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ) temiz, ruhu özgür
ve sırrı mukaddes olup zikrettiği (Hakk’a) ulaşmalıdır.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikir ehli,
Allah’ı zikir hâlinde iken hangi edepler ile edeplenmelidir? İlk önce kalıbını
ve kalbini bütün meşguliyetlerden uzak ve boş tutmalıdır. İkinci olarak
tövbe için ya gusletmeli ya da abdest almalıdır. Üçüncü olarak iki rekat
abdestle şükür namazı kılmalıdır. Dördüncü olarak hoş kokulu temiz ve
tenha bir mekân bulmalıdır. Beşinci olarak o mekânın karanlık bir
köşesinde itikaf ihramını asıp bir seccâde kadar yer kesip hasır ve kilim
üzerinde bir seccâde sermelidir. Altıncı olarak o serili seccâde üzerinde
kıbleye dönüp bağdaş kurmalı, ellerini dizlerinin üzerine koyup içinden
(sessizce) zikretmelidir. Yedinci olarak gözlerini kapayıp bâtınî hislerini
açmaya yönelmelidir. Sekizinci olarak şeyhinin hayalini göz önüne getirip
himmet istemek için muhabbetle onun rûhâniyetine bağlanmalıdır.
Dokuzuncu olarak geceleri ibadetle, gündüzleri oruçla geçirmelidir. Onuncu
olarak aşırı açlık ve tokluktan kaçınıp hayvanî yağ olmamak şartıyla, yağlı
yemeklerden normal miktarda yemelidir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Harflerin zikri,
dil ile yapılan zikirdir. Daimî zikrin ilk mertebesi olan o zikirde huzur
yoktur. Daha sonra gönül dil ile uyumlu olur ve Allah’ın zikri dilden kalbe
geçip kalbî zikir olur. Bu zikir huzurdur ki devamlı zikrin ikinci
mertebesidir. Bundan sonra o huzurdan, zikrolunana (mezkûr) gâib olup bu
zikir sırrî olur. O zikir gaybettir ki daimî zikrin üçüncü mertebesidir.
Allah’ın zikri, her derde devâ, başka şeylerin zikri ise belâdır. Kim Allah’ı
zikrederse, Allah da onu zikreder. Allah’ın zikri, kalp gözünün (basiret)
nuru ve ruhun ganimetidir. Allah’ın zikri ile meşgul olmak, hâlleri
güzelleştirmektir. Hak tealayı unutanın kalbi karanlıkta kalır. Hak tealayı
çokça zikredenin kalbinden faydasız şeyler (mâsivâ) yok olup gider.
Devamlı zikredenin kalbi uyumaz. Zikri Allah olanın fikri de Allah olduğu
için gönlü uyanık (âgâh) olur. Allah’ın zikrine devam etmek, Allah
dostlarının âdetidir. Ruh ve canın gıdasıdır.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dâimî zikir
melekût âleminin hayret verici gerçeklerinin anahtarı ve lâhût makãmının
yakınlığıdır. Dâimî zikir, sadece dil ve kalp ile yapılan zikir değildir.
Bilakis, zikredenin daima kendi kalbine bağlı kalması ve onun hizmetkârı
olması lazımdır. Böylece kalbini halka meyletmekten ve düşmanlıktan,
geçmiş ve gelecek düşüncelerinden muhafaza etmesi; işlerini idare edip
düzene koymakla ilgili düşüncelerden korumuş olmasıdır ki, sonuçta hâli
temiz ve sâde olsun. Her zaman dikkatini Hak tealaya yöneltip (murâkabe)
O’nun yüce huzurunda emrine hâzır olsun. O’nun zikri ve fikriyle dolu
olsun. Zâkir, şeytanî ve nefsanî dürtüleri (havâtır) giderip Allah’ın zikri
cilâsıyla kalbine cilâ vermelidir. Hatta kalp temizliğinden (tasfiye) önce
İslâm inanç esaslarına ve namaz bilgilerine yoğunlaşıp diğer aklî ve hissî
meselelerle meşgul olmamalı ve onlara ilgi duymamalı şeytanî ve nefsanî
dürtüleri giderip huzur ve murâkabeye ermelidir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Harflerin zikri,
dil ile yapılan zikirdir. Daimî zikrin ilk mertebesi olan o zikirde huzur
yoktur. Daha sonra gönül dil ile uyumlu olur ve Allah’ın zikri dilden kalbe
geçip kalbî zikir olur. Bu zikir huzurdur ki devamlı zikrin ikinci
mertebesidir. Bundan sonra o huzurdan, zikrolunana (mezkûr) gâib olup bu
zikir sırrî olur. O zikir gaybettir ki daimî zikrin üçüncü mertebesidir.
6-Görünürde şehvet ise de; mânâda Halil (İbrahim)’in ateşi gibi gül
bahçesidir.
Zâkir dâimî zikir ile öyle bir makãma ulaşır ki kalbine Hakk’ın katından
gelen bilgiler (ilm-i ledünnî) açılıp onlara sarılır ve onlardan lezzet alır.
Eğer kendisine Hakk’ın cezbesi erişmediyse o ilimler ile kalır, ileriye
gidemez. Fakat Hak teala sâdık zâkire doğru yolu gösterip onu o ilimlerden
alır ve kendi muhabbetine çeker. Böylece zâkir bu en büyük nimet ile
Hakk’ın ilim deryasının dalgaları (benzeri) olan ledünnî ilimler ile meşgul
olmaktan vazgeçer. Bu muhabbet caddesinden ayrılmayıp huzur yoluna
gider. Dâimî zikir ile öyle bir makãma erişir ki, ona şöyle denilir; “Artık
zikretme! Ta ki zikrolunanın (mezkûr) seni nasıl zikrettiğini [233/a]
göresin. Çünkü sen zâkir değilsin. Ebediyyen zikrolunansın (mezkûr). Fakat
vücudun perdesinden zikrolunan olduğunu bilemiyordun.”
Zâkir, dâimî zikir ile Allah’ın zikrinde kendini tamamen kaybedip
vücudundan fenâ bulursa, o zaman dil ile zikri terk edip kalbiyle zikirde
sürekli huzur içinde müstağrak olur. Şu halde zâkirin kalbi dil ile zikirde
karmakarışık ve düzensiz olduğundan, dil ile zikirden öyle bir mertebe
yasaklanır ki nice aylar ve yıllar onun diline Allah’ın zikri gelmez, ancak
namaz içinde gelir, zâkirin bu makama eriştiğinin alâmeti budur ki Allah’ın
zikri onun sırrına erişmiş olsun. Onun sırrına zikrullah o zaman vâsıl olur
ki, o zikretmekten çıktığında Allah’ın zikri onun diline iğne uçları gibi batar
veya bütün yüzü dil olup ondan akan nûr ile Allah’ı zikreder bir halde
bulunsun. Ne zaman ki zâkirin vakti sâfî ve temiz olursa, o kalbinde bir
yardım eli (himmet) bulur ki onunla gayb âleminden (manevî gerçekler)
alabilir. Kendi hislerinden her kurtulduğunda öyle şiddetli sesler işitir ki
neredeyse kulak zarı parçalanacak gibi olur. İsteği dışında bir feryâd ile
secdeye düşer ve orada Hakk’ın lutfu ona yetişir. İstidadı kadar onu
dünyadan tecrîd eder ki, onun bedeni dayansın ve ölmesin. Nitekim “Onun
işittiği kulağı olurum” işaretiyle, “Allah, inananların dostudur, onları
karanlıklardan aydınlığa çıkarır” (Bakara, 2/257) müjdesiyle “İşte
burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah’a mahsustur” (Kehf, 18/44)
âyeti buna açıklık getirmektedir. “Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine
verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Cuma, 62/4)
. Bu cümle yazma nüshada bulunmamaktadır.
. Huzur: Hâzır olma, huzurda bulunma. Tasavvufta; a-Vahdet makãmı, b-
Hakk’ın huzurunda bulunma ve kendinden geçme. Halktan gâib olan
Hakk’ın huzurunda bulunur. c-Huzûr-ı kalb: Kalbin, saflık sâyesinde
gözden gâib olan sevgilisinin yanında hâzır olması. Huzur-ı Hak: Sâlikin
Hakk’ı kalbinde hâzır bulması. (Uludağ, a.g.e., s. 234.)
. Gâib, gayb: Görünmeyen, örtülü, gizli anlamlarındadır. Tasavvufta, a-
Duyu organları ve akıl ile bilinemeyen varlıklar ve bunların bulundukları
âlem, manevî ve rûhânî âlem, b-Hakk’ın kendisinden değil, senden
gizlediği şeyler. (Uludağ, a.g.e ., s. 189.)
. Vücud: Varlık, buluş. Tasavvufta; a-En mükemmel anlamdaki vecd hâli,
Hakk’ı bulma, erme. Sâlik, beşeriyetinden tam olarak fânî olunca Hakk’ı
bulur. Zîra hakikat sultânı tecellî edince, benlikten eser kalmaz, b-Varlık,
insanın kendinde bir varlık görmesi, kibir. “ Senin vücudun öyle bir günahtır
ki, başka hiçbir günah onunla mukayese edilemez.” Zîra gerçek varlık,
Hakk’ın varlığıdır. Bizimki iğreti, hatta hayalîdir. Vücud-ı Mutlak: Mutlak
varlık. Vücud-ı baht: Sırf ve hâlis varlık. Vücud-ı Hakiki: Gerçek varlık.
Vücud-ı küllî: Üniversal varlık. Vahdet-i vücud: Yegâne varlık. Bu deyimler
Hakk’ın mutlak varlığına işaret eder. Vücud-ı mukayyed: Hakk’ın mutlak
varlığının tecellîsi ile hâsıl olan çok sayıdaki şeylerin varlığı. (Uludağ,
a.g.e ., s. 524.)
. Mücerred: Yalnız, tek. Hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan. Tek başına.
. İstiğrâk: Gark olmak, dalmak, batmak. Tasavvufta, ilahî sevginin istîlâsı
altında sevgiliyi temâşâ ederken sâlikin kendisi, maddî âlem ve mâsivâ
hakkında hiçbir his, idrak ve şuûra sahip olmaması. Bu halde bulunana
müstağrak denir. İstiğrâk hâlindeki bir sâlik, suya atılan ve batan taş gibidir.
İlahî muhabbet ummanında ve vahdet denizinde öyle batmış ve yok
olmuştur ki, geride bir eser ve nişan bırakmamıştır. (Uludağ, a.g.e., s. 258.)
. Cevher: Bir şeyin özü, esası. Tasavvufta: İlahî (Rahmânî) nefes, küllî
heyûla ve bundan belirip ilahî kelime ile varlık kazanan mevcut. (Uludağ,
a.g.e., s. 116.) Felsefede: Varlığı kendinden olan, var olmak için kendi
dışında başka bir şeye muhtaç olmayan varlık. Allah›a inanan filozoflar iki
çeşit cevher kabul etmişlerdir. Yaratıcı cevher, Allah. Yaratılmış cevher,
madde, ruh. Allah›ı cevher olarak vasıflandırmak noksan bir anlayıştır.
Çünkü cevher Allah›ın sıfatlarından «kıyam binefsihî: varlığı kendinden
olan» sıfatını belirtebilir. Allah›ı sıfatları ve isimleriyle tanımak icab eder.
Maddeci filozoflar cevher olarak yalnız maddeyi kabul ederler. Oysa madde
Allah›ın yarattığı âlemlerden sadece biridir. Fizik ilmi maddenin enerjiye ve
enerjinin maddeye dönüştüğünü göstermiştir. Madde de enerji de belli
kanunlara bağlıdır. Kanun varsa kanun koyucu da vardır. Madde ve enerjiye
hakim olan ve kanunları koyan, madde ve enerjiyi yaratan Allah›dır.
(Osmanlıca Türkçe Sözlük, İnternet.)
. Cezbe: Celb etme, çekme. Tasavvufta, ilahî inayetin gereği olarak
Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna
bahşedip çabası ve çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırması.
(Uludağ, a.g.e ., s.117.)
. Akik: Meşhur ve kıymetli olup ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük
gibi şeylere takılan taş.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zikir ehli,
Allah’ı zikir hâlinde iken hangi edepler ile edeplenmelidir? İlk önce kalıbını
ve kalbini bütün meşguliyetlerden uzak ve boş tutmalıdır. İkinci olarak
tövbe için ya gusletmeli ya da abdest almalıdır. Üçüncü olarak iki rekat
abdestle şükür namazı kılmalıdır. Dördüncü olarak hoş kokulu temiz ve
tenha bir mekân bulmalıdır. Beşinci olarak o mekânın karanlık bir
köşesinde itikaf ihramını asıp bir seccâde kadar yer kesip hasır ve kilim
üzerinde bir seccâde sermelidir. Altıncı olarak o serili seccâde üzerinde
kıbleye dönüp bağdaş kurmalı, ellerini dizlerinin üzerine koyup içinden
(sessizce) zikretmelidir. Yedinci olarak gözlerini kapayıp bâtınî hislerini
açmaya yönelmelidir. Sekizinci olarak şeyhinin hayalini göz önüne getirip
himmet istemek için muhabbetle onun rûhâniyetine bağlanmalıdır.
Dokuzuncu olarak geceleri ibadetle, gündüzleri oruçla geçirmelidir. Onuncu
olarak aşırı açlık ve tokluktan kaçınıp hayvanî yağ olmamak şartıyla, yağlı
yemeklerden normal miktarda yemelidir.
Zâkirin himmeti düşük olmamalı yani keşif ve kerâmetlere takılıp
kalmamalı. Kerâmetin erkeklerin hayzı (hayz-ı ricâl) olduğunu bilmelidir.
Allah’ın zikrinden başka dua ve evrâd ile meşgul olmayıp ancak farz ve
sünnet namazları kılmalıdır. O kadar çok zikretmelidir ki lafzın sureti
dilinden düşüp eseri kalbine, oradan ruhuna, ruhundan da sırrına gitmelidir.
Böylece onun kalbi Allah’tan başka her şeyden (mâsivâ) temiz, ruhu özgür
ve sırrı mukaddes olup zikrettiği (Hakk’a) ulaşmalıdır.
. Sırr: Ruh gibi insan bedenine tevdî edilen bir lâtîfe. Kalp, ruh ve sır
sıralamasında sır ruhtan sonra gelir ve ondan daha latiftir. Kalp marifet, ruh
muhabbet, sır temâşâ mahallidir. (Uludağ, a.g.e., s. 430.
. Gaybet: Kendini kaybetme, kendinden geçme. Tasavvufta, Hak’tan
gelen feyz ve tecellînin çokluğu ve kuvveti sebebiyle sâlikin çevresinin ve
bizzat kendisinin ne yaptığını fark edemeyecek şekilde kendini kaybetmesi.
Halktan ve nefsinden gâib olan Hak ile hâzır olur, yani onun huzurunda
bulunur. (Uludağ, a.g.e ., s. 189.)
. Cezbe: Tasavvufta İlâhî inayetin gereği olarak Cenâb-ı Hakk’ın,
kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna bahşedip çabası ve
çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırmasıdır. Cezbu’l-ervâh:
Velîlerin ruhlarını Allah’ın kendine çekerek onlara zikir ve vuslatın hazzını
tattırması. Hakk’ın ruhları yüceltmesi. Cezbeye tutulan velîlere meczûb
(cezbeli) adı verilir. Cezbe hâlindeki sâlik sorumlu ve yükümlü sayılmaz.
(Uludağ, a.g.e ., s. 117.)
. Himmet: a-Bir kemâl hâlini veya diğer bir şeyi elde etmek için bütün
rûhânî güçleriyle birlikte kalbin Hakk’a yönelmesi, b-Hâlis ve iyi niyet.
İsâbetli ve sıhhatli karar her şeyden önce gelir, c-Ermiş kişilerin maksadı
hâsıl eden, iş bitiren ve dilediklerini yerine getiren gücü. Erlerin himmeti
dağları yerinden oynatır. Pirler dervişlerini himmetleriyle terbiye ve idare
ederler. (Uludağ, a.g.e ., s. 227.)
. Vukûf: Durmak, bilmek demektir. Tasavvufta; sâlikin ısrar, dikkat ve
özenle belli hususlar üzerinde durması, onları kavramaya çalışmasıdır.
Nakşîbendîlere göre üç önemli vukûf vardır: Vukûf-ı kalbî, vukûf-ı adedî,
vukûf-ı zamânî. 1-Vukûf-ı kalbî.
Nakşîbendiye’nin râbıta, zikir, murâkabe, hıfz-ı nisbet ve sohbet-i şeyh
gibi altı esasından biridir. Sâlikin her çeşit bağdan; bilinen, düşünülen, hâtır
ve hayalden geçirilen her türlü fikir, hayal ve histen uzak durup tam bir
teveccühle kalbine yönelmesine, sonra basîret gözüyle kalbin hakikatine
bakışını yoğunlaştırmasına ve bu suretle kalbinde İlâhî sırların zuhûr
etmesini beklemesine denir. (Uludağ, a.g.e ., s. 525.)
. İlm-i ledün: Mutasavvıflar bütün ilimlerin Allah katından geldiğine
inanırlar. Ancak şer’î ve zâhirî ilimler melek ve Rasûl aracılığı ile gelir.
İlham ise aracısız olarak doğrudan Hak’tan gelir. Onun için ilhâma ilm-i
ledün denilmiştir. Bu ilim kişiye özgü mahrem bir bilgidir. (Uludağ, a.g.e .,
s. 245-246.)
. Murâkabe: Denetleme, gözetleme, dikkati belli bir noktaya toplama.
Tasavvufta; a-Bir kulun “Hak teala bütün hâl ve hareketlerimi bilmektedir”
şeklinde bir şuur ve idrak içinde olması, b-Kalbi, ona zarar veren şeylerden
korumak, Allah her an beni görüyor, kalbime bakıyor anlayışı içinde olmak,
c-Feyz beklemek. (Uludağ, a.g.e., s. 344.)
. Hâtır (çoğulu, havâtır): İnsanın içine gelen hitap, iç âlemde duyulan ses,
alınan mesaj. Bu mesaj Allah’tan, melekten, şeytandan ve nefisten olabilir.
Allah’tan gelen hitâba hâtır-ı Hak, melekten gelene ilham, şeytandan gelene
vesvese, nefsten gelene hevâcis ve hadisu’n-nefs denir. (Uludağ, a.g.e ., s.
212.)
. Vird-Evrâd. Günlük dualar, düzenli bir şekilde belli zamanlarda
okunmak üzere âyet, hadis ve ermişlerin sözlerinden derlenmiş dualar,
ahzâb, hizb, ezkâr, zikir. Her tarikatın kendine özgü bir evrâdı vardır. Bu
dualar günün ve gecenin belli saatlerinde topluca veya ferden yüksek veya
alçak sesle okunabilir. (Uludağ, a.g.e., s. 523- 524.)
. Lâhût: Eşyaya sirâyet eden bir hayat olup bunun mahalli nâsuttur. Saf
vahdete de Lâhût denir. (Uludağ , a.g.e ., s. 303.)
. Üns: Hakk’a yaklaşmanın özü. Bazen de ilahî mertebenin güzelliğinin
eserini kalpte görmeyi anlatmak için kullanılır; bu celâlin cemâlidir. Bu
mertebeye ulaşan kimse, her şeyin Hakk’ın katından tam bir hikmete göre
meydana geldiğini görür. Abdürrezzak Kâşânî, Letâifu’l-a’lâm fî işârâtı
ehli’l-ilhâm,- Tasavvuf Sözlüğü , çeviren, Ekrem Demirli, İz Yayıncılık,
İstanbul 2004, s. 84.)
. İtikaf: Bir yere kapanıp ibadetle vakit geçirme demektir. Bilhassa
Ramazan ayının son on gününde câmide maksûre denilen yerlere kapanıp
ibadetle vakit geçirmek.
. Kurtum: Usfur otu tohumu.
. Burada «Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en
çirkini merkeplerin sesidir.» mealindeki (Lokmân sûresi, 31/19) âyetine
işaret edilmiştir.
. İsbât: Sâlikin alışkanlıklarından gelen vasıflarını ortadan kaldırması
mahv, yerine ibadetin hükümlerini koyması isbattır. O halde kötü amel ve
davranışlarını yok edip yerine iyilerini koyan, mahv ve isbatı
gerçekleştirmiş olur. Kelime-i tevhîdin “lâ ilâhe (ilâh yoktur)” kısmına nefy,
“illallah” kısmına isbat denir. (Uludağ, a.g.e ., s. 253.)
. Tefrîd: Sâlikin zahirini mal ve mülkten, bâtınını karşılık bekleme
anlayışından arındırması, yaptığı her şeyi sırf Hak rızası için yapması,
makam ve hâl sahibi olma düşüncesini hatır ve hayalinden dahi
geçirmemesidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 342)
. “Onlar: “Benlik sevgisi doldu” dediler” cümlesi, yazma nüshada yoktur.
. Burada Hz. İbrahim (a.s.) ın atıldığı ateşin, “Ey ateş, İbrahim’e serin
ve esenlik ol” (Enbiyâ 21/69) emr-i ilahisiyle gül bahçesine dönmesine
işaret edilmektedir.
. Hayz-ı ricâl: Tasavvufta sâlikin cezbeye kapılarak ve vecde gelerek
kendinden geçmesi, bu yüzden hayız gören kadınlar gibi Allah’ın huzuruna
çıkamaması hâli. Bazı mutasavvıflar kerâmetleri ve hârikulâde halleri de bir
eksiklik olarak değerlendirir ve bu hallere de erlerin hayzı derler. (Uludağ,
a.g.e ., s. 216.)
. Vird, evrâd: Günlük dualar, düzenli bir şekilde belli zamanlarda
okunmak üzere âyet, hadis ve ermişlerin sözlerinden derlenmiş dualar,
ahzâb, hizb, ezkâr, zikir. Her tarikatın kendine özgü bir evrâdı vardır. Bu
dualar günün ve gecenin belli saatlerinde topluca veya ferden yüksek veya
alçak sesle okunabilir. (Uludağ, a.g.e ., s. 523.)
. İhram: 1-Hacıların Kâbe’yi tavaf için Mekke hâricinde örtünmeğe
mecbur oldukları dikişsiz bürgü. 2-Arapların büründükleri büyük yün
çarşaf. 3-Sedire veya yere serilen yün yaygı.
. Kerâmet: Tasavvufta peygamberlik iddiasıyla ilgisi olmaksızın bir kişide
hârikulâde bir hâlin zuhûr etmesidir. Eğer kendisinden bu hâl zuhûr eden
kimse amel-i sâlih sahibi değilse o hârikulâde hâl istidrac adını alır.
Peygamberlerden zuhûr eden hârikulâde hallere mûcize denir. Kerâmet
Hakk’ın velîsine bir ikramıdır. Kerâmet iki çeşittir: 1-Mânevî ve hakîki
kerâmet: İlimde, irfânda ve adamlıkta gösterilen üstün meziyetler, hasletler,
fazîletler. “En büyük kerâmet, kişinin kötü huyunu bırakıp iyi huy
edinmesidir.”, “İstikamet, kerâmetten üstündür.” 2- Kevnî ve sûrî kerâmet:
Uzun mesafeyi kısa zamanda alma, az gıdayı çoğaltma, su üzerinde
yürüme, ateşte yanmama gibi. Sûfîler bu tür kerâmetlere fazla önem
vermez, bunun mekr-i İlâhî olmasından korkarlar. Kerâmeti çocukları
uyutan haşhaşa veya onları eğlendiren oyuncaklara benzetirler. Velî kemâle
erdikçe kerâmeti azalır. (Uludağ, a.g.e ., s. 283.)
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Harflerin zikri,
dil ile yapılan zikirdir. Daimî zikrin ilk mertebesi olan o zikirde huzur
yoktur. Daha sonra gönül dil ile uyumlu olur ve Allah’ın zikri dilden kalbe
geçip kalbî zikir olur. Bu zikir huzurdur ki devamlı zikrin ikinci
mertebesidir. Bundan sonra o huzurdan, zikrolunana (mezkûr) gâib olup bu
zikir sırrî olur. O zikir gaybettir ki daimî zikrin üçüncü mertebesidir.
Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî (rh.a.) hazretlerinin huzuruna âlimlerden on
altı kişi irşâd olmak için geldiklerinde, onlara kelime-i tevhîdi telkin edip
her birini başka bir yerde tek başına halvete koydu. O tarz üzere bir hafta
geçtikten sonra onlara: “Kalbinizde ne buluyorsunuz?” dediğinde “Dünya
sevgisini buluyoruz” dediler. Onlara: “Dünya ve içindekilerin sevgisini
kalbinizden atın. Dünyanın şeref ve lezzetlerini tamamen unutup terk
ediniz” diye tembih etti. Bir hafta daha geçtikten sonra onlara: “Kalbinize
ne geldi?” diye sorduğunda “Ancak âhiret sevgisi geldi” dediler. Yine
onlara “Onu da terk ediniz” diye tembih etti. Bir hafta daha geçtikten sonra:
“Kalbinize ne doldu?” dediğinde onlar: “Benlik sevgisi doldu” dediler. Bu
sefer onlara: “Varlığınızı da terk ediniz” diye tembih etti. Bunun üzerine bir
hafta geçtikten sonra onlara “Kalbinizi ne aldı?” dedi. Onlar: “Ancak
Allah’ın muhabbeti aldı” diye cevap verdiler. Bunun üzerine onlara ism-i
celâli (Allah) telkin ederek on gün devam etmelerini söyledi. Böylece kırk
gün olunca Hazret-i Cüneyd onlara gelip “Kalbinizde ne kaldı?” dediğinde
onların hepsi: “Kalbimizde mâsivâ mahvoldu. Ancak yüce Allah kaldı”
dediler. Hazret-i Cüneyd onlara dua edip demiştir ki: “Ona devam ediniz.
Artık muradınızı aldınız. Nereye isterseniz gidiniz. Kurtuluşa erdiniz.
Bundan sonra bu işe yatkın olup size uyanları, size teslim olanları böyle
irşâd ediniz.”
Daimî zikrin eseri gönülden ruha ulaşıp zikredenin ruhu olur. Manevî bir
hilâfetle gönül tahtında oturup maddî (zâhiri) ve manevî (bâtınî) hislerine
hükmetmekte güçlü ve kãbiliyetli olur. Kötülükleri emreden nefis, zorbalık
ile sahip olduğu güç ve iktidardan indirilip temiz ruha mahkum edilir. Onun
her emrine hazır olur. Daimî zikrin eseri ruhtan sırra ulaşırsa, zikir erbâbı
ârif ve kâmil olur. Sürekli zikrin eseri, gönülden bütün âzâlara gelip
özellikle el ayak gibi vücut âzâlarında etkisini gösterdiğinde; bütün vücut
organları atardamarlar gibi harekete geçer. Bu halde o zâkiri bekleyen
büyük bir tehlike vardır ki nefsi kendini beğenip zikir ve virdini giderek
azaltır. Öyle olur ki birdenbire geri dönüp geldiği gibi geriye gider.
İkinci manevî dalış ve kavrayış (istiğrâk) şudur ki; bu istiğrâktan sonra
zikredenin (zâkir) başının üstünden daire benzeri bir fıskiye açılıp oradan
onun üstüne karanlık ve sıkıntı (zulmet) iner ki, o vücud karanlığı ve
sıkıntısıdır. Bundan sonra ateş iner ki o, zikrin nurudur. Bunun ardından
huzur ve yakınlık iner ki o, gönül ve can huzurudur. Bundan sonra ona
manevî yakınlık duyguları (üns vâridâtları) ve kudsî nurlar gelir ki onlar,
Hak tealanın ikramı ve rahmetidir.
Her sultanın hükmü belli bir yerde nihayete ulaşır. Ancak “Lâ ilâhe
illallah” sultanı, hükmü evvelkilerin ve sonrakilerin hepsine geçerli olan bir
vâlidir. O, ezelîlerin en ezelîsinden ve ebedîlerin en ebedîsine sâbit ve
hükmü geçerli kalandır. Kimi kendi isteğiyle ve severek, kimi zorla ve
istemeden onun hükmüne mahkûm olur. Çünkü Hak teala halkı karanlık
tabiatlarında adaletiyle yaratıp lütfuyla onlara kendi nurunu serpmiştir. Bu
nurdan nasibi olanlar, iki cihan saadetini ve göz nurunu elde etmiştir. İşte ne
olduysa o zaman olmuştur. Kime o nurdan isabet etmişse o, fazîletler
âleminden olmuştur. O nurdan nasiplenmeyen ise, adalet âleminde
kalmıştır. Bahsedilen nur, sûretleri ve maddî varlıkları (suver ve eşbah)
şâmil değildir. Belki o, hidâyetten ibarettir ki kalplere nâzil olur. Eğer tefrîd
semasından tevhid güneşi kalp dünyasına parlayıp doğarsa, nefsin âdetleri
onunla yok olup beşerî (yönü ile alâkalı) karanlık açılır. Ve “yeryüzü
Rabbinin nuruyla aydınlandı” (Zümer, 39/69) âyetinin ışığıyla
yaratılmışların saflar hâlinde “Lâ ilâhe illallah” sancağının altında
toplandığı görülür.
Zâkir dâimî zikir ile öyle bir makãma ulaşır ki kalbine Hakk’ın katından
gelen bilgiler (ilm-i ledünnî) açılıp onlara sarılır ve onlardan lezzet alır.
Eğer kendisine Hakk’ın cezbesi erişmediyse o ilimler ile kalır, ileriye
gidemez. Fakat Hak teala sâdık zâkire doğru yolu gösterip onu o ilimlerden
alır ve kendi muhabbetine çeker. Böylece zâkir bu en büyük nimet ile
Hakk’ın ilim deryasının dalgaları (benzeri) olan ledünnî ilimler ile meşgul
olmaktan vazgeçer. Bu muhabbet caddesinden ayrılmayıp huzur yoluna
gider. Dâimî zikir ile öyle bir makãma erişir ki, ona şöyle denilir; “Artık
zikretme! Ta ki zikrolunanın (mezkûr) seni nasıl zikrettiğini [233/a]
göresin. Çünkü sen zâkir değilsin. Ebediyyen zikrolunansın (mezkûr). Fakat
vücudun perdesinden zikrolunan olduğunu bilemiyordun.”
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dâimî zikir
melekût âleminin hayret verici gerçeklerinin anahtarı ve lâhût makãmının
yakınlığıdır. Dâimî zikir, sadece dil ve kalp ile yapılan zikir değildir.
Bilakis, zikredenin daima kendi kalbine bağlı kalması ve onun hizmetkârı
olması lazımdır. Böylece kalbini halka meyletmekten ve düşmanlıktan,
geçmiş ve gelecek düşüncelerinden muhafaza etmesi; işlerini idare edip
düzene koymakla ilgili düşüncelerden korumuş olmasıdır ki, sonuçta hâli
temiz ve sâde olsun. Her zaman dikkatini Hak tealaya yöneltip (murâkabe)
O’nun yüce huzurunda emrine hâzır olsun. O’nun zikri ve fikriyle dolu
olsun. Zâkir, şeytanî ve nefsanî dürtüleri (havâtır) giderip Allah’ın zikri
cilâsıyla kalbine cilâ vermelidir. Hatta kalp temizliğinden (tasfiye) önce
İslâm inanç esaslarına ve namaz bilgilerine yoğunlaşıp diğer aklî ve hissî
meselelerle meşgul olmamalı ve onlara ilgi duymamalı şeytanî ve nefsanî
dürtüleri giderip huzur ve murâkabeye ermelidir.
Bazı evliyâ, bahsedilen nurları tertip edip sıralamaya koymuşlardır. Her
nurun rengini yedi latifeden bir latifenin sırrı bilmişlerdir. Zikreden kişi
(zâkir) nefsin nurunun rengini, bulanık duman rengi; kalbin nurunun
rengini, temiz gök mavisi; ruhun nurunun rengini, kırmızı akik; sırrın
nurunun rengini, sâde sarı; [230/b] sırrın sırrının nurunun rengini, saf
beyaz; hafînin nurunun rengini, saf siyah; ahfânın nurunun rengini saf yeşil
olarak görüp hepsini başının üstünden iner vaziyette bulmuştur. Eğer
zikreden kişi (zâkir) bu makãmların nurlarının birinde kaldıysa; renkler,
şekiller ve cihetlerden münezzeh olan Allah’ın zamana sığmayan ve bütün
nurların altında kaybolduğu kuşatıcı nurundan mahrum olur. O nur, nur-ı
Muhammedî’dir ki, onu kuşatıcı ilâhî nûr zanneden hata eder. Çünkü onu
müşâhade eden zikir erbâbında henüz idrak ve şuur vardır. Ne zaman ki
idrak ve şuurdan geçip vücudu kendinden alınırsa, işte o zaman kendisine
ilâhî tecellîler ihsan olunur.

