DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde
Dokuzuncu Madde
Mevlâ’ya muhabbetin isimlerini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: [278/b]
Muhabbetin isimleri kendi mertebelerine göre çeşitlidir. Muhabbetin
isimleri kendi eserlerinden başlarsa, işte o mertebede ona isteme “irâdet”
derler. Bu irâdet, Allah’a yanıklıkta kâmil olan kimseye itaat edip sevgi
duymakla ve onun ahlâkıyla ahlâklanarak ona yaklaşmakla rağbet-i sâdıka
olur. Nitekim Hak teala kudsî hadiste: “Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya
devam eder. Ta ki onu severim. Sevince de onun gören gözü, işiten kulağı ve
tutan eli ve destekçisi olurum” buyurmuştur.
Bu irâdetin derecesinin alâmeti o kimsenin yapmak istediği şeyi elde
etmek üzere bütün gücüyle yoğunlaşmasıdır. Öyle ki istediğini elde
etmekten başka bir düşüncesi olmasın. Bulmak istediğine erişmekten başka
bir arzusu kalmasın. Nitekim şöyle denilmiştir:
Beyt
Urîdu visâlehû ve yurîdu hecrî
Fe’truk mâ-urîdu li mâ-yurîdu
Beyt (in tercümesi)
Ben kavuşmayı istiyorum, o ise ayrılığı. İsteğimi onun isteğine terk ettim.
Bu irâdetin ortaya çıkması, şiddetle arzu edilen sevgilinin güzelliklerini
idrak etmekle olur. Bu idrak ise (muhabbeti talep eden) kişinin kabiliyeti
gereğincedir.
Bundan sonra muhabbetin ismi “şevk” olur. Şevk ise, ruhun vuslattan
yana hareket edip gitmesidir. Kendisine sevdiğine kavuşmadan elde edileni
ve kavuşmak istediğinin cemâlinden hazzını artıranı iç âleminden açığa
çıkarmakla olgunlaştırmasıdır. Bundan sonra muhabbetin adı tevkan “çok
arzu edilen” olur ki bu şevk in olgunluk derecesidir. Nitekim şevk de irâdetin
en üst derecesi sayılmıştır. Bundan sonra muhabbetin ismi nizâ “çekişme ve
kavga” olur ki bu muhabbet sultanının kararlı ve vakarlı olarak kuvvet ve
kudret bulmasıdır. Bu mertebe, sevgilinin güzelliğinin gönülden şiddetle
ortaya çıkmasından ve gönülde parlayan nurdan, sabır ve irâde dizginlerini
çekip almasıdır. Bundan sonra muhabbetin adı sabâbet; âşıklık olur. Bu
mertebede artık âşığın sabır ve dayanma gücünün kalmayıp mecbûren
sevgiliye koşar ki, ondan başkasına doğru gitmeye meyli ve rağbeti kalmaz.
Bu durumda olmasını ayıplayan ve kınayanların söylediklerinden hiç bir
şekilde etkilenmez. Sabâbet , nizâ mertebesinin olgunluk seviyesidir.
Nitekim Arapça şiirde şöyle denilmiştir:
Şiir
1. Vallâhi mâ gayyeretnî ba‘dekel-ğayru
Ve lâ-selevtu ve lâ liye anke mustabiru
2. Ve lâ-nazartu ilâ şey’in eserra bihî
İllâ ileyke fe-ente’s-sem‘u ve’l-basaru
Şiir (in tercümesi)
1. Vallahi senden başka hiç kimse beni ilgilendirmedi. Senden başkası ne
sabır, ne de tesellî verdi.
2. Senden başka neşe kaynağı hiç gözetmedim. İşittiğim, gördüğüm
sendin; yalnız seni istedim.
Bundan sonra muhabbetin ismi hevâ olur ki bu daima sevgilinin kapısında
itikâfa çekilen âbid gibi durup orada kalmaktır. Onun güzelliğini tatmanın
zevkiyle, kendi güzelliğini unutmaktır. Bundan sonra muhabbetin adı
meveddet olur ki bu sevgilinin yakınlığına ulaşıp muhabbetin gayesine
erince ve kavuşmanın şiddeti ile şevkin ateşi karışıp kavuşmanın serinliği
dengeye oturup itidal üzere kalınca elde edilir. Bu durumda kişi, sevgiliden
ayrı düşme sıkıntısından ve içindeki arzu ateşinin sönüp gitmesinden emin
olamaz. Çünkü onun kavuşması henüz sevgiliyle gerçek mânâda birlikte
olmadığının alâmeti sayılır; kavuşmanın hâsıl olmadığının (adem-i ittihad)
delili kabul edilir. O sebeple bu derecede bulunan kişi, sevgiliye yaklaştığı
anda bile ondan ayrılma korkusu hisseder; bir gün sevgiliden uzak düşeceği
elemi, içini kemirip durur. Meveddet in alâmeti, sevenin kendi irâdesini
sevgilisine vermesidir. Bir şekilde ona yol bulup huzuruna varmasıdır.
Bundan sonra muhabbetin adı hullet ; “içten içe sevgi” olur ki o enâniyetin
kalıntılarıyla birlikte zata duyulan muhabbettir. Bu hullet, meveddetin
kuvvetlenmesinden meydana gelmiş olup kişiyi hâlis muhabbete ulaştırır.
Ancak bu mertebede seven yine de ikilik keyfiyetinden bütünüyle
kurtulamamıştır. Çünkü dost edinmek (tahâllül) her halde birden başkasının
varlığını gerektirir. Bu durumda iki dost; bir değil, iki sayılmıştır. Nitekim
şiirde şöyle denilmiştir:
Beyt
Kad tahâllelti mesleke’r-ruhi minnî
Ve li-zâ summiye el-hâlîlu hâlîlen
Beyt (in tercümesi)
Ruhumun her zerresine nüfûz ettin sen .“İbrahim” Halil (dost) diye
çağrıldı bu yüzden.
İşte bundan sonra muhabbet tam mânâsıyla safiyete kavuşur ki, orada ne
benlik namına bir şey kalır ne de ikilik vardır. Bu kıvama gelen saf sevgi,
« hullet” ten daha üstün ve onun altındaki mertebelerin hepsinden daha saf
olur. Habib-i Ekrem (s.a.v.) peygamberler içinde Halilullah (Allah’ın dostu)
unvanını hâiz bulunan Hz. İbrahim (a.s.)ın makamına yetişip oradan “ qâbe
kavseyn” e yükselmiş ve [279/a] oradan da “ ev ednâ” makamına varmıştır.
[40] Çünkü İbrahim Halilullah aleyhisselam Allah’a sıfatlarıyla tevessül edip
“O’nun hâlimi bilmesi bana yeter; istememe lüzum yok” demiş (O’na
yalvarırken ilim sıfatını öne çıkarmış)tir.
Habib-i Ekrem (s.a.v.) ise, sıfatlarla yetinmeyip Mevlâ’nın pak zatıyla
kendisine yalvarmış ve “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir”
buyurmuştur. Şu halde, ne zaman ki muhabbet saf olup sahibinin hâli
bilinirse, ona makh ; “aşırı beyaz” adı verilir. Bu makh, saf muhabbet
sahibinin hâlidir ki ona makam olmuştur. Bu makamda bulunan,
müşâhadenin başlangıç hâllerini henüz bulmuştur.
Ne zaman ki muhabbet, muhabbet-i hâlise-i zâtiyeye dönüşüp o makamda
karar kılar ve orada istikametine devam eder, muhib de kendisinde hiçbir
varlık izi bırakmamak üzere nefsini arındırırsa, kalbinden muhabbete
yabancı olan her türlü âdet ve bağları söküp atarsa, haber de ondan
kesilirse, içindeki sevgi denizi coşarak (varlık adına) orada bulunan şeylerin
hepsini yıkıp yok ederse (mahv u fenâ), işte o zaman muhabbetin ismi aşk
olur. Muhabbetin o kıvamını bulan, köle (rikk) iken hür olur; esâretten
kurtulur.
Çünkü kölelik ve esâret aslında enâniyet tablosuna işlenmiştir. Ubudiyet
yazgısı ise bekâ makamının sonsuzluk tablolarına resmedilmiştir. Ne zaman
ki benlik ortadan kalkar ve tamamen yok olursa (fenâ), o zaman izafi olan
bütün gölgeler dağılır, yok olup gider. Şu halde kulun varlığa ait görüntüsü
yok olduğunda, Hak tealanın muhabbeti kendi zatında baki kalır.
Beyt
el-Aşku ekberu en yekûne li-ğayrihî
Ve ecellu en ya‘zî ileyhi tuşâriku
Beyt (in tercümesi)
Aşk, O’ndan başkasına olmayacak kadar yücedir. Kendine ortak olmaya
kalkışan her şeyden üstündür.
Nazm
1. Aşkındır iden terbiye a‘yân-ı cihânı
Eflâk ider ânınla bu raks u deverânı
2. Aşk-ıla hemîşe bulur eşyâ bu vücûdı
Zerrât-ı cihân cümle zemîni vü zamânı
3. Aşk[ın] düşürüp silsile-i mevc ile bağlar
Vâdîlere feryâd iderek âb-ı revânı
4. Aşkınla yanup fânî olan buldı bekâyı
Aşk oldı vücûd u adem ü nâm u nişânı
5. Aşkındır olan âşık u ma‘şûk u mahabbet
Anınla bulur cân u dil esrâr-ı nihânı
6. Çün sâgar-ı ecsâma dolar bâde-i ervâh
Aşkındır o sâkî ki virür bâde-i cânı
7. Bir şey ki iyândır o beyân istemez aslâ
Hakkı nice bir vasf idesin aşk-ı iyânı
Günümüz Türkçesiyle
1. Aşk(ın), cihanda efendileri bile terbiye eder. Gökler bile aşkınla döner,
aşkınla raks eder.
2. Eşyanın varlığı, gerçek mânâsını onunla bulur. Cihanın zerreleri
zemini, zamanı aşkınla bulur.
3. Aşkın düşürüp dalgaların zincirine bağlar; Vadilerden feryâd ederek
akan suları.
4. Aşkınla yanıp kendinden geçen baki olur. Varlığı, yokluğu aşk olur
onun; namı ve nişanı
5. Âşık, mâşuk ve muhabbet, senin aşkındır. Can ve gönül, gizli sırları
onunla bulur.
6. Ruh şarabı, cisimlerin kadehine dolduğu zaman; can şarabını sunan o
sâkî, senin aşkındır.
7. Bir şey ki apaçık meydanda; izahat istemez asla. Hakkı! Ayan-beyan
olan aşkı daha ne zamana kadar anlatırsın?

