Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Mevlâ’ya muhabbetin isimlerini bildirir

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde Dokuzuncu Madde Mevlâ’ya muhabbetin isimlerini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: [278/b] Muhabbetin isimleri kendi mertebelerine göre …

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde

Dokuzuncu Madde

Mevlâ’ya muhabbetin isimlerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: [278/b]

Muhabbetin isimleri kendi mertebelerine göre çeşitlidir. Muhabbetin

isimleri kendi eserlerinden başlarsa, işte o mertebede ona isteme “irâdet”

derler. Bu irâdet, Allah’a yanıklıkta kâmil olan kimseye itaat edip sevgi

duymakla ve onun ahlâkıyla ahlâklanarak ona yaklaşmakla rağbet-i sâdıka

olur. Nitekim Hak teala kudsî hadiste: “Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya

devam eder. Ta ki onu severim. Sevince de onun gören gözü, işiten kulağı ve

tutan eli ve destekçisi olurum” buyurmuştur.

Bu irâdetin derecesinin alâmeti o kimsenin yapmak istediği şeyi elde

etmek üzere bütün gücüyle yoğunlaşmasıdır. Öyle ki istediğini elde

etmekten başka bir düşüncesi olmasın. Bulmak istediğine erişmekten başka

bir arzusu kalmasın. Nitekim şöyle denilmiştir:

Beyt

Urîdu visâlehû ve yurîdu hecrî

Fe’truk mâ-urîdu li mâ-yurîdu

Beyt (in tercümesi)

Ben kavuşmayı istiyorum, o ise ayrılığı. İsteğimi onun isteğine terk ettim.

Bu irâdetin ortaya çıkması, şiddetle arzu edilen sevgilinin güzelliklerini

idrak etmekle olur. Bu idrak ise (muhabbeti talep eden) kişinin kabiliyeti

gereğincedir.

Bundan sonra muhabbetin ismi “şevk” olur. Şevk ise, ruhun vuslattan

yana hareket edip gitmesidir. Kendisine sevdiğine kavuşmadan elde edileni

ve kavuşmak istediğinin cemâlinden hazzını artıranı iç âleminden açığa

çıkarmakla olgunlaştırmasıdır. Bundan sonra muhabbetin adı tevkan “çok

arzu edilen” olur ki bu şevk in olgunluk derecesidir. Nitekim şevk de irâdetin

en üst derecesi sayılmıştır. Bundan sonra muhabbetin ismi nizâ “çekişme ve

kavga” olur ki bu muhabbet sultanının kararlı ve vakarlı olarak kuvvet ve

kudret bulmasıdır. Bu mertebe, sevgilinin güzelliğinin gönülden şiddetle

ortaya çıkmasından ve gönülde parlayan nurdan, sabır ve irâde dizginlerini

çekip almasıdır. Bundan sonra muhabbetin adı sabâbet; âşıklık olur. Bu

mertebede artık âşığın sabır ve dayanma gücünün kalmayıp mecbûren

sevgiliye koşar ki, ondan başkasına doğru gitmeye meyli ve rağbeti kalmaz.

Bu durumda olmasını ayıplayan ve kınayanların söylediklerinden hiç bir

şekilde etkilenmez. Sabâbet , nizâ mertebesinin olgunluk seviyesidir.

Nitekim Arapça şiirde şöyle denilmiştir:

Şiir

1. Vallâhi mâ gayyeretnî ba‘dekel-ğayru

Ve lâ-selevtu ve lâ liye anke mustabiru

2. Ve lâ-nazartu ilâ şey’in eserra bihî

İllâ ileyke fe-ente’s-sem‘u ve’l-basaru

Şiir (in tercümesi)

1. Vallahi senden başka hiç kimse beni ilgilendirmedi. Senden başkası ne

sabır, ne de tesellî verdi.

2. Senden başka neşe kaynağı hiç gözetmedim. İşittiğim, gördüğüm

sendin; yalnız seni istedim.

Bundan sonra muhabbetin ismi hevâ olur ki bu daima sevgilinin kapısında

itikâfa çekilen âbid gibi durup orada kalmaktır. Onun güzelliğini tatmanın

zevkiyle, kendi güzelliğini unutmaktır. Bundan sonra muhabbetin adı

meveddet olur ki bu sevgilinin yakınlığına ulaşıp muhabbetin gayesine

erince ve kavuşmanın şiddeti ile şevkin ateşi karışıp kavuşmanın serinliği

dengeye oturup itidal üzere kalınca elde edilir. Bu durumda kişi, sevgiliden

ayrı düşme sıkıntısından ve içindeki arzu ateşinin sönüp gitmesinden emin

olamaz. Çünkü onun kavuşması henüz sevgiliyle gerçek mânâda birlikte

olmadığının alâmeti sayılır; kavuşmanın hâsıl olmadığının (adem-i ittihad)

delili kabul edilir. O sebeple bu derecede bulunan kişi, sevgiliye yaklaştığı

anda bile ondan ayrılma korkusu hisseder; bir gün sevgiliden uzak düşeceği

elemi, içini kemirip durur. Meveddet in alâmeti, sevenin kendi irâdesini

sevgilisine vermesidir. Bir şekilde ona yol bulup huzuruna varmasıdır.

Bundan sonra muhabbetin adı hullet ; “içten içe sevgi” olur ki o enâniyetin

kalıntılarıyla birlikte zata duyulan muhabbettir. Bu hullet, meveddetin

kuvvetlenmesinden meydana gelmiş olup kişiyi hâlis muhabbete ulaştırır.

Ancak bu mertebede seven yine de ikilik keyfiyetinden bütünüyle

kurtulamamıştır. Çünkü dost edinmek (tahâllül) her halde birden başkasının

varlığını gerektirir. Bu durumda iki dost; bir değil, iki sayılmıştır. Nitekim

şiirde şöyle denilmiştir:

Beyt

Kad tahâllelti mesleke’r-ruhi minnî

Ve li-zâ summiye el-hâlîlu hâlîlen

Beyt (in tercümesi)

Ruhumun her zerresine nüfûz ettin sen .“İbrahim” Halil (dost) diye

çağrıldı bu yüzden.

İşte bundan sonra muhabbet tam mânâsıyla safiyete kavuşur ki, orada ne

benlik namına bir şey kalır ne de ikilik vardır. Bu kıvama gelen saf sevgi,

« hullet” ten daha üstün ve onun altındaki mertebelerin hepsinden daha saf

olur. Habib-i Ekrem (s.a.v.) peygamberler içinde Halilullah (Allah’ın dostu)

unvanını hâiz bulunan Hz. İbrahim (a.s.)ın makamına yetişip oradan “ qâbe

kavseyn” e yükselmiş ve [279/a] oradan da “ ev ednâ” makamına varmıştır.

[40] Çünkü İbrahim Halilullah aleyhisselam Allah’a sıfatlarıyla tevessül edip

“O’nun hâlimi bilmesi bana yeter; istememe lüzum yok” demiş (O’na

yalvarırken ilim sıfatını öne çıkarmış)tir.

Habib-i Ekrem (s.a.v.) ise, sıfatlarla yetinmeyip Mevlâ’nın pak zatıyla

kendisine yalvarmış ve “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir”

buyurmuştur. Şu halde, ne zaman ki muhabbet saf olup sahibinin hâli

bilinirse, ona makh ; “aşırı beyaz” adı verilir. Bu makh, saf muhabbet

sahibinin hâlidir ki ona makam olmuştur. Bu makamda bulunan,

müşâhadenin başlangıç hâllerini henüz bulmuştur.

Ne zaman ki muhabbet, muhabbet-i hâlise-i zâtiyeye dönüşüp o makamda

karar kılar ve orada istikametine devam eder, muhib de kendisinde hiçbir

varlık izi bırakmamak üzere nefsini arındırırsa, kalbinden muhabbete

yabancı olan her türlü âdet ve bağları söküp atarsa, haber de ondan

kesilirse, içindeki sevgi denizi coşarak (varlık adına) orada bulunan şeylerin

hepsini yıkıp yok ederse (mahv u fenâ), işte o zaman muhabbetin ismi aşk

olur. Muhabbetin o kıvamını bulan, köle (rikk) iken hür olur; esâretten

kurtulur.

Çünkü kölelik ve esâret aslında enâniyet tablosuna işlenmiştir. Ubudiyet

yazgısı ise bekâ makamının sonsuzluk tablolarına resmedilmiştir. Ne zaman

ki benlik ortadan kalkar ve tamamen yok olursa (fenâ), o zaman izafi olan

bütün gölgeler dağılır, yok olup gider. Şu halde kulun varlığa ait görüntüsü

yok olduğunda, Hak tealanın muhabbeti kendi zatında baki kalır.

Beyt

el-Aşku ekberu en yekûne li-ğayrihî

Ve ecellu en ya‘zî ileyhi tuşâriku

Beyt (in tercümesi)

Aşk, O’ndan başkasına olmayacak kadar yücedir. Kendine ortak olmaya

kalkışan her şeyden üstündür.

Nazm

1. Aşkındır iden terbiye a‘yân-ı cihânı

Eflâk ider ânınla bu raks u deverânı

2. Aşk-ıla hemîşe bulur eşyâ bu vücûdı

Zerrât-ı cihân cümle zemîni vü zamânı

3. Aşk[ın] düşürüp silsile-i mevc ile bağlar

Vâdîlere feryâd iderek âb-ı revânı

4. Aşkınla yanup fânî olan buldı bekâyı

Aşk oldı vücûd u adem ü nâm u nişânı

5. Aşkındır olan âşık u ma‘şûk u mahabbet

Anınla bulur cân u dil esrâr-ı nihânı

6. Çün sâgar-ı ecsâma dolar bâde-i ervâh

Aşkındır o sâkî ki virür bâde-i cânı

7. Bir şey ki iyândır o beyân istemez aslâ

Hakkı nice bir vasf idesin aşk-ı iyânı

Günümüz Türkçesiyle

1. Aşk(ın), cihanda efendileri bile terbiye eder. Gökler bile aşkınla döner,

aşkınla raks eder.

2. Eşyanın varlığı, gerçek mânâsını onunla bulur. Cihanın zerreleri

zemini, zamanı aşkınla bulur.

3. Aşkın düşürüp dalgaların zincirine bağlar; Vadilerden feryâd ederek

akan suları.

4. Aşkınla yanıp kendinden geçen baki olur. Varlığı, yokluğu aşk olur

onun; namı ve nişanı

5. Âşık, mâşuk ve muhabbet, senin aşkındır. Can ve gönül, gizli sırları

onunla bulur.

6. Ruh şarabı, cisimlerin kadehine dolduğu zaman; can şarabını sunan o

sâkî, senin aşkındır.

7. Bir şey ki apaçık meydanda; izahat istemez asla. Hakkı! Ayan-beyan

olan aşkı daha ne zamana kadar anlatırsın?